Emirdağ Lâhikası

► (143) ◄

31. bölüm / 31

► (143) ◄

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا

Azîz, Sıddık Kardeşlerimiz!

Evvelen: Üstadımız Leyle-i Berâtınızı tebrik ediyor. Hem selâm ve duâ ediyor.

Sâniyen: Diyarbakır’dan dün aldığımız mektûbda ifâde edildiğine göre, Diyarbakır havâlisiyle beraber şarkta şimdi ikiyüz kadar Nur dershâneleri açılmış. Ayrıca Diyarbakır’da kadınlara mahsûs dört-beş Dershâne-i Nuriye varmış. İnşâallâh bu büyük bir hayrın alâmetidir.

Üstadımız on sene evvel işâret ve büyük menfaatini beyân ettiği Nur medreselerinin şimdi bu zamanda açılma işi, tam tahakkuk safhasına girmiş bulunuyor. O zaman demişti: “Şimdi resmen din tedrîsatı için hususî dershâneler açılmasına izin verilmesine binâen Nur şâkirdleri mümkün olduğu kadar her yerde küçücük bir Dershâne-i Nuriye açmak lâzımdır. Gerçi herkes kendi kendine bir derece istifade eder, fakat herkes herbir mes'elesini tam anlamaz. Îmân hakikatlerinin izâhı olduğu için; hem ilim, hem mârifetullâh, hem huzur, hem ibâdettir. Eski medreselerde beş-on seneye mukâbil inşâallâh Nur medreseleri beş-on haftada aynı neticeyi te'min edecek ve yirmi senedir ediyor.”

Üstadımız, Barla’daki dokuz senelik ikametgâhı olan ve Risale-i Nurun birinci dershânesi hem altı vilâyet genişliğindeki Medresetü'z-Zehrâ’nın çekirdeği bulunan hânesini Medrese-i Nuriye olarak Risale-i Nura vakfetmişti. Şimdi onu müteâkib hem Isparta ve civarı kazaları ve bazı köylerinde, hem Diyarbakır ve Şarkta Nur dershâneleri açılmaktadır.

Bu sûretle o dershânelerde Nurların okunması ve Nurlarla meşguliyete devam edenlere ve ders alanlara talebe-i ulûm şerefini kazandırmaktadır. Talebe-i ulûmun ise; âdi harekâtı, hattâ uykusu dahi ibâdet hükmüne geçtiğini bazı büyük müçtehidler beyân etmişler.

Sâlisen: Nurların radyo diliyle Anadolu ve Âlem-i İslâma intişarının ilk mukaddimesi, mübârek leyle-i berâta tevâfuk etmesi, bu vatan ve Âlem-i İslâm hakkında Risale-i Nur lehinde büyük bir hayrın alâmeti ve işâretidir.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Kardeşleriniz

Tahiri, Zübeyr, Sungur, Ceylan, Bayram

Hâşiye: Bu mektûb aynı zamanda telgrafla veya mektûbla Üstadımızın Leyle-i Berâtlarını tebrik eden kardeşlerimize cevaptır. ∗∗∗

► (144) ◄

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

Umum dostlarıma ve Nur kardeşlerime bu vasiyeti ilân ediyorum: Ben şahsım itibariyle vazife-i Nuriyeyi yapmaya tâkatim kalmamış. Belki ihtiyaç da kalmamış. Hem müteaddid tesemmümlerle ve çok ihtiyarlık vaziyetiyle ve hastalıkla şimdiki hayatta kalmak, tahammülüm kalmamış gibidir. Şâyet müştâk olduğum ölüm elime geçmese de zâhirî hayatımda ölmüşüm gibi diye bu vasiyetimi yazıyorum.

Hàlık-ı Rahmân-ı Rahîme hadsiz şükür olsun ki, bundan altmış-yetmiş sene evvel hilâf-ı âdet olarak tahsil-i ilim, hususan ilm-i îmânî yolunda başkaların muâvenetine yalvarmamak ve tam fakr-ı hâliyle beraber Eski Said çocukluk, gençlik zamanında talebelerine ta'yinlerini kendi vermeye çalıştığı ve ancak kısa bir zaman beş ta'yin kabûl edip mütebâki talebelerine bazen yirmi-otuz talebesine ta'yin verdiğinden; ilmi, vâsıta-i cerr etmeye o talebeler mecbur olmadılar. İktisad ve kanâatle o zaman muvaffak oldukları gibi, Cenâb-ı Erhamürrâhimîne hadsiz şükür olsun ki, Eski Said gibi şimdi Risale-i Nur kendi hakîki talebelerinin ta'yinlerini neşriyatıyla mükemmel vermeye başlamış. A'zamî ihlâsı kırmamak için Risale-i Nur hàs talebelerine, hususan nafakasını tedârik edemeyenleri tam tamına idare edecek derecede Risale-i Nurun satılan nüshalarının beşten birisi Risale-i Nurun hakkı olduğu cihetle şimdi elli-altmış talebesine kâfî sermâyesi çıkıyor. Benim (Bîçâre Said’in) içinde hiçbir hakkı yoktur. Yalnız Risale-i Nurun kıymetdâr hâsiyeti ve şâkirdlerinin şahs-ı manevîsinin kemâl-i sadâkati bu manevî Nur bayramına vesile oldu.

Şimdi bütün talebelerin fevkınde diyerek değil, benim en yakınımda hizmetimde olup bir derece tam tarz-ı hareketimi bilenler ve yakından görenler içinde, dört-beş adamı mutlak vekil yapıyorum. Ben ölsem veya hayatta şuûrsuz kalsam, Nurlara karşı hizmetimin tarzını bilerek tam yapabilsinler. Şimdilik Tahiri, Sungur, Ceylan, Hüsnü ve bir-iki adam daha mutlak vekilim olarak vasiyet ediyorum. Şimdi Risale-i Nurun satılan nüshalarının sermâyesi, Risale-i Nurun malıdır. Said de bir hizmetkârdır. Hayatta ta'yınını alabilir. Hattâ bugünlerde ölüm bana çok yakın göründü. Ben de altı vilâyette bulunan elli-altmış talebeyi iki-üç sene Nur sermâyesinden ta'yınını vermek kat'î niyet ederken, belki bazılarını bazı mâniler onları talebelik hizmetinden vazgeçirecek diye vazgeçtim. Şimdi vasiyetimi yazdım.

