Emirdağ Lâhikası

► (153) ◄

14. bölüm / 31

► (153) ◄

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!

Evvelâ: Cennetü'l-Firdevs’in meyveleri ve Medresetü'z-Zehrâ’nın hey'et-i fa'âlesinin sahâif-i amelleri ve defter-i haseneleri olan Zülfikàr ve arkadaşlarını, selâmetle cuma gecesi serçe kuşunun verdiği müjdeden iki saat sonra kemâl-i sürûrla aldık. Sizlere onların harfleri adedince بَارَكَ اللهُ وَفَّقَكُمُ اللهُ وَاَسْعَدَكُمُ اللهُ فِي الدَّارَيْنِ deyip rûh u canımızla sizi tebrik ettiğimiz gibi; bu memleketi de tebrik ederiz. Ve Zülfikàr’ın zuhûrunun mukaddimeleri başlaması ile din lehinde kuvvetli cereyanların ve aleyhindeki tecâvüzün durması ve bir kısmı rücû edip eski hatîâtın tamirine çalışması işâretiyle, şimdi bilfiil tezâhür ve neşrolması, inşâallâh memleket için İslâmiyet cihetinde büyük bir fâidesi olacak ve zulmetleri dağıtacak işâretini veriyor.

Evet, şimâlden gelen küfr-ü mutlak cereyanını durduracak, yalnız Risale-i Nurdur. Siyaset, diplomatlık, bu vazifeyi göremez. Onun için, vatan-perver ve milliyetçi ve siyasetçiler, Nurlara sarılmağa mecburiyet var. O Zülfikàr’ın zuhûra gelmesi için çalışanların şahs-ı manevîsinin, belki herbirisinin kıyâmetteki defter-i hasenâtına yediyüz sahifesiyle bir tek sahife-i hasenât olmasını Rahmet-i İlâhiyeden niyâz ediyoruz.

Mâdem o îmân hakikatleri yüksek bir ibâdet ve hasenedir ve onunla çokların îmânını kurtarmak binler hasene hükmündedir; onun zuhûruna çalışanların herbirisi onu okuyup ve dinleyip i'tikàd etmesiyle, aynen işlediği sâir hayratın defteri gibi bir uhrevî senedidir. Elbette onların ve şahs-ı manevîsinin âhirette defter-i hasenâtından yediyüz sahifesiyle bir tek sahife olarak Zülfikàr aynen neşrolmak ve bir sahifesi hükmüne geçmek hadsiz bir rahmetin şe'nidir.

Sâniyen: Gerçi Nurlar girdikleri her yerde galebe eder, fakat mütemerrid ve muannid zındıklar, maddiyûnlar, ellerinden geldiği kadar fütûhâtına fütûr vermek için desîselere ve ehl-i siyasete evhâm vermeğe çabalıyorlar. İnşâallâh bir halt edemezler. Fakat ihtiyat, her vakit iyidir. (Sırran tenevveret) düsturu devam ediyor. Tâ bunun gibi birkaç mecmua çıkıncaya kadar temkinli ve ihtiyatlı bulunmak lüzumu var. Hattâ bu defa sırr-ı ﴾ اِنَّٓا اَعْطَيْنَا ﴿ nın remizli risalesini onüç seneden beri görmediğim hâlde buraya göndermek bir derece ihtiyat kaidesine muhâlif olduğu gibi, herkes anlamaz; hem te'vil ve tefsir lâzımdır. Çünkü “Lâhika”da bir mektûbda yazmıştım ki, iki hakikat mücmelen bana ihtar edilmişti:

Birisi: Bir derece dar bir dâirede bir nur gösterilmişti; geniş bir dâirede mânâ verip, kırk sene evvel “Bir nur göreceğiz” diye müjde veriyordum. Hattâ hürriyetten evvel, eski talebelerime de o müjdeyi mükerrer söylüyordum. Zannederdim ki; geniş siyaset dâiresinde olacak. Hâlbuki bu memleketin en ziyâde muhtaç olduğu îmânî ve İslâmî ve hayat-ı ictimâiye-i İslâmiye dâiresinde Risale-i Nuru göreceksiniz diye hakikatten bana ihtar edilmiş; bir hiss-i kable'l-vukû' ile musırrâne ve tekrar ile ben de haber veriyordum, o hak ve hakikatli mes'elenin sûretini değiştiriyordum.

İkincisi: Şeâir-i İslâmiyeye ve siyaset-i İslâmiyeye darbe vuranlar oniki, onüç, ondört, onaltı sene zarfında büyük darbeler yiyecekler diye bana ihtar edildi. Evvelki mes'elenin aksine olarak, geniş dâirede vukû' bulan o hâdisâtı ve büyük cemâatlere gelen o tokatları, küçük bir dâirede şahıslara gelecek tokatlar sûretinde mânâ vermiştim ki, tam aynen iki dâirede, hem küçük, hem büyük oniki sene sonra en müdhişi dünyayı terkettiği gibi; büyük dâirede de onun gibi dehşetli cemâatler; oniki, onüç, ondört, onaltı tarihlerinde aynı tokatları yediler ve yiyecekler diye ihtar edildi.

Ben, te'vilim ile bu büyük dâireyi yalnız küçükte tatbik ettiğim gibi; evvelki nur mes'elesinde de bil'akis küçük dâireyi ve sırf îmânî hâdise-i Nuriyeyi pek geniş dâire-i siyâsiyede te'vilimle mânâ vermiştim. Onun için, sırr-ı ﴾ اِنَّٓا اَعْطَيْنَا ﴿ yi herkes birden anlamaz. Hem şahsî isimleri böyle mesâil-i ilmiyeye girmemek lâzım olduğundan, o risale hattâ onüç seneden beri elime geçmediğinde isabet var; kardeşlerim dahi onu merak etmesinler. Biri eğer çok merak etse, o sırr-ı ﴾ اِنَّٓا اَعْطَيْنَا ﴿ nın başında “Şimdiki sâniyen” ile başlayan fıkrayı ve “Lâhika”da geçen aynı mes'eleye dair fıkrayı okumak lâzımdır, yoksa hiç bakmasın.

O ikinci Harb-i Umumî ve o dehşetli şahsın dünyadan gitmesiyle ve şimdi de onun mesleği geri çekilmesi ve bir kısmı o mesleğin aksine din lehinde resmen çalışması ve ehl-i îmânın istibdâd-ı mutlakadan bir derece kurtulması ve az bir te'vil ile o risaleciğin verdikleri haber aynı tarihlerde vukû' bulması, o sûrenin bir lem'a-i i'câzıdır. Fakat heyecanlı te'villerim perde çekmişti, hakikat gizlenmiş. ∗∗∗

► (154) ◄

Azîz, Muhterem Kardeşim!

Bin üçyüz seneden beri Âlem-i İslâmı ağlatan ve bütün ehl-i hakikate “Eyvâhlar! Yazıklar olsun!” dediren Âlem-i İslâmın en dehşetli büyük yarasını deşmek, düşünmek; benim hususî meşrebimde tahammülüm fevkınde elem veriyor. Hususan yirmibeş seneden beri ihlâs ile hakîki hizmet-i îmâniye, beni her nev'i siyasetten çektiği ve yirmibeş sene zarfında bir gazeteyi okutturmadığı gibi; yirmi sene bu işkenceli esâretimde hayat-ı siyâsiyeye bakmamak için hükûmete müdafaât-ı hapsiyeden başka müracaat etmeyen ve vazife-i îmâniyeye noksan gelmemek ve ihlâs kırılmamak ve siyasete bulaşmamak için on sene bu dehşetli harb-i umumiye bakmayan, baktırmayan bir hâlet-i rûhiyeyi taşımağa mecburiyetim varken; şimdi dehşetli ejderhalar hakàik-ı îmâniye cebhesinde ehl-i îmâna gözümüz önünde saldırmalarından ve çokları ısırmalarından, ehl-i îmânı kurtarmak mecburiyeti Kur'ânın emriyle varken, bu zamanı bırakıp, eski zamana gidip, Ehl-i Beyt’e gelen dehşetli zulümleri temâşâ etmek, daha ziyâde rûhumu ezer ve kuvve-i maneviyeyi kırıp rûhuma azâb azâb üstüne gelmektir.

