Emirdağ Lâhikası

► (073) ◄

9. bölüm / 31

► (073) ◄

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!

Gayet ehemmiyetli bir mes'eleyi –bundan evvel size icmâlen beyân ettiğim mes'eleyi– tekrar size söylememe kuvvetli, manevî bir ihtar aldım. Şöyle ki:

Perde altındaki düşmanımız münâfıklar, şimdiye kadar yaptıkları gibi, adliyeyi ve siyaset ve idareyi zâhirî dinsizliğe âlet edip, bize hücumları akîm kaldığı; ve Risale-i Nurun fütûhâtına menfaati olan eski plânlarını bırakıp daha münâfıkâne ve şeytanı da hayrette bırakacak bir plân çevirdiklerine dair buralarda emâreleri göründü.

O plânların en mühim bir esâsı; hàs, sebatkâr kardeşlerimizi soğutmak, fütûr vermek; mümkün ise, Risale-i Nurdan vazgeçirmektir. Bu noktada o kadar acîb yalanları ve desîseleri istimâl ediyorlar ki, Isparta ve havâlisi, Gül ve Nur fabrikasının kahraman şâkirdleri gibi, çelik ve demir gibi bir sebat ve sadâkat ve metânet lâzım ki dayanabilsin. Bazı da dost sûretinde hulûl edip, korkutmak mümkünse, habbeyi kubbe edip evhâm veriyorlar. “Aman, aman Said’e yanaşmayınız! Hükûmet takibediyor” diye zaîfleri vazgeçirmeye çalışıyorlar. Hattâ bazı genç talebelere, hevesâtlarını tahrîk için, bazı genç kızları musallat ediyorlar. Hattâ Risale-i Nur erkânlarına karşı da, benim şahsımın kusurâtını, çürüklüğünü gösterip; zâhiren dindar ehl-i bid'adan bazı şöhretli zâtları gösterip; “Biz de Müslümanız, din yalnız Said’in mesleğine mahsûs değil” deyip, bize karşı perde altında cebhe alan zındıklara ve anarşilik hesabına o sâfdil ehl-i diyânet ve hocaları âlet edip istimâl ediyorlar. İnşâallâh bunların bu plânları da akîm kalacak. Böyle heriflere dersiniz:

“Biz, Risale-i Nurun şâkirdleriyiz. Said de, bizim gibi bir şâkirddir. Risale-i Nurun menba'ı, mâdeni, esâsı da Kur'ândır. Yirmi senedir emsâlsiz tedkîkàt ve takibatla beraber, kıymetini ve galebesini en muannid düşmana da isbât etmiştir. Onun tercümânı ve bir hizmetkârı olan Said ne hâlde olursa olsun, hattâ Said de –El-iyâzü Billâh– Risale-i Nurun aleyhine dönse, bizim sadâkatimiz ve alâkamızı inşâallâh sarsmayacak” deyip, o kapıyı kaparsınız. Fakat, mümkün olduğu kadar Risale-i Nurla meşgul olmak; elinden gelirse yazmak; ve mübâlağalı propagandalara hiç ehemmiyet vermemek; ve eskisi gibi tam ihtiyat etmek gerektir.

Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ediyoruz.

Said Nursî ∗∗∗

► (074) ◄

Bu vatandaki milletin en büyük kuvveti olan Âlem-i İslâmın teveccühünü ve hamiyetini ve uhuvvetini kırmak ve nefret verdirmek için, siyaseti dinsizliğe âlet ederek, perde altında küfr-ü mutlakı yerleştirmek isteyenler, hükûmeti iğfal ve adliyeyi iki defadır şaşırtıp, der: “Risale-i Nur şâkirdleri, dini siyasete âlet eder; emniyete zarar vermek ihtimali var.”

Hâlbuki, bu memlekete maddî ve manevî bereketi ve fevkalâde hizmeti ve umum Âlem-i İslâma taalluk edecek hakàikı câmi' olduğu, otuzüç Âyât-ı Kur'âniyenin işâretiyle ve İmâm-ı Ali’nin (R.A.) üç kerâmet-i gaybiyesiyle ve Gavs-ı A'zamın kat'î ihbarıyla tahakkuk etmiş olan Risale-i Nurun siyasetle alâkası yoktur. Fakat, küfr-ü mutlakı kırdığı için, küfr-ü mutlakın altı olan anarşilik ve üstü olan istibdâd-ı mutlakı, esâsıyla bozar; reddeder. Emniyeti ve âsâyişi ve hürriyeti ve adâleti te'min eder.

Risale-i Nura, daha vatana, idareye zararı dokunmak bahânesiyle tecâvüz edilmez. Daha kimseyi o bahâne ile inandıramazlar. Fakat, cebheyi değiştirip, din perdesi altında bazı sâfdil hocaları veya bid'a tarafdârları veya enâniyetli sofî meşreblileri, bazı kurnazlıklar ile, Risale-i Nura karşı iki sene evvel İstanbul’da ve Denizli civarında olduğu gibi istimâl etmeye münâfıklar belki çabalayacaklar. İnşâallâh muvaffak olamazlar.

∗∗∗

► (075) ◄

Kardeşlerim!

Şimdi tam tahakkuk etti ki; resmen bana ihanet ve hakaret etmek, onunla, teveccüh-ü âmmeyi hakkımda kırmak için gizli bir tedbir kurulmuş. Benim bütün dostlarımı –perde altında– soğutmak ve ürkütmeye çalışıyorlar. Hâlbuki, Sikke-i Tasdik-i Gaybî onların bütün propagandalarını zîr ü zeber ediyor.