Said Nursî

Hâşiye: Gavs-ı A'zam Şeyh-i Geylânî (R.A.) Risale-i Nura ve müellifine işâret ettiği kerâmet-i gaybiyesinde bir fıkrada تَعِيشُ سَعِيدًا diye maîşet hususunda saâdetle yaşayacağını ve en mes'ûd olacağını haber vermiş. Hâlbuki biz Üstadımızın fakr u istiğnâsını şimdiye kadar zâhiren buna muhâlif görüyorduk. Gavs-ı A'zam’ın bu ihbar-ı gaybiyesi Üstadımızın hayatında şimdi bilfiil görülmüş ki; küçüklüğünde daha on yaşında iken amcasının çorbasını içmezdi, minnet altına girmezdi. Ve ders verdiği eski talebelerinin maîşetini de kendisi derûhde ederdi. Aynen şimdi de elli-altmış talebesinin ta'yinlerini vermesi o gaybî ihbarın tam tahakkuk ve tezâhür ettiğini göstermiştir.

Tahiri, Sungur, Ceylan ∗∗∗

► (145) ◄

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!

Ecel muayyen olmadığı için benim şiddetli hastalığım her vakit gelebilir diye, evvelce yazdığım vasiyetnâmelerimi te'yiden bu vasiyetnâme de şiddetli, dâhilî bir hastalığımdan ihtar edildi. Ben de beyân ediyorum ki: Benim vefâtımdan sonra, benim emâneten elimde bulunan Risale-i Nur sermâyesi hem mu'cizâtlı Kur'ânımızı tab'ettirmek için Eskişehir’de muhâfaza edilen sermâye, o Kur'ânın tevâfukla ve fotoğrafla tab'ına ait. (∗) <ft3>[^13]</ft3> Yanımızdaki sermâye ise, Risale-i Nurun sermâyesidir. O sermâye, Cenâb-ı Erhamürrâhimîne hadsiz şükür olsun ki, yetmiş küsûr sene evvel o zamanın âdetine muhâlif olarak kendim fakirliğimle beraber onların ta'yınlarını verdiğime bir ihsân ve lütf-u Rabbânî olarak o zamandan elli-altmış sene sonra Cenâb-ı Erhamürrâhimîn o örfî âdete muhâlif kaidemi manevî ve geniş Medresetü'z-Zehrâ’nın hàlis ve nafakasını te'min edemeyen ve zamanını Risale-i Nura sarfeden talebelerine aynen ve eski zaman ihsân-ı İlâhî neticesi olarak şimdi yanımızdaki sermâye onların ta'yınlarıdır ve ta'yınlarına sarf edilecek ve kaç senedir benim yaptığım gibi benim manevî evlâdlarım, benim vereselerim aynen öyle yapmak vasiyet ediyorum.

[^13]:(∗) On bin liradır.

İnşâallâh tam Risale-i Nur intişara başlasa; o sermâye şimdiki fedâkâr, kendini Risale-i Nura vakfeden şâkirdlerden çok ziyâde fedâkâr talebelere kâfî gelecek ve manevî Medresetü'z-Zehrâ ve Medrese-i Nuriye çok yerlerde açılacak, benim bedelime bu hakikate bu hâle manevî evlâdlarım ve hàs ve fedâkâr hizmetkârlarım ve nura kendini vakfeden kahraman ve herkesçe ma'lûm kardeşlerim bu vasiyetin tatbikine yardımlarını ricâ ediyorum. Risale-i Nur itibariyle bana hiç ihtiyaç kalmadığı için âlem-i berzaha gitmek benim için medâr-ı sürûrdur. Siz mahzûn olmayınız. Belki beni tebrik ediniz ki, zahmetten rahmete gidiyorum.

Çok hasta

Said Nursî

Evet, biz Üstadımızın bu vasiyetine şâhidiz.

Emirdağ’lı Çalışkan, Mustafa Acet,

Safranbolulu Hüsnü, Ermenekli Zübeyr,

Çoğollu Bayram ∗∗∗

► (146) ◄

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

Azîz, Muhterem Kardeşimiz Tahsin Bey!

Leyle-i Kadrinizi tebrik eder muvaffakıyetler dileriz. Üstadımız size hususî selâm ediyor. Dedi ki:

“Tahsin’in neşrettiği Tarihçe-i Hayat yirmi büyük mecmua kadar fâide verdi, fütûhât yaptı. Şimdi bir parça ilişmelerine kat'iyyen merak etmesin. Nazar-ı dikkati celbettiği için büyük bir ilânnâme hükmüne geçti. Şimdiye kadar nasıl ki yirmi senedir yirmi büyük mecmua perde altında intişar etmesiyle çok büyük fütûhâta medâr oldu. Tarihçe-i Hayat’ın da perde altında intişarı inşâallâh aynı neticeyi verecek.”

Sâniyen: Mâdem Cenâb-ı Hak sizi Ankara’da Risale-i Nurun başkumandanı olarak ihsân etmiş; Risale-i Nurun, Kur'ânın kırk vech-i i'câzından bir vechi olan nazmını beyân eden İşârâtü'l-İ'câz tefsirinin neşri de size müyesser oldu. O vech-i nazım yedi kısımdır. Bir kısmı tevâfukâttır. Tevâfukâtın bir nev'i de Lafza-i Celâl’de görülen zâhir tevâfukâttır.

