► (094) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelen: Çok emârelerle ve bazı hâdiselerle kat'iyyen tahakkuk etmiş ki, Nurun hàs talebelerinden bazılarının bir zaîf damarını bulup Hizmet-i Nuriyeden vazgeçirmek veya zaîfleştirmek için Nurun ve Nur talebelerinin düşmanlarının çok plânları var. Medâr-ı ibret bir-iki nümûneyi beyân ediyoruz:
Birinci Nümûnesi: Nurlarla şiddetli alâkası bulunan birkaç hàs kardeşimizin nazarını, fikrini, başka tarafa çevirmek veya zevkli ve rûhâni bir meşreb ile meşgul edip, hizmet-i îmâniyeye karşı zaîfleştirmek için bazı şahıslar ispirtizma denilen ölülerle muhâbere nâmı altında cinnîlerle muhâbere etmek gibi hattâ bazı büyük evliyâlarla, hattâ peygamberlerle güyâ bir nev'i konuşmak gibi eski zamanda “kâhinlik” denilen, şimdi de “medyumluk” nâmı verilen bu mes'ele ile bazı kardeşlerimizi meşgul ediyorlar. Hâlbuki:
Bu mes'ele, felsefeden ve ecnebîden geldiği için ehl-i îmâna çok zararları olabilir. Ve çok sû-i istimâlâta menşe' olmakla beraber içinde bir doğru olsa on yalan karışıyor. Çünkü, doğruyu ve yalanı tefrik edecek bir mehenk, bir mikyâs olmadığından ervâh-ı habîse ve şeytana yardım eden cinnîlerin bu vesile ile hem onun ile meşgul olanın kalbine ve hem de İslâmiyete zarar vermek ihtimali var. Çünkü: Maneviyat nâmına hakàik-ı İslâmiyeye ve akîde-i umumiyeye muhâlif ihbarât oluyor. Ervâh-ı habîse iken kendilerini, ervâh-ı tayyibe zannettirip belki, kendilerine bazı büyük velîler nâmını verip İslâmiyetin esâsâtına muhâlif sözlerle zarar vermeye çalışabilirler. Hakikati tağyîr edip, sâfdilleri tam aldatabilirler.
Meselâ: Nasıl ki güneş, bir küçük cam parçasında ziyâsıyla, harâretiyle, şekliyle görünüyor. Fakat, o küçücük camın içindeki güneşin o küçücük timsâli, kendi nâmına eğer konuşsa ve dese: Benim ziyâm dünyayı istilâ ediyor. Benim harâretim herşeyi ısıtıyor. Ve küre-i arzdan bir milyon defadan daha büyüğüm dese, ne derece hilâf-ı hakikat olduğu anlaşılır.
Aynen bu misâl gibi; bir peygamber, güneş gibi hakîki makamında iken o ispirtizmanın veyâhut medyumluğun cam parçası hükmündeki isti'dâdına göre bir cilvesinin tezâhürü, o hakikat nâmına konuşamaz. Eğer konuşsa yüz derece muhâlif olur. İspirtizmanın veya medyumluğun o mazhardaki cüz'î cilvesi, vahyin mazharı olan o manevî güneşin kudsî mâhiyetine hiçbir cihetle kıyâs olamaz. Çünkü: Esfel-i sâfilîndeki bir cam parçası ma'nen a'lâ-yı illiyînde olan o manevî güneşin hakikatini yanına getiremez. Getirmeye çalışmak da hürmetsizlikten başka bir şey değildir. Ancak onun makamına karîb olmak için, Celâleddin-i Süyûtî ve bir kısım evliyâlar gibi seyr ü sülûk ile terakkî ederek o manevî güneşin sohbetine mazhar olunur. Fakat böyle terakkî, Risale-i Nurun isbât ettiği gibi, peygamberin velâyetiyle bir nev'i sohbeti.. kendi derecelerine göre ve kendi isti'datları derecesinde olur.
Fakat Nübüvvet hakikati, velâyetten ne derece yüksek ise, ispirtizma vâsıtasıyla veyâhut terakkiyât-ı rûhiye cihetiyle mazhar olunan sohbet ve muhâbere dahi hiçbir cihette hakîki peygamberle muhâbereye yetişemeyeceğinden yeni ahkâm-ı şer'iyeye medâr-ı ahkâm olamaz.
Evet, dinden gelmeyen, belki felsefenin hassâsiyetinden gelen celb-i ervâh da; hem hilâf-ı hakikat, hem hilâf-ı edeb bir harekettir. Çünkü a'lâyı illiyînde ve kudsî makamlarda olanları esfel-i sâfilîn hükmündeki masasına ve yalanların yeri olan oyuncak tahtasına getirmek tam bir ihanettir ve bir hürmetsizliktir. Âdeta bir pâdişahı kulübeciğine çağırıp getirmek gibidir. Belki ayn-ı hakikat ve edeb ve hürmet ve istifade odur ki, Celâleddin-i Süyûtî, Celâleddin-i Rûmî ve İmâm-ı Rabbânî gibi zâtların seyr ü sülûk-u rûhânileri gibi seyr ü sülûk ile yükselerek o kudsî zâtlara yanaşmak ve istifade etmektir.
Rüya-yı sâdıkada ervâh-ı habîse ve şeytan, peygamber sûretinde temessül edemez. Fakat celb-i ervâhta; ervâh-ı habîse, belki peygamberin lisânen ismini kendine takıp, Sünnet-i Seniyeye ve Ahkâm-ı Şer'iyeye muhâlif olarak konuşabilir. Eğer bu konuşması şerîatın ahkâmına ve Sünnet-i Seniyeye muhâlif ise, tam delildir ki, o konuşan ervâh-ı tayyibe değildir. Mü'min ve Müslüman cinnî de değildir. Ervâh-ı habîsedir. Bu şekilde taklid ediyor.
Sâniyen: Şimdi Nur talebeleri böyle mes'elelerde derse muhtaç değildirler. Risale-i Nur, herşeyin hakikatini beyân etmiş. Başka izâhata ihtiyaç bırakmamış. Risale-i Nur onlara kâfîdir. Fakat Nur talebesi olmayanların aynı muhâberede; ahkâm-ı şerîat ve Sünnet-i Seniye esâsâtına muhâlif telkinâtı dinlememeleri lâzım ve elzemdir. Yoksa büyük hatâ olur.
BİR İHTAR: Bu mektûbdaki rûhlarla muhâbere mes'elesine karşı edilen şiddetli tenkid; Ecnebîden fen ve felsefeden ve manyetizma ve ispirtizmadan gelen ve manevî bir şekli giyen bir meşrebe karşıdır. Yoksa İslâmiyetten ve tasavvuf ve ehl-i tarîkattan gelen ve bir derece rûhlarla muhâbereye benzeyen ve nâehillerin girmesiyle bir derece sû-i istimâl edilen ve pek az olan bir kısım sofuların sofîliğine karşı değildir. Gerçi onlarda da bir cihette bazılara zarar olabilir. Fakat öteki gibi hiçbir cihette aldatıcı değil ve İslâmiyete hiçbir cihette zarar niyeti yok. Hem o ecnebîden gelen meşreb ise, hem tarîkat ve hem İslâmiyet aleyhinde olduğu gibi o sofuların mesleğini de sukùt ettirmeğe çalışıyor. Ve âdileştiriyor. Ehl-i tasavvufun zaîf ve tam sünneti yerine getirmeyen kısmı dikkat etsinler, kendilerini onlara benzetmesinler.