Gerçi, böyle dinsizlik hesabına bana olan hakaret, bir derece beni sıkıyor; eski Said’den kalma bazı damarlarıma dokunuyor. Fakat Risale-i Nurun hàrika fütûhâtı ve şâkirdlerinin ehl-i hakikat nazarında ve rûhâni ve melâikeler yanında hürmet ve merhametle karşılanmaları, benim şahsıma gelen ihanet ve hakaretlerin sivrisinek kanadı kadar ehemmiyeti kalmaz. O bedbaht ehl-i ihanet, dindarlık cihetiyle, ehl-i din ve ehl-i ulûm-u diniyenin hürmetini kırmak dine bir ihanet olduğu cihetinde, rûhâni ve melâikelerin ve ehl-i îmân ve ehl-i hakikatin nazarında mel'ûn olduğu gibi; binden ancak bir-iki serserinin veya zındığın âferinini kazanırlar.

O bedbahtlar bana hakaret etmekle, güyâ Risale-i Nurun nüfûzunu kırıyor; şahsımı menba' zannedip beni çürütmekle, Risale-i Nur sukùt edecek gibi ahmakàne bir zan ile şahsıma tecâvüz oluyor.

Ben de derim: Ey bana dinsizlik hesabına ihanet ve hakaret eden bedbahtlar! Kat'iyyen size haber veriyorum; yakında –tevbe etmemek şartıyla– hiç çare-i halâs yok ki, ecel cellâdıyla sen, i'dâm-ı ebedî ile ölüm darağacı ile asılacaksın! Şerâretli rûhun dahi ebedî bir haps-i münferitte mahkûm olmakla beraber, ehl-i îmân ve rûhânilerin nefret ve lânetini kazanacaksın. –Tevbe etmemek şartıyla– benim intikamım, senden, pek muzâaf bir sûretle alınıyor bildiğimden, hiddet değil hattâ sana acıyorum!..

Amma Risale-i Nurun, senin gibi sinekler kadar ehemmiyeti olmayanların perde çekmesi, zerre kadar nüfûzunu kıramaz. Yüzbinler adam onunla îmânlarını kurtardıkları için, rûh u canla hürmet ve perestiş ederler.

Amma şahsımın teessürü ise kat'iyyen size haber veriyorum ki; bir-iki dakika asabiyetle, bir teessürâtıma mukâbil, birden öyle bir tesellî buluyorum ki, bin derece sizlerin hakaret ve ihaneti ziyâdeleşse o tesellîyi kıramaz. Çünkü, Risale-i Nurun keşf-i kat'îsiyle, dinsizlik hesabına bize hücum edenler, ebedî azâblar ve haps-i münferitte ve i'dâm-ı ebedî ile ihanetini gördükleri gibi; Risale-i Nurla îmânını kurtaran şâkirdleri, ölümle, terhis tezkeresi ve saâdet-i ebediye vesikasını alıp, ebedî bir hürmet ve merhamet ve ikrama mazhar olacaklarını, feylesofları susturan binler hüccetlerle beyân etmişiz.

Hem bu Yeni Said, Eski Said gibi kendine hürmet ve teveccüh kazanmak ve şân ü şeref bulmak, kat'iyyen aleyhindedir; kat'iyyen kabûl etmez. Onun için, yirmi senedir inzivayı tercih etmiş.

Eğer, âsâyiş ve idare hesabına nüfûzunu kırmak ve umumun nazarında çürütmek için yapıyorsanız, pek büyük bir hatâ ediyorsunuz. İki sene üç mahkeme, yirmi senelik hayatımın yüzyirmi eserinde, yüzyirmi bin Risale-i Nur şâkirdlerinden, mûcib-i ihtilâl ve medâr-ı mes'ûliyet ve vatan ve millet aleyhinde hiçbir şey bulmadıklarına, berâetimizle ve Risale-i Nur eczâlarının bütününü iâde etmeleriyle gösterdiği cihetle, kat'iyyen size beyân ediyorum ki; dinsizlik hesabına bizi ezen sizler; vatan ve millet, âsâyiş ve idare aleyhinde ve anarşilik lehinde ve müdhiş bir ecnebî hesabına beni sıkıştırıp, bir sarsıntı çıkarıp, o cereyanın müdâhalesini istiyorsunuz... Onun için,bütün ihanet ve hakaretlerinize beş para kıymet vermem; âsâyiş, idare lehinde, sabır ve tahammüle karar verdim.

Elbette dünya dâimî olmadığı gibi, hâdisâtı da fırtınalı, dâima değişir. Birkaç saat cinayetlerle, dünyevî ve uhrevî binler zakkum ve azâb neticeleri var. O zaman, fâidesiz yüzbinler teessüf diyeceksiniz. Ben, resmî makàmâta ve bizimle tam alâkadar vazifedârlara yazdığım gibi, sizin gibi bedbahtlara dahi derim: Biz, Risale-i Nurla, bu memleketin ve istikbâlinin en büyük iki tehlikesini def'etmeye çalışıyoruz ve bilfiil çok emârelerle, hattâ mahkemede de kısmen isbât etmişiz.

Birinci Tehlike: Bu memlekette, hàriçten kuvvetli bir sûrette girmeğe çalışan anarşiliğe karşı sed çekmek.