İşte mu'cizâtlı Kur'ânımız bu tevâfukâtı gösteriyor. İnşâallâh bu mu'cizâtlı Kur'ânın neşri ve tab'ı da size nasîb olacak. Evvelce Üstadımız onbin lira size göndermişti. Şimdi de Kur'ânın âyetlerine tam muvâfık olarak altıbin altıyüz altmışaltı lirayı ki bu para, talebelerin iki senelik ta'yinâtından fazla kalan paradır. Bunda bir sırr-ı azîm var, aynı altın para gibi mübârektir. Başkasına sarf etmemek lâzımdır. Size bazı Kur'ânın cüzleri ile birlikte gönderiyoruz ve pekçok selâm ediyoruz.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Kardeşleriniz

Tahiri, Zübeyr, Ceylan, Sungur ∗∗∗

► (147) ◄

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

Ankara’ya bu defa geldiğimin mühim bir sebebi, İslâmiyete ciddi tarafdâr Dâhiliye Vekili Nâmık Gedik’i görmek ve İslâmiyetin kahramanı olan Adnan Bey’e ve Tevfik İleri gibi mühim zâtlara bir hakikati söylemektir ki:

Hem Demokrata ezân-ı Muhammedî gibi çok kuvvet vermek ve Risale-i Nurun neşrine müsâadesi gibi çok tarafdâr olmak ve Âlem-i İslâmı, hattâ bir kısım Hıristiyan Devletlerini de memnun etmek için, Ayasofya’yı müzahrefâttan temizleyip ibâdet mahalli yapmaktır. Bu ise; bu mes'ele için otuz sene siyaseti terk ettiğim hâlde, bu nokta hatırı için Nâmık Gedik’i görmek istedim ve geldim. Adnan Bey, Nâmık Gedik ve Tevfik İleri gibi zâtların hatırı için başka yere gitmedim.

Hem Risale-i Nur, Kur'ânın kanun-u esâsiyesiyle bütün Anadolu ve Vilâyât-ı Şarkıyede âsâyişi te'min eden Risale-i Nurun beşyüzbin nüshası komünistliği susturduğu gibi, âsâyişi te'min ettiğine bir delili budur ki: On küsûr sene evvel Afyon Müddeiumumîsi: “Altıyüz bin fedâkâr talebesi var. Beşyüzbin nüsha Risale-i Nurdan neşretmiş, belki âsâyişe zarar gelir.” dedi.

Ona karşı Said demiş ki: “Mâdem altıyüz bin fedâkâr talebesi var. Bu onbeş senedir bana bu kadar zulüm ediliyor. Bir tek vukûâtı hiçbir zâbıta ve mahkeme gösteremedi.”

Hem dedim: “Ey müddeiumumî! Eğer bin müddeiumumî, bin emniyet müdürü kadar âsâyişin te'minine Risale-i Nur hizmet etmemiş ise, Allah beni kahretsin. Siz de bana ne ceza verirseniz verin” dedim. O bu sözüme karşı hiçbir çare bulamadı.

Yalnız bir-iki sene sonra Nurun bir küçük talebesi Risale-i Nura zarar gelecek zannıyla kendini intihar edecekti.. ki, tab'ettiği bir küçük Risaleye zarar gelmesin. Sonra Üstadı onu men'etti ve küçücük bir hâdise oldu ve ikisi de barıştırıldı.

Hâlbuki bir Üstad’ın on tane fedâkâr talebesi bulunsa (hattâ biri selâm etmiş tokat vurulmuş, biri elini öpmüş tahkîr edilmiş) hiçbir fedâkârı, âsâyişe ilişmemek için sükût etmişler. Said’den işitmişler ki: “Benim yüz rûhum olsa âsâyişe fedâ ediyorum.” Onun için ﴾ وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى ﴿ kanun-u esâsiyesiyle; beş cânî yüzünden doksan masûma zarar gelmemek, bir cânî yüzünden on masûm çoluk-çocuk, peder ve vâlidelerine zulüm etmemek için, Risale-i Nur îmân hizmetiyle beraber âsâyişi tamamıyla te'min edip herkesin kalbinde fenâlığa karşı bir yasakçı bırakıyor. Ben de bin rûhum olsa, Kur'ânın bu kanun-u esâsiyesine fedâ ettiğimi tarihçe-i hayat isbât ediyor ve meydândadır. Ve mahkemeler de kabûl etmişler.

Hattâ tezâhüre bir riyâkârlık, bir hodfürûşluk, bir enâniyet mânâsını verip halklarla görüşmeyi de terk ettiği ve Rahmet-i İlâhînin ihsânı ile sesi de kesilmiş ki, dostlarla görüşmeye mecbur olmasın ve hatırları da kırılmasın.

Said Nursî ∗∗∗

► (148) ◄

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا

Gayet şiddetli hasta Üstadımıza mühim, resmî bir zâttan bir mektûb geldi. Diyor ki: “Tarihçe-i Hayat’ın neşrolunmaması için eski partinin mühim adamları, büyük bir tâviz ile eski partinin bazı memurlarını bu hatâya sevketmişler...”

Üstadımız da dedi ki: “Bu Tarihçe-i Hayat’ ın en mühim kısmı üç defa Sebilürreşâd tarafından, dört defa da otuz kırk seneden beri hem eski harf, hem yeni harf ile neşredilmiş ve içindeki müdafaât parçaları da müteaddid mahkemelerin huzurunda okunmuş ve resmen de neşredilmiş. Yeni olarak, Medine-i Münevvere gibi haric yerlerden bir-iki âlim zâtın, izâh ve teşekkür nev'inden birkaç hakikatli mektûbları var. Onun için mahkemelerin resmen bunlara ilişecek hiçbir ciheti yok.

Sâniyen: Risale-i Nur, kırk elli senede bütün ehl-i siyasetin tazyîkatı altında tek başına Âlem-i İslâmda hàrika bir tarzda neşrolduğu hâlde, şimdi milyonlar nâşirleri varken değil eski bir parti, dünya toplansa ona karşı bir sed çekemez, mümkün değil. Belki bir ilânnâme hükmüne geçer. Onun için, Nur talebeleri müteessir olmasınlar...

Sâlisen: Hem eski partinin bana karşı zulümlerini helâl ettiğim, hem Kur'ânın bir kanun-u esâsiyesi olan ﴾ وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى ﴿ yani, ‘birisinin hatâsı ile başkası, partisi, akrabası mes'ûl olmaz, olamaz’ diye, hem Anadolu, hem vilâyet-i şarkıyede Risale-i Nurla neşredildiği sebebiyle, âsâyişe tam kuvvetli bir tarzda hizmet edilmiş. Demek bir manevî zâbıta hükmünde herkesin kalbinde bir yasakçı bırakıyor. Bu noktaya binâen, Risale-i Nur eski partinin dört-beş hatâsını yüz derece ziyâdeleştirmeye mânidir. Yüzde beş adamın hatâsını doksan beşe de verip yirmi-otuz derece ziyâdeleştirmemiş. Onun için umum o partinin ekserîsi iktidar partisi kadar Risale-i Nura minnetdâr olmak lâzımdır. Çünkü, bu dersi, bu Kanun-u Esâsiye-i Kur'âniyeyi Risale-i Nur ders vermeseydi, o beş adamın hatâsı binler adamı da hatâkâr yapardı.