Zâlim siyasetin gaddârâne bir düsturu olan “cemâat için ferd fedâ edilir” diye çok zâlimâne pek çok vukûâtı, ehvenü'ş-şer diye bir nev'i adâlet-i izafiye nâmında hâkimiyetine bir maslahat göstermişler. Hattâ bu asırda, o gaddâr düsturun hükmüyle, bir adamın hatâsıyla bir köyü mahveder. Beş-on adamın, onların siyasetine zarar vermek tevehhümüyle, binler adamı perîşan eder.

İşte, eski zamanda bir derece, siyasetin bu gaddâr düsturu İslâmlar içine girdiğinden; siyasette, bu müdhiş düsturlar karşısında –mecburiyetle– selef-i sâlihîn sükût ile ve Ehl-i Sünnet Ve'l-cemâatin imâmları o kapıları kapamak طَهَّرَ اللهُ اَيْدِيَنَا فَنُطَهِّرُ اَلْسِنَتَنَا deyip o kapıları açmıyorlar.

Mâdem, Ehl-i Beyt’e zulmedenler şimdi âhirette cezasını öyle bir tarzda görüyorlar ki, bizim onlara hücumla yardımımıza bir ihtiyaç kalmıyor. Ve mazlum Ehl-i Beyt, muvakkat bir azâb ve zahmet mukâbilinde o derece yüksek bir mükâfât görmüşler ki, aklımız ihâta etmiyor. Değil şimdi onlara acımak, belki onları o hadsiz rahmete mazhariyetleri noktasında binler tebrik etmek gerektir ki; birkaç sene zahmetle, milyonlar mertebeler ve bâkî saâdetler âhirette kazandıkları gibi; dünyada da kaldıkları zamanda, ehemmiyetsiz, dünyanın fânî saltanatı ve muvakkat hâkimiyeti ve karışık siyasetine bedel manevî birer sultan ve hakikat âleminde birer Şah, birer manevî Pâdişah makamını kazandılar. Vâliler yerine, evliyâlar, aktâblara kumandan oldular. Kazançları, bire bin değil, milyonlardır.

İşte bu sır içindir ki; Yeni Said’in hususî üstadı olan İmâm-ı Rabbânî, Gavs-ı A'zam ve İmâm-ı Gazâlî, Zeynelâbidîn (R.A.) hususan Cevşenü'l-Kebîr münâcâtını bu iki imâmdan ders almışım. Ve Hazret-i Hüseyin ve İmâm-ı Ali Kerremallâhu Vechehu’den aldığım ders, otuz seneden beri, hususan Cevşenü'l-Kebîr’le dâima onlara manevî irtibatımda, geçmiş hakikati ve şimdiki Risale-i Nurdan bize gelen meşrebi almışım. Zâlimlerin gaddârlıklarını değil deşmek, bakmak; belki düşünmek de meşrebimize gelmiyor. Çünkü onlar mücâzâtını; ve mazlumlar mükâfâtını, aklımızın fevkınde görmüşler. O mes'eleler ile meşgul olmak, şimdiki bu hazır musîbet-i diniyeye karşı mükellef olduğumuz vazife-i Kur'âniyeye zarar verir.

Ulemâ-i İlm-i Kelâmın ve Usûlü'd-din allâmelerinin ve Ehl-i Sünnet Ve'l-cemâatin dâhî muhakkìklerinin İslâmî akîdelere dair çok tedkik ve muhâkemâtla; ve âyât ve hadîsleri muvâzene ile kabûl ettikleri Usûlü'd-din düsturları, şimdiki Risale-i Nurun meşrebini muhâfazaya emrediyor, kuvvet veriyor. Hattâ, hiçbir yerde, hattâ ehl-i bid'a kısmı da bu meşrebimize ilişemiyorlar. Hakikat-i ihlâs tam muhâfaza edildiği için, her nev'i, Ehl-i İslâm içine giriyor. Şîalıkta müteassıb ve Vehhâbîlikte de müfrit, feylesofların en maddîsi ve mütefennini ve müteassıb hocaların en enâniyetlisi, beraber Nur dâiresine girmeğe başlamışlar ve kısmen şimdi de kardeşçe bulunuyorlar. Hattâ bazı misyonerler de, Din-i İsâ’nın (A.S.) hakîki rûhânisi de o dâireye gireceklerine emâreler var. Birbirine hücum değil; belki bir tesânüd, bir musâlaha lüzumunu hissedip medâr-ı münâkaşa mes'eleleri ortaya atmıyorlar. Demek İmâm-ı Ali’nin (R.A.) otuz-kırk işâretiyle sarâhat derecesinde haber verdiği Risale-i Nur, bu zamanın müdhiş yaralarına tam bir ilâçtır. Onun için, o dâire bize kâfî gelmiş, harice çıkmıyoruz.

İmâm-ı Ali (Kerremallâhu vechehu) nin şahsına ve hayatına ve adâlet-i hakîki üzerine giden siyasetine ilişmek, darbe vurmak başkadır. Şahsiyet-i zâhirîsinden ve hayat-ı dünyeviyesinden ve siyaset-i ictimâiyesinden binler derece daha yüksek olan şahsiyet-i manevîsine ve kemâlât-ı ilmiyesine ve makàmât-ı velâyetine ve vârisliğine darbe gelmez ve gelmemiş ve gelemiyor. Kimin haddi var? Onun için, iki ciheti birleştirmek tevehhümüyle karşısında muârazaya çalışanların taarruzu, pek dehşetli görünüyor. Ehl-i îmân ortasında nasıl böyle vukûât olabilir? diye hayret veriyor. Hâlbuki Yezid ve Velîd gibi habîs herifler müstesnâ, ötekilerin kısm-ı a'zamı, İmâm-ı Ali’nin (R.A.) hàrika kemâlâtına ve kerâmetlerine ve verasetine ilişmek değil; belki yalnız hayat-ı ictimâiye-i insaniyeye ait idaresine darbe vurmağa çalışmışlar, hatâ etmişler.

Haricî ve büyük bir düşmanın hücumu zamanında, dâhilî küçük düşmanlıkları bırakmak elzemdir. Yoksa, hücum eden büyük düşmana yardım hükmüne geçer. Bunun için dâire-i İslâmiyede eskiden beri tarafgirâne bir birine mukâbil, muârız vaziyetini alan Ehl-i İslâm o dâhilî düşmanlıkları muvakkaten unutmak maslahat-ı İslâmiye muktezâsıdır. ∗∗∗

► (155) ◄

Azîz, Sıddık, Bahtiyar Kardeşim Süleyman Rüştü!

Seni ve kardeşin kahraman Burhan’ı ve senin iki mübârek, masûm evlâdını ve senin hâne halkını, Risale-i Nur nâmına ve umum şâkirdler hesabına rûh u canımızla sizi tebrik ediyoruz. Böyle kudsî ve dâimî sevâb kazandıracak uhrevî bir hizmete muvaffakıyetinizi, Isparta ve bu memleket istikbâlde alkışlayacaktır. Size çok hayırlı duâları kazandıracak. İnşâallâh, Zülfikàr gibi daha çok emsâline muvaffak olursunuz. Bu acîb şerâit içinde bu fevkalâde muvaffakıyet; hem Zülfikàr’ın, hem sadâkatinizin bir kerâmetidir. Çok mübârek olan senin rüyan ki, emr-i İlâhi ile, Kur'ânı, Hazret-i Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’a vermek, Hazret-i Cebrâil’in vazifesinin bir cilvesidir. İşârettir ki, bu hizmetiniz; hem rızâ-yı İlâhiyeye, hem rızâ-yı Peygamberîye (A.S.M.) muvâfıktır. Mu'cizât-ı Kur'âniyeyi, Mu'cizât-ı Ahmediye vâsıtasıyla Ümmet-i Muhammediyeye (A.S.M.) tebliğ etmek mânâsıyla senin rüyan tâbir edilir.