Said Nursî ∗∗∗
► (095) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Mahkeme Reisine:
Pekçok uzun ve mazlumâne mâcera-yı hayatıma dair şu gayet kısa ifâdemi dinlemenizi ricâ ediyorum. Yirmisekiz sene emsâlsiz ihanetlerin, tarassudların, hapislerin ileri sürdükleri sebeblerinden
Birincisi: Beni rejimin aleyhindedir, diye ittiham etmişler. Buna cevaben deriz ki:
Her hükûmette muhâlifler bulunur. Âsâyişe, emniyete ilişmemek şartiyle herkes vicdânıyla, kalbiyle kabûl ettiği bir metodu, bir fikri ile mes'ûl olamaz. Çünkü dininde en müteassıb ve cebbâr bir hükûmet olan İngilizlerin yüz sene hâkimiyeti altında bulunan yüz milyondan ziyâde Müslümanlar, İngilizlerin küfrî rejimlerini Kur'ân ile reddettikleri ve kabûl etmedikleri hâlde, İngiliz mahkemeleri şimdiye kadar onlara, o cihette ilişmemiştir. Hem bu millette ve bu hükûmet-i İslâmiye içinde eskiden beri bulunan Yahudîler ve Nasrânîler, bu milletin dinine ve kudsî rejimlerine muhâlif ve zıd ve mu'teriz oldukları hâlde, hiçbir zaman mahkeme, kanunlarıyla onlara o cihette ilişmemiştir.
Hem Hazret-i Ömer (R.A.) hilâfeti zamanında bir âdi Hıristiyan ile mahkemede beraber muhâkeme olmuşlar. Hâlbuki o âdi Hıristiyan, Müslümanların hem mukaddes rejimlerine, hem dinlerine, hem kanunlarına muhâlif iken o mahkemede onun hâli nazara alınmaması gösteriyor ki, mahkeme hiçbir cereyana âlet olamaz, hiçbir tarafgirlik içine giremez ki; Halife-i rû-yi zemin, âdi bir kâfirle muhâkeme olmuşlar.
İşte ben de yüzer Âyât-ı Kur'âniyeye istinâden Kur'ânın kudsî kanunlarının yerine, medeniyetin bozuk kısmından anarşilik hesabına ve bir nev'i bolşeviklik nâmına istibdâd-ı mutlak mânâsında Cumhûriyetteki hürriyet perdesi altında dindarlar hakkında eşedd-i zulme âlet olabilen muvakkat bir rejime, değil yalnız ben, belki bütün ehl-i vicdân muhâliftir. Hem muhâlefet, hiçbir hükûmette bir suç sayılmıyor.
İkincisi: Âsâyişi bozmak, emniyeti ihlâl etmek ihtimali bahânesiyle otuz sene cezayı bana çektirdiler. Buna cevaben deriz ki:
Mahkemenin tahkîkatıyla hem beşyüzbin fedâkâr Nur talebeleri bulunduğu hâlde, hem yirmisekiz sene zarfında bu kadar zâlimâne ihanetlere ma'rûz olduğumuz hâlde Nurcularla alâkadar olan altı vilâyet, altı mahkeme hiçbir vukûâtını kaydedememeleri, gösterememeleri isbât ediyor ki:
Nurcular, âsâyişin muhâfızlarıdırlar. Îmân dersiyle herkesin kafasında bir yasakçıyı bırakıyorlar. Âsâyişi muhâfaza ediyorlar. Ve üç vilâyetin insaflı zâbıtaları bunu tasdik etmişler.
Üçüncüsü: Dini siyasete âlet yapmak istiyor, diye beni suçlu yapıyorlar. Sebilürreşâd’ın 116. sayısındaki “Hakikat Konuşuyor” nâmındaki makalem buna kat'î bir cevaptır. O makalenin kısaca hülâsası şudur:
Elcevab: Bütün dünyasını, hattâ lüzum olsa kendi şahsî âhiretini dine fedâ etmeye bütün hayatı şehâdet eden ve otuzbeş seneden beri siyaseti terkeden ve beş mahkeme bu mes'eleye dair kat'î delil bulamadığı hâlde seksen yaşını geçmiş, kabir kapısında hem dünyada hiçbir şeye mâlik olmayan bir adam hakkında, dini siyasete âlet yapıyor diyenler, yerden göğe kadar haksızdırlar, insafsızdırlar. Hem bu iftiralarıyla beraber, o adam hakkında güyâ âsâyişi ve emniyeti ihlâl etmek istiyor, diyorlar. Hâlbuki o adamın Kur'ân-ı Hakîmden aldığı hakikat dersi ve talebelerine verdiği ders şudur:
Bir hânede veya bir gemide bir tek masûm, on cânî bulunsa adâlet-i Kur'âniye o masûmun hakkına zarar vermemek için o hâneyi yakmasını ve o gemiyi batırmasını men'ettiği hâlde, dokuz masûmu bir tek cânî yüzünden mahvetmek sûretinde o hâneyi yakmak ve o gemiyi batırmak en azîm bir zulüm, bir hıyânet, bir gadr olduğundan dâhilî âsâyişi ihlâl sûretinde yüzde on cânî yüzünden doksan masûmu tehlike ve zararlara sokmak, adâlet-i İlâhiye ve hakikat-i Kur'âniye ile şiddetle men'edildiği için, biz bütün kuvvetimizle, o ders-i Kur'ânî itibariyle, âsâyişi muhâfazaya kendimizi dinen mecbur biliyoruz.
Bu üç-dört madde ile bizi ittiham edenler ve lüzumsuz, mahkemeleri bizimle meşgul eden gizli düşmanlarımız, şübhe yoktur ki, onlar ya siyaseti dinsizliğe âlet etmek istiyorlar veya komünist perdesi altında bu mübârek vatanda, bilerek veya bilmeyerek anarşiliği yerleştirmek istiyorlar. Çünkü, bir Müslüman İslâmiyet dâiresinden çıksa, mürted ve anarşist olur, hayat-ı ictimâiyeye zehir hükmüne geçer. Çünkü anarşi hiçbir hakkı tanımaz, insaniyet seciyelerini canavar hayvanların seciyesine çevirir. Âhirzamanda gelecek ye'cüc ve me'cücün komitesi, anarşistler olduğuna Kur'ân işâret ediyor.
Said Nursî ∗∗∗
► (096) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık Kardeşlerimiz!
Evvelâ: Kur'ânın nakş-ı hurûfundaki bir nev'i mu'cizesini gözlere dahi gösterecek bir tarzda yazdırılan ve bu zamanda izhâr edilen mu'cizeli ve yaldızlı Kur'ânımız evvelce tab' için Almanya’ya gönderilmiş ve İstanbul’da da gayret edilmişse de üç renk üzerine tab' edilmesi fazla bir masrafa ihtiyaç göstermesi gibi mânilerden geri kalmıştı. Bu defa matbaa işlerinde fazla ilerlemiş olan İtalya’ya nümûne için bir cüz'ü gönderildi. İstanbul’da mümkün olursa tab'ı için tekrar teşebbüse geçildi. Ve şimdilik bir renk mürekkeble aynı tevâfuku muhâfaza ile tab' edilmesine başka yerde başlanacak. Ondan sonra inşâallâh tam yaldızlı olarak ve üç renk ile Mısır ve Almanya veya İtalya gibi bir yerde tab'edilecek.
