Emirdağ Lâhikası

► (097) ◄

11. bölüm / 31

► (097) ◄

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!

Evvelâ: Medrese-i Nuriyenin eski masûmlarından Ahmed’in bu güzel ve hàlis fıkrasını umum Sava masûmlarının ve kahramanlarının nâmına “Lâhika”ya yazdık. Mâşâallâh, Hacı Hâfız Mehmed’in tam ona benzer bir kıymetli hafîdi olduğunu gösterdi.

Sâniyen: Safranbolu’da Nurun ehemmiyetli şâkirdlerinden Hıfzı’nın iki masûm mahdumları biri on, biri de sekiz yaşlarında Asâ-yı Mûsa Mecmuası’nı yazdıkları ve bitmek üzere diye o masûmlar bana bir mektûb yazmaları, beni fevkalâde sevindirdi.

Sâlisen: Bu kışta bana verilen elîm sıkıntıların bir sebebi: Selâniklilerin istibdâd-ı mutlakları, serbest fırkalarla kırmasına yardımım olmasın diye beni herkesten tecrid ettiler. Risale-i Nur, binlerle benim bedelime konuşuyor, küfr-ü irtidadı kırıyor, anarşiliği bozuyor. ∗∗∗

► (098) ◄ Dâhiliye Vekili Hilmi Uran Beye

DÂHİLİYE VEKİLİ HİLMİ URAN BEYE

Merhum Sâlih Yeşil tarafından yazılan mektûbun sûreti:

(Yazıları yanlış telâkki ve tefsirlere uğratılmakla senelerden beri çenber içinde yaşatılan ve sâfî, samîmî bir insan ve Müslümanlıktan başka hiçbir maksadı bulunmayan Bediüzzaman “Molla Said” nâm masûmun, ya bulunduğu yerde veya Ankara’ya nakil ile orada hayat ve huzurunun muhâfazası için sırf insaniyet nâmına yazılmış olan bu mahrem ricânâmeyi bizzat okumak nezâketinde bulunur ve genç zamanında yaptığı, unutulan hizmetlerine mükâfâten ihtiyar hâlinde bu adamı serbest bir ölüm hayatına kavuşturmak lütfunu, dirîğ buyurmazsanız, zât-ı keremkârlarına en büyük hürmetlerimi sunar, minnetdârınız olurum.)

MOLLA SAİD KİMDİR?

El'ân Afyon’un Emirdağı kazasında ikamete memur olan Molla Said, doğumundan itibaren Türk kardeşleri arasında yaşamış, Türk seciyesiyle perverde olmuş, Umumî Harbde Kafkas’ın karlı dağlarında kahraman askerlerimiz arasında gönüllü alay kumandanı olarak mücâhede ve irşad için dolaşıp büyük bir harb madalyası almış, Sarıkamış taarruzunda, Bitlis’in sukùtunda yaralı olduğu hâlde esir olup senelerce Rus garnizonlarında çile çekmiş, firar edip İstanbul’a gelerek ilmî kudretine binâen Dâru'l-Hikmeti'l-İslâmiye âzâlığında bulunmuş, Kuvâ-yı Milliye ihdâsında halkı mücâhedeye teşvik etmiş; Büyük Millet Meclisinin ilk senesinde Ankara’ya gelerek Hacı Bayram misâfirhânesinde birçok mütereddid kimselere vatanın müdafaası lüzumunu anlatmak hizmetinde bulunmuş olan, bu hakîki vatan-perver insanın, evvelce ibâdete, îmâna, i'tikàda müteallik yazdığı ve yazagelmekte olduğu eserleri, din ve dindarları sevmeyen bazı kimselerin, hususuyla dâhiliye vekâletinde bulunmuş olan menfaat-perest Şükrü Kaya’nın mezheb ve rejimine uygun gelmemekle, asılsız isnâd ve uydurma raporlarla bu zavallı adam, yirmi küsûr seneden beri hapis ve nefiy cezalarıyla perîşan edilmiş ve iki sene evvelisi yine o yazıları bahânesiyle Kastamonu’daki çilehânesinden kollarına kelepçe vurularak kendisine selâm vermiş olan altmışaltı adamla Denizli Cezaevine sevk ve onbir ay kadar hapsedildikten sonra, muzır telâkki edilen o eserleri, evvelâ İstanbul müftülüğünde bir hey'et tarafından, bilâhare Ankara’da Diyânet Riyâseti ve Dil-Tarih Enstitüsü âzâlarından mürekkeb bir komisyon mârifetiyle aylarca tedkik olunduktan sonra, bu eserlerin hiçbirisinde devletin siyasetini ve âsâyişi rencîde edebilecek en ufacık bir şey görülmemekle, Molla Said ve Nur şâkirdleri ve eserlerini okuyanlar, mahkeme kararıyla serbest bırakılmış ve Denizli’de oturmasına müsâade olunmuş iken, maatteessüf bu ihtiyar adam, az zaman sonra Denizli’den Afyon’a ve oradan da Emirdağı kazasına teb'id ve herhangi bir Türk kardeşiyle dahi temâstan men'edilmiş.

Sayın Beyim! Cumhûriyet serbestiyetinden, Teşkilât-ı Esâsiye Kanununun hürriyetinden mahrum kalan bu zavallı ihtiyar adam, her sûretle himâyeye lâyık, bakılmağa muhtaç, akraba ve taallukatı olmayıp sırf bir İslâm hükûmetin himâyesine muhtaç bir İslâm mütefekkiridir. Şâir-i meşhûr Âkif Bey merhumun rivâyetine nazaran, Mısır’ın en mâruf ulemâsından olan ve garbın müteaddid lisân ve felsefesine âşinâ bulunan Üstad-ı a'zam Abdülazîz Çâviş’in yirmi küsûr sene evvelisi El-Ehram Ceridesi’ ndeki Said hakkında yazdığı “Fatînü'l-Asr” başlıklı makalesini okuyan ve kendisiyle bizzat görüşen ilim adamları, bu zâtın fıtraten ilmî kudretini ve İlâhî mesleğini takdir edebilirler.