İkincisi: Üçyüz elli milyon Müslümanların nefretlerini kardeşliğe çevirmekle, bu memleketin en büyük nokta-i istinâdını te'min etmektir. ∗∗∗

► (076) ◄ Afyon Emniyet Müdürüne Derim Ki:

AFYON EMNİYET MÜDÜRÜNE DERİM Kİ:

Müdür Bey! Dünyada, eski zamandan beri görülmemiş bu derece kanunsuz ve mânâsız ve maslahatsız tecâvüzler bana geldiği hâlde neden aldırmıyorsunuz?

Bir misâli: Câmiye, hàlî zamanda, cemâat hayrına sâhib olmak için, bazı bir-iki adamdan başka kimseyi yanıma kabûl etmediğim hâlde, resmen “Kat'iyyen câmiye gitmeyeceksiniz!” deyip; bu gurbette, hastalık ve ihtiyarlık ve yoksulluk içinde bu ihanet hangi kanunladır? Hangi maslahat var? Haberim olmadan, câminin hàlî bir yerinde iki-üç tahta, bir kilimle beni üşütmemek fikriyle bir zâtın yaptığı iki kişilik bir settâre yüzünden, ehemmiyetli bir mes'ele şeklinde, hem bana, hem umum halka mânâsız telâş vermek hangi kanunladır? Hangi maslahat var? Soruyorum.

Bana bu ihanetleri yapanların hiçbir bahâneleri yoktur. Yalnız teveccüh-ü âmmeyi bahâne edip: “Bu menfî adama neden hürmet ediyorsunuz?..”

Ben de derim: Bütün dostlarım biliyorlar ki; ben, şahsıma karşı hürmeti ve teveccüh-ü âmmeyi istemiyorum, reddediyorum. Benim hakkımda başkalarının hüsn-ü zannını kabûl etmediğim hâlde, hangi kanun beni mes'ûl eder ki; ihtiyarım ve rızâm haricinde, başkasının hüsn-ü zannıyla bana ihanet ediliyor. Farz-ı muhâl olarak, bu teveccüh-ü âmme hakikat da olsa; vatana, millete fâidesi var, zararı olmaz.

Hem eğer, bir parçasını ben de kabûl etsem; bu ihtiyarlık, hastalık, yoksulluk ve soğuk bir oda içerisinde, dehşetli bir haps-i münferitte, zarûrî hizmetlerimi görmek için bir-iki insanın dostluğunu kabûl etmekliğimde hangi fenâlık var? Hangi kanun bunu men'eder? Bir-iki işçi çocuktan başka benimle temâs ettirmemek hangi kanunladır? O işçi çocuklar her vakit bulunmadığı için, kendim işimi göremiyorum. Bu dehşetli vaziyeti, elbette bu memlekette inzibat ve hükûmet ve idare adamları nazar-ı ehemmiyete almak borçlarıdır. Cidden alâkadar eder diye size beyân ediyorum.

Emirdağı’nda bir tecrid-i mutlakta

Said Nursî ∗∗∗

► (077) ◄

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!

Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, çoktan beri beklediğim bir ciddi yardım, Konya ulemâsından görülmeğe başladı.

Evet Risale-i Nur, medreseden çıkmış, ilim içinde hakikate yol açmış, hakîki sâhibleri ve tarafdârları medreseden çıkan hocalar olduğuna binâen, umum Anadolunun eskiden beri parlak ve fa'âl bir medresesi Konya şehri olduğundan o mübârek medresenin şâkirdleri kendi malları olan Risale-i Nura sâhib çıkmağa ve sarılmağa başladığını Sabri’nin mektûbundan anladım ve buraya; Konya’ya yakın geldiğime rûh u canımla memnun olup, bana gelen bütün sıkıntılara sürûr ile mukàbele edip tahammül ediyorum.

Başta, çok mübârek tefsirin çok muhterem ve kıymetdâr sâhibi olan Hoca Vehbi Efendi olarak, Risale-i Nuru takdir edip alâkadarlık gösteren bütün Konya ve civarı ulemâlarını, bütün kazançlarıma ve duâlarıma şerîk ettim. Ve hàs kardeşlerim dâiresi içinde isimlerini bildiğim zâtları, isimleriyle duâ vaktinde yâdediyorum. Risale-i Nur şâkirdlerindeki şirket-i maneviye itibariyle, benim çok noksan kazancımdan hisse aldıkları gibi; bütün şâkirdlerin bütün kazançlarından da hisseler almağa yol açıldığını; benim tarafımdan selâmımı hürmetlerimle onlara tebliğ ediniz.

Isparta kahramanları gibi, Konya’nın mübârek âlimleri Risale-i Nura sâhib çıktıklarından, daha dünyaca, vazife-i Nuriyeye bir endişem kalmadı. O mübârek ve kuvvetli ellere Risale-i Nuru emânet edip rahat-ı kalb ile kabrime gidebilirim.

Sâniyen: Elhak, az bir zamanda Risale-i Nura pek çok fâidesi dokunan ve on seneden beri Risale-i Nura çalışmış gibi hàslar dâiresinde bulunan Mustafa Osman’ın, Emirdağ’ındaki kardeşlerine, yangın münâsebetiyle geçmiş olsun makamında nev'-i beşer yangınını bahsedip, güzel bir mektûb yazmış. Onun mektûbunun bir kısmını hem Lâhika’da, hem Sikke-i Gaybiye’de kaydediyoruz; sonra sûretini size göndereceğiz. Benim tarafımdan hem ona, hem yanındakilere, hem vâsıta-i muhâbere olduğu Kastamonu ve İnebolu’daki kardeşlerimize pek çok selâmlarla beraber; hattı güzel, vakti müsâid olanlar, Isparta ve civarı gibi, Asâ-yı Mûsa Mecmuası’nı yazsalar, çok münâsib olur. Bu vazife-i Nuriye, inşâallâh matbaanın çok fevkınde iş görecek.