Nasıl, bir küçücük cam parçasında güneşin bir timsâli, ziyâsıyla o elindeki camı tutanla münâsebetdâr olur; bir nev'i muhâbere eder. Öyle de hususî bir tecellî ile, rüyalarda –selef-i sâlihînde bu çeşit rüyalar görülmüş– makbûliyet ve rızâ alâmetidir. Hazret-i Peygamberin (A.S.M.) yanında gördüğün adam da, Nur ve Risale-i Nur şâkirdlerinin şahs-ı manevîsidir. ∗∗∗

► (156) ◄

Vazifemiz, ihlâs ile ve sebat ve tesânüdle ve mümkün olduğu kadar ihtiyat ile (sırran tenevveret) irşad-ı Alevîyi fiilen tasdik etmek, ona göre hareket etmektir. Yoksa, muârızlara mukàbele etmek ve onların hücumundan telâş etmek değil. Muvaffakıyet ve fütûhât-ı Nuriye ve revâc ile intişarı ise, vazife-i İlâhiyedir. Vazifemizi yapıp, vazife-i İlâhiyeye karışmamak gerektir diye hem bana, hem sizin bedelinize tesellî buldum. ∗∗∗

► (157) ◄

O beş Ahmed’den Safranbolu’da Hasan Feyzi’nin tam yerine geçen tam vârisi Safranbolulu Ahmed Fuâd’ın gayet samîmî ve fedâkârâne mektûbunda, benim bedelime, aynen Hasan Feyzi, Hâfız Ali gibi; bâkî kalan hayatını bana verip, benden evvel berzaha gitmek için duâ ediyor. Hâlbuki şimdi Nurlara onun hayatı daha ziyâde fâidelidir. Bana nisbeten genç, fa'âl bir kardeşim, benden sonra, kardeşlerim gibi vazife-i Nuriyemi yapıyorlar diye kemâl-i istirahat-i kalble ecelimi beklerim. Cenâb-ı Hak, onun gibi çok fedâkârları Nurlara kavuştursun. ∗∗∗

► (158) ◄

Hem çok eski, hem çok sâdık, hem çok muktedir, sebatkâr Medrese-i Nuriye kahramanlarından Marangoz Ahmed’in; ve medresenin üstadı olan merhum Hacı Hâfız’ın kerâmetli vefâtına dair güzel, hazîn mektûbunda, o Medrese-i Nuriyenin şâkirdlerinin, o merhum üstadlarına karşı gösterdikleri dindarâne vaziyet ve yağmurun zahmet vermemek ve onları ıslatmamak ve üşütmemek için durması, iş bittikten sonra başlaması, o merhum zâtın rûhuna büyük rahmetlerin nüzûlüne emâre...

Cenâb-ı Hak o rahmet katreleri adedince ona ve onlara rahmet etsin. Âmîn. ∗∗∗

► (159) ◄

Kastamonu’da, sekiz sene mübârek mahdumu ve merhum refîkasıyla Risale-i Nura fevkalâde bir sadâkatle çalışan ve kalemiyle Risale-i Nura çok hizmet eden ve çokları Nur dâiresine getiren ve hapishânede kendi gibi kahramanlardan olan Sâdık Beye; hem istirahatime, hem Nur şâkirdlerinin tesânüdüne ehemmiyetli hizmet eden ve Feyzi ve Emin ve İhsân ve Ahmedler gibi hàs kardeşlerimizle; yine Kastamonu’da Nurlara hizmet eden Küçük Şeyh nâmında Hilmi Bey bana mektûbunda, Nurcu olan refîkasının vefâtını bildiriyor. O merhume hakkında medâr-ı şükrândır ki; bir-iki aydır, duâlarımda Zehralar dediğim vakit, Hâcerler de derdim; içinde, o merhumeyi de niyet ediyordum. Vefâtını bilmiyordum. Cenâb-ı Hak, ona binler rahmet eylesin ve akrabasına sabr-ı cemîl ihsân etsin. Âmîn! ∗∗∗

► (160) ◄

Risale-i Nur dâiresinde bulunan ve bilfiil çalışan hocalardan ve Konya hocalarından başka, sâir hocalara, bugünlerde, tashihât yaparken şiddetli bir hiddet bana geldi. Çünkü, arabî okumayan Nur şâkirdlerinin fedâkârları, arabî bilmemesinden sehivler, hatâlar oluyor. Ben de zahmet çektiğimden, hem eski talebelerimden olan hocalara ve kardeşime, hem şimdiki Ankara’da ve İstanbul’daki resmî hocalara bağırarak dedim:

“Ey insafsızlar! Neden hem vazifeniz, hem medresenin mahsulü, hem size farz-ı ayn gibi lüzumu bulunan bu hizmet-i îmâniyede bana yardım etmiyorsunuz. Belki de sizin lâkaydlığınızdan çokların çekilmesine sebebiyet veriyorsunuz. İmâm-ı Ali’nin (R.A.) âhir zamanın bir kısım hocalarına vurduğu tokattan hissedar oluyorsunuz” diye dehşetli bir i'tirâz kalbe gelirken, birden, kalbini bozmayan hocaları müdafaa etmek için üç mânâ ihtar edildi.

Birincisi: Resmen iki büyük merkezde, iki hey'et-i ilmiye, beyânı münâsib olmayan çok esbâba binâen, her vesile ile, hoca kısımlarının Risale-i Nurdan çekilmeleri için çok vâsıtaları istimâl ediyorlar. Memuriyet gibi derd-i maîşet belâsıyla bîçâre hocaları dâirelerine çekip, Nurlardan uzaklaştırıyorlar. Bîçâre hocalar, Nurların kıymetini bilmiyorlar değil; belki derd-i maîşet veyâhut o hey'et-i ulemâdaki büyük hocalara i'timâd edip ve kendi tahsil ettiği ilm-i dinî kendi îmânını kurtaracak derecesindedir zannıyla lâkayd kalıp, ruhsatla amel etmeğe kendine fetvâ buluyor.

İkinci mânâ: Bu kadar dehşetli bir hücum ve tazyîke ma'rûz kalan Risale-i Nur şâkirdlerini, evhâm yüzünden, güyâ Menemen ve Şeyh Said vâkıaları gibi bir hâdisenin ihtimali var diye iki defa imha için, hem perde altında eskiden beri düşmanlarım, hem resmen kanun ve idare ve siyaset cihetinde merhametsiz bir sûrette bazı erkân-ı hükûmetin bizi iki defa hapis ve ittiham etmesi ve resmî ve gayr-ı resmî propagandalarla herkesi bizden ve Nurlardan ürkütmesiyle elbette hassas ve bir derece zaîf hocalara ehemmiyetli bir korku verip bir mazeret olur. Onun için, ekseriyet değil; belki yalnız fevkalâde bir cesâret ve gayret taşıyan bir kısım hocalar, Nurlar dâiresine girip, girmeyenleri de bir derece affettirdiler.

Üçüncü mânâ: Şimdilik te'hir edildi. Bazı hocalar, “Minâre kadar yüksek bir adamı”, hem “Alnında okunacak bir yazı bulunacak” hem “Birden eli bir su ile delinecek” gibi hakikatin perdesi olan teşbihleri hakikat zannetmek bahânesiyle, Nurun bazı ihbarât-ı gaybiyesi, sathî nazarlarına muvâfık gelmiyor.. ona daha yanaşmıyor. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, bu zamanda Risale-i Nurda, nokta-i istinâd olarak avâm-ı mü'minînin en ziyâde muhtaç oldukları ve Nurda buldukları öyle bir hakikattir ki; hiçbir şeye âlet olmayacak ve hiçbir garaz ve maksad, içine girmeyecek ve hiçbir şübhe ve vesveseye meydân vermeyecek ve hiçbir düşman ona bahâne bulup çürütmeyecek ve yalnız hak ve hakikat için ona çalışanlar bulunacak; dünya maksadları ona karışmayacak; tâ ki, uzakta olan ehl-i îmân, o hakikate ve sâdık nâşirlerine tam i'timâd edip îmânlarını, zındıkların ve dinsizlerin, din aleyhindeki dehşetli feylesofların i'tirâzlarından ve inkârlarından kurtarsınlar.

Evet, o ehl-i îmân, lisân-ı hâl ile diyecek ki: Mâdem bu hakikati, bu kadar şiddetli düşmanları çürütemediler ve i'tirâz edemiyorlar; ve şâkirdleri, haktan başka onun hizmetinde hiçbir maksad taşımıyorlar; elbette o hakikat, ayn-ı hak ve mahz-ı hakikattir diye bin bürhân kadar bir delil hükmünde îmânını kuvvetlendirir ve kurtarır; ve “İslâmiyette bir hakikatsizlik mı var?” diye daha evhâma düşmeyecekler.