Sayın Beyim! Kürdlük sözüyle türlü hakarete hedef olan Molla Said, seciyeten takdire şâyân bir Türk âşıkı ve İslâmiyet hàdimidir (Hâşiye) <ft3>[^10]</ft3> . Bundan memleketimiz ictimâen zarar değil, ma'nen fâide görecektir. Ben, nâmus ve şerefim nâmına şehâdet ederim ki; Molla Said, kat'iyyen temiz bir adamdır. Onun için, sizin gibi milletin dâhilen idare ve mukadderâtına el koyan dirayetli zâtlardan insaniyet nâmına temenniyâtım şudur: Yanlış anlayışlı jurnalcilerin sözleriyle hürriyet ni'metinden, sâf hava teneffüsünden, herhangi bir Türk kardeşiyle görüşmeden mahrum kalan bu adamı, hükûmetin adâleti, makamınızın ehemmiyeti nâmına ve adl ve ihsân kaziyesine tevfîkan olsun, bu adam hakkında dahi adâlet ve kendisiyle de hiç olmazsa bir defa olsun hüsn-ü niyetle görüştükten sonra onun hakkında ibkà veya ifnâ kararını vermek lütfunda bulunursanız, elbette ehemmiyetli vazifenizi kanun dâiresinde îfâ etmiş olacağınızdan dolayı tarihçe-i hayatınıza takdire değer bir fâsıl derc buyurmuş, adâlet-perverliğinizi halka ve âcizleri gibi bacağı kesilmiş, köşede kalmış hür fikirli vak'a-nüvislere duyurmuş olursunuz efendim.

[^10]: (Hâşiye) Evet, herbiri yüze mukâbil binler Türk gençleri, masûmları, ihtiyarları, Risale-i Nura şâkird olmalarından, bu acîb asırda, Türk Milletinin Devlet-i Abbâsiye inkırâzından İslâm yardımına koşmaları gibi, bu şâkirdler dahi aynen koştular. Değil yalnız Said, belki bütün ehl-i hakikat tahsin eder, Türk'e dost olur.

Milliyetini, memleketini candan seven; teninde, kanında, Kürdlük, Arnavutluk, Boşnaklık kanı kokusu olmayan, Erzurum’un eski milletvekillerinden bacağı kesik

Yeşil Oğlu Mehmed Sâlih ∗∗∗

► (099) ◄

Muhterem din kardeşim!

Kırk gündür yatakta sizinle meşgulüm. Hayâl ve mesmû'uma nazaran, huzurunuzun muhtel olduğuna zâhibim اَلْمُؤْمِنُ بَلَوِىٌّ Tahminen on gün kadar evvelsi, sokaklarda “Hàlis Afyon tereyağım var!” diyen birisini pencereden yanıma çağırıp biraz yağ aldım. Maksadım, sizi sormaktı. Afyon’dan Emirdağı kazasına sürüldüğünüzü, ahâlinin sizinle görüşmesinin yasak olduğunu duyunca çok müteessir oldum.

Muhterem din kardeşim! Bu mektûbu size yazan, otuzbir sene evvelsi sizinle Erzurum’un Esad Paşa Medresesinde Umumî Harbde Kafkas’ın karlı dağlarında ve yirmidört sene evvel de meb'ûsluğum hengâmında Van Vâlisi Haydar Bey dostunuzla Millet Meclisi salonunda görüşen Erzurum’un esbak meb'ûslarından Yeşil oğlu Mehmed Sâlih’tir.

Mehmed Sâlih (R.H.) ∗∗∗

► (100) ◄

Yeşil Sâlih’e yazılan mektûbdur:

Azîz Kardeşim Hasan Efendi! Sen benim tarafımdan kıymetli kardeşimiz Sâlih Efendiye yaz ki, ben ölünceye kadar onun bu insaniyetini unutmayacağım ve ona çok minnetdârım ve çok selâm ve duâ ederim. Fakat ben her sıkıntıya karşı tahammüle karar vermişim. Hem ben iyiliği o reislerden beklemiyorum.

Said Nursî ∗∗∗

► (101) ◄

Bana gönderdiğiniz Asâ-yı Mûsa’dan bir nüsha; cildsiz –yalnız sarı kağıt cild olmuş– Husrev’in yazısına bir parça benzer, fakat üstünde Mustafa ismi var. O kimdir? Hangi Mustafa’dır? Hem nüshanın üstünde “onüç yaşında Hatice, Ahmed’in kızı” yazılmış. Bu Ahmed, hangi Ahmed’dir? Hem ona, hem kızına bin Bârekallâh. Bu yaşta bu koca kitabı hem dikkatli, tevâfuklu, hem güzel sıhhatli yazmak, masûmların tâifesinin bir kahramanlığıdır. Kim görüyor, mâşâallâh der. Buradaki mekteb görmüş hanımlarda bir şevk uyandıracak.

Nazîf kardeşimizin mektûbu ehemmiyetlidir. Hakikaten Amerika’da, siyasete âlet değil; belki dini, din için müteassıbâne iltizam edenler çok vardı. İnşâallâh Asâ-yı Mûsa’yı alan, o dindarlardandır.

Keçeli Salâhaddin, tam bir Abdurrahman’dır; kahramanlıkta babasından geri kalmak istemiyor. Bizi de ara sıra âdetimize muhâlif olarak dünyaya baktırıyor. Eğer o Amerikalı ehemmiyetli âlim bütün Risale-i Nuru istese ve neşrine söz verse, sizin meşveretinizle bir mükemmel takım ona vereceğiz.