Sâniyen: Kur'ânın Arabî bir tefsiri ve Risale-i Nurun Arabî Mesnevî-i Şerîfi olan ve Zülfikàr büyüklüğünde ve altınla yazılmağa lâyık bir mecmua dahi inşâallâh teksir edilecek. Bu çok hàrika ve pek ehemmiyetli ve gayet mühim ve herbir bahsi birer kitab ve birer risale olacak derecede gayet îcâzkâr olan ve kırk sene evvel te'lif edilen bu eserleri, o zamanın hakîki ve meşhûr ve büyük ulemâ ve meşâyihi de tam takdir ve tahsin etmişler. Ve o risalelerden bir tek risale hakkında “bu bir katre değil bir bahirdir” diyerek fevkalâdeliğini izhâr etmekle beraber tam anlamaktan da âciz olduklarını idrak etmişler. Risale-i Nurun bu gayet mühim iki işini müjde ederiz. Muvaffak olunması için duâlarınızı bekleriz. Umumunuza pekçok selâm eder muvaffakıyetler dileriz.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşleriniz
Ceylan, Zübeyr ∗∗∗
► (097) ◄
[Bu mektûb Samsun’da münteşir “Büyük Cihad” gazetesinde intişar etmiştir. Müfterilerin tahrîkatıyla Samsun’da muhâkeme açılmasına sebeb olmuştur. Muhâkeme berâetle neticelenmiştir.]
Âlem-i İslâmın halâskârı, ehl-i îmânın sertâcı, Risale-i Nurun tercümânı Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerine!
Bu defa dindar Demokratların delâletiyle Afyon Mahkemesince Risale-i Nurun serbestiyetine, bütün risale, mektûb ve mecmualarının suç mevzûu teşkil etmediğinden iâdelerine karar verilmesini senelerce evvel ilân ettiğiniz “Risale-i Nur benim değil, Kur'ânın malıdır; Kur'ânın feyzinden gelmiştir. Hiçbir kuvvet onu Anadolu’nun sînesinden koparıp atamayacaktır. Risale-i Nur Kur'âna bağlıdır; Kur'ân ise Arş-ı A'zamla bağlanmıştır. Kimin haddi var ki, Onu oradan söküp atsın.” diye olan hakikatli beyânâtınızın açık bir tezâhürü ve bu ulvî hizmetinizin İlâhî ve Kur'ânî olduğunun parlak bir delili bilerek, bu berâet kararının Âlem-i İslâmın ve bâhusus bu Millet-i İslâmiyenin saâdetlerinin başlangıcı olması itibariyle, başta, bütün varlığıyla bu zaferleri bekleyen ve Nur ailesine reis ve hakikatler deryâsına kaptan ta'yin edilen ve zulmet-i küfürle tuğyan etmiş insanlığa hâdî ihsân olunan azîz, Sevgili Üstadımız ve buna vesile olmakla ehl-i îmânı kendilerine dost ve tarafdâr eyleyen dindar Demokratları ve âdil hey'et-i hâkimeyi sonsuz minnetlerle tebrik eder ve arzederiz ki:
Uzun senelerden beri terakkî ve teâlîsi için çalıştığınız ve uğrunda fedâyı nefis ve can eylediğiniz hakikat-i Kur'âniyenin bugün bütün bir memleket, bir millet çapında ehl-i îmânın kalblerine sürûrlar getirerek fevkalâde inkişafı, hizmetine memur kılındığınız ve bilfiil muvaffak olduğunuz kudsî da'vâ ve hizmetinizin ne kadar yüksek ve parlak olduğunu güneş gibi isbât ediyor.
Yirmibeş-otuz seneden beri bütün mânilere ve sıkıntılara rağmen bu sabır ve metânetiniz ve Kur'ândan kalb-i münevverinize gelen Risale-i Nurun neşri cihetinde bu hizmet ve mücâhedeleriniz, istikbâlin nesillerine ve İslâmın kahraman mücâhidlerine bir nümûne-i iktidâ ve imtisal oluyor. Kur'ân güneşinin sönmeyen Nurları ve ebedî lem'aları olan Nur şuâlarıyla cehl ve dalâlet karanlıklarını izâle ederek, milyonlar kalbleri, o nurla nurlandırıp, ehl-i îmânı kendinize minnetdâr ettiniz. Bu vatan ve bu millet, bu tarih ve bu toprak, sizin bu hizmetinizi, bu fedâkârlığınızı hiçbir zaman unutmayacaktır. Ebediyet âlemine göç eylediğinizde dahi, sizin bu hizmetiniz bir çekirdek olup, ondan fışkıran bir şecere-i àliye her tarafı kaplayacak ve o nur ağacının etrafına toplanan büyük cemâatler ve Risale-i Nurun yükselen ebedî şuâları, o hizmetinizi ilelebed ve daha parlak ve daha şa'şaalı idâme edecekler.
Siz, Risale-i Nurun tercümânı haysiyetiyle ve bu îmân hizmetinizin İslâm ufuklarında parlaması cihetiyle, bu asrın bir hidayet serdarısınız.
Kur'ân-ı Kerîmin ondördüncü Asr-ı Muhammedîdeki azîz dellâlı.. ve o müdhiş zamanın müdhiş zulümâtına karşı Nur-u Kur'ânla mukàbele eden büyük fedâkârı.. ve Risale-i Nuru yüzbinler nüshalarını yüzbinler talebelerinin kalemleriyle her tarafta neşredip dinsizliğe ve küfr-ü mutlaka karşı bir sedd-i Kur'ânî te'sis eden muhteşem kahramanı sevgili Üstadımız!
Âlemlere rahmetler ve saâdetler getiren ve insanlığa selâmet ve tesellîler bahşeden bu mukaddes hizmetinizde ehl-i îmâna zuhûrunu müjde verip isbât ettiğiniz ve emâreleri gözükmeğe başlayan ve bütün kıt'alara şâmil Hâkimiyet-i İslâmiyenin nurlu ve büyük bayramını bütün rûhumuzla tebrik eder, Cenâb-ı Hak’tan uzun ömürlerinize duâlar eder, ellerinizden ta'zîmle öperiz.
Ankara Üniversitesi
Nur Talebeleri ∗∗∗
► (098) ◄ Kalbe İhtar Edilen İctimâî Hayatımıza Ait Bir Hakikat
KALBE İHTAR EDİLEN
İCTİMÂÎ HAYATIMIZA AİT BİR HAKİKAT
Bu vatanda şimdilik dört parti var. Biri Halk Partisi; biri Demokrat, biri Millet, diğeri İttihâd-ı İslâmdır.