İki defadır, himmeti uzun, eli kısa Abdurrahman Salâhaddin, Asâ-yı Mûsa’yı ve Zülfikàr’ın bir kısmını Câmiü'l-Ezher’e göndermek istemiş, hilâf-ı me'mûl olarak, o lüzumlu ve ehemmiyetli yere bazı esbâba binâen gitmemiş اَلْخَيْرُ فِى مَا اخْتَارَهُ اللهُ kaidesince, belki ben o iki nüshaya bakmadığım ve tashih edemediğim için; o inceden inceye herşeyi tedkik eden ulemâ hey'etine, tam bir tashih gördükten sonra, hem tam Zülfikàr ve Asâ-yı Mûsa beraber olarak gitmek münâsibdir diye kalbime geldi. Belki ehemmiyetli ve ulemânın i'tirâzını celbedecek sehivler içinde var. Onun için, o iki risaleyi, Salâhaddin bana göndersin ki, ben bakacağım. Sonra inşâallâh, hem tam Zülfikàr’ı, hem Asâ-yı Mûsa ile, hem Tılsım Mecmuası ile, ehemmiyetli bir beyânnâme ile beraber göndereceğiz.

Üstadlarımdan birisi olan Mevlâna Celâleddin-i Rûmî’ nin (K.S.) mensûblarından olduğu anlaşılan eczâcı Hacı Abdüllàtîf’in mektûbundan anlaşılıyor ki, bilerek, tam takdir ederek Nurlara hizmet edecektir. Zâten ben bekliyordum ki, Mevlevîlerden bazı Nur kahramanları çıksın. İnşâallâh birisi bu olacak. Ona çok selâm ederim. Hususî mektûb yazmağa hâlim müsâade etmediği için gücenmesinler. Orada, Sabri ve mahdumları ve Nur şâkirdlerine ve başta Hoca Vehbi Hazretleri olarak hocalarına çok selâm eder ve duâlarını bekleriz. ∗∗∗

► (161) ◄

Size hayatımda vefâttan sonra elinize geçecek manevî malımı ve hukukumu size vermeğe ve مُوتُوا قَبْلَ اَنْ تَمُوتُوا sırrına binâen, ölümden evvel sizi bilfiil vâris yapmağa dair bir Nur şâkirdi sordu ki:

“Hikmet nedir? Sizi daha çok zaman aramızda görmek istiyoruz. İnşâallâh öyle kalacaksınız.”

Ben de dedim ki:

Eğer vefâttan sonra bu hakîki ve hakikatli vârislerin eline bu malım geçse, dünya malı gibi bir derece taksim olur; derecesine göre herbirisi maldan bir kısmına hakîki mâlik olur, umumuna mâlik olamaz. Fakat ölümden evvel vârislere verilse; emvâl-i uhrevî gibi herbirisi, umum o mala, o nur lambasına derecesine göre mâlik sayılır; herbirisi, küçük birer Said olur; bir nöbetçi yerine, binler nöbetçiler olur; Said’in, irsiyette yalnız binden bir hisse sâhibi bir Nurcu olmaz; belki tam bir genç Said olur.

Meselâ o emvâl, emvâl-i Nuriye, farazâ bir hazine kadar olsa, binler Nurculara tevzîatta, taksimatta yirmişer, yüzer altın düşebilir; fakat vefât etmeden onları onlara vermek, bir sırr-ı azîme binâen, herbirine isti'dâdına göre, hàslara bir milyon birden düşebilir. Bu sırrın bir sırrı var, şimdi izâh edemem.

Yine o şâkird dedi ki:

“Herbir hàs şâkirdin, senin gibi hayatını ve bütün rahatını fedâ edebilir mi ki, o koca malı bütün birden alsın.”

Ben de dedim ki:

İnşâallâh tesânüdün sırr-ı azîmi ile –ki, üç elif tesânüdle yüz onbir kuvvetinde gösterdiği gibi– hàs şâkirdlerin mâbeynindeki tesânüd-ü hakîkinin verdiği kuvvet, benim gibi bir bîçârenin sizce fevkalâde zannedilen fedâkârlığından geri kalmayacaktır inşâallâh. ∗∗∗

► (162) ◄

Sava Medrese-i Nuriye kahramanlarından Mehmed Çavuş, benim için yazdığı Zülfikàr’ı emniyet müdürünün elinde görmüş, demiş: “Benimdir, veriniz..”

O da demiş ki: “Hoşuma gitti, bir-iki hafta okuyacağım.”

O da demiş: “Kalsın.”

Eğer münâsib görseniz, benim tarafımdan o emniyet müdürüne ve alan komisere deyiniz ki: Said size selâm edip benim hattım güzel olmadığı için, o zât, benim için yazmış.

Ben Isparta’yı; toprağıyla, taşıyla, bütün ahâlisiyle mübârek gördüğümden; oradaki hükûmete, hususan zâbıtasına ciddi dost nazarıyla bakıyorum. Hususan çok tecrübelerle ve üç vilâyet zâbıtasının itirafıyla ve üç vilâyet mahkemesinin müttefikan berâet kararıyla ve üç cem'iyet-i ilmiyenin ve ehl-i vukûfun tahsin ve takdirleriyle sâbit olmuş ki; Risale-i Nur eczâları ve şâkirdleri, emniyet müdürünün ve zâbıtanın vazifeleri olan âsâyiş ve idare ve inzibat ve ahlâksızlığa karşı, komiserlerden ziyâde, serkeşleri itâate getirmek ve âsâyişi te'min etmekte, manevî ve tam te'sirli manevî inzibat memurlarıdır. Onun için zâbıta, evhâmla değil; kemâl-i takdirle, emniyet müdürünün bakması gibi bakmalıdır. Çünkü o Zülfikàr hakkında demiş: “Çok güzel, sevdim, okuyacağım.. hoşuma gitti.” Her ne ise. Siz, daha ne münâsib görürseniz öyle yaparsınız.

Hem emniyet müdürüne deyiniz ki: Kardeşimiz Said diyor: Eğer o Zülfikàr tam hoşuna gitmişse, o benimdir, ona hediye ediyorum. Hem onun gibi mühim olan Asâ-yı Mûsa’yı da ona hediye edeceğim.

Denizli’den ve Tavas’tan gelen güzel mektûblarına hususî cevab vermeğe kat'iyyen vaktim ve hâlim müsâade etmediğinden; hususî cevab vermediğimden gücenmesinler. Çakır Yûsuf’un mektûbundan, tam ciddiyeti ve tam Hasan Feyzi’nin bir vârisi olduğunu gösteriyor. ∗∗∗

► (163) ◄

Kardeşimiz ve Nurun kumandanlarından Isparta Hulûsî’si Re'fet Beyin mübârek masûmunun dokuz yaşında iken –bu derece– Risale-i Nurdan “Birinci Söz”ü yazması gösteriyor ki; o mübârek Hüsnü, Safranbolu’nun onbir yaşındaki Hüsnü’sü gibi dahi masûmların küçücük bir kahramanı olmağa namzeddir. Cenâb-ı Hak, onu, Nurlara bağışlasın ve muvaffak eylesin.. âmîn. İnşâallâh, yazdığı nüshayı sonra tashih edip göndereceğim.

∗∗∗

► (164) ◄ Eski Dâhiliye Vekili, Şimdi Parti Kâtib-i Umumîsi Hilmi Bey!

ESKİ DÂHİLİYE VEKİLİ, ŞİMDİ PARTİ KÂTİB-İ

UMUMÎSİ HİLMİ BEY!

Evvelâ: Yirmi sene zarfında bir tek istid'a dâhiliye vekili iken sana yazdım. Fakat yirmi senelik kaidemi bozmadım, vermedim. İstersen sana okuyacağım. Hem eski dâhiliye vekili, hem şimdi kâtib-i umumî sıfatlarıyla seninle konuşacağım. Yirmi sene, hükûmetle konuşmayan, tek bir defa yine hükûmet hesabına hükûmetin büyük bir rüknü ile konuşan adam, on saat kadar söylese azdır. Onun için siz benimle konuşmayı bir-iki saat müsâade ediniz.