Râbian: Kat'iyyen tahakkuk etmiş ki: Risale-i Nur hàriçten hücum eden küfr-ü mutlaka karşı bu milleti ve Âlem-i İslâmiyeti muhâfaza edecek Kur'ân-ı Hakîmin mu'cize-i maneviyesinden bir derstir ki, dinsiz feylesoflardan hiçbirisi ona karşı mukàbele çaresi bulamadılar. Kat'iyyen haber aldık ki: Hàriçte bazı yerde bir milyon gençler ‘Müsâlemet-i umumiyeyi te'min edecek Risale-i Nurdur’ demişler. Sulh-u umumî tarafdârı Almanya ve Amerika gibi bazı ecnebîlerin de Risale-i Nuru tercümeye başladığını haber aldık.

Hâmisen: Eğer resmî adamlar bazı yeni kanunlara yanlış mânâlar verip bir-iki satırına ilişseler benim bedelime deyiniz ki: ‘Bir adamın hatâsı ile yirmi bin komşusu cezalandırılır mı, hapsedilir mi? Dünyada böyle hükmeden hiçbir kanun var mı?’ İşte her sahifesi yirmi satır olan beş yüz sahifelik bir kitabın bir satırında bir adama şiddetli tokat vurmuşsa: Evvelâ, isim muayyen değil, orada mes'ûliyet yok... Şâyet olsa da, sansür gibi o satır silinir. O kitabı müsâdere etmek, onbin adamı hapse sokmak gibi kâinâtta işitilmemiş bir kanunsuzluk, bir zulüm olduğu gibi; öteki yirmi bin satırlar şimdiye kadar yirmi bin adamın îmânını kuvvetlendirdiği cihetle yirmi bin hasene ve iyilik olduğundan elbette o hatâyı ve seyyieyi affettirir...

Ben şiddetli hasta olmasaydım daha konuşacaktım. Siz hizmetkârlarım tashih ve ıslah edersiniz. Hattâ münâsib görseniz, ma'nen polislerin bir vazifesini gören Risale-i Nurun âsâyiş hizmetinde polislere büyük bir kuvvet olan derslerine polisler herkesten ziyâde tarafdâr olmak lâzım gelirken, şimdi resmen taharrî memuru sûretinde polislik aleyhinde olan bu hizmeti polislere vermeye rûhum râzı değil. Onlara umumen hakkımı helâl ettiğimi söylersiniz.

Sâdisen: Şiddetli bir teessüfle Leyle-i Mi'râc vaktinde Mi'râc-ı Şerîf, Şühûr-u Selâse hürmetine vesile beklerken, Tarihçe-i Hayat hasebiyle taharrî hâdisesi şiddetli bir keder verdi. ‘Sadaka belâyı def'eder.’ meâlindeki hadîs-i sahîhin hükmüyle, Risale-i Nur Anadolu için belâları def'eder bir sadaka hükmüne geçtiği; ona berâetler ve serbestiyetler verildiği zaman belâların def' edilmesi, ona hücum edildiği zaman belâların gelmesi yüz hâdisesi var ki, bazen zelzele ve fırtınalarla kaydedildiği gibi, bu defa da hayatımda görmediğim tahte's-sıfır onsekiz dereceye yakın bir soğuk, taarruz ve taharrînin aynı vaktinde geldi.”

Üstadımız şiddetli hastalığından fazla konuşamadı. Hasta hâlinde hizmetkârına dedi: “Merak etmemeleri için berây-ı ma'lûmât bazı dostlara ve bazı resmî zâtlara gönderirsiniz.”

Şiddetli hasta üstadımızın hizmetkârı

Evet, hizmetkârımın yazdığı doğrudur.

Said Nursî ∗∗∗

► (149) ◄

[Müddeiumumîler hakkında Üstadımızın garîb bir hâlet-i rûhiyesini beyân etmek zamanı geldi.]

Bana dedi ki:

“Otuz-kırk sene bu tazyîkatımda Hukukullâh mânâsında olan hukuk-u âmme nâmındaki vazifelerle muvazzaf olan savcılar ekser hapislerimde, nefyimde şiddetlerini gördüğüm hâlde onlara karşı bir hiddet, bir küsmek bana gelmiyordu.

Sonra görüyordum: Onların zâhirî şiddetine sebeb olan kusurları kendilerinde görmüyordum. Fakat, çok defa bir zaman sonra, kader-i İlâhînin başka kusurâtıma binâen şefkat tokadının öyle savcıların eliyle geldiğini gördüm. Kader adâlet yaptığı için o şefkat tokadını rûh ve kalbimle kabûl ettim. Zâhirî sebebe binâen savcıların şiddetini helâl ediyorum. Şimdi Cenâb-ı Hakk’a şükür, o müddeiumumîlerin bir kısmı, vazifeleri olan hukuk-u umumiyenin müdafaası, Hukukullâh nev'inden olduğu cihetle, bana karşı şiddet değil, bil'akis hakîki adâlet noktasında, umum İslâmiyete ve belki insaniyete de menfaati olan Risale-i Nurun hizmet-i îmâniyesi cihetiyle şiddeti bırakıp kader-i İlâhînin şefkat tokadına bakar gibi zâhirî tâzib, hakikaten yardım hükmüne geçtiği için, ben de bu sırr-ı azîm münâsebetiyle, bütün böyle müddeiumumîlere karşı bir dostluk ve duâ etmek vaziyetini aldım. Zâhiren bana karşı şiddet-i hüküm görünen hâlât, o hizmet-i îmâniyeye bir ilânnâme hükmüne geçti.

Ben de şimdi onlara, hukuk-u âmmenin Hukukullâh hükmüne geçtiğini bilenlere, umumen selâm ve duâ ediyorum. Bana olan şiddetlerini umumen helâl ediyorum.”

Said Nursî

Üstadımızın sizlere yazdığı aynı hakikat olan bu mektûbunu arz ediyorum.