İttihâd-ı İslâm Partisi, yüzde altmış, yetmişi tam mütedeyyin olmak şartıyla, şimdiki siyaset başına geçebilir. Dini, siyasete âlet etmemeğe, belki siyaseti dine âlet etmeğe çalışabilir. Fakat çok zamandan beri terbiye-i İslâmiye zedelenmesiyle ve şimdiki siyasetin cinayetine karşı dini siyasete âlet etmeğe mecbur olacağından, şimdilik o parti başa geçmemek lâzımdır.
Halk Partisi ise: Hakikaten acîb ve zevkli bir rüşvet-i umumîyi kanunlar perdesinde bazı memurlara verdikleri için, yirmisekiz senelik bütün cinâyâtıyla başkaların cinâyâtı ve İttihâdçıların ve mason kısmının seyyiâtları da o partiye yükletildiği hâlde, Demokratlara bir cihette gâlib hükmündedirler. Çünkü ubûdiyetin noksaniyetiyle enâniyet kuvvet bulur, nemrutçuluklar çoğalır. Bu benlik zamanında, memuriyet hakikatte bir hizmetkârlık olduğu hâlde; bir hâkimiyet, bir ağalık, bir nemrutçuluk ile nefse gayet zevkli bir hâkimiyet mertebesini bir kısım memurlara rüşvet olarak verdiği için bütün o acîb cinayetlerle ve kendinden olmayan ceridelerin neşriyatıyla beraber bana yapılan muâmelelerinden hissettim ki bir cihette ma'nen Demokratlara gâlib geliyorlar. Hâlbuki İslâmiyetin bir kanun-u esâsîsi olan Hadîs-i Şerîfte سَيِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْ yani “Memuriyet, emîrlik ise: Reislik değil; millete bir hizmetkârlıktır.” Demokratlık, hürriyet-i vicdân, İslâmiyetin bu kanun-u esâsîsine dayanabilir. Çünkü kuvvet kanunda olmazsa şahsa geçer. İstibdâd, mutlak keyfî olur.
Millet Partisi ise: Eğer İttihâd-ı İslâmdaki esâs olan İslâmiyet milliyeti ki, Türkçülük onun içinde mezcolmuş bir millet olsa, o Demokratın mânâsındadır. Dindar Demokratlara iltihak etmeğe mecbur olur. Frenk illeti tâbir ettiğimiz ırkçılık, unsurculuk fikriyle Avrupa, Âlem-i İslâmı parçalamak için içimize bu frenk illetini aşılamış. Fakat bu hastalık ve fikir, gayet zevkli ve câzibedâr bir hâlet-i rûhiye verdiği için pekçok zararları ve tehlikeleriyle beraber, zevk hatırı için her millet cüz'î-küllî bu fikre iştiyak gösteriyorlar.
Şimdiki terbiye-i İslâmiyenin za'fiyetiyle ve terbiye-i medeniyenin galebesiyle ekseriyet kazanarak başına geçerse; ekseriyet teşkil etmeyen ve ancak yüzde otuzu hakîki Türk olan ve yüzde yetmişi başka unsurlardan olanlar; hem hakîki Türklerin, hem Hâkimiyet-i İslâmiyenin aleyhine cebhe almağa mecbur olacaklar. Çünkü, İslâmiyetin bir kanun-u esâsîsi olan bu âyet-i kerîme: ﴾ وَ لاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى ﴿ dır. Yani, “Birisinin günahıyla başkası muâheze ve mes'ûl olmaz.”
Hâlbuki ırkçılık damarıyla bir adamın cinayetiyle masûm bir kardeşini, belki de akrabasını, belki de aşîretinin efrâdını öldürmekte kendini haklı zanneder. O vakit hakîki adâlet yapılmadığı gibi, şiddetli bir zulüm de yol bulur. Çünkü “Bir masûmun hakkı, yüz cânîye fedâ edilmez” diye İslâmiyetin bir kanun-u esâsîsidir. Bu ise çok ehemmiyetli bir mes'ele-i vataniyedir. Ve Hâkimiyet-i İslâmiyeye büyük bir tehlikedir.
Mâdem hakikat budur, ey dindar ve dine hürmetkâr Demokratlar!.. Siz bu iki partinin gayet kuvvetli ve zevkli ve câzibedâr nokta-i istinâdlarına mukâbil, daha ziyâde maddî ve manevî câzibedâr nokta-i istinâd olan hakàik-ı İslâmiyeyi nokta-i istinâd yapmağa mecbursunuz. Yoksa sizin yapmadığınız eskiden beri cinayetleri, nasıl eski partiye yüklüyorlarsa, size de yükleyip, Halkçılar ırkçılığı elde edip, tam sizi mağlûb etmeğe bir ihtimal-i kavî ile hissettim. Ve İslâmiyet nâmına telâş ediyorum.
HÂŞİYE: Eskilerin lüzumsuz keyfî kanunları ve sû-i istimâlleri neticesiyle, belki de tahrîkleriyle zuhûr eden ticanî mes'elesini ve ağır cezalarını dindar Demokratlara yüklememek ve Âlem-i İslâm nazarında Demokratları düşürmemenin çare-i yegânesi kendimce böyle düşünüyorum:
Nasıl, Ezân-ı Muhammediyenin (A.S.M.) neşriyle Demokratlar on derece kuvvet bulduğu gibi, öyle de, Ayasofya’yı da beşyüz sene devam eden vaziyet-i kudsiyesine çevirmektir. Ve Âlem-i İslâmda çok hüsn-ü te'sir yapan.. ve bu vatan ahâlisine Âlem-i İslâmın hüsn-ü teveccühünü kazandıran, bu yirmi sene mahkemeler bir muzır cihetini bulamadıkları ve beş mahkeme de berâetine karar verdikleri Risale-i Nurun resmen serbestiyetini dindar Demokratlar ilân etmelidirler. Tâ, bu yaraya bir merhem vurmalı... O vakit Âlem-i İslâmın teveccühünü kazandıkları gibi, başkalarının zâlimâne kabahati de onlara yüklenmez fikrindeyim.
Dindar Demokratlar, hususan Adnan Menderes gibi zâtların hatırları için otuzbeş seneden beri terk ettiğim siyasete bir-iki gün baktım ve bunu yazdım.
Said Nursî
Ve bu hakikate yakìnen şâhid olup tasdik eden Risale-i Nur Talebeleri:
Mehmed Çalışkan, Mustafa Acet, Hamza, Sâdık, Halîm,
Râşid, Ahmed Husrev, Sungur, Tahiri, Nuri vesâire...
Hâşiye: Üstad diyor ki: Bu ictimâî, siyâsî mes'ele mücmel olarak ihtar edildi. Ve tâbiratta lüzumsuz, zararlı kelimeleri siz tebdil edebilirsiniz. Merkezlerden münâsib gördüğünüz yerlere sû-i te'sir yapmamak şartıyla gönderebilirsiniz. ∗∗∗
► (099) ◄
[Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî, Samsun’da münteşir “Büyük Cihad” gazetesinde neşrolup orada muhâkemesi görülen bu müdafaayı İstanbul Mahkemesinde okumuş ve mahkeme berâetle nihâyet bulmuştur.]
Gizli düşmanlarımız bu Ramazan-ı Şerîfte, tekrar, adliyeyi benim aleyhime sevkettiler. Mes'ele de, bir gizli komünist komitesiyle alâkadardır.