Sâniyen: Şimdi partinin kâtib-i umumîsi itibariyle size bir hakikati beyân etmeğe kendimi mecbur biliyorum. Hakikat da şudur:

Sen, kâtib-i umumî olduğun halk fırkasının millet karşısında gayet ehemmiyetli bir vazifesi var. O da şudur:

Bin seneden beri Âlem-i İslâmiyeti kahramanlığı ile memnun eden ve vahdet-i İslâmiyeyi muhâfaza eden ve âlem-i beşeriyeti, küfr-ü mutlaktan ve dalâletten şânlı bir sûrette kurtulmasına büyük bir vesile olan Türk Milleti ve Türkleşmiş onların din kardeşleri!

Eğer şimdi, eski zaman gibi kahramancasına Kur'âna ve hakàik-ı îmâna sâhib çıkmazsanız ve sizler gibi ehl-i hamiyet eskide yanlış bir sûrette ve din zararına medeniyetin propagandası yerinde doğrudan doğruya hakàik-ı Kur'âniye ve îmâniyeyi tervîce çalışmazsanız, size kat'iyyen haber veriyorum ve kat'î hüccetlerle isbât ederim ki, Âlem-i İslâmın muhabbet ve uhuvveti yerine, dehşetli bir nefret; ve kahraman kardeşi ve kumandanı olan Türk milletine bir adâvet; ve şimdi Âlem-i İslâmı mahva çalışan küfr-ü mutlak altındaki anarşiliğe mağlûb olup, Âlem-i İslâmın kalesi ve şânlı ordusu olan bu Türk Milletinin parça parça olmasına ve şark-ı şimâlîden çıkan dehşetli ejderhanın istilâ etmesine sebebiyet verecek.

Evet, hàriçte iki dehşetli cereyana karşı bu kahraman millet, Kur'ân kuvvetiyle dayanabilir. Yoksa, küfr-ü mutlakı, istibdâd-ı mutlakı, sefâhet-i mutlakı ve ehl-i nâmusun servetini serserilere ibaha etmesini âlet ederek dehşetli bir kuvvetle gelen bir cereyanı durduracak, ancak İslâmiyet hakikatiyle mezcolmuş, ittihâd etmiş ve bütün mâzideki şerefini İslâmiyette bulmuş, bu millet dayanabilir. Bu milletin hamiyet-perverleri ve milliyet-perverleri, herşeyden evvel bu mümtezic, müttehid milliyetin can damarı hükmünde olan hakàik-ı Kur'âniyeyi terbiye-i medeniye yerine esâs tutmak ve düstur-u hareket yapmakla o cereyanı durdurur inşâallâh.

İkinci cereyan: Âlem-i İslâmdaki müstemlekâtlarını kendilerine ısındırmak ve tam bağlamak için bu vatandaki kuvvetli merkeziyet-i İslâmiyeyi dinsizlikle ittiham etmekle bozmak ve Âlem-i İslâmın, irtibatını ma'nen kesmek ve uhuvvetlerini bu millete adâvete çevirmek gibi bir plânla şimdiye kadar bir derece muvaffak da olmuş.

Eğer bu cereyanın aklı başında olsa, bu dehşetli plânı değiştirip hàriçteki Âlem-i İslâmı okşadığı gibi; bu merkezdeki İslâmiyet dinini okşasa, hem o da çok istifade eder, hem azîm fütûhâtını bir derece muhâfaza eder, hem bu vatan ve millet dehşetli belâdan kurtulur.

Eğer şimdi siz kâtib-i umumî olduğunuz hamiyet-perver, milliyet-perver adamlar, şimdiye kadar cereyan eden ve medeniyet hesabına mukaddesâtı çiğneyen usûlleri muhâfazaya çalışıp, üç-dört şahsın inkılâb nâmında yaptıkları icraatı esâs tutarak mevcûd haseneleri ve inkılâb iyiliklerini onlara verip ve mevcûd dehşetli kusurları millete verilse, o vakit üç-dört adamın seyyiesi üç-dört milyon seyyie olup bu kahraman ve dindar milleti ve İslâm ordusu olan Türk Milletinin geçmiş asırlardaki milyarlar şerefli merhum ordularına ve milyonlarla şehîdlerine ve milletine büyük bir muhâlefet ve ervâhına bir manevî azâb ve şerefsizlik olmakla beraber; o üç-dört inkılâpçı adamın pek az hisseleri bulunan ve millet ve ordunun kuvvet ve himmetiyle vücûd bulan haseneleri o üç-dört adama verilse, o üç-dört milyon iyilikler, üç-dört haseneye inhisar edip küçülür, hiçe iner; daha dehşetli kusurlara keffâret olamaz.

Sâlisen: Size karşı elbette çok cihetlerde dâhilî ve haricî muârızlar var. Ben, dünya ve siyasetin hâline bakmadığım için bilemiyorum. Fakat beni bu sene de çok sıkıştırdıkları için mecburiyetle sebebine baktım ki, size karşı bir muârız çıkmış. Eğer o muârız mükemmel bir reis bulup hakàik-ı îmâniye nâmına çıksa idi, birden sizi mağlûb ederdi. Çünkü bu milletin yüzde doksanı, bin seneden beri an'ane-i İslâmiye ile, rûh ve kalb ile bağlanmış. Zâhiren muhâlif fıtratındaki emre itâat cihetiyle serfürû etse de, kalben bağlanmaz.

Hem, bir Müslüman, başka milletler gibi değil. Eğer dinini bıraksa anarşist olur, hiçbir kayıd altında kalamaz; istibdâd-ı mutlaktan, rüşvet-i mutlakadan başka hiçbir terbiye ve tedbirle idare edilmez. Bu hakikatin çok hüccetleri, çok misâlleri var. Kısa kesip sizin zekâ­vetinize havâle ediyorum.

Bu asrın Kur'âna şiddet-i ihtiyacını hissetmekte İsveç, Norveç, Finlandiya’dan geri kalmamak size elzemdir. Belki onlara ve onlar gibilere rehber olmak vazifenizdir. Siz, şimdiye kadar gelen inkılâb kusurlarını üç-dört adamlara verip şimdiye kadar umumî harb ve sâir inkılâbların icbarıyla yapılan tahribâtları –hususan an'ane-i diniye hakkında– tamire çalışsanız, hem size istikbâlde çok büyük bir şeref ve âhirette büyük kusurâtlarınıza keffâret olup, hem vatan ve millet hakkında menfaatli hizmet ederek milliyet-perver, hamiyet-perver nâmına müstehak olursunuz.

Râbian: Mâdem ölüm öldürülmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor; ve mâdem siz de herkes gibi kabre koşuyorsunuz; ve mâdem o kat'î ölüm ehl-i dalâlet için i'dâm-ı ebedîdir, yüzbin hamiyetçilik ve dünya-perestlik ve siyasetçilik onu tebdil edemez; ve mâdem Kur'ân, o i'dâm-ı ebedîyi, ehl-i îmân için terhis tezkeresine çevirdiğini güneş gibi isbât eden Risale-i Nur elinize geçmiş ve yirmi seneden beri hiçbir feylesof, hiçbir dinsiz ona karşı çıkamıyor.. bil'akis dikkat eden feylesofları îmâna getiriyor ve bu oniki sene zarfında dört büyük mahkemeniz ve feylesof ve ulemâdan mürekkeb ehl-i vukûfunuz, Risale-i Nuru, tahsin ve tasdik ve takdir edip, îmân hakkındaki hüccetlerine i'tirâz edememişler. Ve bu millet ve vatana hiçbir zararı olmamakla beraber; hücum eden dehşetli cereyanlara karşı sedd-i Zülkarneyn gibi bir sedd-i Kur'ânî olduğuna Türk Milletinden, hususan mekteb görmüş gençlerden yüzbin şâhid gösterebilirim; elbette benim size karşı bu fikrimi tam nazara almak, ehemmiyetli bir vazifenizdir. Siz dünyevî çok diplomatları her zaman dinliyorsunuz; bir parça da âhiret hesabına konuşan benim gibi kabir kapısında vatandaşların hâline ağlayan bir bîçâreyi dinlemek lâzımdır.

