► (142) ◄
يُوزَنُ مِدَادُ الْعُلَمَاءِ بِدِمَاءِ الشُّهَدَاءِ
مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّتِى عِنْدَ فَسَادِ اُمَّتِى فَلَهُ اَجْرُ مِائَةِ شَهِيدٍ
Bu iki Hadîs-i Şerîften alınan bir ilhâmla, Risale-i Nuru yazmanın dünyevî ve uhrevî pek çok fâidelerinden, Risale-i Nurda beyân edilen ve şâkirdlerinin tecrübeleriyle tasdik edilen yalnız birkaç tanesini beyân ediyoruz.
BEŞ TÜRLÜ İBÂDET:
1. En mühim bir mücâhede olan ehl-i dalâlete karşı ma'nen mücâhede etmektir.
2. Üstad’ına neşr-i hakikat cihetinde yardım sûretiyle hizmet etmektir.
3. Müslümanlara îmân cihetinde hizmet etmektir.
4. Kalemle ilmi tahsil etmektir.
5. Bazen bir saati bir sene ibâdet hükmüne geçen, tefekkürî olan bir ibâdeti yapmaktır.
BEŞ TÜRLÜ DE DÜNYEVÎ FÂİDESİ VAR:
1. Rızıkta bereket.
2. Kalbde rahat ve sürûr.
3. Maîşette sühûlet.
4. İşlerinde muvaffakıyet.
5. Talebelik faziletini almakla bütün Risale-i Nur talebelerinin hàs duâlarına hissedar olmaktır.
KALEMLE NURLARA HİZMET VE SADÂKATLE TALEBESİ OLMANIN İKİ MÜHİM NETİCESİ VARDIR:
1. Âyât-ı Kur'âniyenin işâretiyle, îmânla kabre girmektir.
2. Bütün şâkirdlerin manevî kazançlarına, Nur dâiresindeki şirket-i maneviye sırrıyla, umum onların hasenâtlarına hissedar olmaktır.
Hem bu talebesizlik zamanında, melâikelerin hürmetine mazhar olan (Hâşiye) <ft3>[^18]</ft3> talebe-i ulûm-u diniye sınıfına dâhil olup âlem-i berzahta –tâli'i varsa, tam muvaffak olmuşsa– Hâfız Ali; ve Meyve’de bahsi geçen meşhûr talebe gibi; şühedâ hayatına mazhar olmaktır.
[^18]:(Hâşiye) Bazı ehl-i keşfin kat'î müşâhedesiyle sâbittir.
∗∗∗
► (143) ◄
Makine ile çıkan mecmuaların başında yazılacak fıkra şudur:
Risale-i Nurun bütün eczâlarını iki sene hem Ankara, hem Denizli mahkemeleri ve ehl-i vukûfu tedkikten sonra hem berâetimiz, hem umum Risale-i Nur eczâlarını bana teslîme müttefikan karar vermelerine binâen, neşirlerine bir mâni yoktur. Bana verilen Risale-i Nurdan birisi, bu mecmuanın eczâlarıdır.
Isparta’da hem mekteblerde, hem câmilerde din lehindeki icraatlar, Zülfikàr’ın manevî fütûhâtı sayılabilir. İnşâallâh, Isparta nasıl Nurların medresesi olmuş, başka vilâyetlere de ders veriyor, inşâallâh Şeâir-i İslâmiyede de birinci hüsn-ü misâl ve nümûne-i imtisal olacak. (Hâşiye) <ft3>[^19]</ft3>
[^19]: (Hâşiye) Ehl-i siyasete hiç bakmadığım hâlde, bugün tesâdüfen kulağıma girdi ki, bazı câmileri kaldırmak için bir mecliste, bir kısım dinsiz meb'ûslar çalışmışlar. Aynı vakitte beni tesmim (zehirlendirmesi) ve Hasan Feyzinin ölüm hastalığı tesâdüfe benzemiyor. Bu üç sû-i kasd aynı zamanda birbiriyle alâkadar görünüyor. İkisi şimdilik akîm kaldı, birisi bir kahramanı aldı.