Birisi, bütün bütün kanun hilâfına olarak, beni tek başımla ve yalnız olarak kırda ve dağda otururken, üç silâhlı jandarma ile bir başçavuş yanıma gönderdiler. “Sen başına şapka giymiyorsun” diye, zorla beni karakola getirdiler. Ben de, adâleti hedef tutan bütün adliyelere söylüyorum ki:
Böyle beş vecihle kanunsuzluk edip, kanun nâmına beş vecihle İslâm kanunlarını kıran adam, hakîki kanunsuzluk ile ittiham edilmek lâzım gelirken, onların o acîb kanunsuzluğu ve bahânesiyle iki seneden beri vicdânî azâb verdiklerinden; elbette mahkeme-i kübrâ-yı haşirde bunun cezasını çekeceklerdir. Evet, otuzbeş senedir münzevî olduğu hâlde hiç çarşı ve kasabalarda gezmeyen bir adamı, “Sen frenk serpuşunu giymiyorsun” diye ittiham etmeğe, dünyada hangi kanun müsâade eder?
Yirmisekiz seneden beri beş vilâyet ve beş mahkeme ve beş vilâyetin zâbıtaları onun başına ilişmedikleri hâlde, hususan bu defa İstanbul mahkeme-i âdilesinde yüzden ziyâde polislerin gözleri önünde, hem iki ayda yaya olarak her yeri gezdiği hâlde, hiçbir polis ilişmediği ve mahkeme-i temyiz “bere yasak değil” diye karar verdiği, hem bütün kadınlar ve başı açık gezenler ve bütün askerî neferler ve vazifedâr memurlar giymeğe mecbur olmadıklarından ve giymesinde hiçbir maslahat bulunmadığından ve benim resmî bir vazifem olmadığından –ki resmî bir libâstır– bereyi giyenler de mes'ûl olmazlar denildiği hâlde, hususan münzevî ve insanlar arasına girmeyen ve Ramazan-ı Şerîfin içinde böyle hilâf-ı kanun en çirkin bir şey ile rûhunu meşgul etmemek ve dünyayı hâtırına getirmemek için hàs dostlarıyla dahi görüşmeyen, hattâ şiddetli hasta olduğu hâlde, rûhu ve kalbi vücûduyla meşgul olmamak için ilâçları almayan ve hekimleri çağırmayan bir adama şapka giydirmek, ecnebî papazlara benzetmek için ona teklif etmek ve adliye eliyle tehdid etmek, elbette zerre kadar vicdânı olan bundan nefret eder.
Meselâ: Ona teklif eden demiş: “Ben emir kuluyum.” –kaç vecihle kanunsuz– cebr-i keyfî kanun ile emir olur mu ki, emir kuluyum desin. Evet, Kur'ân-ı Hakîmde, Yahudî ve Nasrânîlere başta benzememek için ona dair âyet olduğu gibi ﴾ يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُٓوا اَطِيعُوا اللّٰهَ وَاَطِيعُوا الرَّسُولَ وَاُولِى الْاَمْرِ مِنْكُمْ ﴿ âyeti ulü'l-emire itâati emreder. Allah ve Resûlünün itâatine zıt olmamak şartıyla, o itâatin emir kuluyum diye hareket edebilir. Hâlbuki bu mes'elede, an'ane-i
İslâmiye kanunları; hastalara şefkatle incitmemek, garîblere şefkat edip incitmemek, Allah için Kur'ân ve ilm-i îmânîye hizmet edenlere zahmet vermemek ve incitmemek emrettiği hâlde; hususan münzevî, dünyayı terketmiş bir adama ecnebî papazlarının serpuşunu teklif etmek on vecihle değil, yüz vecihle kanuna muhâlif ve İslâmın an'anevî kanunlarına karşı bir kanunsuzluktur ve keyfi bir emir hesabına o kudsî kanunları kırmaktır.
Benim gibi kabir kapısında, gayet hasta, gayet ihtiyar, garîb, fakir, münzevî Sünnet-i Seniyeye muhâlefet etmemek için otuzbeş seneden beri dünyayı terkeden bir adama bu tarz muâmeleler, kat'iyyen şek ve şübhe bırakmadı ki; komünist perdesi altında anarşilik hesabına vatan ve millet ve İslâmiyet ve din aleyhinde müdhiş bir sû-i kasd eseri olduğu gibi, İslâmiyete ve vatana hizmete niyet eden ve müdhiş haricî tahribâta karşı cebhe alan dindar meb'ûslar ve Demokratlara dahi büyük bir sû-i kasddır. Dindar meb'ûslar dikkat etsinler. Bu dehşetli sû-i kasda karşı müdafaada beni yalnız bırakmasınlar.
HÂŞİYE: Rus’un Başkumandanı kasden önünden üç defa geçtiği hâlde ayağa kalkmayan ve tenezzül etmeyen ve onun i'dâm tehdidine karşı izzet-i İslâmiyeyi muhâfaza için ona başını eğmeyen; İstanbul’u istilâ eden İngiliz Başkumandanına ve onun vâsıtasıyla fetvâ verenlere karşı, İslâmiyet şerefi için, i'dâm tehdidine beş para ehemmiyet vermeyen ve “Tükürün zâlimlerin o hayâsız yüzüne!” cümlesiyle ve matbuât lisânıyla karşılayan; ve Mustafa Kemâl’in, elli meb'ûs içinde hiddetine ehemmiyet vermeyip, “Namaz kılmayan hâindir” diyen; ve Dîvân-ı Harb-i Örfî’nin dehşetli suâllerine karşı, “Şerîatın tek bir mes'elesine rûhumu fedâ etmeğe hazırım” deyip, dalkavukluk etmeyen ve yirmisekiz sene, gâvurlara benzememek için inzivayı ihtiyar eden bir İslâm fedâisi ve hakikat-i Kur'âniyenin fedâkâr hizmetkârına maslahatsız, kanunsuz denilse ki; “Sen, Yahudî ve Hıristiyan papazlarına benzeyeceksin, onlar gibi başına şapka giyeceksin, bütün İslâm ulemâsının icmâına muhâlefet edeceksin; yoksa ceza vereceğiz” denilse, elbette öyle herşeyini hakikat-i Kur'âniyeye fedâ eden bir adam, değil dünyevî hapis veya ceza ve işkence, belki parça parça bıçakla kesilse, Cehenneme de atılsa, kat'iyyen; yüz rûhu da olsa, bütün tarihçe-i hayatının şehâdetiyle, fedâ edecek...
Acaba, bu vatan ve dinin gizli düşmanlarının bu eşedd-i zulm-ü Nemrûdânelerine karşı, manevî pekçok kuvveti bulunan bu fedâkârın tahammülü ve maddî kuvvetle ve menfî cihette mukàbele etmemesinin hikmeti nedir?
İşte bunu, size ve umum ehl-i vicdâna ilân ediyorum ki; yüzde on zındık dinsizin yüzünden doksan masûma zarar gelmemek için, bütün kuvvetiyle dâhildeki emniyet ve âsâyişi muhâfaza etmek için, Nur dersleriyle herkesin kalbine bir yasakçı bırakmak için Kur'ân-ı Hakîm ona o dersi vermiş. Yoksa bir günde, yirmisekiz senelik zâlim düşmanlarımdan intikamımı alabilirim. Onun içindir ki; âsâyişi masûmların hatırı için muhâfaza yolunda haysiyetini, şerefini tahkîr edenlere karşı müdafaa etmiyor ve diyor ki: Ben, değil dünyevî hayatı, lüzum olsa âhiret hayatımı da millet-i İslâmiye hesabına fedâ edeceğim.