Sâlisen: Hâfız Emin’in Risale-i Nura çok hizmeti var. Onun kasabası olan Küre, geçen hâdiseden evvel Nuri, Hakkı, İhsân ve merhum Muallim Osman gibi zâtların himmetiyle bir Medrese-i Nuriye hükmüne geçip parlak bir sûrette Nura çalışıyordu. İnşâallâh, o kıymetdâr hizmeti, mümkün oldukça yine yapacak. Gerçi geçen musîbette en ziyâde onlar üzüldüler, fakat ona mukâbil Risale-i Nurun geniş muzafferiyetinde o kasabanın ve o fedâkâr kardeşlerimizin hisseleri çok ehemmiyetlidir.

Hâfız Emin, mektûbunda diyor ki: “Ben mahkemeden kitaplarımı alamadım. Size gelmiş mi gelmemiş mi?” diye benden soruyor.

Siz ona selâmımla beraber yazınız ki: Seninki bana gelmediği gibi, sana İstanbul’a gönderdiğim kitaplarımdan da hiçbirisi elime geçmedi. Ve bilhassa İstanbul’a gönderdiğim “büyük kitab” nâmında içinde yirmi risaleden ziyâde bulunan mecmuayı çok araştırdımsa da bulamadım. Fakat, mâdem Risale-i Nur kendi kendine intişar ediyor ve muhtaç olanlara kendini okutturuyor, Hâfız Emin’e ve bizlere sevâb kazandırıyor; Hâfız Emin de, benim gibi, kitaplarının başka ellerde gezmesinden memnun olmalı.

Hem Küre’de, erkek ve hanım ne kadar Risale-i Nurla alâkadar varsa, onlara selâm ediyorum. Eskisi gibi şimdi de Küre’ye bir Medrese-i Nuriye nazarıyla bakıyorum. Hususan İhsân, Abdullâh, Abdurrahman’a selâm ediyorum; ne hâldedir? İnşâallâh eski parlak hizmeti devam ediyor. Tam bir Abdurrahman olduğunu isbât ettiği gibi, devam edecek.

Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ediyoruz. ∗∗∗

► (078) ◄

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!

Hadsiz şükür olsun ki; Risale-i Nur yerine beni sıkıyorlar... benimle meşgul oluyorlar. Hiç merak etmeyiniz.

﴾ عَسٰى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ ﴿ sırrıyla, inşâallâh bu yeni hâdisede dahi bir hayır olacak.

Hâdise budur: Ceylan’ı ve iki arkadaşları –ki bana hizmet ediyorlardı– yanıma gelmelerini men'ettiler. Anahtarı onlardan aldılar, bekçilere verdiler. O bekçilerden birisi geliyor, su ve ekmek gibi işlerimi görüyor. Ben bunun sebebini bilemedim. Fakat bu kasabada bir parti münâzaası var. Çocuğun bir amcası (Hâşiye) <ft3>[^8]</ft3> bir taraftadır. Onun muârızları yapıyor ihtimali var.

[^8]:(Hâşiye) Merhum Abdullâh Çalışkandır. Demokrat Partiye muhâlefette iken intisab etmişti.

Hem, her tarafta Risale-i Nurun fütûhâtı ve hàriçten gelen anarşistlik müdâhalesi sebebiyet verdi zannederim. Ve Sandıklı’da elde edilen mektûbatla, bir vâsıta-i muhâbere olması bahânesiyle, bu sıkıntıyı verdiler. Siz hiç telâş etmeyiniz, bunun da hiç ehemmiyeti yoktur. Siz, yine eski gibi bana yazarsınız. Fakat ben, kendim çok yazamıyorum.

Güyâ beni, ihanet ve hakaretle çürütmekle, Risale-i Nurun fütûhâtına sed çekilecek; divâneliklerinden, üflemekle milyonlar elektrik kuvvetinde bulunan Risale-i Nur gibi bir hakikat güneşi sönecek diye –ziyâde sevâbı bana kazandırmak için– beni fazla sıkıyorlar.

Medâr-ı ibret ve dikkat bir tevâfuktur ki; dün, çocukla pederini zâbıta celbedip ifâdelerini aldığı aynı dakikada, ehemmiyetli bir vukûâtı, telefon-u zâbıta haber vererek, bütün erkânı telâşa düşürttü. Mahall-i vak'aya gitmeğe mecbur oldular. Ma'nen onlara denildi:

“Siz sinek kanadı kadar zararı olmayanı bırakınız; kartallar, belki ejderhalar gibi zararlara bakınız.”

Hem câmiden men' hâdisesinin aynı vaktinde, men'e emir veren yeni kaymakam, Afyon’da, ameliyâta ma'rûz kaldı. Lisân-ı hâliyle ona denildi: “Ölüm var!.. Onun i'dâmından kurtulmasına çalışanı tazyîk değil, belki çok takdir ve tahsin etmek gerektir.”

Umum kardeş ve hemşirelerime birer birer selâm ve duâ ederim ve duâlarını isterim.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Kardeşiniz

Said Nursî ∗∗∗

► (079) ◄

Azîz, Sıddık Kardeşlerim ve Mübârek Vârislerim ve Emin Vekillerim!

