► (084) ◄
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Sizin bu defa müteaddid mektûblarınıza, rahatsızlık mecburiyetiyle, bir tek mektûbla iktifâ ediyorum.
Evvelâ: Risale-i Nurun kahramanı Husrev, benim bedelime ölmek ve benim yerimde hasta olmak samîmî ve ciddi istiyor. Ben de derim: Te'lif zamanı değil, şimdi neşir zamanıdır. Senin yazın, benim yazımdan ne derece ziyâde ve neşre fâideli ise, hayatın dahi Hizmet-i Nuriyede benim bu azâblı hayatımdan o derece fâidelidir. Eğer benim elimden gelseydi, hayatımdan ve sıhhatimden size memnuniyetle verirdim.
Sâniyen: Şehîd merhum Hâfız Ali’nin tam bir vârisi Hasan Feyzi’nin, Denizli hesabına ve o civarda ciddi kardeşlerimizin nâmına yazdığı parlak kaside ve dördüncü şehnâmesi; ve orada dahi şâkirdlerin fa'âliyetle Nura çalışmaları, benim zehirli, şiddetli hastalığıma bir merhem oldu. Cenâb-ı Erhamürrâhimîne hadsiz şükür olsun, Denizli’yi ikinci bir Isparta ve büyük bir İslâmköy’ü yapıyor.
Evet, hâkim-i âdil, Muharrem ve Feyzi ve Hâfız Mustafa, bir-iki senede, yirmi sene kadar Hizmet-i Nuriyeyi yaptılar; Nurun şâkirdlerini ebede kadar minnetdâr eylediler. Cenâb-ı Hak, onlardan ve beraberlerinde Nura hizmet edenlerden ebeden râzı olsun, âmîn!
Sâlisen: Medrese-i Nuriyenin kahramanlarından ve Barlalı Marangoz Mustafa Çavuş ve Hâfız Mehmed’in tam vârisi Marangoz Ahmed’in Medrese-i Nuriye nâmına pek samîmî ve hazîn tâziyenâmesi, beni sürûrla ağlattırdı. Ben de derim: Mâdem o mübârek medresede küçük ve büyük çok Saidler var; ihtiyar, âciz, vazifesi bitmiş bir Said noksan olsa, ehemmiyeti yok. Hayat-ı bâkiyede mâdem beraberiz, bir muvakkat müfârakat olsa da, sizi müteessir etmesin.
Râbian: Hâkim-i âdilden sonra en ziyâde hakîki adâlete çalışıp Risale-i Nurun serbestiyetine hizmet eden (م ح ر م) en hàlis şâkirdler içinde ve benim öz kardeşim ve birinci talebem Molla Mehmed ismiyle onun nâmı, duâlarımda ve manevî kazançlarımda beraberdirler.
Hâmisen: Bu saatte Konyalı Sabri de; –Halîl İbrahim ve Hasan Feyzi tarzında vasiyetnâmem münâsebetiyle– kısa, fakat güzel bir kaside yazmış, üstadına çok ziyâde kıymet vermiş; kendi hüsn-ü zannının parlak âyinesinde, bu bîçâre kardeşine fevkalâde ehemmiyet vermiş. Ve oranın âlimleri pek ciddi Nura çalışmalarını yazıyor.
Ben de derim: O üstad nâmı verdiği ve çok kıymet verdiği şahıs ise, Risale-i Nurun şahs-ı manevîsi olabilir. Ben de onun nâmına kabûl ettim, “Lâhika”ya geçirdim; hem size de bir sûretini gönderdim.
Merak etmeyiniz... hastalığım gittikçe hafifleşiyor. Ispartalı Mustafa nâmında bir kardeşimizin samîmî, fakat garîb bir mektûbu içinde vardı. Bu zât, hangi Mustafa’dır... bilemedim, ona da çok selâm ederim. Acîb rüyası hayırdır, şimdi tâbir edemem...
Umum kardeş ve hemşirelerimize birer birer selâm ve duâ ederiz, makbûl duâlarını isteriz.
Hasan Feyzi’nin güzel kasidesini, bazı kelimeleri ilâve ile “Lâhika”ya geçirdik ve size de gönderdik.
Said Nursî ∗∗∗
► (085) ◄
Çok Azîz, Çok Sıddık ve Sâdık Kardeşlerim ve Risale-i Nur Cihetinde Emin ve Hàlis Vârislerim!
Çok mânidâr ve kuvvetli bir tevâfuk ve şâkirdlerin sadâkatlerine delil, bir zâhir kerâmet-i Nuriyeyi beyân etmeme bir ihtar aldım. Şöyle ki:
Ben vasiyetnâmemi yazdığım aynı zamanda, gizli münâfıklar, benim i'timâd ettiğim hizmetçilerimi zâbıta tarafından yanıma gelmekten men'ettikleri aynı vakitte, fırsat bulup, tanımadığım birisiyle, sâbık dokuz defadan daha te'sirli bir zehir bana yutturdular.
Hem aynı zamanda, Tunuslu ve âlim kardeşlerimizden ve buraya kadar geçen sene beni görmek için gelip görüşmeden giden Hoca Haşmet, Yozgat’tan buraya yazıyor ki: “Said vefât etmiş, Risale-i Nurun yüz otuz risalesi muhâfaza edilsin. Tâ ki, ileride tab'edeceğiz.”
Hem aynı zamanda Halîl İbrahim’in, vefâtım hakkında bir hazîn mersiye hükmündeki parlak mektûbu, şâkirdleri ağlattırdı.
Hem bu zamana pek yakın, Husrev’in, kendi âdetine muhâlif benim vefâtıma dair bir-iki mektûbunda, iki-üç gün ömür gibi tâbirlerle ecelime işâretleri, bir parça beni müteessir etti. Acaba ben gidiyorum diye endişe ettim.