Said Nursî ∗∗∗
► (100) ◄
[Bağdat’ta çıkan “Eddifa'” gazetesinin muharriri İsâ Abdülkadir’in Arabî makalesinin tercümesi.]
Bağdat’ta çıkan “Eddifa'” gazetesi Risale-i Nur talebelerinden bahisle diyor ki:
“Türkiye’deki Nur talebelerinin İhvân-ı Müslimîn cem'iyeti ile alâkaları nedir, ne münâsebeti var? Hem farkları nedir? Türkiye’deki Nur talebeleri, Mısır’da ve bilâd-ı Arab’da İhvân-ı Müslimîn nâmında İttihâd-ı İslâma çalışan cem'iyetler gibi müstakil cem'iyet midirler? Ve onlar da onlardan mıdır?” Ben de cevab veriyorum ki:
Nur talebelerinin ve İhvân-ı Müslimîn cem'iyetinin gerçi maksadları; hakàik-ı Kur'âniye ve îmâniyeye hizmet ve İttihâd-ı İslâm dâiresinde Müslümanların saâdet-i dünyeviye ve uhreviyelerine hizmet etmektir; fakat Nur talebelerinin beş-altı cihetle farkları var:
Birinci Fark: Nur talebeleri siyasetle iştigâl etmez, siyasetten kaçıyorlar. Eğer siyasete mecbur olsalar, siyaseti dine âlet yapıyorlar; tâ ki siyaseti dinsizliğe âlet edenlere karşı dinin kudsiyetini göstersinler. Siyâsî bir cem'iyetleri asla mevcûd değil.
İhvân-ı Müslimîn ise: Memleket ve vaziyet sebebiyle siyasetle, din lehinde iştigâl ediyorlar ve siyâsî cem'iyet de teşkil ediyorlar.
İkinci Fark: Nurcular, Üstadlarıyla ictimâ' etmiyorlar ve etmeğe de mecbur değiller. Kendilerini Üstadlarıyla ictimâ'a mecburiyet hissetmiyorlar. Ders almak için beraber bulunmaya lüzum görmüyorlar. Belki; koca bir memleket bir dershâne hükmünde, Risale-i Nur kitapları onların eline geçmekle, üstad yerine onlara bir ders verir. Herbir risale, bir Said hükmüne geçer.
Hem ellerinden geldiği kadar ücretsiz istinsah ederler. Muhtaçlara mukàbelesiz (∗) <ft3>[^7]</ft3> veriyorlar ki, okusunlar ve dinlesinler. Bu sûretle büyük bir memleket büyük bir dershâne hükmünde oluyor.
[^7]:(∗) Yirmibeş sene müddetle el yazmasıyla Anadolu'da neşri bu şekilde olmuştur.
İhvân-ı Müslimîn ise: Umumî merkezlerde mürşid ve reisleriyle görüşmek ve emirler ve dersler almak için ziyaretine giderler. Ve o umumî cem'iyetin şûbelerinde de o büyük üstadla ve nâibleriyle ve vekilleri hükmündeki zâtlarla yine görüşürler, ders alırlar, emir alırlar.
Hem umumî merkezlerde çıkan ceride ve mecellelerin fiatını verip, alıp, onlardan ders alıyorlar.
Üçüncü Fark: Nur talebeleri, aynen, àlî bir medresenin ve bir üniversite dâru'l-fünûnunun talebeleri gibi, ilmî muhâbere vâsıtasıyla ders alıyorlar.
Büyük bir vilâyet bir medrese hükmüne geçer. Birbirini görmedikleri, tanımadıkları ve uzak oldukları hâlde birbirine ders veriyorlar ve beraber ders okuyorlar.
Amma İhvân-ı Müslimîn ise: Memleketleri ve vaziyetleri iktizasıyla mecelleleri ve kitapları çıkarıyorlar, aktâr-ı âleme neşrediyorlar; onunla birbirini tanıyıp ders alıyorlar.
Dördüncü Fark: Nur talebeleri, bu zamanda ve bugünde ekser bilâd-ı İslâmiyede intişar etmişler ve çoklukla vardırlar. Bu intişarlarında ayrı ayrı hükûmetlerde bulundukları hâlde hükûmetlerden izin almaya muhtaç olmuyorlar ki, tecemmu' edip toplansınlar ve çalışsınlar. Çünkü, meslekleri siyaset ve cem'iyet olmadığından hükûmetlerden izin almaya kendilerini mecbur bilmiyorlar.
Amma İhvân-ı Müslimîn ise: Vaziyetleri itibariyle siyasete temâs etmeye ve cem'iyet teşkiline ve şûbeler ve merkezler açmaya muhtaç bulunduklarından, bulundukları yerlerdeki hükûmetten icâzet ve ruhsat almaya muhtaçtırlar. Ve Nurcular gibi bilinmiyor değiller. Ve bu esâs üzerine, kendilerine umumî merkezleri olan Mısır’da, Suriye’de, Lübnan’da, Filistin’de, Ürdün’de, Sudan’da, Mağrib’de ve Bağdat’ta çok şûbeler açmışlar.
Beşinci Fark: Nur talebeleri içinde çok muhtelif tabakalar var. Yedi-sekiz yaşındaki, câmilerde Kur'ân okumak için elifbâ’yı ders almakta olan çocuklardan tut, tâ seksen-doksan yaşındaki ihtiyarlara varıncaya kadar kadın-erkek; hem bir köylü, hammal adamdan tut, tâ büyük bir vekile kadar; ve bir neferden, büyük bir kumandana kadar tâifeler Nurcularda var. Bütün Nurcuların bu çok tâifelerinin umumen bütün maksadları, Kur'ân-ı Mecid’in hidayetinden ve hakàik-ı îmâniye ile nurlanmaktan ibarettir. Bütün çalışmaları ilim ve irfan ve hakàik-ı îmâniyeyi neşretmektir. Bundan başka bir şeyle iştigâl ettikleri bilinmiyor. Yirmisekiz seneden beri dehşetli mahkemeler dessâs ve kıskanç muârızlar, bu kudsî hizmetten başka onlarda bir maksad bulamadıkları için onları mahkûm edemiyorlar ve dağıtamıyorlar ve Nurcular, müşterileri ve kendilerine tarafdârları aramaya kendilerini mecbur bilmiyorlar... “Vazifemiz hizmettir, müşterileri aramayız, onlar gelsinler bizi arasınlar, bulsunlar” diyorlar. Kemiyete ehemmiyet vermiyorlar. Hakîki ihlâsı taşıyan bir adamı, yüz adama tercih ediyorlar.
Amma İhvân-ı Müslimîn ise: Gerçi onlar da Nurcular gibi ulûm-u İslâmiye ve mârifet-i İslâmiye ve hakàik-ı îmâniyeye temessük etmek için insanları teşvik ve sevkediyorlar; fakat vaziyet, memleket ve siyasete temâs iktizasıyla, ziyâdeleşmeye ve kemiyete ehemmiyet veriyorlar, tarafdârları arıyorlar.