Talebesi Sungur ∗∗∗

► (150) ◄ Bediüzzaman Said Nursî’nin Gazetelere Bir Mektûbu

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSÎ’NİN

GAZETELERE BİR MEKTÛBU

(Bize ait mes'eleleri yazan gazetelere hitâben yazdığım bu yazıyı neşretseler, bugünlerde olan aleyhimdeki isnâdlarını helâl edeceğim. Şiddetli hastalığıma binâen bu kısacık mektûbumu o gazeteler neşretsinler ki; bizi düşünen kardeşlerim kederlenmesin.)

Evvelâ: Bugünlerde olan mes'eleler için merak etmeyiniz. Hakkımızda tecellî eden, inâyet ve Rahmet-i İlâhiye ile bu büyük bir hayırdır. Hem hasta olduğumdan konuşmaya ve görüşmeye de tahammül edemiyorum. Şimdi Risale-i Nurun dâhil ve hàriçteki fevkalâde intişarı ve geniş fütûhâtı ile düşmanlar da dost olmuşlar. Herkesin konuşmak istemesine mukâbil, inâyet-i İlâhiye ile sesim de kısılmış ki; daha Risale-i Nur bana ihtiyaç bırakmadığından görüşüp, konuşamıyorum.

Beni altı vilâyetten dâvet etmeleri üzerine giderken önümüze gelen ve Risale-i Nurun ve mesleğimin hakikatini anlayan dost memurlar, Emirdağı’nda istirahat etmemi ve şimdilik Emirdağı’nda kalmamı hükûmetin ricâ ettiğini bildirdiler. Zâten görüşmeye ve konuşmaya tahammül edemediğimden hakkımdaki bu dostane teklif ve vaziyet bir inâyet oldu ki: Beni dâvet eden çok vilâyetlerdeki hakîki kardeşlerimin hatırları kırılmasın. Hem bazı vilâyetlere gidip diğer vilâyetlere gidemediğimden ileri gelen vaziyetimle yüzbinlerle hakîki fedâkâr talebelerim gücenmesinler.

Sâniyen: Benim bu seyahatlerimde kat'iyyen siyasetle alâkamın olmadığına bir delil; kırk seneden beri siyaseti terkettiğimden, yalnız ve yalnız Kur'ânın bu zamana tam muvâfık bir tefsiri olan Risale-i Nur küfr-ü mutlakı kırdığı için anarşistliğe ve tahribâtçı cereyanlara karşı sed çektiği gibi, Kur'ânın Risale-i Nura verdiği dersinde bir kanun-u esâsî olan ﴾ وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى ﴿ sırrı ile; “Âsâyişe ilişmek: Beş cânî yüzünden doksan masûma zulüm etmektir” diye olan uhrevî hizmetimiz; vatan, millet ve âsâyişe de büyük bir fâidesi olması ciheti ile, beni tecessüs eden veyâhut da zahmet veren polis ve inzibatlara da helâl ediyorum. Onları âsâyişin mücâhid muhâfızları diye kardeş gibi mesrûrâne kabûl ettim. Hattâ, beni Ankara’dan çevirmelerini de kabûl ettiğim gibi, hakkımda bir inâyet-i İlâhiyeye vesile olmaları cihetiyle Allah’a şükrettim. Ve kemâl-i ferâhla Ankara’dan döndüm.

Sâlisen: Her yerde Risale-i Nurun intişarı ve okunması ve pek fazla müştâkları bulunması dolayısıyla benimle görüşmek ve konuşmak ve dâvet etmek arzu ediyorlardı. Bu vaziyette, yirmi vilâyete gitmemin zarûreti vardı. Ancak Risale-i Nurun tab'edildiği yerler olan Ankara, İstanbul ve Konya’ya gittim.

Beni Emirdağı’na çeviren dostlara şunu derim ki: Hakkımdaki bu muâmele bir inâyet ve Rahmet-i İlâhiyeye vesile oldu. Sıkılmıyorum. Yalnız benim yirmi sene kaldığım Isparta vilâyetinde iki senelik kira ettiğim bir evim ve orada bazı eşyalarım var. Oranın havası da bir parça hastalığıma yarıyor. Hükûmetin müsâadeleriyle bir ay Emirdağı’nda, bir ay da kiraladığım Isparta’daki evimde bulunmak arzu ediyorum.

Bediüzzaman

Said Nursî ∗∗∗

► (151) ◄ Umum Nur Talebelerine Üstad Bedi̇üzzaman’ın Vefâtından Önce Vermiş Olduğu En Son Derstir

UMUM NUR TALEBELERİNE ÜSTAD

BEDİÜZZAMAN’IN VEFÂTINDAN ÖNCE VERMİŞ

OLDUĞU EN SON DERSTİR

Azîz Kardeşlerim!

Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rızâ-yı İlâhîye göre sırf hizmet-i îmâniyeyi yapmaktır, vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır. Bizler âsâyişi muhâfazayı netice veren müsbet îmân hizmeti içinde; herbir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz.

Meselâ: Kendimi misâl alarak derim: Ben eskiden beri tahakküme ve terzile karşı boyun eğmemişim. Hayatımda tahakkümü kaldırmadığım birçok hâdiselerle sâbit olmuş. Meselâ: Rusya’da kumandana ayağa kalkmamak, Dîvân-ı Harb-i Örfî’de i'dâm tehdidine karşı mahkemedeki paşaların suâllerine beş para ehemmiyet vermediğim gibi, dört kumandanlara karşı bu tavrım tahakkümlere boyun eğmediğimi gösteriyor. Fakat bu otuz senedir müsbet hareket etmek, menfî hareket etmemek ve vazife-i İlâhiyeye karışmamak hakikati için; bana karşı yapılan muâmelelere sabırla, rızâ ile mukàbele ettim.

Cercis Aleyhisselâm gibi ve Bedir, Uhud muhârebelerinde çok cefâ çekenler gibi sabır ve rızâ ile karşıladım.

Evet meselâ seksenbir hatâsını mahkemede isbât ettiğim bir müddeiumumînin yanlış iddiaları ile aleyhimizdeki kararına karşı, bedduâ dahi etmedim. Çünkü asıl mes'ele bu zamanın cihad-ı manevîsidir. Manevî tahribâtına karşı sed çekmektir. Bununla dâhilî âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir.