Hem bu aynı hengâmlarda, en ziyâde hayat-ı dünyeviyedeki vazifemi düşünüp vefâtımdan sonra şâkirdler bu dehşetli zamanda benim bedelime de o vazifeyi yapacaklar mı diye çok merak ederken, birden Denizli, Milas, Isparta, İnebolu, ümîdimin yüz derece fevkınde ve öyle bir sahâbetkârâne ve iltizam-perverâne o vazifeye koşup başkaları da ve muallim ve âlimleri koşturdular ki, beni hayret hayret içinde bıraktılar.
Elhâsıl: Bu beş cihetteki tevâfuk, zâhir bir kerâmet-i Nuriyedir.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى
Kardeşlerim! Merak etmeyiniz, Cevşen ve Evrâd-ı Bahâiye bu defa dahi o dehşetli zehirin tehlikesine galebe etti; tehlike devresi geçti, fakat hastalık devam ediyor.
Umum kardeşlerime birer birer selâm ve selâmetlerine duâ edip şübhesiz makbûl olan duâlarını isterim. Ve İnebolu’da ve civarında hem çok hanımların, hem küçük yavrularının Risale-i Nuru yazmağa başlamalarını ve Kur'ân dersini çok masûmların almasını bütün rûh u canımla tebrik ederiz.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Duânıza muhtaç kardeşiniz
Said Nursî ∗∗∗
► (086) ◄
Kardeşlerim!
Siz müteessir olmayınız.. hem merak etmeyiniz. Yalnız, duâ ile bana yardım ediniz. Çünkü, birkaç gündür sol kolum çok ağrıyor, gece rahatsız ediyor. Kimseyi yanıma bırakmadığımdan, oda içindeki zarûrî işlerimi zahmetle yapabilirim. Zannederim eskiden beri, bende bulunan kulunç illetinin bir şûbesidir ki; buranın mîzâcıma çok dokunan maddî havası ve kışı, o insafsızların evhâmı, tazyîkatları ve manevî kışı, damarıma dokunur. Âdeta bir yarım nüzûl isabeti gibi ızdırâb çektim. Fakat Lillâhi'l-Hamd, sizin makbûl duâlarınız, o tehlikeyi de hafif bir sûrete çevirdi. İnşâallâh, o sûrette geçer; çok sevâblı fâidesi, yerinde kalır.
Kardeşlerim! Salâhaddin’in yazısına göre, o havâlide dahi Asâ-yı Mûsa Mecmuası çok fa'âliyettedir, fütûhât yapıyor. Demek o tarafta o çok ehemmiyetli vazife-i Nuriyeyi yapıyor. Yüzbin Elhamdülillâh, yazanlara da yüz Mâşâallâh, Bârekallâh...
∗∗∗
► (087) ◄
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Hadsiz şükür olsun ki; Isparta tam bir Medresetü'z-Zehrâ ve Câmiü'l-Ezher olacağını ve olmaya başladığını, kahraman talebelerinin bu ağır şerâit altında sarsılmadan fa'âliyetleri isbât ediyor. Diyânetçe ve Kur'ân ve Risale-i Nura müştâkàne çalışmaları, hattâ Ali Köyünde, Alilerin gayretiyle çok çocukların talebeliğe girmeleri ve diğer bir köyün umum gençleri gece de Kur'âna çalışmaları ve câmiler cemâatle dolmaları, Nur şâkirdlerinin çektikleri bütün sıkıntıları hiçe indiriyor.
Sâniyen: Fevkalâde sadâkat ve alâka taşıyan Halîl İbrahim’in bu dördüncü şehnâmesi, benim Nura hàdimliğim noktasında haddimin pek fevkındeki ta'rifnâmesi gerçi çok güzeldir; fakat Risale-i Nurdan ziyâde benim şahsıma baktığı cihetiyle, şimdilik size göndermedim, ta'dilden sonra gönderilecek. Hem ona, hem onun rüfekalarına bilhassa selâm ederiz.
Sâlisen: Siz, bana karşı sû-i kasdlara merak etmeyiniz.. belki bir cihette memnun olunuz ki; Risale-i Nur ve şâkirdleri yerinde, benim cüz'i ve vazifesi bitmiş olan şahsıma hücum ediyorlar, tâzib ederler.
Bugünlerde, buranın büyük memurları, çekinmeyerek, bazıları demiş: “Said’in vücûdu ortadan kalkmalı” hâdisesi var. İşte gizli düşmanlarım, bunun gibi, bu fikirlerinden istifade ederek, mu'temed hizmetçilerimi dağıtmakla fırsat bulup beni zehirlediler. Ve bu gibi memurlardan kuvvet alıyorlar. Fakat hıfz ve inâyet-i İlâhiye, bu sû-i kasdları da akîm bıraktı. İnşâallâh, dâima inâyet, himâyet edecek, bütün plânlarını akîm bıraktı, bırakacak.