Küçük bir Hâşiye:

Hilmi Bey! Tâli'in var. Ben, hapiste ve burada iken hakkımda seni merhametsiz gördüm. Ne vakit hiddet ettim, bedduâyı niyet ettim, Hilmi Bey nâmında benim bir kardeşim ve Nurun hàs bir şâkirdini her vakit hayırlı duâmda ismiyle zikrettiğimden, sana bedduâ niyet ederken, bu hayırlı duâya mazhar Hilmi Bey ismi âdeta şefâatçi oldu, beni men'etti; ben de, o niyetten vazgeçtim; Senin beni tâzib eden memurlarından gelen eziyete tahammül edip o bedduâdan vazgeçtim. Çok defa hayret ediyordum. Bana bu kadar sebebsiz azâb vermekle beraber sana hiddet etmiyordum. Demek en sonunda seninle dost olacağız diye o hiss-i kable'l-vukû' ile kalbe gelmiş. ∗∗∗

Dâhiliye Vekili İle Hasbihâlden Bir Parçadır

Bu istid'a yirmi seneden beri hiç müracaat etmediğim hâlde, bir hiddet zamanında bir def'a olarak beni tâzib eden Dâhiliye Vekili Hilmi’ye hitâben yazılmış, berây-ı ma'lûmât Afyon Emniyet Müdürüne gönderilmiş. Mânâsız, lüzumsuz dört-beş def'a bana sıkıntı verdiler. Senin yazın böyle değil, kim sana böyle yazmış? diye resmen beni karakola çağırdılar. Ben de dedim: Böylelere müracaat edilmez, yirmi sene sükûtum haklı imiş.

Ey Emirdağı hükûmeti ve zâbıtası! Bu hasbihâli bir sene evvel yazmıştım. Fakat vermedim, sakladım. Şimdi, beş cihetle kanunsuz beni hususî ikametgâhımda bir hizmetçiden men' ve müdâhale etmeleri gibi dünyada emsâlsiz bir tarzda beni istibdâd-ı mutlak altına alıyorlar. Kanun nâmına kanunsuzluk edenleri, insafa gelmek fikriyle izhâr ediyorum.

DÂHİLİYE VEKİLİ İLE HASBİHÂLDEN BİR PARÇADIR

…………………

Hiçbir tarihte ve zemin yüzünde emsâli vukû' bulmayan bir zulme ve on vecihle kanunsuz bir gadre ve tazyîke hedef olmuşum. Şöyle ki:

Hem, şiddetli sû-i kasd eseri olarak zehirlenmeden hasta; hem gayet zaîf, yetmişbir yaşında ihtiyar; hem, kimsesiz, acınacak bir gurbette; hem, palto ve fanilâ ve pabucunu satmakla maîşetini te'min eden fakirü'l-hâl, hem, yirmibeş sene münzevî olmasından, binden ancak tam sâdık bir adam ile görüşebilen bir merdüm-giriz, mütevahhiş; hem, yirmi sene hayatını ve eserlerini üç mahkeme ve Ankara ehl-i vukûfu inceden inceye tedkikten sonra bil'ittifak berâetine ve eserleri vatana, millete zararsız olarak menfaatli olmasına karar verilmiş bir masûm; hem, Eski Harb-i Umumîde ehemmiyetli hizmet etmiş bir evlâd-ı vatan; hem, şimdi bu milleti, bu vatanı, anarşilikten ve ecnebî ifsadlarından kurtarmak için meydândaki te'sirli âsârıyla bütün kuvvetiyle çalışan bir hamiyet-perver; ve mahkemede yetmiş şâhidle isbât edildiği gibi, yirmibeş senede bir gazeteyi okumayan, merak etmeyen ve yedi sene Harb-i Umumiye bakmayan, sormayan, bilmeyen ve eserlerinde kuvvetli delillerle siyasetten bütün bütün alâkasını kestiğini isbât eden ve dünyanıza karışmadığını adliyeleriniz resmen itiraf ettiği bir zararsız adam; hem, âhiretine ve ihlâsına zarar gelmemek için şiddetle teveccüh-ü âmmeden kaçan ve kardeşlerinin onun hakkındaki hüsn-ü zanlarından ve medihlerinden çekinen, beğenmeyen bu bîçâre Said’e; başta Dâhiliye Vekili olan sen, Afyon vâlisini ve Emirdağ zâbıtasını musallat edip, her gün bir ay haps-i münferid azâbını çektirmek ve tecrid-i mutlak içinde tek başıyla bir haps-i münferitte durmağa mecbur etmek, hangi maslahatınız iktiza eder? Hangi kanun bu dehşetli gadre müsâade eder diye, hukuk-u umumiyeyi muhâfaza eden adliyenin yüksek dâiresi vâsıtasıyla Dâhiliye Vekiline beyân ediyorum.

Zulmen bütün hukuk-u medeniyeden ve insaniyeden ve yaşamak hakkından mahrum edilen

Said Nursî ∗∗∗

► (165) ◄

Bu yakınlarda üstadımızın yanına ehemmiyetli iki miralay (ikisi de jandarma kumandanlarından), bir de ehemmiyetli bir meb'ûs (partinin müfettişlerinden) Üstad’ın yanına geldiler. Uzun bir sohbetten sonra, üçü de, kemâl-i teslîmiyetle, Üstada dostluğa karar verdiler. Ve birisi, şimdiden Risale-i Nur talebesi olmuş. O meb'ûs (müfettiş-i umumî), Eski Said’in dostu imiş. Gittikten sonra haber aldık ki; bu zâtın vâsıtasıyla eski dâhiliye vekili ve şimdi partinin kâtib-i umumîsi olan Hilmi Bey, bilhassa hususî olarak Üstad’ın ziyaretine gelecek ve dostane bir sûrette görüşecek. Onun için, Üstad da size gönderdiğimiz bu sûreti aynen onun eline vermek, o mevzûda konuşmak için kaleme alınmış. Daha o gelmeden berây-ı ma'lûmât size göndermeye Üstad bize izin verdi.

Hem Re'fet Beyin mübârek mahdumu Hüsnü’nün küçük risalesinin âhirine duâsını yazdı, onu da leffen gönderiyoruz. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki; hem Nurcu, hem ciddi dost, hem mütedeyyin bir kaymakam, şimdi buraya kaymakam olmuş. Eskide size gönderilen “Dâhiliye Vekili ile Bir Hasbihâl” nâmındaki parçayı dahi gönderiyoruz. Onu da Üstad ona okuyacak. ∗∗∗

► (166) ◄

Kahraman Nazîf’in ve Yakub Cemâl’in, şimâl-i garbîde, üç devletin Kur'ânı kabûl etmesi Zülfikàr’ın intişarına tevâfuku; ve geçen sene, Zülfikàr çıkarsa, dâhilen ve haricen büyük fütûhâta vesile olacak hükmünü tasdik etmesi büyük bir fâl-i hayırdır diye biz de o iki kardeşimizin kanâatine iştirâk ediyoruz. Bu fırtınalı ve ilhâdlı asırda, biri gizli Alman, üçü âşikâr devletlerin, beşerin bu asırda Kur'âna şiddet-i ihtiyacını hissetmesi ve bilfiil kabûl etmesi büyük bir hâdise-i Kur'âniyedir. Değil üç devlet, belki yalnız on meşhûr adam, on feylesof dahi –birden– uzak memleketlerde Kur'ânı tasdik etmesi, bizlere ve Âlem-i İslâma büyük bir müjde ve avâm-ı ehl-i îmâna büyük bir kuvve-i maneviye te'min eder. ∗∗∗

► (167) ◄

Risale-i Nurun Yirmidokuzuncu Mektûb’unda “Hücumât-ı Sitte” ve Zeyli ve “İşârât-ı Seb'a” ve “Telvihât-ı Tis'a” gibi risalelerin rumûzât-ı Kur'âniye ve tevâfukât-ı Nuriyeye karışık bir sûrette bulunmasının hikmeti, mahkemeler ve ehl-i vukûfun susturulmasına ve bizi onlarla mes'ûl etmemesine bir vesile olmaktı. Güyâ o rumûzât, o derin ince mes'eleler, lisân-ı hâl ile onlara demiş: “İnsaf ediniz... Kur'ânın bu derece esrârına çalışanlara ilişmeyiniz...” Şimdi ise o karışık vaziyeti hiç münâsib değil.

Çünkü o rumûzât ve tevâfukâta, yirmiden ancak birisi muhtaç olur, anlar. İçindeki öteki risalelere yirmiden ondokuzu muhtaç olup anlayabilir.