Nazîf’in mektûbuyla beraber bir mütekâid efendinin vesveseye dair bir suâli var. Eğer o adamın ciddi olarak Nurlara alâkası varsa, böyle suâllere hiç ihtiyacı olmaz. Hikmetü'l-İstiâze Lem'ası’nı ve Yirmidokuzuncu Söz’ün melâike ve rûhânilerin vücûdlarına dair kısmını okusun. Onun mânâsız ve yüz yerde cevabı bulunan vesvesesi ise, zındık maddiyûnların şimdilik dehşetli vaziyetinden fırsat bulup bir aşılamalarıdır ki; o adam, ondan müteessir olmuş, o suâli sormuş. Ona selâm ederim. Risale-i Nur, onun her müşkülünü halledebilir. Hàlisâne, teslîmkârâne ona çalışsın, onu dinlesin.

Medrese-i Nuriyenin eski ve yeni kahramanlarından marangoz Ahmed’in mektûbu, üç-dört cihetten beni mesrûr ve minnetdâr eyledi. O medresenin baş talebesi nâmını verdiği Ahmed ise, hem şehîd Hâfız Ali’nin vazifesini yaptığını, hem Süleyman gibi kıymetli kardeşiyle ve küçük kerîmesiyle üç tane Asâ-yı Mûsa’yı yazmaları ve mübârek Hasan dayının hafîdi olması, beni meraktan kurtardı, hem çok memnun eyledi. Cenâb-ı Hak, ona şifâ ve onlara muvaffakıyet ve saâdet versin, âmîn... Âmîn...

Merhum Hâfız Mehmed’in iki kardeşi o merhumun vazifesini yapmaları ve Mustafa’nın yazısı, Husrev’in tatlı hattına mutâbık gelmesi, benim nazarımda, yeniden iki Hâfız Mehmed’i bulmuş kadar memnun oldum.

Kahraman Marangozun gayretiyle Göktereli Hatîb, Risale-i Nura üç oğluyla beraber talebe olup yazmaya başlamalarıyla; hem onları, hem marangozu, hem köylerini tebrik ederiz. Ve Marangozun onlara söylediği manzûmesini “Lâhika”ya geçirdik.

Atabeyli Alîl (kötürüm) Ali Osman’ın yazdığı uzun mektûbu ve Asâ-yı Mûsa Risalesi ve Nurların neşrinde cidden te'sirli çalışması ve Hizmet-i Nuriyede çok çalışkan Çilingir Ali ile ve dayısı Hasan’ın ona yardım etmesi ve mübârek hülyaları ve tevâfukları bizleri ferâhlandırdı. Eğirdir kasabasını bana ziyâde sevdirdi. Cenâb-ı Erhamürrâhimîn onlardan râzı olsun. ∗∗∗

► (102) ◄ Bir Derece Mahremdir

BİR DERECE MAHREMDİR

Geçen kışta bana karşı sû-i kasdların, inâyet-i İlâhiye ile ve duânızın yardımıyla gelen sabır ve tahammülüm neticesinde akîm kalan plânı pek geniş bir tarzda olduğuna delil ise; bu yakında reisicumhur, Afyon’da demiş: “Bu vilâyette din cihetinde bir karışıklık çıkacağını zannederdik...”

Demek, gizli komite beni sıkıştırmakla bir hâdise çıkarmak istiyordular. Bir ecnebî müdâhalesi hesabına ve Müslümanlar ve vatan zararına, bütün bütün kanunsuz ve keyfî bir tarzda, damarıma şiddetle dokunan ihanetler ve sıkıntılarla tâzibleri, onlara dünyada tam zarar, âhirette Cehennem ve sakar; ve bize, dünyada mükemmel sevâb ve zafer; ve âhirette, inşâallâh Cennet ve âb-ı kevseri kazandırır. Demek bu gizli plânı hey'et-i vekile ve reis hissetmiştiler ki; buralarda umum memurlar, hattâ vâli ve kaymakam, zâbıta benimle görüşmekten kaçıyor ve ürküyordular. Ben de hayret ederdim. Fakat, elimizde yalnız Nur bulunduğunu ve siyaset topuzu bulunmadığını zerre kadar aklı bulunanlar anladılar.

Garîbdir ki, en ziyâde lehime çalışması lâzım olan bazı vazifedârlar, aleyhimde istimâl ve istihdam edildi.Nurcular, çok ihtiyat ve dikkat ve temkinde bulunmaları lâzımdır. Çünkü, manevî fırtınalar var; bazı dessâs münâfıklar her tarafa sokulur. İstibdâd-ı mutlaka dinsizcesine tarafdârken, hürriyet fırkasına girer; tâ onları bozsun ve esrârlarını bilsin, ifşa etsin.

Hem Salâhaddin’in, Asâ-yı Mûsa’yı Amerikalıya vermesi münâsebetiyle deriz:

“Misyonerler ve Hıristiyan rûhânileri, hem Nurcular, çok dikkat etmeleri elzemdir. Çünkü, herhalde şimâl cereyanı; İslâm ve İsevî dininin hücumuna karşı kendini müdafaa etmek fikriyle, İslâm ve misyonerlerin ittifaklarını bozmaya çalışacak. Tabaka-i avâma müsâadekâr ve vücûb-u zekât ve hurmet-i ribâ ile, burjuvaları avâmın yardımına dâvet etmesi ve zulümden çekmesi cihetinde Müslümanları aldatıp, onlara bir imtiyaz verip, bir kısmını kendi tarafına çekebilir.” Her ne ise, bu defa sizin hâtırınız için kaidemi bozdum, dünyaya baktım.

Said Nursî ∗∗∗

► (103) ◄

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!