Evvelâ: Size kat'î haber veriyorum ki; hakkımızda ve Risale-i Nur hizmetinde, inâyet-i Rabbâniye ve tevfikat-ı Samedâniye devam ediyor. Zâhiren çirkin perdeler altında, gayet güzel neticeler var. Bir zararımıza bedel, yüz menfaat bizlere ihsân ediliyor. Onun için, geçici, muvakkat sıkıntılara ve sarsıntılara ehemmiyet vermemek lâzımdır.

Sâniyen: Mümkün olduğu kadar Asâ-yı Mûsa Mecmuası’nı yazmakta fütûr ve tevakkuf verilmesin. O kudsî birinci vazifenin pek çok ehemmiyeti var. وَبِهِ الظُّلْمَةُ انْجَلَتْ Onun hakkında İmâm-ı Ali (R.A.) demiş.

Size iki Ali’nin ondört parça mübârek risalelerini tashih edip posta ile gönderdim. Burada hem beni, hem talebeleri şevk ile tam çalıştırdılar. Kastamonu’da imdâdıma geldikleri gibi, burada dahi o iki kahraman yine imdâdıma yetiştiler.

Sâlisen: Ben burada gerçi pek çok sıkılıyorum. Fakat sizlerin fütûrsuz çalışmanızı düşündükçe ve iştiyakla beklediğim mülâyimâne ve tesellîkâr mektûblarınızı gördükçe, o sıkıntılar gider, bazen sevinçlere inkılâb ederler. Benim mektûblarımı yazan, şimdilik yanıma gerçi gelemiyor, fakat şahsî hizmetten başka, Risale-i Nura ait üç-dört vazifesi var. Onları, mükemmel yapıyor.

Hem, benim hususî işlerimi de kapıya gelip anlar, gider; onları da yapar.

Râbian: Sâir yerlerdeki kardeşlerimiz Asâ-yı Mûsa yazmasına başlamışlar mı? Bu birinci vazifeyi eskiden yapan ve yanında mevcûd bulunan zâtlar, bir cild içine alıp; ikinci vazife-i îmâniye olan mu'cizâtları zeyilleriyle beraber tedârikine başlasınlar. Veyâhut geri kalanlara yardım etsinler. Elinden geldiği kadar güzel ve tashihli yazılmalı.

Hâmisen: Âlimlerden sonra muallimler risaleye ihtiyaçlarını hissetmeye başladıklarına çok emâreler var. Bir emâre budur.

İstanbul’da din konferansında okumak niyetiyle Âyetü'l-Kübrâ risalesini istemeleridir.

Re'fet kardeş! Sen de çok safâlar geldin ve Risale-i Nur yazısı ile meşguliyetin beni cidden sevindirdi. Hulûsî ve Sabri gibi senin de suâllerinin Risale-i Nurda ehemmiyetli neticeleri ve tatlı meyveleri var. Senin yanında bulunan ve risalelerde kaydedilmeyen ilmî parçaları münâsib yerlerde veya “Lâhika”da yazarsınız.

Kardeşlerim, Asâ-yı Mûsa Mecmuası’nın yazmasında bir tedbir hâtırıma geldi. Taksimü'l-a'mâl ile beş-altı zât, aynı kıt'ada herbiri bir kısmını yazsın; daha çabuk ve daha kolay olur. Hem usandırmaz, hem –büyüklüğü için– yazmak cesâretini kırmaz. Tahmin ederim ki, bu çok ehemmiyetli vazife-i Nuriye tam ileri gitmemesi bu sebebdendir. Yazısı güzel olanlar, herhalde bu yeni tedbir ile o vazifeye çalışmalı.

Kardeşlerim! Çok dikkat ve ihtiyat ediniz... Sakın sakın hocalarla münâkaşa etmeyiniz.. mümkün olduğu kadar musâlahakârâne davranınız.. enâniyetlerine dokunmayınız.. bid'at tarafdârı da olsa ilişmeyiniz. Karşımızda dehşetli zındıka varken, mübtedi’lerle uğraşıp onları, dinsizlerin tarafına sevketmemek gerektir. Eğer size ilişmek için gönderilmiş hocalara rastgelseniz, mümkün olduğu kadar münâzaa kapısını açmayınız. İlim kisvesiyle i'tirâzları, münâfıkların ellerinde bir sened olur.

İstanbul’da, ihtiyar hocanın hücumu ne kadar zarar verdiğini bilirsiniz. Elden geldiği kadar Risale-i Nur lehine çevirmeğe çalışınız.

Umum kardeşlerime birer birer selâm... ∗∗∗

► (080) ◄

Çok Azîz, Sıddık, Kahraman, Bahtiyar Emirdağlı Kardeşlerim!

Geçirdiğiniz çok büyük âfeti müş'ir, mübârek efendimiz hazretlerinin, çok ehemmiyetli ve çok kıymetli ve perde altında çok müjdeli lütûfnâmelerini aldık. Herbirerlerinize, hususan bu yangında daha çok tehlike atlatan kardeşlerime, bura ve bu civar talebeleri nâmına büyük geçmiş olsun der ve bu vesile ile dehşetli küfr-ü mutlak yangınının mahallemizi sardığı ve kızıl kıvılcımlarının saçaklarımıza sıçramak üzere olduğu bir hengâmda, umum ehl-i îmân ve hususan Nurcular nâmına, o maddî yangında çocuk Ceylanın ağlamakla medet istemesi gibi, bir manevî Ceylan olarak, o büyük ve çok müşfik Üstada “Medet! Biz yanıyoruz, mahvolduk” diye niyâz eylerim.