Buradaki Nur şâkirdleri diyorlar ki: “Mu'cizeli Kur'ânımıza üç sene Denizlili kardeşlerimiz baktılar; onlar müsâade etsinler, biz de üç ay bakacağız. Hem buradan İstanbul’a muhâbere edip fotoğrafla Hizb-i Nuriye, Hizb-i Kur'âniye gibi tab'ına çalışacağız.”

İstanbul’daki Amerika sefîri vâsıtasıyla Amerika’daki Müslüman hey'etine Zülfikàr’ı ve bir Asâ-yı Mûsa’yı göndermesini isteyen o dostumuz ve kardeşimize deyiniz ki: Sefirlerin kafası siyasetle meşgul olduğundan ve Risale-i Nur, siyasetle alâkası olmadığından, siyâsî bir kafa, çabuk takdir edemiyor.

Hem Risale-i Nur, müşterileri aramaz; müşteriler onu aramalı, yalvarmalı. Amerika, buranın en küçük bir havadisini merakla takib ettiği hâlde; buranın en büyük bir hâdisesi olan Risale-i Nuru elbette arayacaktır. Bundan sonra her mes'elemizde emir, Risale-i Nurun şahs-ı manevîsini temsîl eden hàs şâkirdlerin ve sizlerindir. Benim de şimdi bir re'yim var.

Umum kardeşlerimize binler selâm ve selâmetlerine duâ eden ve duâlarını isteyen kardeşiniz... ∗∗∗

► (168) ◄

Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür ediyoruz ki; Medresetü'z-Zehrâ’nın erkânları, hakîki bir tesânüd ve sarsılmaz bir ittihâd kerâmetiyle, bütün müşkülâta ve mânialara galebe edip Nurun elmas Zülfikàr’larını ve hàrika mu'cizâtlı hüccetlerini muhtaçlara yetiştirmeğe muvaffak oluyorlar. Bu neticeye mukâbil çektiğimiz zahmet bin derece ziyâde olsa da ucuzdur, ehemmiyeti yoktur.

Kardeşimiz Re'fetin mektûbunda Münevvere, Nazmiye, Saim nâmında üç masûmun üç ayda eliften başlayıp Kur'ân-ı Hakîmi hatmetmeğe muvaffak olmalarından ve Kur'ân dersiyle beraber Nur hakikatlerini ve hakàik-ı îmâniyeyi masûmâne, müştâkàne dinlemeleri için onları ve üstadlarını ve peder ve vâlidelerini tebrik ediyoruz. Münevvere ve Nazmiye, Abdülbâkì ve Mehmed Celâl’in Nur hizmetinde noksan kalan vazifelerini inşâallâh tekmîl edecekler.

Bizi ve Risale-i Nuru çok minnetdâr eden kahraman Burhan’ın mektûbunda yazılan hastaya Cenâb-ı Hak şifâ versin ve kardeşimiz Zekâi’nin vefât eden vâlidesine çok rahmet eylesin... Âmîn.

Nurun erkânından ve hocalar kısmının yüzünü ak eden Nurun santralı Sabri’nin mektûbunda, merhum Hâfız Ali, Hasan Feyzi ve onların halefi ve vazifelerini gören Ahmed Fuâd’ın, ihtiyar ve vazifesi bitmek üzere olan bu bîçâre Üstadlarına bedel ömrünü fedâ etmek, onun yerinde çabuk berzaha gitmek gibi; Sabri kardeşimiz de dördüncü olmak üzere ve ömrünü kàbilse bana vermek, nefis ve kalbini iknâ edip bana yazıyor. Ben, bu pek eski ve sarsılmaz ve Nurlar için hayatı çok fâideli kardeşime binler Bârekallâh deyip, bana verdiği ömrünü kabûl edip, ona aynen Ahmed Fuâd gibi; o bâkî kalan iki ömrümü, o iki kardeşime ve o iki yeni Said’e emânet verip benim bedelime hizmet-i îmâniyede ve Nuriyede hizmet etsinler.

Ve onun mektûbunda, Barla Medrese-i Nuriyenin baş kâtibi Şamlı Hâfız Tevfik’in halka-i tedrîsinde, Sıddık Süleyman’ın mahdumu Yûsuf; ve merhum Mustafa Çavuş’un ve Ahmed’in oğulları gibi Kur'ân dersiyle Kur'ân yazısını ve Nurları öğrenmesi; ve Hulûsî ve Hâfız Hakkı’nın Nurları şevk ile yazmaları, Barla’ya karşı benim ümîdimi kuvvetlendirdiler ve derince bir ferâh ve sürûr verdiler. Cenâb-ı Hak muvaffak eylesin... Âmîn. Ve Tevfik’e tevfik refîk eylesin, âmîn!

Sabri’nin mektûbu içinde, ben Barla’da iken bana çok hizmet eden ve çok defa hâtırıma gelen Sıddık Süleyman’ın hemşirezâdesi Hüseyin’in mektûbu beni çok sevindirdi. Hem, onun hakkındaki merakımı izâle eyledi. Mâşâallâh, tam Sıddık Süleyman’ın mâhiyetinde eski alâkadarlığını muhâfaza ediyor.

Hem, Sabri’nin mektûbuyla beraber Eğirdir Cire Köyü Risale-i Nur talebelerinden Şükrü, Süleyman, Osman Çavuş’un samîmî ve ciddi alâkalarını Nurlara karşı gösteren mektûblarına karşı, “Bârekallâh.. Cenâb-ı Hak sizleri muvaffak etsin” deriz.

Kastamonu’nun Husrevi ve Rüştü’sü olan Mehmed Feyzi ve Emin’in gönderdikleri benim Kastamonu’da kalan bir kısım risaleler emânetlerini aldım. Size gönderdiğim Asâ-yı Mûsa’nın lûgatnâmesini hasta olduğu hâlde çok güzel ve âlimâne yazan, lûgatnâmenin başında güzel bir fıkra derceden ve bana da ayrı mektûb yazan Risale-i Nurun sırkâtibi Mehmed Feyzi’nin, oraca çok müşkülât ve mânialara rağmen hàrika sadâkatini ve Nurlara fâik alâkasını, sarsılmadan îmâna hizmetini birkaç cihette yapması gösteriyor ki; o küçük bir Husrev olduğu gibi, tam bir Hasan Feyzi’dir. Fakat, ben orada iken, çok ehemmiyetli ve enâniyetli bir sofî-meşreb eski memurlardan bir zât; ve gayet mühim ma'lûmâtlı, dünya ile çok alâkadar ve siyâsî tüccar bir hoca, bana karşı ilişmedikleri için; ben de onları dâire-i Nura celbetmeğe çalışmadım.. onlara da ilişmedim. Şimdi Mehmed Feyzi ise, Kastamonu’yu, onların nüfûzundan kurtarıp Denizli gibi muvaffak olamıyor. Hilmi, Sâdık ve Ahmed Kureyşî gibi Nurun kahramanları da köylerde bulunduğundan; Feyzi’nin hizmeti bir derece hususî kalıyor. İnşâallâh, bir vakit tam muvaffak olurlar.

Kastamonu’nun Zehraları, Hâcerleri, Lütfiyeleri, Ulviyeleri, Necmiyeleri başka bir sahada (hanımlar âleminde) Nur hizmetinde Feyzi’ye arkadaşlık ediyorlar.

Feyzi’nin mektûbunda Risale-i Nur şâkirdlerinin teşebbüsüyle resmî Kur'ân mektebi açılıp, en evvel Nurun masûmları ve hususan Emin’in mahdumları en evvel mektebe girip, en evvel onlar Kur'ânı hatmederek kısmen hıfza başlamaları cihetinde, onları ve pederlerini ve oradaki şâkirdleri tebrik ediyoruz ve o masûmlara binler Bârekallâh deriz.

İki defa Nurun hizmeti için buraya kadar gelen kıymetli hemşiremiz Zehra’nın Medresetü'z-Zehrâ’nın, kağıt masrafına iki yüz lira vermesi, hanımlar kısmında da Husrevler, Feyziler, Ahmedler bulunduğunu gösteriyor.