Evet, mesleğimizde kuvvet var. Fakat bu kuvvet, âsâyişi muhâfaza etmek içindir. ﴾ وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى ﴿ düsturu ile ki: “Bir cânî yüzünden; onun kardeşi, hânedânı, çoluk-çocuğu mes'ûl olamaz.” İşte bunun içindir ki, bütün hayatımda bütün kuvvetimle âsâyişi muhâfazaya çalışmışım. Bu kuvvet dâhile karşı değil, ancak haricî tecâvüze karşı istimâl edilebilir. Mezkûr âyetin düsturu ile vazifemiz, dâhildeki âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir. Onun içindir ki, Âlem-i İslâmda âsâyişi ihlâl edici dâhilî muhârebât ancak binde bir olmuştur. O da, aradaki bir ictihâd farkından ileri gelmiştir. Ve cihad-ı maneviyenin en büyük şartı da; vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır ki, “Bizim vazifemiz hizmettir; netice Cenâb-ı Hakk’a aittir; biz vazifemizi yapmakla mecbur ve mükellefiz.”

Ben de Celâleddin Harzemşâh gibi, “Benim vazifem hizmet-i îmâniyedir; muvaffak etmek veya etmemek Cenâb-ı Hakk’ın vazifesidir.” deyip ihlâs ile hareket etmeyi Kur'ândan ders almışım.

Haricî tecâvüze karşı kuvvetle mukàbele edilir. Çünkü düşmanın malı, çoluk-çocuğu ganîmet hükmüne geçer. Dâhilde ise öyle değildir. Dâhildeki hareket müsbet bir şekilde manevî tahribâta karşı manevî, ihlâs sırrı ile hareket etmektir. Hàriçteki cihad başka, dâhildeki cihad başkadır. Şimdi milyonlar hakîki talebeleri Cenâb-ı Hak bana vermiş. Biz bütün kuvvetimizle dâhilde ancak âsâyişi muhâfaza için müsbet hareket edeceğiz. Bu zamanda dâhil ve hàriçteki cihad-ı maneviyedeki fark pek azîmdir.

Bir mes'ele daha var: O da çok ehemmiyetlidir. Hükm-ü Kur'âna göre, bu zamanda mimsiz medeniyetin icâbatından olarak hâcât-ı zarûriye dörtten yirmiye çıkmış. Tiryâkilikle, görenekle ve i'tiyâdla hâcât-ı gayr-ı zarûriye, hâcât-ı zarûriye hükmüne geçmiş. Âhirete îmân ettiği hâlde, “zarûret var” diye ve zarûret zannıyla dünya menfaati ve maîşet derdi için dünyayı âhirete tercih ediyor.

Kırk sene evvel, bir başkumandan beni bir parça dünyaya alıştırmak için bazı kumandanları, hattâ hocaları benim yanıma gönderdi. Onlar dediler:

“Biz şimdi mecburuz. اِنَّ الضَّرُورَاتِ تُبِيحُ الْمَحْظُورَاتِ kaidesiyle Avrupa’nın bazı usûllerini medeniyetin icâblarını taklide mecburuz.” dediler.

Ben de dedim: “Çok aldanmışsınız. Zarûret sû-i ihtiyardan gelse, kat'iyyen doğru değildir; haramı helâl etmez. Sû-i ihtiyardan gelmezse, yani zarûret haram yoluyla olmamış ise, zararı yok. Meselâ: Bir adam sû-i ihtiyarı ile haram bir tarzda kendini sarhoş etse ve sarhoşlukla bir cinayet yapsa; hüküm aleyhine cârî olur, mâzûr sayılmaz, ceza görür. Çünkü, sû-i ihtiyarı ile bu zarûret meydâna gelmiştir. Fakat bir meczûb çocuk cezbe hâlinde birisini vursa, mâzûrdur. Ceza görmez. Çünkü ihtiyarı dâhilinde değildir.”

İşte, ben o kumandana ve hocalara dedim: “Ekmek yemek, yaşamak gibi zarûrî ihtiyaçlar haricinde başka hangi zarûret var. Sû-i ihtiyardan, gayr-ı meşrû meyillerden ve haram muâmelelerden tevellüd eden hareketler haramı helâl etmeğe medâr olamazlar. Sinema, tiyatro, dans gibi şeylerde tiryâki olmuş ise, mutlak zarûret olmadığı ve sû-i ihtiyardan geldiği için, haramı helâl etmeğe sebeb olamaz. Kanun-u beşerî de bu noktaları nazara almış ki; ihtiyar haricinde zarûret-i kat'iyye ile, sû-i ihtiyardan neş'et eden hükümleri ayırmıştır. Kanun-u İlâhîde ise, daha esâslı ve muhkem bir şekilde bu esâslar tefrik edilmiş.”

Bununla beraber zamanın ilcaâtı ile zarûretler ortalıkta zannederek bazı hocaların bid'alara tarafdârlığından dolayı onlara hücum etmeyiniz. Bilmeyerek “zarûret var” zannıyla hareket eden o bîçârelere vurmayınız. Onun için kuvvetimizi dâhilde sarfetmiyoruz. Bîçâre, zarûret derecesine girmiş, bize muhâlif olanlardan hoca da olsa onlara ilişmeyiniz. Ben tek başımla daha evvel aleyhimdeki o kadar muârızlara karşı dayandığım, zerre kadar fütûr getirmediğim, o hizmet-i îmâniyede muvaffak olduğum hâlde; şimdi milyonlar Nur talebesi olduğu hâlde, yine müsbet hareket etmekle onların bütün tahkîratlarına, zulümlerine tahammül ediyorum.

Biz dünyaya bakmıyoruz. Baktığımız vakitte onlara yardımcı olarak çalışıyoruz. Âsâyişi muhâfazaya müsbet bir şekilde yardım ediyoruz. İşte bu gibi hakikatler itibariyle bize zulüm de etseler hoş görmeliyiz.

Risale-i Nurun neşri her tarafta kanâat-ı tâmme verdi ki, Demokratlar dine tarafdârdırlar. Şimdi bir Risaleye ilişmek; vatan, millet maslahatına tamamen zıttır.