Çok ehemmiyetli mektûblarınıza bir tek muhtasar cevaba mecburiyetim var.

Evvelâ: Suâlleri, çok nurlu hakikatlerin zuhûruna vesile olan Re'fet’in, hem masûmlara Kur'ân ve Nurları ders vermesi, hem kendisi Nur Lem'alarıyla meşgul olması, hem tashihâtta bana ve Husrev’e yardım etmesi, hem İstanbul’da Asâ-yı Mûsa’nın insaflı âlimlerin ellerine geçmesine çalışması, çok şâyân-ı tebriktir. Ve yeni suâline şimdi cevab verilmez, daha zamanı gelmemiş.

Kahraman Burhan’ın serbest fırkasının reisine verdiği cevab güzeldir. Evet, Nurcular, siyasetlerle alâkaları olmaz. Yalnız îmân hakikatleriyle bütün hayatları bağlıdır. Şimdiye kadar gizli komiteden, siyaseti dinsizliğe ve zındıkaya âlet edenler, istibdâd-ı mutlakla Nurcuları ezdiler. İnşâallâh, bir sebeb çıkar (Hâşiye) <ft3>[^11]</ft3> o istibdâdı kıracak, masûm ve mazlum Nurcuları kurtaracak. Fakat çok dikkat ve ihtiyat lâzımdır. Risale-i Nur, dünyada her cereyanın fevkınde bulunması ve umumun malı olması cihetiyle, bir tarafa tâbi ve dâhil olmaz. Belki mütecâviz dinsizlere karşı haklı tarafa yardımcı olur ve dost olur ve ihtiyat kuvveti hükmünde onlara bir nokta-i istinâd olur. Fakat siyaset hesabına değil; belki Nurların intişarı ve maslahatı hesabına bazı kardeşler; Nurlar nâmına değil; belki kendi şahısları nâmına girebilir. Hususan, mübârek Isparta’nın şimdiye kadar Nurlar medresesi olması ve muârızların dahi ona çok ilişmemesi noktasında, dâhilde tarafgirâne vaziyet almamak, mu'terizlerin nedâmetine ve hakikate dönmelerine bir vesile olabilir. Siz daha iyi bilirsiniz.

[^11]:(Hâşiye) Demokrat çıktı, bir derece kırdı.

Salâhaddin’in mektûbu, birkaç cihette ehemmiyetlidir. Amerika âlimleri, elbette Asâ-yı Mûsa Risalesi’ne lâkayd kalmayacaklar. Eğer dini, din için seven kısmının ellerine geçse, fütûhât yapar. Yoksa, bazı enâniyetli hocalarımız gibi, kıskançlık damarıyla neşrine ve tervîcine çalışmaları meşkûktür. Her ne ise. İnâyet-i İlâhiyeye havâledir. ∗∗∗

► (104) ◄

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!

Evvelâ: Tahiri’nin İstanbul’a gitmesi, inşâallâh hayırdır. Ve Husrev’in pek çok vazifelerini tamamen yapması... Kanâatim geldi ki; Barla’da bulunduğum zaman bütün yazanların tashihâtını ve te'lif hizmetini yapmamda, tahakkuk eden büyük inâyet ve hàrika muvaffakıyet, aynen Husrev’de, yardımcılarında dahi nümûnesi var.

Sâniyen: Tahiri’nin, Denizli hapsinde, unutulmaz hàlisâne hizmeti ile ve Nurlara sarsılmaz sadâkatiyle ve yanılmaz zekâvetiyle ve çekilmez bahâdırlığıyla, dâire-i Nurda ehemmiyetli makamı için; bütün bu defaki mektûbunu “Lâhika”ya geçirdik. Başta Nurun şâkirdlerinden vâlidesi Zübeyde olarak, akrabasına ve rüfekasına selâm ederim. Cenâb-ı Hak, onlardan ebeden râzı olsun, âmîn!

Sâlisen: Nesli Kureyşîlerden Ahmed Kureyşî, muhterem pederiyle ve ammizâdesi Ahmed ile Nurların hàs nâşir ve talebelerinden olması, o havâli şâkirdlerinin nâmına Nurlar hakkında güzel manzûm fıkraları “Lâhika”ya girdi. Cenâb-ı Hak, onları muvaffak eylesin, âmîn.

Râbian: Eğirdir kasabasında, isimlerini yazmadığım gayet ehemmiyetli kardeşlerimiz var. Onlara ve Mehmed Sabri gibi büyük santrala istinâden ve Sabri’nin yazısına benzettiğim dikkatli ve güzel ifâdeli bir mektûbu çalışkan ve ciddi kardeşlerimizden Çilingir Ali’den aldım. Onun arzusuyla aynını “Lâhika”ya geçirdik. Ona ve onu çalıştırana mâşâallâh ve veffakakümullâh deriz.

∗∗∗

► (105) ◄

Azîz, Sıddık, Âlîcenâb Eski ve Yeni Kardeş Yeşil Sâlih!

Benden, sergüzeşte-i hayatıma ait sorduğun maddelere gayet kısa ve mücmel işâret edilecek. Bir zaman sonra inşâallâh başkalar izâhla cevab verecekler. Fakat tarihe geçmek ve bu asır âlimlerinin içinde kendi âdi şahsımı nesl-i âtîye göstermek, bildirmek ne isterim ve ne de liyâkatim var. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür ederim ki; beni, bana beğendirmemiş.. dehşetli kusurlarımı bana göstermiş.

Hem insanlara kendini bildirmek bir şöhret-perestlik olmasından; bir enâniyet, bir hodfürûşluk, bir riyâkârlık ihtimali var. Bu ise, bizim gibilere tam zarardır.