Kastamonu’da, Hâfız İhsan’ın imzasıyla ve Nur kahramanlarından Hilmi Bey ve Emin’in müşterek mektûbunu aldım. Ben, bu iki eski ve kıymetli ve sarsılmaz ve metîn o kardeşlerime ve İhsânlara ve oradaki Nur şâkirdlerine çok hasretler ve iştiyaklarla selâm ediyorum. Ve hapiste, bizimle beraber ve bize hapiste çok hizmet eden İhsân nerededir, merak ediyorum.

Safranbolu havâlisi, hakikaten Mustafalar ve Ahmed Fuâd ve Hıfzı (R.H.) ve Rahmi gibi hàrika sadâkat ve alâkadarlıkla; Kastamonu’daki sekiz sene bizim Nur hizmetimizin akîm kalmadığını ve Safranbolu’da parlak bir Medrese-i Nuriye olacağını maddeten isbât ediyorlar. Bu defa Mustafa Osman’ın mektûbunda iki saat yakınındaki Karabük fabrikalar şehrinde bulunan yüzer genç ve işçilerde Nurlar fütûhât yapacağını bildirmekle ehemmiyetli bir müjde telâkki ediyoruz.

Nurun küçük kahramanlarından Mustafa Sungur ve Rahmi’nin güzel mektûblarında, onların köylerinde Ahmed Fuâd’ın ciddi gayretiyle ders vermesi; ve Eflani Nahiyesinin, Barla Nahiyesi gibi bir Medrese-i Nuriye hükmüne girdiğini ve ora ahâlisi iştiyakla Nurları dinlemesi; ve yeniden iki genç muallim daha eski yazı ile Nurlara girmesi; ve çocukların, hurûf-u Kur'âniyeyi öğrenmeye başlaması ile Risale-i Nurları da yazmağa girmeleri, büyük bir fâl-i hayırdır. Cenâb-ı Hak, o masûmları muvaffak etsin ve onların üstadları ve peder ve vâlidelerinden râzı olsun. Onlar, duâda, masûmlar dâiresine girdiler. Başta Ahmed Fuâd, Mustafa ve Rahmi olarak, Eflani Nahiyesini tebrik ediyoruz.

Nurun küçük kahramanlarından Mustafa Sungur ve Rahmi’nin az bir zamanda, eski harfle, Mustafa Sungur’un gayet mükemmel Meyvenin Onbirinci Mes'elesi Hâtimesi ile ve Rahmi’nin Gençlik Rehberini eski harfle güzelce yazmaları; ve Kastamonu’dan gelen kitaplarım içinde bize göndermeleri; hakikaten benim için yeni biraderzâdelerim bir Abdurrahman ve Fuâd dünyaya gelmiş gibi beni memnun ediyor. ∗∗∗

► (169) ◄

Edhem Hoca nâmında Balıkesir’de muhâcir ve Celâleddin-i Rûmî’nin mensûblarından, yirmi seneye yakın köy hocalığı ve çocuklara Kur'ân okutmakla meşgul ve şimdi de tam Risale-i Nura Balıkesir ve Kırkağaç havâlisinde hizmet eden ve uzun mektûbuyla korkak hocaları Nurlara dâvet eden ve cesâret veren ve Balıkesir, Kırkağaç havâlisi Nur şâkirdleri nâmına “Sandıklı Alamescid Köy imâmı İbrahim Edhem” imzasıyla yazdığı mektûbda, çok ehemmiyetli ve güzel fıkraları var; ve korkak hocalara tokatları var. O zâtı cidden tebrik ediyorum. Cenâb-ı Hak muvaffak eylesin. Hem ona, hem mektûbunda isimleri bulunan yeni ve çok Nurculara selâm ediyorum. Onun uzun mektûbunu, hastalığımdan, tashih ve ıslah ve ta'dil edemedim. Hakkımda pek ziyâde senâlarını ya kaldırmak, ya ta'dil etmek lâzımdır. “Lâhika”ya girmek için sûretini size gönderiyorum. İnşâallâh Hasan Feyzi, Ahmed Fuâd, muallimleri Nurlara sevkettikleri gibi; bu gayretli kardeşimiz de hocaları Nurlara sevkedecek.

Ben Denizli Oteli’nde iken bana mahdumuyla ara sıra ekmek, ateş cihetinde hizmet eden ve Tâhir Çavuş’la bana mektûb gönderen ekmekçi Mustafa’ya da selâm ediyorum.

Umuma binler selâm ve selâmetlerine duâ ederiz. ∗∗∗

► (170) ◄

[Maddî ve manevî bir suâl münâsebetiyle hâtıra gelen bir cevaptır.]

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!

Deniliyor ki: “Neden Nur şâkirdlerinin kuvvetli hüsn-ü zanları ve kat'î kanâatleri, senin şahsın hakkında Nurlara daha ziyâde şevklerine medâr olan bir makamı ve kemâlâtı şahsına kabûl etmiyorsun? Yalnız Risale-i Nur’a verip, kendini çok kusurlu bir hàdim gösteriyorsun?”

Elcevab: Hadsiz hamd ve şükür olsun ki, Risale-i Nurun öyle kuvvetli ve sarsılmaz istinâd noktaları ve öyle parlak ve keskin hüccetleri var ki; benim şahsımda zannedilen meziyete, isti'dâda ihtiyacı yoktur.

Başka eserler gibi müellifin kàbiliyetine bakıp, makbûliyeti ve kuvveti ondan almıyor. İşte meydânda, yirmi senedir kat'î hüccetlerine dayanıp, şahsımın maddî ve manevî düşmanlarını teslîme mecbur ediyor.

Eğer şahsiyetim ona ehemmiyetli bir nokta-i istinâd olsaydı, dinsiz düşmanlarım ve insafsız muârızlarım kusurlu şahsımı çürütmekle, Nurlara büyük darbe vurabilirdiler. Hâlbuki o düşmanlar, divâneliklerinden, yine her nev'i desîselerle beni çürütmeye ve hakkımda teveccüh-ü âmmeyi kırmaya çalıştıkları hâlde, Nurların fütûhâtına ve kıymetine zarar veremiyorlar. Yalnız bazı zaîf ve yeni müştâkları bulandırsa da vazgeçiremiyorlar.

Bu hakikat için, hem bu zamanda enâniyet ziyâde hükmettiği için, haddimden çok ziyâde olan hüsn-ü zanları kendime almıyorum. Ve ben, kardeşlerim gibi, kendi nefsime hüsn-ü zan etmiyorum. Hem kardeşlerimin bu bîçâre kardeşlerine verdiği makam-ı uhrevî, hakîki, dinî makam ise; Mektûbat’ta İkinci Mektûb’un âhirindeki kaideye göre, “Şahsıma verdikleri manevî hediye olan kemâlâtı, eğer hâşâ! Ben kendimi öyle bilsem, olmamasına delildir; kendimi öyle bilmesem, onların o hediyesini kabûl etmemek lâzım geliyor.” Hem kendini makam sâhibi bilmek cihetinde enâniyet müdâhale edebilir...

Bir şey daha kaldı ki; dünya cihetinde hakàik-ı îmâniyenin neşrindeki vazifedâr, makam sâhibi olsa, daha iyi te'sir eder denilebilir. Bunda da iki mâni var.

Birisi: Farazâ velâyet olsa da; bilerek, isteyerek makam yapmak tarzında, velâyetin mâhiyetindeki ihlâs ve mahviyete münâfîdir. Nübüvvetin vereseleri olan Sahâbeler gibi izhâr ve da'vâ edemezler; onlara kıyâs edilmez.

İkinci Mâni: Pek çok cihetlerle çürütülebilir ve fânî ve cüz'î ve muvakkat ve kusurlu bir şahıs sâhib olsa, Nurlara ve hakàik-ı îmâniyenin fütûhâtına zarar gelir. Fakat bir nokta var ki, mûcib-i şükrândır; ehl-i siyasetteki düşmanlarım, mezkûr hakikatleri bilmedikleri için; şerefli, izzetli Eski Said’i düşünüp mütemâdiyen Nurlar bedeline benim şahsıma ihanet ve tenkìs etmekle meşgul oluyorlar. Bazı müteassıb enâniyetli hocaları da şahsımın aleyhine çeviriyorlar; güyâ Nurları söndürmeye çalışıyorlar. Hâlbuki, Nurları daha ziyâde parlattırmaya vesile oluyorlar. Nurlar, âdi şahsımdan değil, Kur'ân güneşinin menba'ından nurları alıyor. ∗∗∗