∗∗∗
► (088) ◄ Dâhiliye Vekili İle Hasbihâlden Bir Parçadır
DÂHİLİYE VEKİLİ İLE HASBİHÂLDEN BİR PARÇADIR
Hiçbir tarihte ve zemin yüzünde emsâli vukû' bulmayan bir zulme ve on vecihle kanunsuz bir gadre ve tazyîke hedef olmuşum. Şöyle ki:
Hem, şiddetli sû-i kasd eseri olarak zehirlenmeden hasta;
Hem gayet zaîf, yetmişbir yaşında ihtiyar; hem kimsesiz, acınacak bir gurbette;
Hem sako, hem fanilâ ve pabucunu satmakla maîşetini te'min eden fakirü'l-hâl;
Hem yirmibeş sene münzevî olmasından, binden ancak tam sâdık bir adam ile görüşebilen bir merdüm-giriz, mütevahhiş;
Hem, yirmi sene hayatını ve eserlerini üç mahkeme ve Ankara ehl-i vukûfu inceden inceye tedkikten sonra bil'ittifak berâetine ve eserleri vatana, millete zararsız olarak menfaatli olmasına karar verilmiş bir masûm;
Hem Eski Harb-i Umumîde ehemmiyetli hizmet etmiş bir evlâd-ı vatan;
Hem şimdi bu milleti, bu vatanı, anarşilikten ve ecnebî ifsadlarından kurtarmak için, meydândaki te'sirli âsârıyla bütün kuvvetiyle çalışan bir hamiyet-perver ve mahkemede yetmiş şâhidle isbât edildiği gibi, yirmibeş senede bir gazeteyi okumayan, merak etmeyen ve yedi sene Harb-i Umumiye bakmayan, sormayan, bilmeyen ve eserlerinde kuvvetli delillerle siyasetten bütün bütün alâkasını kestiğini isbât eden ve dünyanıza karışmadığını adliyeleriniz resmen itiraf ettiği bir zararsız adam;
Hem, âhiretine ve ihlâsına zarar gelmemek için şiddetle teveccüh-ü âmmeden kaçan ve kardeşlerinin onun hakkındaki hüsn-ü zanlarından ve medihlerinden çekinen, beğenmeyen bu bîçâre Said’e; başta Dâhiliye Vekili olan sen, Afyon Vâlisini ve Emirdağ zâbıtasını musallat edip, her gün bir ay haps-i münferid azâbını çektirmek ve tecrid-i mutlak içinde tek başıyla bir haps-i münferitte durmağa mecbur etmek, hangi maslahatınız iktiza eder? Hangi kanun bu dehşetli gadre müsâade eder diye, hukuk-u umumiyeyi muhâfaza eden adliyenin yüksek dâiresi vâsıtasıyla dâhiliye vekiline beyân ediyorum.
Zulmen bütün hukuk-u medeniyeden ve insaniyeden ve yaşamak hakkından mahrum edilen
Said Nursî ∗∗∗
► (089) ◄
Azîz, Sıddık Kardeşlerim ve benim hakkımda bu gurbette samîmî akrabalarım Osman, Mehmed, Hasan Efendiler!
Sizin hàlisâne bana ve Risale-i Nura karşı hiç unutulmayacak hizmetinize bir mükâfât-ı âcile olarak Hasan Feyzi ve sâir talebelerin, Çalışkan Hânedânına karşı fevkalâde teveccühleri ve umum memlekette sizin şerefinizi neşretmeleri ve ehl-i hakikati size dost yapmakları cihetiyle, benden ziyâde Risale-i Nur ve şâkirdlerini himâye ve muhâfaza etmek ve ehl-i siyasetin ve beni zehirleyen düşmanlarımın desîselerinden kurtarmak için gayet derecede bir ihtiyat, tam bir sadâkat ve benim yerimde tam bir dikkat ile mükellefsiniz. Yoksa az bir hatâ, yalnız bana değil, belki binler masûm şâkirdlere ve şimdi parlayan şerefinize dokunacak. Benim vaziyetim ve verilen sıkıntılar altı vecihle kanunsuz olmasından, ileride mes'ûliyetten kurtarmak için insafsız ve kanunsuz beni tâzib edenler, kendilerine bir bahâne, bir vesile arıyorlar. Pek çok dikkatli olmanız lâzımdır.
∗∗∗
► (090) ◄
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Bir-iki gün evvel hasbihâlin bir parçası size gönderilmiş. Tâ, siz onu esâs tutup, lüzum olduğu zaman ya istid'a veya o vekile ve mahkemeye vermek veya başka makàmâta o parça ile müracaat etmek ve kardeşlerimiz dahi o esâs üzerine kendilerini münâfıklara karşı müdafaa etmek için size gönderilmiş. Demek, şimdiye kadar bana garazla işkenceli sıkıntıları verdiren, en başta o imiş. Her ne ise. Siz, meşveretle ne lâzımsa yaparsınız. Fakat ihtiyatla, telâşsız, velveleye vermemek lâzım.
Sâniyen: Bu defa görüşmediğim buranın korkak müftüsü vâsıtasıyla, Hulûsî’nin, Kars’tan bir mektûbunu biraderzâdem Nihad’ın mektûbuyla aldım. Elhak, o kardeşimiz, dâima fevkalâde sadâkatini ve Nurlara kuvvetli alâkasını muhâfaza ediyor. Mânidâr bir tevâfuktur ki, bilmediği hâlde, Nihad’ın orada bulunması ihtimaliyle, Sabri’ye ait fıkrada demiştim ki: Nihad, Kars’ta ise, Hulûsî ile görüşür meâlinde burada söylediğim ve sonra size yazdığım aynı zamanda, o ikisi şimdiye kadar sükût ettikleri hâlde, beraber bana mektûb yazıyorlar.
Sâlisen: Re'fet kardeşimizin kemâl-i sadâkat ve alâkasını ve Hulûsî gibi Nurların bir kumandanı olduğunu gösteren mektûbu, Hulûsî’nin mektûbunu aldığım zamanına tevâfuku, latîf ve sürûrlu oldu. O ikisi “Lâhika”ya girsin ve Re'fetin masûmlara Kur'ân okutması ve kendisi
Lem'alar ile, yazmak ve okumakla meşgul olması ve benim hastalığımın şifâsına o masûmlarla duâ etmeleri, bir merhem gibi hastalığıma ferâh ve hìffet verdi.