Bir mahrem Risale vardı ki, o mahrem Risalenin neşrini men'etmiştim. “Öldükten sonra neşrolunsun.” demiştim. Sonra mahkemeler alıp okudular, tedkik ettiler; sonra berâet verdiler. Mahkeme-i temyiz, o berâeti tasdik etti. Ben de bunu dâhilde âsâyişi te'min için ve yüzde doksan beş masûma zarar gelmemesi için neşredenlere izin verdim. “Said, meşveretle neşredebilir” dedim.

Üçüncü Mes'ele: Şimdi küfr-ü mutlak, öyle Cehennem-i manevî neşrine çalışıyor ki; kâinâtta hiçbir kâfir ona yanaşmamak lâzım geliyor. Kur'ânın “Rahmeten li'l-âlemîn” olduğunun bir sırrı budur ki: Nasıl Müslümanlara rahmettir; âhirete îmân, Allah’a îmân ihtimalini vermesiyle de, bütün dinsizlere ve bütün âleme ve nev'i beşere rahmet olmasına bir nükte, bir işârettir ki; o manevî Cehennemden dünyada da onları bir derece kurtarmış. Hâlbuki şimdi fen ve felsefenin dalâlet kısmı; yani Kur'ânla barışmayan, yoldan çıkmış, Kur'âna muhâlefet eden kısmı, küfr-ü mutlakı komünistler tarzında neşre başladılar. Komünistlik perdesinde anarşistliği netice verecek bir sûrette münâfıklar, zındıklar vâsıtasıyla ve bazı müfrit dinsiz siyasetçiler vâsıtasıyla neşir ile aşılanmağa başlandığı için; şimdiki hayat, dinsiz olarak kàbil değildir, yaşamaz. “Dinsiz bir millet yaşamaz” hükmü bu noktaya işârettir. Küfr-ü mutlak olduğu zaman, hakikat-i hâlde yaşanmaz. Onun için Kur'ân-ı Hakîm, bu asırda bir mu'cize-i maneviyesi olarak Risale-i Nur şâkirdlerine bu dersi vermiş ki; küfr-ü mutlaka, anarşistliğe karşı sed çeksin. Hem çekmiş. Evet Çin’i, hem yarı Avrupayı ve Balkanları istilâ eden bu cereyana karşı bizi muhâfaza eden

Kur'ân-ı Hakîmin bu dersidir ki; o hücuma karşı sed çekmiş, bu sûretle o tehlikeye karşı çare bulmuştur.

Demek bir Müslüman mümkün değil, başka bir dine girip, ya Hıristiyan ve Yahudî, hususan bolşevik gibi olmak... Çünkü, bir İsevî, Müslüman olsa, İsâ Aleyhisselâm’ı daha ziyâde sever. Bir mûsevî, Müslüman olsa, Mûsa Aleyhisselâm’ı daha ziyâde sever. Fakat bir Müslüman, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın zincirinden çıksa, dinini bıraksa, daha hiçbir dine girmez, anarşist olur; rûhunda kemâlâta medâr hiçbir hâlet kalmaz. Vicdânı tefessüh eder, hayat-ı ictimâiyeye bir zehir olur.

Onun için Cenâb-ı Hakk’a şükür Kur'ân-ı Hakîmin işârât-ı gaybiyesi ile kahraman Türk ve Arab milletleri içinde lisân-ı Türkî ve Arabî ile bu asrı kurtaracak bir mu'cize-i Kur'âniyenin Risale-i Nur nâmıyla bir dersi intişara başlamış. Ve onaltı sene evvel altıyüz bin adamın îmânını kurtardığı gibi, şimdi milyonlardan geçtiği sâbit olmuş.

Demek Risale-i Nur; beşeri anarşistlikten kurtarmağa bir derece vesile olduğu gibi, İslâmın iki kahraman kardeşi olan Türk ve Arabı birleştirmeğe, bu Kur'ânın kanun-u esâsîlerini neşretmeğe vesile olduğunu düşmanlar da tasdik ediyorlar.

Mâdem bu zamanda küfr-ü mutlak Kur'âna karşı çıkıyor. Küfr-ü mutlakta Cehennemden ziyâde dünyada da daha büyük bir Cehennem var. Çünkü, ölüm mâdem öldürülmüyor. Her gün beşerde otuzbin cenaze ölümün devamına şehâdet ediyor. Bu ölüm küfr-ü mutlaka düşenlere, yâhut tarafdâr olanlara; hem şahsın i'dâm-ı ebedîsi ve bütün geçmiş, gelecek akrabalarının da i'dâm-ı ebedîsi olarak düşündüğü için, Cehennemden on defa daha fazla dehşetli Cehennem azâbı çeker. Demek o Cehennem azâbını küfr-ü mutlakla kalbinde duyuyor. Çünkü; herbir insan akrabasının saâdetiyle mes'ûd, azâbıyla muazzeb olduğu gibi.. Allah’ı inkâr edenlerin i'tikàdlarınca bütün o saâdetleri mahvoluyor, yerine azablar geliyor. İşte bu zamanda, bu dünyada bu manevî Cehennemi insanların kalbinden izâle eden tek bir çaresi var: O da Kur'ân-ı Hakîmdir. Ve bu zamanın fehmine göre onun bir mu'cize-i maneviyesi olan Risale-i Nur eczâlarıdır.

Şimdi Allah’a şükrediyoruz ki, siyâsî partiler içinde bir parti, bir parça bunu hissetti ki; o eserlerin neşrine mâni olmadı; hakàik-ı îmâniyenin dünyada bir Cennet-i maneviyeyi ehl-i îmâna kazandırdığını isbât eden Risale-i Nura mümânaat etmedi, neşrine müsâadekâr davrandı; nâşirlerine de tazyîkattan vazgeçti.

Kardeşlerim! Hastalığım pek şiddetli; belki pek yakında öleceğim veyâhut bütün bütün konuşmaktan –bazen men'olduğum gibi– men'edileceğim. Onun için benim Nur âhiret kardeşlerim, “Ehvenü'ş-şer”

deyip bazı bîçâre yanlışçıların hatâlarına hücum etmesinler. Dâima müsbet hareket etsinler. Menfî hareket vazifemiz değil... Çünkü dâhilde hareket menfîce olmaz. Mâdem siyasetçilerin bir kısmı Risale-i Nura zarar vermiyor, az müsâadekârdır; “Ehvenü'ş-şer” olarak bakınız. Daha “a'zamü'ş-şer”den kurtulmak için; onlara zararınız dokunmasın, onlara fâideniz dokunsun.