Bu Emirdağ yangınında, günün en çok nüfûzuna sâhib, kızıl Rusyadan çıkarak, kızıl ateşler ve kızıl kıvılcımlar saçan ve birer birer dünya şehrinin mahallelerini saran ve ovaları yakıp kavuran, bazı yerlerde de nifâk ve şikàk ateşleri saçarak, kardeşine: “Kardeşini öldür!” diye bağıran ve en nihâyette âlem-i hıristiyaniyeti yakıp, kavurup, harman gibi savurduktan sonra, Âlem-i İslâm mahallesini saran ve evimizin saçaklarına kıvılcımları sıçrayan ve çok büyük ve çok dehşetli bir belâ olan, komünizm ve bu azîm yangında itfâiye vazifesini üzerine alan Risale-i Nura ve Risale-i Nurun günün en büyük mutfîsi, en büyük tahassungâhı ve en büyük melce'i ve penâhı ve onun şahs-ı manevîsinin duâlarının, Bârgâh-ı Ehadiyette kabûl olduğuna, sarîh bir işâret var. Ve âdeta ona hücum edenlere ve etmek isteyenlere karanlık gecede kırmızı diliyle şöyle hitâb ediyor:

“Ey Fahr-i Âlemin gösterdiği doğru yoldan şaşanlar! Dünyanın fânî metâ'larıyla gururlanıp taşanlar; ve ey dünyamıza zararı olur korkusu ile, Nur-u Kur'ândan kaçanlar. Sizler, dünyanızın, uçurumlara gittiği zannıyla, o bâkî ve tatlı sandığınız fânî ve hakikatte çok acı lezzetlerinizin, zevâl bulmak, şedîd ve elîm elem ve ızdırâblara tahavvül etmek üzere olduğunu, tahmin ederek mânâsızca radyoların başına koşuyorsunuz. Bu koşmakta ve bu dedikoduları dinlemekte, ne fâide var?

Zevâl bulucu lehviyât ve lezâizle körleşmiş, bakan gözleriniz... Artık yeter! Biraz hakikati görsün, sağırlaşmış duyan kulaklarınız, biraz hakikati duysun ki, bu acîb ve dehşetli ve hiç misli görülmemiş devirde, hususan ehl-i îmânın çok sarsıntılar geçirdiği ve çok dehşetli düşmanlar karşısında bulunduğu ve küfr-ü mutlak ateşinin mahallemizi sardığı bir zamanda ancak ve ancak, güvenimizin en müstahkem, kavî, yıkılmaz, sarsılmaz tahkîmatı olan Risale-i Nurun nurânî siperlerine ilticâ etmekle ve Onun dâire-i kudsiyesine dehàlet etmekle kurtulacak ve îmânınızı kurtararak, i'dâm-ı ebedî zannettiğiniz ölümü, bir hayat-ı bâkiyeye tebdil edeceksiniz. Ve işte O nurun mübârek tercümânının ve mübârek şahs-ı manevîsinin

اَجِرْنَا وَاَجِرْ وَالِدَيْنَا وَاَجِرْ طَلَبَةَ رَسَائِلِ النُّورِ وَوَالِدَيْهِمْ مِنَ النَّارِ

ve emsâli duâlarının kabûlüyle, şefâatiyle ve hürmetine, benim dehşetli, fakat Cehennem ateşi yanında hiç ehemmiyeti olmayan ateşimden, onun şâkirdlerinin, hàdimlerinin ve risalelerinin muhâfızı bulunan mağazaları, nasıl âzad olmuş, kurtulmuş ise, sizler de o mübârek şâkirdler gibi, o mübârek dâire-i kudsiyeye dehàlet ettiğinizde; dünyevî ve uhrevî dehşetli ateşlerden kurtulacak ve evlâd ve iyâlinizin bir nev'i çobanı olmak hasebiyle, o sevgililerinizi de kurtaracaksınız. Ve herbirerleriniz maddî ve manevî felâh ve saâdete nâil olacaksınız.

Bakıp da görmeyen ve görüp de görmek istemediğinizden, kapadığınız gözlerinizi açınız, görünüz ve azîm tehlikelerin çok yakın olduğunu ihsâs ve telâş ve i'tirâzınızı arttırmaktan başka bir işe yaramayan dünya havadislerini veren, radyo başına değil, ayaklarınızdaki bütün derman ve kuvvetinizle Risale-i Nur başına ve onun neticesi emniyet, selâmet ve saâdet olan nurânî dâiresine koşunuz.” Bizlere de “Ey Nurcular! Allah’ın sizlere ihsân ettiği ezelî lütfuna karşı secdeden başlarınızı kaldırmayınız. Gecenin soğuğuna aldırmayınız. Sizlere lütfunu hiçbir hususta esirgemeyen Rabb-i Rahîme gecenin bu mübârek saatlerinde kalkarak, vazife-i şükrü edâ ediniz. Ve bazıların düştüğü, istikbâli düşünmek derdiyle aklı, maaşı sarsan hâdiseler karşısında titremeyiniz, korkmayınız; Nurun kudsî kerâmeti ve imdâdını müşâhede ediniz.”