Hem ben, mâdem bu asırda maddeten ve ma'nen münferid yaşamağa ve hayat-ı ictimâiyeden çekilmeğe mecbur olmuşum; elbette hakkım yoktur ki, hayat-ı ictimâiyeyi geçirenler içinde tarihe binip istikbâldekilere görüneyim. Yalnız bu cihet var ki; Risale-i Nur, bu vatana ve bu millete pek büyük menfaati, mahkemelerin ve ehl-i vukûfların müttefikan kararlarıyla tahakkuk etmiş. Bu nokta-i nazarda, benim ehemmiyetsiz, bîçâre, perîşan, çok kusurlu şahsiyetim değil; belki yalnız Kur'ânın malı ve meâli olan Risale-i Nur nâmına, sizin suâllerinize cevab için ben işâretler ederim, sonra da Risale-i Nur ve şâkirdleri izâhla cevab versinler.

Evvelâ: Otuz sene evvelki hayatımın tarihçesini merhum Abdurrahman yazmış, tab'edilmiş.

Sâniyen: Risale-i Nurun zuhûr zamanının bir nev'i tarihçesi Eskişehir hapsinin müdafaanâmesiyle –Yirmiyedinci Lem'a olmuş– ve Denizli hapsindeki Müdafaa risaleleriyle (Onbirinci ve Onikinci Şuâ) İhtiyarlar Lem'ası ve Âyet-i Hasbiye Risalesi ve Onaltıncı Mektûb’la Hücumât-ı Sitte ve İşârât-ı Selâse ve İşârât-ı Seb'a risaleleri gibi Nur eczâları, suâllerinize tafsîlen cevab vermek için mahkeme bana iâde ettiği ve şimdi elimde bulunmayan risaleler, bir zaman elinize gelecek. İnşâallâh sizi hiç unutmayacağım. Bu hâlimde bu alâkadarlığınız, benim çok ağır sıkıntılarımı hafifleştirdi. Allah senden râzı olsun, âmîn!

∗∗∗

► (106) ◄

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!

Bir bîçâre vesveseli ve hassas ve dinsizlerle görüşen bir adam, meşhûr duâ-i nebevî olan Cevşenü'l-Kebîr hakkında ve akıl haricindeki sevâb ve faziletine dair bir Hadîsi görmüş, şübheye düşmüş. Demiş:

“Râvi, Ehl-i Beyt’in imâmlarındandır. Hâlbuki hadsiz bir mübâlağa görünüyor. Meselâ içinde der: Bu duâya Kur'ân kadar sevâb verilir. Hem göklerdeki büyük melâikeler, o duâ sâhibini gördükçe kürsîlerinden inip ona pek büyük bir tevâzu' ile hürmet ederler. Bu ise, aklın ve mantığın mikyâslarına gelmez” diye, Risale-i Nurdan imdâd istedi. Ben de Kur'ândan ve Cevşenden ve Nurlardan gayet kat'î ve tam akıl ve hikmete mutâbık bir cevab verdim. Size gayet kısa bir icmâlini beyân ediyorum. Şöyle ki: Ona dedim:

Evvelâ: Yirmidördüncü Sözün Üçüncü Dalında on aded “usûl” var, böyle şübheleri esâsıyla keser, izâle eder. Ona bak, cevabını al.

Sâniyen: Her gün bütün ümmet kadar hasenât ona işlenen ve bütün ümmetin saâdetlerine yardım eden ve ism-i a'zamın mazharı ve kâinâtın çekirdek-i aslîsi, hem en mükemmel ve câmi' meyvesi olan Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, o duânın kendi hakkında o azîm mertebesini görmüş, ona haber veren Cebrâil Aleyhisselâm’dan işitmiş, başkalarını kendine kıyâs etmiş veya edilmiş. Demek o pek fevkalâde ve acîb sevâb, Zât-ı Ahmediye’nin (A.S.M.) velâyet-i kübrâsından ona gelmiş. Küllî, umumî değil, belki o duânın mâhiyetinde böyle hàrika bir kıymet var ve ism-i a'zam mazharı olan zâtın tebaiyetiyle başkalara dahi o sevâb mümkündür; fakat gayet ehemmiyetli şartları var, yalnız okumak kâfî gelmez. Yoksa muvâzene-i ahkâmı bozar, farzlara ilişir.

Sâlisen: O duâ, nasıl ki Zât-ı Ahmediyeye baktığı vakit mübâlağadan münezzeh ve ayn-ı hakikat oluyor; öyle de: O duâdaki yüzer Esmâ-i Hüsnânın hakikatlerine baktığı zaman, değil mübâlağa, belki onların nihâyetsiz tecellîlerinden gelmesi mümkün ve gelebilen feyizlerin nihâyetsizliğini göstermek için pek az bir kısmını Muhbir-i Sâdık (A.S.M.) haber vermiş ve teşvik için mübhem ve mutlak bırakmış. Sonra mürûr-u zamanla o kaziye-i mümkine ve mutlaka, bilfiil vâki ve külliye telâkki edilmiş.

Râbian: Yirminci Lem'a-i İhlâs’ta bir adama beşyüz senelik bir genişlikte bir Cennet verilmesine dair olan bir hâşiye var. Ona da bak, gör ki; o koca Cennetin verilmesi, bilmediğimiz tarzda bir mâlikiyet değil, belki insan nasıl hususî hânesine çok cihetlerle mâliktir, sâhibdir; öyle de; zemin yüzündeki şeylere çok duygularıyla bir nev'i mâliktir, tasarruf ve istifade edebilir.

Hem, koca dünyayı, benim hânemdir, bana vermiş ve güneş lambamdır diyebilir. Demek bazı fevkalhad, hàrika ve akıl haricindeki bir kısım sevâblar, bu mezkûr hakikate bakar.