Ve Râbian: Yazıda, merhum Âsım’a benzeyen Yakub Cemâl’in hayatta olduğunu; ve hayatta ise Nurlar ile, o güzel kalemi ile hizmet ediyor mu bilemediğim için, çok defa hazînâne ve müteessifâne düşünüyordum. Hadsiz şükür olsun ki; hem hayatta, hem Nurlara hizmette, hem sadâkatte olduğunu gösteren bir mektûbunu aldım, Elhamdülillâh dedim. ∗∗∗
► (091) ◄
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Yüz defadan ziyâde, gayet kıymetli bir hakikat-i îmâniye bana görünüyor. Te'lif zamanı tamam olması hikmetiyle, ne kadar çalıştım, o çok ehemmiyetli hakikati avlayamadım. Vâzıhan ifâde ve ihsâs etmek için bekledim, muvaffak olamadım. Şimdi gayet kısa bir işâretle, o çok geniş ve çok uzun hakikatten kısacık bahsedeceğim.
اِنَّ اللهَ خَلَقَ الْاِنْسَانَ عَلٰى صُورَةِ الرَّحْمٰنِ Hadîsi; hem cevâmiü'l-kelimden, hem müteşâbih Hadîslerdendir. Pek büyük ve küllî nüktesi, benim kalbime, Hülâsatü'l-Hülâsa ile Cevşenü'l-Kebîr’i okuduğum vakit zâhir oldu. Ben de, o acîb ve çok güzel nükteyi kaçırmamak için, şifreler, işâretler nev'inden Hülâsatü'l-Hülâsa’nın onyedinci mertebesi olan “Kur'ân lisânıyla şehâdet” ve onsekizinci mertebesi olan “Kâinât lisânıyla şehâdet” ortasında o şifreli işâretleri şöyle koydum:
لااِلٰهَاِلَّااللهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ بِلِسَانِ الْحَقِيقَةِ الْاِنْسَانِيَّةِ بِكَلِمَاتِ حَيَاتِهَا وَحِسِّيَّاتِهَا وَسَجِيَّاتِهَا وَمِقْيَاسِيَّتِهَا وَمِرْآتِيَّتِهَا وَبِكَلِمَاتِ صِفَاتِهَا وَاَخْلاَقِهَا وَخِلاَفَتِهَا وَفِهْرِسْتِيَّتِهَا وَاَنَانِيَّتِهَا وَبِكَلِمَاتِ مَخْلُوقِيَّتِهَا الْجَامِعَةِ وَعُبُودِيَّتِهَا الْمُتَنَوِّعَةِ وَاِحْتِيَاجَاتِهَا الْكَثِيرَةِ وَفَقْرِهَا وَعَجْزِهَا وَنَقْصِهَا الْغَيْرِ الْمَحْدُودَةِ وَاِسْتِعْدَادَاتِهَا الْغَيْرِ الْمَحْصُورَةِ
İşte bu kısa şifreyi, yine gayet muhtasar bir şifre ile tercüme ve izâh edeceğim. Bunu Hülâsatü'l-Hülâsa’ya bir hâşiye yapınız.
Evet ben, Hülâsatü'l-Hülâsa’yı okuduğum zaman, koca kâinât, nazarımda bir halka-i zikir oluyor. Fakat her nev'in lisânı çok geniş olmasından, fikir yoluyla sıfât ve Esmâ-i İlâhiyeyi ilmelyakìn ile iz'ân etmek için akıl çok çabalıyor, sonra tam görür. Hakikat-i insaniyeye baktığı vakit, o câmi' mikyâsta, o küçük haritacıkta, o doğru nümûnecikte, o hassas mîzancıkta, o enâniyet hassâsiyetinde öyle kat'î ve şühûdî ve iz'ânî bir vicdân, bir itmi'nân, bir îmân ile o sıfât ve esmâyı tasdik eder. Hem çok kolay, hem hazır yanındaki âyinesinde hiç uzun bir seyahat-ı fikriyeye muhtaç olmadan îmân-ı tahkîkîyi kazanır ve اِنَّ اللهَ خَلَقَ الْاِنْسَانَ عَلٰى صُورَةِ الرَّحْمٰنِ hakîki bir mânâsını anlar. Çünkü, Cenâb-ı Hak hakkında sûret muhâl olmasından, sûretten murad, sîrettir, ahlâk ve sıfâttır.
Evet, nasıl ki ehl-i tarîkat, seyr-i enfüsî ve âfâkî ile mârifet-i İlâhiyede iki yol ile gitmişler ve en kısa ve kolayı ve kuvvetli ve itmi'nânlı yolunu enfüsîde, yani kalbinde zikr-i hafi-yi kalble bulmuşlar; aynen öyle de: Yüksek ehl-i hakikat dahi, mârifet ve tasavvur değil, belki ondan çok àlî ve kıymetli olan îmân ve tasdikte, iki cadde ile hareket etmişler.
Biri: Kitab-ı kâinâtı mütâlaa ile, Âyetü'l-Kübrâ ve Hizbü'n-Nuriye ve Hülâsatü'l-Hülâsa gibi âfâka bakmaktır.
Diğeri: Ve en kuvvetli ve hakkalyakìn derecesinde vicdânî ve hissî, bir derece şühûdî olan hakikat-i insaniye haritasını ve enâniyet-i beşeriye fihristesini ve mâhiyet-i nefsiyesini mütâlaa ile îmânın, şübhesiz ve vesvesesiz mertebesine çıkmaktır ki; sırr-ı akrebiyete ve veraset-i Nübüvvete bakar. Ve enfüsî tefekkür-ü îmânî hakikatinin bir parçası, Otuzuncu Söz’ün; ve “ene” ve “enâniyet”de ve Otuzüçüncü Mektûb’un “Hayat Penceresi”nde ve “İnsan Penceresi”nde ve bazı parçaları da sâir eczâ-yı Nuriyede bir derece beyân edilmiş.