Altıncı Fark: Hakîki ihlâslı Nurcular, menfaat-i maddiyeye ehemmiyet vermedikleri gibi; bir kısmı, a'zamî iktisad ve kanâatle ve fakirü'l-hâl olmalarıyla beraber, sabır ve insanlardan istiğnâ ile ve Hizmet-i Kur'âniyede hakîki bir ihlâs ve fedâkârlıkla; ve çok kesretli ve şiddetli ehl-i dalâlete karşı mağlûb olmamak için ve muhtaçları hakikate ve ihlâsa dâvet etmekte bir şübhe bırakmamak için ve rızâ-yı İlâhîden başka o hizmet-i kudsiyeyi hiçbir şeye âlet etmemek için, bir cihette hayat-ı ictimâiye fâidelerinden çekiniyorlar.
Amma İhvân-ı Müslimîn ise: Onlar da hakikaten maksad itibariyle aynı mâhiyette oldukları hâlde, mekân ve mevzû ve bazı esbâb sebebiyle Nur talebeleri gibi dünyayı terkedemiyorlar. A'zamî fedâkârlığa kendilerini mecbur bilmiyorlar.
İsâ Abdülkadir ∗∗∗
► (101) ◄
[Bağdat’ta çıkan, ehemmiyetli, siyâsî bir ceride olan “Eddifa'” gazetesinin muharriri İsâ Abdülkadir diyor ki:]
Nur talebelerinin mürşidi olan Bediüzzaman Said Nursî hakkında Eddifa' gazetesini okuyanlar benden soruyorlar: “Türkiye’deki Nur talebelerinden ve Üstadları olan Said Nursî’den bize ma'lûmât ver” diyorlar. Ben de bunlar hakkında kısa bir cevab vereceğim. Çünkü, Üstad’ın, Nurun ve Nur talebelerinin Arablarda hakkı olduğu için Arablar onlardan ciddi bahsetsinler. Zîra: İslâmiyetin madde-i esâsiyesi olan Arablar Risale-i Nur’dan ziyâdesiyle fâide görmeğe başlamışlar.
Bu Nur talebeleri; Risale-i Nur’la, hem Türkiye’de, hem bilâd-ı Arab’da komünistliğe karşı muhkem bir sed te'sis ediyorlar.
………..
Risale-i Nur ise, öyle geniş bir mikyâs ile intişar ediyor ki, değil yalnız Türkiye’de ve bilâd-ı İslâmiyede, hattâ ecnebîlerde de iştiyakla istenilir oluyor. Ve Nurun talebelerinin şevklerini hiçbir şey kıramıyor.
İşte Nur Talebeleriyle Nur Risaleleri ve onların bu büyük Hizmet-i Kur'âniyeleri Demokrat Hükûmetinin bir büyük hasenesidir ki, mübârek Âlem-i İslâmdaki hareket-i İslâmiye bu hükûmet-i demokrasiyi takdir ve tahsinle karşılıyor. Bütün Irak ahâli-i Müslimesi ki, Arab, Türk, Kürd, İran, bu İslâmî hizmeti ve kudsî mücâhedeyi kemâl-i ferâh ile karşılıyorlar. Ve Türkiye’deki Türk kardeşlerimiz, garbın yanlış te'sirâtlarına karşı bunlarla mukâvemet gösteriyorlar kanâatindedirler.
İsâ Abdülkadir ∗∗∗
► (102) ◄
[Risale-i Nurun vatana, millete ve İslâmiyete büyük hizmetini kabûl ve takdir eden Başvekil Adnan Menderes’e Üstad’ın yazdığı bir mektûb]
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Ben çok hasta olduğum ve siyasetle alâkasız bulunduğum hâlde, Adnan Menderes gibi bir İslâm kahramanı ile bir sohbet etmek isterdim. Hâl ve vaziyetim görüşmeğe müsâade etmediği için; o sûrî konuşmak yerine bu mektûb benim bedelime konuşsun diye yazdım.
Gayet kısa birkaç esâsı, İslâmiyetin bir kahramanı olan Adnan Menderes gibi dindarlara beyân ediyorum:
Birincisi: İslâmiyetin pekçok kanun-u esâsîsinden birisi: ﴾ وَ لاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى ﴿ âyet-i kerîmesinin hakikatidir ki:
“Birisinin cinayetiyle başkaları, akraba ve dostları mes'ûl olamaz.” Hâlbuki şimdiki siyaset-i hâzırada particilik tarafdârlığı ile bir cânînin yüzünden pekçok masûmların zararına rızâ gösteriliyor. Bir cânînin cinayeti yüzünden tarafdârları veyâhut akrabaları dahi şeni' gıybetler ve tezyifler edilip bir tek cinayet, yüz cinayete çevrildiğinden gayet dehşetli bir kin ve adâveti damarlara dokundurup kin ve garaza ve mukàbele-i bilmisile mecbur ediliyor. Bu ise, hayat-ı ictimâiyeyi tamamen zîr ü zeber eden bir zehirdir. Ve hàriçteki düşmanların parmak karıştırmalarına tam bir zemin hazırlamaktır. İran ve Mısır’daki hissedilen hâdise ve buhranlar bu esâstan ileri geldiği anlaşılıyor. Fakat onlar burası gibi değil; bize nisbeten pek hafif, yüzde bir nisbetindedir. Allah etmesin, bu hâl bizde olsa pek dehşetli olur.
Bu tehlikeye karşı çare-i yegâne: Uhuvvet-i İslâmiyeyi ve esâs İslâmiyet milliyetini o kuvvetin temel taşı yapıp, masûmları himâye için, cânîlerin cinayetlerini kendilerine münhasır bırakmak lâzımdır.
Hem, emniyetin ve âsâyişin temel taşı yine bu kanun-u esâsîden geliyor.
Meselâ: Bir hânede veya bir gemide bir masûm ile on cânî bulunsa, hakîki adâletle ve emniyet ve âsâyiş düstur-u esâsîsi ile o masûmu kurtarıp tehlikeye atmamak için, gemiye ve hâneye ilişmemek lâzım; tâ ki, masûm çıkıncaya kadar...
İşte bu kanun-u esâsî-i Kur'ânî hükmünce âsâyiş ve emniyet-i dâhiliyeye ilişmek, on cânî yüzünden doksan masûmu tehlikeye atmak gadab-ı İlâhînin celbine vesile olur. Mâdem Cenâb-ı Hak, bu tehlikeli zamanda bir kısım hakîki dindarların başa geçmesine yol açmış, Kur'ân-ı Hakîmin bu kanun-u esâsîsini kendilerine bir nokta-i istinâd ve onlara garazkârlık edenlere karşı siper yapmak lâzım geldiğini, zaman ihtar ediyor.