Hem İslâmiyette her sevâbın, her fazilet-i a'mâlin en evvel mazharı ve bizlerin bir duâda bir zerre sevâbımızda, o duâda bir dağ kadar sevâb ve feyzi kazanan Zât-ı Ahmediye (A.S.M.), hususî virdler ve duâlar ve şerîat ve risalet cihetiyle değil, belki velâyet-i Ahmediye noktasında ve umumî olmayan derslerinde, kendine verilen en yüksek mertebeyi beyân eder. Kendine tam tebaiyet eden hàs vârislerini, o noktalara teşvik eder. وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللهِ ❀ لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللهُ dedim. O vesvese edip şübhelere düşen adam –Lillâhi'l-Hamd– kurtuldu, tam kanâati geldi. Belki sizin bazılarınıza fâidesi var diye size de gönderdim.

Umumunuza binler selâm... ∗∗∗

► (107) ◄ Bu Fıkra Bir Derece Mahremdir Yalnız Hàslara Mahsûstur

BU FIKRA BİR DERECE MAHREMDİR

YALNIZ HÀSLARA MAHSÛSTUR

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!

Çok defa hâtırıma geliyordu ki: “Neden herkesten ziyâde medreseden çıkanlar Risale-i Nura sarılmaları lâzım iken, en ziyâde çekinen, onlardan resmî vazifeyi alanlardır?”

Şimdi birden hâtıra gelen cevabın bir az kısmını beyân etmek lâzım geldi.

Evvelâ: Gizli münâfıklar aleyhimizde büyük makamlarda olanların bir kısmını istimâl ederek resmî bir tarzda şiddetli propaganda etmelerinden, bütün resmî memurlar ürkmeye ve çekinmeye mecbur olmuşlar. Onlar içinde dahi enâniyetli ve evhâmlı ve bid'aları kabûl eden hocalar, daha ziyâde çekinmeye başlamışlar, kendilerine bir özür, bir bahâne aramışlar.

Risale-i Nurdan İşârât-ı Seb'a’nın bid'acılara şiddetli tokadı ve Sekizinci ve Onsekizinci Lem'a’da İmâm-ı Ali’nin (R.A.) Ercüze’de, ulemâü's-sû' hakkında dehşetli tokadı.. ve bid'alara bir derece ve bir cihette müsâid olan Vehhâbîlik Mezhebini perde altında kabûl edenler, Yirmisekizinci Mektûb’un, Vehhâbîler hakkındaki mes'elenin tokadı.. ve Kur'ân tercümesini yapan ve Kur'ân yerinde tercümesinin okunmasına cevâz gösterenlere Risale-i Nurun şiddetli tokatları.. ve derd-i maîşet zarûreti ve mevki-i ictimâîde haysiyetini düşünmeleri sebebiyle hocalar, hattâ İstanbul’un eskide dost hocaları, kaçmağa; ve az bir kısmı, tenkide çalışmaya; hattâ, Âl-i Beyt ve İmâm-ı Ali’ye adâvetleri bulunan müfrit Vehhâbîlik hesabına Risale-i Nurun Âl-i Beyt ve İmâm-ı Ali’nin bir manevî hediyesi ve eseri olmasından, i'tirâz etmeye başlamışlar. Fakat biz, İstanbul âlimlerinden kızmıyoruz, belki bir cihette memnunuz... Çünkü, başkalara nisbeten ilişmiyorlar.

Hem merhum Fetvâ Emini Ali Rıza ve merhum Ahmed Şirani ve merhum Şevket Efendi ve merhum Mehmed Âkif gibi insaflı, Risale-i Nuru fevkalâde takdir ve tahsin eden o muhterem ve merhum zâtların hatırı için biz, İstanbul hocalarına dostuz, onlardan gücenmeyiz. İnşâallâh, bir zaman Yirminci Lem'a-i İhlâs, kendini onlara okutturacak, o eski dostları da yeni dostlar yapacak.

Kardeşlerim! Herkes sizin gibi sebatkâr olamaz. Perde altında Nurcuların kuvve-i maneviyelerini kırmak için bazı hocalar vâsıta oluyorlar, aldanmayınız ve sarsılmayınız; ve onlarla münâkaşa etmeyiniz, mümkün oldukça dostane muâmele ediniz. Biz onlarla kardeşiz deyiniz; ve bu pusuladaki noktaları unutmayınız; tâ sizi aldatmasınlar.

Husrev’in himmetiyle dâireye giren ve Nurun yeni şâkirdlerinden bana mektûb yazan Hatice ve Râbia, hàslar içinde kabûl edildiler. Ve çok alâkadar olduğum Barla’da harâretle Bahri ve evlâdı ve Eyyûb ve Ali ve Mehmed ve Süleymanların gayretleriyle Nurlar dersine çalışmaları, beni sevinçle ağlattırdı. Ben, bütün Barla halkına, hususan Süleymanlar ve Bahri ve Mehmedler ve Mustafalar, eski zamanda Nurlara kıymetdâr hizmet eden Şamlı Hâfız Tevfik ve mübârek Hâfız Hâlid ve imâm Hakkı Efendi ve Muhâcir Hâfız Ahmed ve evlâdı ve ahfâdı ve Şem'i ve bana çok hizmet eden Abdullâh Çavuş ve oradaki komşularıma ricâlen ve nisâen binler selâm ve duâ ederim ve mübârek aylarda duâlarını isterim.

Bahri ve evlâdları üç Asâ-yı Mûsa yazdıklarını şimdi haber aldım. Muhâcir Hâfız Ahmed ile Barla’da kardeşlerimizin hesabına hem Kâzım’ın, hem berber Mehmed’in ciddi hàlisâne mektûbları Lâhikaya girmeğe hak kazandılar ve Bahri’nin güzel manzûmesi, küçük bir Medrese-i Nuriye hesabına tam girebilir.