Bunu hem Lâhika’ya, hem Sikke-i Gaybiye’ye, hem Hülâsa’nın âhirine yazılsın. ∗∗∗
► (092) ◄
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Hâlimin müsâadesizliği için müteaddid mektûblarınıza bir tek perîşan mektûbumla cevab verdiğimden gücenmeyiniz.
Evvelâ: Gizli düşmanlarımız hükûmetin ehemmiyetli ve birkaç vazifedârlarını elde edip beni tazyîkatla Menemen ve Şeyh Said hâdisesi gibi bir hâdise çıkarmak için bütün kuvvetiyle en hassas damarlarıma dokunduracak tarzda her desîseyi istimâl ettiler. Gördüler ki, Eski Said yok, yenisi ise herşeye tahammül ediyor, o plânı sâir sû-i kasdlara, ezcümle zehir vermeye tebdil ettiler. Hıfz-ı İlâhî onu da akîm bıraktı. Şimdi o münâfıklar resmen hükûmetin nüfûzunu benden halkları ürkütmek ve vazgeçirmek için burada dehşetli bir propaganda ile istimâl ediyorlar. Fakat siz hiç telâş etmeyiniz. İnâyet-i Rabbâniye devam eder. Gittikçe fütûhât-ı nuriye tevessü' ediyor.
Sâniyen: Bu defa Hasan Feyzi’nin ve bir hafta evvel Halîl İbrahim’in, şahsıma karşı fevkalâde hüsn-ü zan ile mersiyeleri ve samîmî ve hazîn vedânâmeleri, az ta'dil ile üç sebeb için kabûl edildi.
Birincisi: Onlar, şahsıma değil, belki Kur'ân ve îmâna ve Nurlara hàdimliğim; ve o vazife-i kudsiyeye bakıp yazmışlar.
İkincisi: Onların ve onlar temsîl ettikleri o civardaki hàlis kardeşlerimizin ve haddimin çok fevkındeki ta'rifatlarını, bir nev'i samîmî duâ ve ulvî bir tefe'ül ve yüksek bir arzu-yu hayır ve isti'datlarının ve i'tikàdlarının ve Nurlara pek ciddi alâkalarının bir in'ikâsı olmasıdır.
Üçüncüsü: Ben onların nazarında Risale-i Nur ve şâkirdlerdeki şahs-ı manevîsinin mümessili ve nümûnesi olmam cihetiyle onların sebeb-i teşvikleri olan o hàrika hüsn-ü zanlarını ve kuvve-i maneviyelerini kırmak, maslahat değildir. O ikisine ve arkadaşlarına, hususan Ahmed Feyzi ve Denizli hapsindeki kardeşlerimize ve hakkımızda adâlete çalışanlara binler selâm...
Sâlisen: Çok defa benim sıkıntılarıma bir merhem hükmüne geçmiş ve yanımdaki sakladığım kahraman Husrev’in çok mektûbları ve onların herbirinden birer ehemmiyetli fıkrayı alıp mecmûunu “Lâhika”ya geçirmek için zaman bulamıyorum. İnşâallâh, bir istirahat zamanında tedkik edeceğim. Ahmed Nazîf’in İnebolu Talebeleri nâmına yazdığı ve Halîl İbrahim’in ağlatıcı mersiyesinden iştirâklerini gösteren mektûbu, benim o havâlideki sebatkâr kardeşlerim hakkında endişelerimi izâle eyledi. Cenâb-ı Hak, onlardan râzı olsun.
Râbian: Çoban İsâ Köyünde Ahmed’in mektûbunda isimleri bulunan eski ve yeni kardeşlerimizin Risale-i Nura çalışmaları ve çocukları da Kur'âna ve Nurlara çalıştırmaları, bu vakitte Nurlara büyük bir hizmettir. Cenâb-ı Hak, onları muvaffak eylesin, âmîn!
Hâmisen: Münâfık düşmanlarımın maddî ve manevî zehirlerine karşı gerçi Cevşen ve Evrâd-ı Kudsiye-i Şah-ı Nakşibend beni ölüm tehlikesinden, belki yirmi defa kudsiyetleriyle kurtardılar, fakat maatteessüf, a'sâbımda ve sinirlerimde ve hassâsiyetimde, o zulümden öyle şiddetli bir te'sir, bir heyecan, bir teellüm, bir teneffür gelmiş ki; en samîmî dostumu ve tam sâdık bir kardeşimi bir saat yanımda tahammül edemiyorum, rûhum kaldırmıyor. Hattâ biri bana baksa da sıkılıyorum. Eskide, bende biraz bulunan merdüm-girizlik hastalığı, o zâlimlerin gaddârâne sıkıntılarıyla ve tarassudlarıyla bende çok şiddetlenmiş. Güyâ ölmeden evvel hayat-ı ictimâiye cihetinde ölmüşüm ki; bu hakikat ve bu sır için hakkımda, hàs kardeşlerim vefât mersiyelerini yazıyorlar.
Hem, buranın havası, benim a'sâbıma pek çok dokunuyor. Bu kışın bir günü, Denizli hapsinin o geçirdiğimiz kış kadar bana ağır geliyor, beni üzüyor.