Dünya fânîdir, binler sene yaşamak olsa, bâkî olan hayat-ı uhreviyenin yanında, hiç-ender hiç mesâbesindedir. Fakat fânî olmakla beraber, bâkî hayatın bâkî meyvelerini verecek bir mezraasıdır. Fırtınaların şiddeti, havanın dehşeti sizleri sarsmasın, korkutmasın. Bu mübârek mezraaya en mübârek ve nurânî ve verimli ve bereketli olan Nur tohumlarını ekiniz. Zîra eken biçer. Atalarımızdan kalma mübârek bir sözdür.

Ey Nurcular! Sizin hakîki vazifeniz dünyaya bakmak değildir. Farz-ı muhâl olarak dünyaya da bakılsa, bakınız ve görünüz ve zuhûru muhtemel dehşetli yangınlar sebebiyle ve o yüzden karşılaşmanız ihtimali bulunan tehlikeler dolayısıyla kat'iyyen sarsılmayınız, fütûr getirmeyiniz, çalışınız, çalışınız, çalışınız ve kat'iyyen inanınız ki, Nurun şefâati, Nurun duâsı, Nurun himmeti sizleri kurtaracaktır. İşte bu da'vânın şâhidi Emirdağlı Nurcuların dehşetli ateşten zararsız kurtulmalarıdır. Şimdiden umumunuza müjdeler olsun.

Kardeşiniz

Mustafa Osman ∗∗∗

► (081) ◄ Vasiyetnâmemdir

Vasiyetnâmemdir

Azîz, Sıddık Kardeşlerim ve Vârislerim!

Ecel gizli olmasından, vasiyetnâme yazmak sünnettir. Benim metrûkâtım ve Risale-i Nur dan olan benim hususî kitaplarım ve güzel cildlenmiş mecmualarım vesâir şeylerimin bütününü, Gül ve Nur fabrikaların hey'etine, başta Husrev ve Tahiri olarak o hey'etten oniki (∗) <ft3>[^9]</ft3> kahraman kardeşlerime vasiyet ediyorum. Onlara bırakıyorum ki; emr-i hak olan ecelim geldiği zaman, benim arkamda o metrûkâtım, benim bedelime o sâdık ve mübârek ellerde Hizmet-i Nuriye ve îmâniyede çalışsın ve istimâl edilsin.

[^9]:(∗) Kardeşim Abdülmecîd, Zübeyr, Mustafa Sungur, Ceylan, Mehmed Kaya, Hüsnü, Bayram, Rüştü, Abdullâh, Ahmed Aytimur, Âtıf, Tillolu Said, Mustafa, Mustafa, Seyyid Sâlih.

Kardeşlerim! Bu vasiyetten telâş etmeyiniz. Ben, teessürâttan ve dokuz defa zehirlenmekten, pek çok zaîf olmakla beraber gizli münâfıkların desîselerle müteaddid sû-i kasdları için bu vasiyeti yazdım; merak etmeyiniz, inâyet-i Rabbâniye ve hıfz-ı İlâhî devam ediyor.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Kardeşiniz

Said Nursî ∗∗∗

► (082) ◄

Azîz, Sıddık Kardeşlerim ve Hizmet-i Îmâniyede Azîmkâr Kardeşlerim!

Evvelâ: Birinci vazife-i Nuriye, inşâallâh matbaanın pek çok fevkınde iş görecek. Şimdi de şâkirdlerine büyük sevâblar ve kuvvetli îmân hizmetleri veriyor. Acaba bu vazife ileri gidiyor mu, yoksa bu kışın ağır şerâitiyle geri mi kalıyor?

İkinci vazife de, Onuncu Söz, zeyilleriyle beraber, iki mu'cizât risaleleri ve zeyillerinin âhirinde bulunmak lâzımdır. Birinci vazifesini bitirenler, yine mevcûdu varsa, bir cild içine almağa çalışsınlar; yoksa, tedârik etsinler. Çünkü Âlem-i İslâm, şimdiki intibâhı, vahdet-i İslâma çalışması, herhalde Risale-i Nur gibi eserleri arayacak ve büyük dâirelerin geniş nazarlarına elbette büyük mecmualar lâzımdır.

Sâniyen: Sizin bana yardımınız iki cihetle pek zâhir ve pek büyüktür.

Birincisi: Sizin fütûrsuz Hizmet-i Nuriyede çalışmanız benim bütün musîbetlerimi ve sıkıntılarımı hiçe indiriyor, bil'akis sürûrlara kalbediyor.

İkinci cihet: Kat'iyyen biliniz ki; duânız, onların ağır ve işkenceli zulümlerini, benim hakkımda inâyetkâr, maslahatdâr merhametlere çevirmesine sebeb olduğuna kat'iyyen şübhem kalmadı.

Ezcümle: Memurları ve halkları benden ürkütmeleri, beni büyük hatâlardan ve tasannu'lardan ve ihlâsa münâfî hâletlerden ve vaktimi zâyi' etmekten kurtarıp, kader-i İlâhînin hakkımda, zulm-ü beşerî içinde tam adâletini ve inâyetini gösterdi. Buna kıyâsen, başıma ne gelse, altında bir rahmet var. Yalnız benim ile meşgul olmaları için on dirhem zarar, Risale-i Nurun onbin lirasını kurtarıyor. Onun için, siz hiç beni merak etmeyiniz. Hattâ bazen damarlarıma dokunduracak tarzdaki ihanetlerine karşı bedduâ etmek isterken, onların yakında ölüm i'dâmıyla, kabr-i haps-i münferitte azâbları ve bu ihanetlerinin neticesinde bana ait maslahatları ve hizmetimize menfaatleri düşündükçe, bedduâdan vazgeçiyorum.