Medâr-ı hayret bir latîf inâyettir ki; Büyük Mustafa’yı (R.H.) aynen merhum Abdurrahman gibi hem sadâkatiyle, hem kalemiyle, hem iktidarıyla Nurlara hizmet edeceğini kalbime ihtar edilmesiyle o zamanda Abdurrahman’ın vefâtını unutmaya çalıştım. Hakikaten Küçük Ali, o hâtıra-i gaybiyeyi kalem cihetinde dahi tam tamına tasdik ettirdi. Kardeşinin kalemini kendisi aldı. Sarı bıçağı, elmas kılıncı yaptı. Demek o zaman, onu da mübârek Mustafa’nın rûhunda hissetmiştim.

Hem Muhâcir Hâfız Ahmed’i, hem bana, hem nurlara alâka ve sadâkat noktasında Nurların birinci talebesi ve fedâkâr bir nâşiri kalben hissetmiştim. Hâlbuki, kalemle hizmete muvaffak olamadı. Çok defa, o gaybî hissimi tahattur ederdim. Sonra, birden hem oğlu Kâzım, hem dâmadı Bahri, hem diğer dâmadı berber Mehmed ondan his ve ümîd ettiğim metînâne hizmeti fevkalâde bir alâka ve sadâkatle tam tamına yerine getirmeye, çalışmaya başladılar. Hattâ hafîdeleri dahi masûm şâkirdler içine girmişler. Umuma selâm.

Said Nursî ∗∗∗

► (108) ◄

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddık, Bahtiyar, Vefâkâr, Fa'âl, Sebatkâr Kardeşlerim!

Evvelâ: Tekraren hem sizin Receb-i şerîfinizi ve Leyle-i Regâibinizi tebrik, hem Safranbolulu kardeşlerimizin tebriklerine mukàbeleten şühûr-u selâselerini ve dört leyâli-i mübârekelerini ve Nurlarla gayet ciddi alâkalarını tebrik ederiz. Ve oranın şâkirdleri nâmına yazılan tebriknâme mektûbunda benim pek çok kusurlu şahsıma verdikleri ünvânları ve senâları, Halîl İbrahim’in bazı mektûbları gibi, ta'dil ile Risale-i Nura çevirip Lâhikaya girmesini istedim; fakat şahsım pek sarîh bir tarzda mevzû yapıldığı için yakıştıramadım, şimdilik geri kaldı.

Kardeşlerim! Kat'iyyen biliniz: Şân ü şeref ve hodfürûşluk ve kendine güvenmek ve şahsımı beğendirmekten ürküyorum ve kaçıyorum ve şahsıma karşı medihlerden hoşlanmıyorum. Yalnız Risale-i Nura karşı sadâkat ve kanâate bir emâre olmak cihetiyle, bazı müfritâne tâbirleri, ya hatırları için veya hüsn-ü zanlarını kırmamak fikriyle kısmen ta'dil ile kabûl ve sükût ederim. Fakat iki ihlâs Lem'aları ve mesleğimizin “hıllet” ve “ihlâs” ve “uhuvvet” esâsları, bu tarz medihlere müsâade etmez.

Hem, bu benlik ve enâniyet asrında ve şöhret-perestlerin nazarında Nurların sâfiyetine ve hàlisiyetine zarar verebilir.

Sâniyen: Hıfzı’nın iki masûmunun yazdıkları Asâ-yı Mûsa ve Rehber ve Küçük Sözler bizi mesrûr eyledi. Yüz mâşâallâh. Böyle binler Nurcu masûmlar, istikbâli nurlandıracaklar.

Said Nursî ∗∗∗

► (109) ◄

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!

Bu şühûr-u mübârekede, Nurcuların, şirket-i maneviyesine inşâallâh pek çok kudsî servet girecek. Herbir Nurcu, binler lisânla ve yüzer kalemle çalışacak gibi kâr kazanacak. Ve bu mübârek ve çok bereketli aylarda beş tarzda ibâdet sayılabilen kalemle Zülfikàr (Mu'cizât) Mecmuası’na hizmet edenler, tam bahtiyardırlar. Fakat yazıdan ziyâde, sıhhatine dikkat etmek lâzım ve elzemdir. Bugün de tatlı iki mânidâr tevâfuku gördüm. Kanâatim geldi ki; benim bugünlerde zahmetler içinde Asâ-yı Mûsa tashihinde sıkıntılarıma mukâbil, inâyet-i İlâhiye ücretimi ve ta'yinâtımı şirin bir sûrette veriyor.

Birisi: Kahraman Tahiri’nin teberrük olarak getirdiği tatlı lokmalar, acîb bir bereketle, her gün ikişer üçer yediğim hâlde bitmiyordu. Hayret ederdim. Bugün âdetimle iki alacaktım; baktım yalnız iki tane kalmış, iktisad için birisini aldım. Aynı saatte, Hıfzı’nın iki masûm evlâdının, bir kutu içinde yazdıkları nüshalar altında şekerden, ekmekten, aynen Tahiri’nin lokmaları gibi, hem onun mikdarında elime verildi. Ben, bu tatlı tevâfuktan zevk alırken, dünkü gün, aynı saatte çok harâretim vardı, çok su içiyordum. Canım, üryani erik hoşafı istedi. Ben bilmiyordum, unutmuştum; şiddetli bir arzu ile harâretimi teskin edecek eskide alıştığım ve çok istimâl ettiğim üryani erik, bir kutu içinde ve Âsiye’nin hàs arkadaşlarından Nurcu Şerîfe Hanımın şekeriyle elime verildi. Ben de bu çok tatlı tevâfukun hatırı için hem masûmların, hem onların teberrüklerini yüz misli kadar kabûl ettim.

Umumunuza binler selâm.