Evet, nasıl göz, bir saçı kaldırmıyor; aynen öyle de; şimdiki rûhum ve o durum, bir saç kadar sıkletten, ağırlıktan müteessir olduğu hâlde, Risale-i Nurun ve şâkirdlerinin selâmetlerine, onların bedellerine ve yerlerinde dağ gibi ağır tazyîkat ve sıkıntıları memnuniyetle o rûh omuza çeker, tahammül eder ve şâkirâne sabreder diye size kat'iyyen haber veriyorum. Fakat mâdem acz ve zaafım ve teessürâtım çok ziyâdedir, hàs kardeşlerim beni medihlerle yüklerimi ağırlaştırmağa bedel; duâlarıyla ve şefkatleriyle ve himmetleriyle ve acımalarıyla yardım edip, yükümü hafifleştirmek lâzımdır. İnâyet-i Rabbâniyenin bir cilvesidir ki; bu şiddetli merdüm-girizlik hastalığıyla, zâlimlerin tecrid-i mutlaklarını hiçe indiriyor.. beni tâzib etmiyor bir cihette memnun ediyor. ∗∗∗
► (093) ◄
Azîz, Sıddık Kardeşlerim, Bu Dehşetli Asırda Mükemmel Tesellîlerim ve Vârislerim!
Sizin fevkalâde sa'y ü gayretiniz Isparta ve civarını bir geniş Medresetü'z-Zehrâ’ya ve bir Câmiü'l-Ezher’e çevirdiğine bir delil de, bu defa matbaacıları da hayrette bırakan yazdıklarınız Asâ-yı Mûsa Mecmuası’ndan yirmiden ziyâde mükemmel tevâfuklu nüshalarını bu yarım ümmî kardeşinize göndermenizdir. Cenâb-ı Erhamürrâhimîn, sizlere, yazanlara ve yardım edenlere herbir harfine mukâbil bin rahmet eylesin ve binler meyve-i Cennet ihsân etsin ve yüzer hasenât defter-i a'mâlinizde yazdırsın, âmîn! Âmîn! Âmîn!
Ben onlara baktım, kalbime geldi ki: Bu kahramanların şimdi de bir mükâfâtları yok mu?
Birden ihtar edildi ki: Onlar, bu mecmuayı yazmakla feylesofları susturan, îmâna getiren kuvvetli bir ders-i îmânîyi en evvel kendi kendine tam okuyorlar, manevî bir hazine kazanıyorlar.
Hem onların nüshaları, pek çokların îmânlarını kurtaracaklar veya îmâna gelecekler. Bir hadîste vardır ki: “Bir tek adam seninle îmâna gelse, sahrâ dolusu kırmızı koyundan daha hayırlıdır.” Hem onlar, bu mübârek kalemleriyle, eski zamanda İslâmiyetin büyük mücâhid kahramanlarının kılınçlarının kudsî hizmetlerini görüyorlar. Elbette istikbâl, onları ve Nurcuları çok alkışlayacak.
Sâniyen: Asâ-yı Mûsa Mecmuası’nın başında bu gelen ve çizgi ile işâret edilen fıkra yazılsa münâsibdir. İsteyen, bu mektûbun başındaki kısmını da beraber yazabilir.
İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh, Celcelûtiye’sinde pek kuvvetli ve sarâhate yakın bir tarzda Risale-i Nurdan ve ehemmiyetli risalelerinden aynı numara ile haber verdiğini, Yirmisekizinci Lem'a ile Sekizinci Şuâ tam isbât etmişler. İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh, Risale-i Nurun en son risalesini Celcelûtiye’de وَاسْمُ عَصَا مُوسٰى بِهِ الظُّلْمَةُ انْجَلَتْ fıkrasıyla haber veriyor. Biz bir-iki sene evvel Âyetü'l-Kübrâ’yı en son zannetmiştik. Hâlbuki şimdi altmış dörtte te'lifçe Risale-i Nurun tamam olması ve bu cümle-i Aleviyenin meâlini, yani; karanlığı dağıtacak, Asâ-yı Mûsa (Aleyhisselâm) gibi ışık verecek, sihirleri ibtal edecek bir risaleden haber vermesi; ve bu mecmuanın “Meyve” kısmı bir müdafaa hükmüne geçip başımıza çöken dehşetli, zulümlü zulmetleri dağıttığı gibi; “Hüccetler” kısmı da, Nurlara karşı cebhe alan felsefe karanlıklarını izâle edip Ankara ehl-i vukûfunu teslîme ve tahsine mecbur etmesi; ve istikbâlde zulmetleri dağıtacak çok emâreler bulunması; ve Asâ-yı Mûsa (Aleyhisselâm’ın) bir taşta oniki çeşme akıtmasına ve onbir mu'cizeye medâr olmasına mukâbil ve müşâbih bu son mecmua dahi, “Meyve”, Onbir Mes'ele-i nurâniyesi ve “Hüccetullâhi'l-Bâliğa” kısmı onbir hüccet-i kàtıası bulunması cihetinde bize kanâat verdi ki: İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh, o fıkra ile doğrudan doğruya bu “Asâ-yı Mûsa” ismindeki mecmuaya bakar ve ondan tahsinkârâne haber verir.
Sâlisen: Nur santralı ve Yirmiyedinci Mektûb’da çok ehemmiyetli fıkraları bulunan Sabri’nin bu defaki mersiyesini “Lâhika”ya geçirdik ve size de gönderdik. Ve çalışkan mübâreklerden ve Nurların neşrine çok hizmet eden Hâfız Mustafa’nın yedi yaşında iken Altıncı Şuâ’yı ve bana bir mektûb yazan tam mübârek, masûm mahdumu; burada, masûmlar içinde Nurlara bir iştiyak uyandıracak. Onun nâmı Said Nuri olmalı; Nursî köydür, mânâsız olur. “Sin” olmasın, yalnız “ye” olsun; tâ Nurlara alâkasını göstersin. Daha çok şeyler yazacaktım, fakat başımda çok vazifeler ve işler bulunmasından kısa kesmeğe mecbur oldum.