Sâlisen: Her hafta bir-iki mektûbunuz bana hem şifâ, hem medâr-ı tesellî ve manevî bir sohbetle sizin ile görüşmeye vesile olmasından, kemâl-i şevk ile postayı bekliyorum.

Umumunuza birer birer selâm ve duâ...

Said Nursî ∗∗∗

► (083) ◄

Azîz, Sıddık Kardeşlerim ve Hakikat Yolunda Arkadaşlarım!

Bu defa, sizin beş-altı mübârek mektûblarınıza yalnız bir tek müşevveş mektûbla cevab vermemden gücenmeyiniz.

Evvelâ: Halîl İbrahim’in mektûbu, şahsıma verdiği fevkalâde meziyetler için kabûl etmemek mesleğimizce lâzım gelirken, iki mânidâr tevâfuku bana hem kendini kabûl ettirdi, hem “Lâhika”ya girdi. Fakat şahsıma ait kısmını bazen tayyettim ve bazısının üstünde “Risale-i Nur” kelimesini yazdım; ibaredeki suâllerine cevab oldu.

Birinci Tevâfuk: Hakkımda, teveccüh-ü âmmeyi kırmak için bir yüzbaşı bana karşı beş vecihle kanunsuz hakaret ve ihanet ettiği aynı zamanda, belki aynı saatte, yüz tane böyle yüzbaşıdan ehl-i hakikat nazarında daha ehemmiyetli ve Risale-i Nurun erkânından bir kardeşimiz, bu yeni mektûbu, haddimden yüz derece ziyâde ihtiram verip o gibi ihanetleri hiçe indirerek yazmış. Hem şâkirdlerin erkân-ı mühimmesinden dört zât, aynı mes'eleye iştirâk edip imza basmışlar. Ben de bu garîb tevâfukun hatırı için, mesleğime muhâlif olan senâkârâne mektûbu kabûl edip ta'dil ederek “Lâhika”ya geçirdim ve size de müsveddesini gönderdim.

İkinci Tevâfuk: Ben, gece, Asâ-yı Mûsa Risalesi’ni yazanları düşündüm ve yeni mektûblarda o noktada bahis aradım. Bu ağır kışta ve ara sıra bana münâfıkların ilişmeleri, bunlara fütûr vermek ihtimali var. Bu yazıcılara bir kamçı-yı teşvik lâzım. Nasıl ki Hasan Feyzi ve Halîl İbrahim’in edîbâne iki ta'rifnâmeleri çokları yazıya teşvik ile sevkettiler diye bir teşvik vesilesini aradım; birden, sabahta benim ölümümü mevzû yapan ve şâkirdleri korkutan ve sa'yde ve yazıda acele etmelerine medâr o mektûbu aldım, dedim: İbrahim Halîl’in sadâkati, kerâmet derecesine çıkmış.

Sâniyen: Feyzi ve Emin’in mektûbu, benim çok endişelerimi izâle etti. Evet, bu iki kardeşimizin sadâkatleri ve hizmetleri ve Risale-i Nura sahâbetlerinin çok ehemmiyeti var. Ve hapishânede dokuz ayda, dokuz sene kadar kıymetdâr hizmet eden Hilmi ve Sâdık ve İhsân ve Beşkardeş nâmında Risale-i Nura kalemiyle çok hizmet eden ihtiyar Tahsin gibi ve Feyzi ve Emin’in mektûbunda işâret edilen umum o civarda çok alâkadar olduğum kardeşlerimin Hizmet-i Nuriyede devamları, beni sürûrla ağlattırdı. Fakat öz kardeşim Abdülmecîd, beni çok merak ediyor; görüşemediğim buranın müftüsünden, hâlimi anlamağa çalışıyor. Bundan sonra Feyzi ve Emin’in üçüncüsü Abdülmecîd olsun. Safranbolu kahramanlarından aldıkları lüzumlu mektûbları ona da göndersinler.

Hem, benim tarafımdan ona yazsınlar ki: Eski Said’in birinci talebesi bulunduğun gibi, yeni Said’in dahi Hulûsî ile beraber yine birinci safta talebelerisiniz.

Hem benim hakkımda musîbet ve fenâ haberleri aldığı vakit, merhum pederim Mirza (R.H.) gibi olsun, merhume vâlidem Nuriye (R.H.) gibi olmasın. Çünkü eski zamanda, dağdağalı hayatımda hakkımda acîb havadisler peder ve vâlideme ihbar ediliyordu. “Sizin oğlunuz öldü veya vuruldu veya hapse girdi” gibi fenâ haberleri babam işittikçe, keyifleniyordu, gülüyordu. Derdi:

“Mâşâallâh... Oğlum, yine bir ehemmiyetli iş, bir kahramanlık göstermiştir ki, herkes ondan bahsediyor.”

Vâlidem ise, onun sürûruna karşı şiddetle ağlıyordu. Sonra zaman, babamın haklı olduğunu çok defa gösteriyordu.

Sâlisen: Lütfü’nün sebatkâr ve pek ciddi vârisi Abdullâh Çavuş ve İslâm Köylü merhum Hâfız Ali’nin şâkird ve vârislerinden Mustafa’nın mektûblarını umum Nur fabrikasının kahramanları hesabına kabûl ettim. Cenâb-ı Erhamürrâhimîne hadsiz şükür olsun ki; o köyleri de Sava ve Kuleönü gibi bir Medrese-i Nuriye hükmüne getirmiş. ∗∗∗