İslâmiyetin İkinci Bir Kanun-u Esâsîsi: Şu hadîs-i şerîftir:
سَيِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْ hakikatiyle memuriyet bir hizmetkârlıktır. Bir hâkimiyet ve benlik için tahakküm âleti değil... Bu zamanda terbiye-i İslâmiyenin noksaniyetiyle ve ubûdiyetin za'fiyetiyle benlik, enâniyet kuvvet bulmuş. Memuriyeti hizmetkârlıktan çıkarıp bir hâkimiyet ve müstebidâne bir tahakküm ve mütekebbirâne bir mertebe tarzına getirdiğinden, abdestsiz, kıblesiz namaz kılmak gibi; adâlet, adâlet olmaz, esâsıyla da bozulur. Ve hukuk-u ibâd da zîr ü zeber olur. Hukuk-u ibâd, hukukullâh hükmüne geçmiyor ki hak olabilsin. Belki nefsânî haksızlıklara vesile olur.
Şimdi, Adnan Menderes gibi, “İslâmiyetin ve dinin icâblarını yerine getireceğiz” diye ve mezkûr iki kanun-u esâsîye karşı muhâlefet edip tam zıddına olarak iki dehşetli cereyan, gayet büyük rüşvet ile halkları aldatmak ve ecnebîlerin müdâhalesine yol açmak vaziyetinde hücum etmek ihtimali kuvvetlidir.
Birisi: Birinci kanun-u esâsîye muhâlif olarak, bir cânî yüzünden kırk masûmu kesmiş, bir köyü de yakmış. Bu derecede bir istibdâd-ı mutlak, her nefsin zevkine geçecek memuriyete bir hâkimiyet sûretinde rüşvet vererek, dindar hürriyet-perverlere hücum ediliyor.
İkinci Hücum da: İslâmiyet milliyet-i kudsiyesini bırakıp –evvelkisi gibi– bir cânî yüzünden yüz masûmun hakkını çiğneyebilen, zâhiren bir milliyetçilik ve hakikatte ırkçılık damarıyla hem hürriyet-perver dindar Demokratlara, hem bütün bu vatandaki yüzde yetmişi sâir unsurlardan bulunanlara, hem hükûmet aleyhine, hem bîçâre Türkler aleyhine, hem Demokratın takib ettiği siyaset aleyhine çalışarak ve serseri ve enâniyetli nefislere gayet zevkli bir rüşvet olarak bir ırkçılık kardeşliği veriyor. O zevkli kardeşliğin içinde, o zevkli fâideden bin defa daha ziyâde hakîki kardeşleri düşmanlığa çevirmek gibi acîb tehlikeyi, o sarhoşluğu ile hissedemiyor.
Meselâ: İslâmiyet milliyeti ile dörtyüz milyon hakîki kardeşin her gün اَللّٰهُمَّ اغْفِرْ لِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ duâ-yı umumîsiyle manevî yardım görmek yerine, ırkçılık dörtyüz milyon mübârek kardeşleri, dörtyüz serseriye ve lâübâlîlere yalnız dünyevî ve pek cüz'î bir menfaati için terk ettiriyor. Bu tehlike hem bu vatana, hem hükûmete, hem de dindar Demokratlara ve Türklere büyük bir tehlikedir; ve öyle yapanlar da hakîki Türk değillerdir. Necîb Türkler böyle hatâdan çekinirler.
Bu iki tâife herşeyden istifadeye çalışıp, dindar Demokratları devirmeye çalıştıkları ve çalıştırıldıkları meydândaki âsâr ile tahakkuk ediyor. Bu acîb tahribâta ve bu iki kuvvetli muârızlara karşı; kırk sahâbe ile dünyanın kırk devletine karşı meydân-ı muârazaya çıkan ve galebe eden ve bin dörtyüz sene zarfında ve her asırda üçyüz-dörtyüz milyon şâkirdi bulunan hakikat-i Kur'âniyenin sarsılmaz kuvvetine dayanmak ve onun içindeki dünyevî ve uhrevî saâdet-i ebediyenin zevklerine o câzibedâr hakikatle beraber nokta-i istinâd yapmak, o mezkûr muârızlarınıza ve hem dâhil ve hàriçteki düşmanlarınıza karşı en lâzım ve elzem ve zarûrî bir çare-i yegânedir. Yoksa o insafsız dâhilî ve haricî düşmanlarınız sizin bir cinayetinizi binler yapıp ve eskilerin de cinayetlerini ilâve ederek başkaların başına yükledikleri gibi, size de yükleyecekler. Hem size, hem vatana, hem millete telâfi edilmeyecek bir tehlike olur.
Cenâb-ı Hak sizleri İslâmiyet lehindeki hizmetlerinizde muvaffak ve mezkûr tehlikelerden muhâfaza eylesin diye ben ve Nurcu kardeşlerimiz, yapacağınız hizmete ve mezkûr hakikati kabûl etmenize mukâbil duâ etmeye karar vereceğiz.
Üçüncüsü: İslâmiyetin hayat-ı ictimâiyeye dair bir kanun-u esâsîsi dahi bu Hadîs-i Şerîfin: اَلْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْيَانِ الْمَرْصُوصِ يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًا hakikatidir. Yani, “hàriçteki düşmanların tecâvüzlerine karşı, dâhildeki adâveti unutmak ve tam tesânüd etmektir.” Hattâ en bedevî tâifeler dahi bu kanun-u esâsînin menfaatini anlamışlar ki, hàriçte bir düşman çıktığı vakit, o tâife birbirinin babasını, kardeşini öldürdükleri hâlde, o dâhildeki düşmanlığı unutup, hàriçteki düşman def' oluncaya kadar tesânüd ettikleri hâlde; binler teessüflerle deriz ki, benlikten, hodfürûşluktan, gururdan ve gaddâr siyasetten gelen dâhildeki tarafgirâne fikriyle, kendi tarafına şeytan yardım etse rahmet okutacak.. muhâlifine melek yardım etse lânet edecek gibi hâdisâtlar görünüyor. Hattâ bir sâlih âlim fikr-i siyâsîsine muhâlif bir büyük sâlih âlimi tekfir derecesinde gıybet ettiği; ve İslâmiyet aleyhinde bir zındığı, onun fikrine uygun ve tarafdâr olduğu için harâretle senâ ettiğini gördüm. Ve şeytandan kaçar gibi otuzbeş seneden beri siyaseti terkettim.
Hem şimdi birisi; hem Ramazan-ı Şerîfe, hem Şeâir-i İslâmiyeye, hem bu dindar millete büyük bir cinayeti yaptığı vakit muhâliflerinin onun o vaziyeti hoşlarına gittiği görüldü. Hâlbuki, küfre rızâ küfür olduğu gibi;
dalâlete, fıska, zulme rızâ da fısktır, zulümdür, dalâlettir. Bu acîb hâlin sırrını gördüm ki; kendilerini millet nazarında ettikleri cinayetlerinden mâzûr göstermek damarıyla muhâliflerini kendilerinden daha dinsiz, daha cânî görmek ve göstermek istiyorlar. İşte bu çeşit dehşetli haksızlıkların neticeleri pek tehlikeli olduğu gibi ictimâî ahlâkı da zîr ü zeber edip bu vatan ve millete ve Hâkimiyet-i İslâmiyeye büyük bir sû-i kasd hükmündedir.
Daha yazacaktım, fakat bu üç nokta-i esâsiyeyi şimdilik dindar hürriyet-perverlere beyân etmekle iktifâ ediyorum.
Said Nursî ∗∗∗