Said Nursî ∗∗∗
► (094) ◄
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: İkinci vazife Mu'cizât Mecmuası’na birinci vazifeyi bitirenler başlamalarını müjde vermeniz, sizleri bu hizmet-i îmâniyede bana hakîki kardeş veren Erhamürrâhimîn, beni hadsiz şükre sevkeyledi. Hatt-ı Kur'ânî lehinde birincisinin bir kerâmeti, merkezde hatt-ı Kur'ânînin bir kursu açılması olduğu gibi; inşâallâh ikincisi, daha mu'cizâne bir kerâmet gösterecek.
Sâniyen: Konyalı Sabri sizin vâsıtanız ile benimle muhâbere etse, daha maslahattır ve münâsibdir. Çünkü ekserce siz benim bedelime istediğini yapabilirsiniz. Meselâ, tashihât için oradaki âlimler tam yardım edebildikleri için, orada tashihât yapılsın, etsinler. Siz benim tashihimden geçmiş bazı nüshaları, onlara gönderirsiniz. Hakikaten tashih mes'elesi ehemmiyetlidir. Bazen bir harfin ve bir noktanın yanlışı, kıymetli bir mânâyı zâyi' eder. En evvel yazanlar, bir kere güzelce mukàbele etsinler. Sonra tashihçi adamlara ve bana versinler. Mâşâallâh, bu defa bana gelen Asâ-yı Mûsa Mecmualarında hem yanlışlar azdır, hem bir derece tashih edilmiş. Cenâb-ı Hak; hem yazanlardan, hem tashihçilerden ebeden râzı olsun, âmîn.
Sâlisen: Yozgat’ta oturan, Risale-i Nurla alâkadar Tunuslu Hoca Haşmet, evvelce vefâtımı, sonra hayatta olduğumu işitip buraya samîmî iki mektûb yazmış; ona benim tarafımdan selâm gönderiniz.
Râbian: Rüştü’nün çok defadır hususî selâm eden kahraman biraderi Burhan –eskiden beri– ümmîliğiyle beraber, Nurlara lüzumlu zamanlarda ehemmiyetli hizmetleri için, onu da hàslar sırasında her gün ismiyle kazançlarımızda hissedar ediyoruz.
Mânidâr bir tevâfuktur ki; ben, Husrev’in ve Sabri’nin mektûbları gelmemesinden küllî endişelerimi yazarken, aynı zamanda memûlümün haricinde en cem'iyetli ve bütün o endişelerimi izâle eden müteaddid mektûbları kapıya geldi.
Umum kardeşlerime selâm... ∗∗∗
► (095) ◄
Azîz, Sıddık Kardeşlerim; ve Ebed ve Hak Yolunda Hakikatli Arkadaşlarım!
Kastamonu efelerinden ve Nurun kahramanlarından ve Safranbolu fedâkârlarından size oradan buraya gelen hususî mektûblarına hususî cevab vermeğe müstehak ve lâyıktırlar. Fakat hâlim, vaktim müsâade etmediğinden, vâsıtanızla bir kısa cevab verdiğime gücenmesinler.
Evvelâ: Hilmi, İhsân, Emin’in, Taşköprülü Sâdık’ın mektûbları beni çok mesrûr eyledi. Hakikaten bu kardeşlerimiz, hapishânede dokuz ayda dokuz sene kadar Hizmet-i Nuriyeyi yaparak Isparta kahramanlarıyla omuz omuza geldiler. Ben, onların hem istirahatime, hem hapisteki arkadaşlarımızın ittifaklarına ve yeni Nurların hizmetine tam çalışmalarını hiçbir vakit unutmayacağım. Cenâb-ı Hak, onlardan ve sizden ebeden râzı olsun. Ben, hayâlen, çok defa eski zamana ve Kastamonu’daki ve Barla’daki ma'lûm yerlere ve seyrangâhlara şevkle gidiyorum. Oralarda oturup ağlıyorum. O enîslerimi hayâlen görüyorum.
Kahraman Sâdık’ın kuvvetli ifâdesine ve güzel yazısına benzeyen bir kısa mektûb da, Safranbolu şâkirdlerinin selâmını da, Mustafa Osman ve Hıfzı (R.H.) yazıyor. Şübhelendim, acaba Sâdık oraya gelmiş, yoksa onlar oraya gitmişler, veya başka Sâdık nâmında bir kardeşimiz midir?
Barla sıddıkları Nurların yazmasına tam çalışmaları, herkesten evvel onların vazifeleridir. Çünkü Barla, birinci Medrese-i Nuriye şerefini kazanmasından, o mübârek medreseyi talebesiz bırakmak câiz değil. İnşâallâh, tekrar şenlenecek. Çalışanlara Bârekallâh deriz. Cenâb-ı Hak tevfik versin, âmîn.
Sâniyen: Safranbolu’nun sâdık şâkirdlerinden Osman ve Ahmed’in iki mektûbları, onların fevkalâde sadâkat ve Nurlara alâkadarlıklarını gösteriyor. Mâşâallâh, Osman, az zamanda hem Kur'ânı ders almış, hem Nurları yazmış; şimdi de Asâ-yı Mûsa’yı yazıyor. Fedâkâr Mustafa Osman ve Hıfzı’ya tam bir kardeş ve Ahmed dahi tam alâkadardır. Mektûbunda imlâsı noksan olmasından, dediğini bilemedim. Onlara, Safranbolu’da ve Kastamonu ve civarındaki kardeşlerime çok selâm ve duâ ederiz, duâlarını isteriz. Medresetü'z-Zehrâdaki Isparta ve civarı umum kardeşlerimize birer birer selâm ve selâmetlerine duâ ederiz.