Hem dâhildeki cihad-ı manevî; manevî tahribâta karşı çalışmaktır ki, maddî değil.. manevî hizmetler lâzımdır. Onun için ehl-i siyasete karışmadığımız gibi, ehl-i siyaset de bizimle meşgul olmağa hiçbir hakları yok!..

Meselâ: Bir parti bana binler vecihle sıkıntı verdiği hâlde, hattâ otuz senede hapisler de tazyîkler de olduğu hâlde, hakkımı helâl ettim. Ve azablarına mukâbil, o bîçârelerin yüzde doksanbeşini tezyif ve i'tirâzlara, zulümlere ma'rûz kalmaktan kurtulmağa vesile oldum ki, ﴾ وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى ﴿ âyeti hükmünce kabahat ancak yüzde beşe verildi. O aleyhimizdeki partinin şimdi hiçbir cihetle aleyhimizde şekvâya hakları yoktur.

Hattâ bir mahkemede yanlış muhbirlerin ve câsusların evhâmları ile; bizi, yetmiş kişiyi, mahkûm etmek için sû-i fehmiyle, dikkatsizliği ile Risale-i Nurun bazı kısımlarına yanlış mânâ vererek seksen yanlışla beni mahkûm etmeğe çalıştığı hâlde, mahkemelerde isbât edildiği gibi, en ziyâde hücuma ma'rûz bir kardeşiniz, mahpus iken pencereden o müddeiumumînin üç yaşındaki çocuğunu gördü, sordu, dediler: “Bu müddeiumumînin kızıdır.” O masûmun hatırı için o müddeîye bedduâ etmedi. Belki onun verdiği zahmetler; o Risale-i Nurun, o mu'cize-i maneviyenin intişarına, ilânına bir vesile olduğu için rahmetlere inkılâb etti.

Kardeşlerim, belki ben öleceğim. Bu zamanın bir hastalığı daha var; o da benlik, enâniyet, hodfürûşluk, hayatını güzelce medeniyet fantaziyesiyle geçirmek iştihâsı, tiryâkilik gibi hastalıklardır. Risale-i Nurun Kur'ândan aldığı dersin en birinci esâsı: Benlik, enâniyet, hodfürûşluğu terk etmek lüzumudur. Tâ ihlâs-ı hakîki ile îmânın kurtarılmasına hizmet edilsin. Cenâb-ı Hakk’a şükür, o a'zamî ihlâsı kazananların pekçok efrâdı meydâna çıkmış. Benliğini, şân ve şerefini en küçük bir mes'ele-i îmâniyeye fedâ eden çoktur. Hattâ Nurun bîçâre bir şâkirdinin düşmanları dost olduğu vakit onunla sohbet etmek çoğaldığı için, Rahmet-i İlâhiye cihetinde sesi kesilmiş. Hem de ona takdirle bakanlar isabet-i nazar hükmüne geçip onu incitiyor. Hattâ musâfaha etmek de tokat vurmak gibi sıkıntı veriyor.

“Senin bu vaziyetin nedir?” diye soruldu; “Mâdem milyonlar kadar arkadaşların var, neden bunların hatırlarını muhâfaza etmiyorsun?”

Cevaben dedi: “Mâdem mesleğimiz a'zamî ihlâstır; değil benlik, enâniyet.. dünya saltanatı da verilse, bâkî bir mes'ele-i îmâniyeyi o saltanata tercih etmek a'zamî ihlâsın iktizasıdır. Meselâ: Harb içinde, avcı hattında, düşmanın top gülleleri arasında Kur'ân-ı Hakîmin tek bir âyetinin, tek bir harfinin, tek bir nüktesini tercih ederek, o gülleler içinde Habib kâtibine “Defteri çıkar!” diyerek at üstünde o nükteyi yazdırmış. Demek Kur'ânın bir harfinin, bir nüktesini; düşmanın güllelerine karşı terk etmemiş; rûhunun kurtulmasına tercih etmiş.”

O kardeşimize sorduk: “Bu acîb ihlâsı nereden ders almışsın?”

Demiş: “İki noktadan...”

Birisi: Âlem-i İslâmiyetin en acîb harbi olan Bedir Harbinde namaz vaktinde cemâatten hissesiz kalmamak için, düşmanın hücumu ile beraber mücâhidlerin yarısı silâhını bırakıp cemâat hayrına şerîk olmak, iki rekât sonra onlar da hissedar olsun diye Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm bir hadîs-i şerîfiyle emretmiş olmasıdır. Mâdem harbde bu ruhsat var. Ve mâdem cemâat hayrı da sünnet olduğu hâlde, o sünnete riâyet etmek en büyük bir hâdise-i dünyeviyeye tercih edilmiş. Üstad-ı mutlakın böyle bir işâretinden bir nüktecik alarak, biz de rûh ve canımızla ittibâ' ediyoruz.

İkincisi: Kahraman-ı İslâm İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh, Celcelû­tiye’nin çok yerlerinde ve âhirinde bir himâyetçi istemiş ki, namaz içinde huzuruna gaflet gelmesin. Düşmanları tarafından ona bir hücum mânâsı hâtırına gelmemek, sırf namazdaki huzuruna pekçok olan düşmanları tarafından bir hücum tasavvuru ile namazdaki huzuruna mâni olunmamak için bir muhâfız ifriti Dergâh-ı İlâhîden niyâz etmiş.

İşte bu bîçâre, ömrü bu zamanda hodfürûşluk içinde yuvarlanan bîçâre kardeşiniz de; hem sebeb-i hilkat-i âlemden, hem kahraman-ı İslâmdan bu iki küçük nükteyi ders aldım. Ve bu zamanda çok lâzım olan Kur'ânın esrârına ehemmiyet vermekle harb içinde rûhunun muhâfazasını dinlemeyerek, Kur'ânın bir harfinin bir nüktesini beyân etmiş.

Said Nursî