Said Nursî ∗∗∗

► (110) ◄

Azîz, Sıddık, Sarsılmaz, Usanmaz, Çekinmez, Çekilmez Kardeşlerim!

Evvelâ: Bu yaz, derd-i maîşet cihetiyle ve bu şühûr-u selâse, ibâdet haysiyetiyle bir derece Nurların kitabetine fütûr verebilir diyenlere beyân ederiz ki: Bil'akis, yazmağa şevk verir.. ve vermek gerektir. Çünkü Nurun hizmeti; hem maîşet, hem rahat-ı kalbe bereketleriyle yardım ettiği gibi; ibâdet-i tefekkürî nev'inden olması cihetiyle, mübârek ayların sevâblarına büyük yardımı olur.

Sâniyen: Nurun bir şâkirdi bana dedi ki: “Geçen sene daha Nurlar bize teslîm olmadan ve hususî bir iâde neticesinde –burada rahmet dahi hususî bir derece tezâhürüyle– demiştin ki: ‘Ne vakit tam serbestiyetle Nurlar okunsa ve yazılsa ve bize iâde edilse, yağmurla, rahmet tam olacak.’ haber vermiştin. Hakikaten bu baharda hem Asâ-yı Mûsa her tarafta merakla yazılması ve okunması, hem Zülfikàr Mu'cizât yazılmasına şevkle başlanması bu emsâlsiz rahmete bir vesile olduğuna kat'î kanâatim geliyor” dedi.

∗∗∗

► (111) ◄

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!

Evvelâ: Husrev’le bir rûh iki cesed ve kendisi, bahâdır biraderiyle Nur hizmetinde çok ehemmiyetli mevki alan kahraman Rüştü’nün acîb bir el makinesini Nurlar için celbine çalışması, ehemmiyetli bir fütûhât-ı Nuriyenin mukaddimesidir. İnşâallâh, yine Nurlar, Nurcuların, lâyık elleriyle kalemleri gibi tab' ve neşredilecek; yabânî ve lâyık olmayanlara muhtaç olmayacak. Fakat herşeyden evvel sıhhatli ve yanlışsız ve güzel bir tarzda makine ile, mümkün ise evvel eski harfle yazılsa, sonra yeni harfle daha münâsibdir. Sizlerin isabetli tedbirinize havâle ediyoruz.

Sâniyen: Konyalı Sabri’nin Re'fet’e yazdığı mektûbunu gördüm, ondan bildim ki; bu Sabri, öteki Sabri gibi gayet hàlis ve samîmî ve çalışkan bir Nurcudur. Bin Bârekallâh hem ona, hem onu teşvik ve teşci' eden ve hocaların yüzlerini ak eden Konya âlimlerine. Başta müfessir mübârek Hoca Vehbi olarak onlara ve oradaki Nur şâkirdlerine çok selâm ederiz ve bu mübârek şühûr-u selâsede duâlarını isteriz.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Said Nursî ∗∗∗

► (112) ◄

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!

Sekiz sene çoluk ve çocuğuyla sadâkatle bana hizmet eden; ve evlâd ve ahfâd ve refîka ve damatlarıyla Nurlara ciddi çalışan; ve ders ve va'zlarını bütün Nurlardan veren; ve vefâtından on dakika evvel dünyaca en ehemmiyetli vasiyeti, kendinin Nur Risalelerini tekmîl için Şamlı Hâfıza ricâ eden, vefâtından iki gün evvel bana mektûb yazıp benim aynı vakitte Sava’yı Barla’ya tercih ederek Sava mezaristanında defnimi arzu ettiğimi sizlere yazdığımı sadâkatin kerâmetiyle hissedip bana mukàbele ve i'tirâz tarzında o mektûbunda der:

“Sen Barla’yı ikinci vatanımdır dediğin hâlde, neden ona gelmiyorsun, başka yerleri tercih edersin? İbtidâ-ı Medrese-i Nuriye Barla’dır, senin mezarın orada olmalı.” diye bana ihtar etti. İki gün sonra –size yazdığım daha size yetişmeden– onun mektûbunu, hem Şamlı Hâfız ikinci sahifesinde yazdığı vefât haberini aldığım merhum Muhâcir Hâfız Ahmed’in (R.H.) dünyadan göçmesi, aynen Abdurrahman gibi beni çok sarstı, ağlattırdı, ﴾ اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ ﴿ dedirtti. Binler rahmet onun rûhuna insin.. âmîn! Kabri de hânesi gibi Kur'ân ve Nurun bir menzili olsun.. âmîn!

Şübhem kalmadı ki; bu zâhir sadâkat kerâmeti, Nurcuların îmânla kabre gireceklerini isbât ediyor ve hüsn-ü hâtimeye mazhardırlar. Benim tarafımdan onun akrabasını tâziye ediniz.. Ve ben bütün duâlarımda onu hissedar ediyorum diye tebliğ ediniz.

Sâniyen: Kardeşimiz Re'fet bana yazıyor ki: “İstanbul’da Nurlara çok ihtiyaç var ve ekmek gibi herkes muhtaçtır. Ve kardeşlerimizden ve Nurlarla çok alâkadar ve çok okumuş ve Nurcu olan Yeşil Şemseddin, Nurun hakikatlerinden ders verdiğinden; va'zında binlerle adam bulunur.”

Hem Re'fet der: “Bundan anlaşılıyor ki; Risale-i Nur, bu millete her gün ekmek gibi lâzımdır.”

Hem bir kısım Nurları, ehemmiyetli zâtlara vermiş ve Zülfikàr-ı Mu'cizât’ın benim tashihimden geçmiş bir nüshasını istiyor.

Umuma birer birer selâm ve duâ ederiz ve duâlarını isteriz.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Said Nursî ∗∗∗