Said Nursî ∗∗∗
► (096) ◄
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Bir-iki hafta Husrev’in kalemiyle mektûbunu almadığımdan; ve Konya’ya gönderdiğim mecmuaların cevabı gelmediğinden; ve bir vekil-i dâhiliye başta olarak, düşmanlarımız, anarşistlerle beraber beni emsâlsiz tazyîklerinden; ve buradaki münâfıklar bazı sâfdil dostlarımızdan hem Eskişehir’e, hem Konya’ya kitaplar gönderdiğimi ve Asâ-yı Mûsa Mecmualarını aldığımı haber almalarından endişeler ederken, birden hiç emsâli görülmemiş bir buçuk metre kar ve dehşetli fırtına ve soğuk bu mevsimde gelmesi; bir hiddet, bir gadab, dört defa zelzeleler ve geçen sene yağmursuzluk gibi, Risale-i Nur ve şâkirdleriyle münâsebetdâr olabilir diye sordum: “Bu belâ umumîdir, yoksa Afyon ve Eskişehir Vilâyetlerine mi mahsûstur?”
Dediler ki: “O iki vilâyete mahsûstur.”
Ben de, Elhamdülillâh dedim. Demek Risale-i Nura ve şâkirdlerine umumî bir taarruz yoktur. Belki yalnız bana ve elimdeki Nurlara... Çok güvendiğim Eskişehir, Denizli gibi bir Medrese-i Nuriye olacağını tahmin ettiğim hâlde, Denizli’den on derece noksan kalmasının sebebi; onları da, Afyon ve Emirdağı gibi ürkütmektir. Her ne ise, merak etmeyiniz inşâallâh bu hâdise-i cevviye, aynı İstanbul mekteblerinin hâdisesi gibi, gizli masonları, niyet ettikleri yeni bir taarruzdan vazgeçirdi; inâyet-i Rabbâniye himâye ediyor.
Sâniyen: Bu defa yedi-sekiz mektûblarınızı aldım. Hususî cevablara hâlim, kalemim ve vaktim müsâade etmediğinden gücenmeyiniz. Mehmed Feyzi ve Emin’in mektûblarını, ilişmeden “Lâhika”ya geçirdik. O ikisi, sekiz sene hususî hizmetimde bulunmaları cihetiyle, haddimden çok ziyâde tavsifâtlarını bir nev'i manevî duâ ve sebeb-i teşvik ve kanâat, bir hüsn-ü zan ve tercümân-ı Nur haysiyetiyle üstadlarına bir alâmet-i sadâkat ve bir vesika-i i'tikàd ve irtibattır diye ilişmedim. Ve Feyzi’nin merhume vâlidesinin Risale-i Nur dersleriyle güzel ve nurânî vefâtı; Nurların, şâkirdlerine sekerât vaktinde ve sıkıntılı zamanlarında imdâda yetişmesine bir parlak nümûne olarak “Lâhika”ya girmesi münâsibdir.
Halîl İbrahim’in bu defaki mektûbunda kazâ ve kader-i İlâhîden ne kadar? nedendir? diye çok suâllerinin birden cevabı, bizlere mücâhidâne çok hasenât kazandıracak ve Nurlara herkesin nazar-ı dikkatini celbetmekle umuma okutmaktır. Fakat bir derece kazâ ve kadere i'tirâz mânâsını hayâle getirdiği için, şimdilik “Lâhika” ile ta'mîmi münâsib olmaz. Ve mektûbun âhirindeki Cevşenü'l-Kebîr’den alınan fıkralar, duâlar çok güzeldir.
Sâlisen: Husrev’in mektûbunda, Atabeyli kötürüm Ali ve Eğirdirli Kâzım’in Nurlara tam şevkle hizmetleri, hattâ rûhânileri de onları tebrike ve tahsine sevkeder. Ve Ali Köyünden bana mektûb yazan ondört yaşındaki Mustafa Veysel, pederiyle, hem Kur'âna, hem Nurlara hizmetleri ve üç Alilerin gayret ve himmetleriyle o köy masûmları Risale-i Nura çalışmaları, değil yalnız beni, belki umum Nur şâkirdlerini tahsine ve şükre sevkeder.
Râbian: Salâhaddin, –Abdurrahman– ve Feyzi’nin vâlidesinin vefâtı münâsebetiyle yazdığı mektûbun âhirindeki Feyzi’ye tâziyesi ve hâşiyede benim ölümümü kabûl etmemesi ve Gavs-ı A'zamın bir kısım himâyeti Asâ-yı Mûsa Risalesi’ne geçmesi diye beni sürûrlarla ağlattırdı ve Safranbolu kahramanları Mehmed Feyzi ve Emin’in şehnâmelerine iştirâkleri ve merkez-i hükûmette umumî bir arabî hattı ve hurûfu kursu açılması ve Asâ-yı Mûsa Risalesi’nin fütûhâtına ve kerâmetine alâmet olmasını müjdelemeleri, pek büyük bir inşirah vermesiyle bu kışın bütün çektiğim sıkıntıları hiçe indirdi.
Denizli fedâkâr çalışkanlarından Tavaslı Molla Mehmed’in sûreten kısa, fakat ma'nen uzun mektûbunda, o dahi ölümüme râzı olmuyor ve haddimden çok ziyâde kıymet veriyor gördüm.
Hem ona, hem hapiste görüştüğüm kardeşlerimize, hem Hasan Feyzi ve Hâfız Mustafa ve arkadaşlarına binler selâm...
Umum kardeşlere selâm eden, duâlarınızın tiryâk gibi te'sirini gören Kardeşiniz
Said Nursî ∗∗∗