∗∗∗
► (144) ◄
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Bu şiddetli maddî ve manevî kışın, sıkıntılı maddî ve manevî hastalığı vaktinde dünyadan müfârakat ve pek çok alâkadar olduğum Nurcu kardeşlerimden iftirak ihtimalinden gelen elemler beni sıkarken, birden Sıddık Süleyman, Nur Santralı Sabri, umum o havâlideki kardeşlerim nâmına ve nesebî akrabalarımın da hesabına, Abdülmecîd ve Abdurrahman mânâsında buraya geldiler. Cenâb-ı Hakk’a şükrediyorum; onların gelmesi, bir panzehir hükmünde bana ilâç oldu. Ben de buradaki âdetime muhâlif olarak ne olursa olsun yanıma dâvet ettim, geldiler. İki-üç saat kadar tam bütün meraklarımı, hususan Barla’daki dostlarımın hâllerini anlamakla, Barla’daki eski zamanıma mesrûrâne bir seyahat-ı maneviye-i hayâlî yaptık. Ondan bir ferâh, bir inşirahla elîm sıkıntılarım zâil oldu. Onları bir-iki gün burada bırakmak isterdim. Fakat bu fenâ zaman ve buranın evhâmlı vaziyeti müsâade etmedi. Bu iki kardeşimizi, umumunuzun hesabına kabûl ettim. Ve kendime bedel, umumunuza iki canlı mektûb olarak gönderdim.
Sâniyen: İkinci gün, çok ziyâde merak ve alâka peydâ ettiğim dâru'l-fünûn gençlerinin, üniversite talebelerinin nâmına, şimdiden, dokuz tane hakîki Nurcu ve küçük Salâhaddinler ve Abdurrahmanlar nev'inde dâru'l-fünûnun tenvirine ciddi çalıştıklarını bildiren bir mektûb aldım. O küçük Abdurrahmanlar ise: Mustafa Oruç, Konyalı Ziya ve Sabri’nin mahdumu Feyzi ve Bahaeddin, Abdurrahîm ve Kastamonulu Ömer ve Azîz ve Şükrü ve Sabri gibi ciddi genç Nurcular Nurlara sâhib olmaları, merhum biraderzâdem Abdurrahman ve Fuâd yeniden on tane olarak dünyaya gelip vazife-i Nuriyeye başlaması gibi beni hem sevindirdi, hem hastalığımı da hafifleştirdi.
Sâlisen: Zülfikàr’ın makine ile hitâma yaklaşması, Nurcular, belki bütün memleket için bir saâdettir. Bu saâdeti elden kaçırmamak için, ne kadar ihtiyatlı tedbirler varsa yaparsınız. Eğer farz-ı muhâl olarak, inşâallâh olmaz, Âyetü'l-Kübrâ’ya yapılan tecâvüz gibi bir arama olsa, bütün nüshalar tecâvüze ma'rûz kalmasın. Gerçi şimdi tecâvüz etmezler ve edemezler.. belki musâlahaya çalışıyorlar; fakat gizli zındıklar, kendilerini, istikbâlin lânetinden kurtarmak için, elbette bahâneler arıyorlar ve hüküm ellerinde bulunanları aldatıyorlar. Onun için, hıfz ve inâyet-i İlâhiyeye tam i'timâd ederek ihtiyat edilmeli. İnşâallâh Zülfikàr kendini tecâvüzden muhâfaza edecek ve mütecâvizlerin başını dağıtacak veya îmâna getirecek. ∗∗∗
► (145) ◄
Azîz, Sıddık Kardeşim ve Bu Fânî Dünyada Hamiyetli ve Ciddi Bir Arkadaşım!
Evvelâ: Bütün dostlarım ve hemşehrilerimden en ziyâde zâtınız ve bazı Erzurumlu zâtlar, benim bu işkenceli ve mazlumiyet hâletimde şefkatkârâne ciddi alâkadarlığınıza ve imdâdıma fikren koşmanıza cidden çok minnetdârım; âhir ömrüme kadar unutmayacağım. Size bin Mâşâallâh ve Bârekallâh derim.
Sâniyen: Mesleğime ve Risale-i Nurdan aldığım dersime bütün bütün muhâlif olarak ve on seneden beri fânî dünyanın geçici, ehemmiyetsiz hâdiselerine bakmamak olan bir düstur-u hayatıma da münâfî olarak, sırf senin hâtırın ve merak ettiğin ve bu defaki uzun mektûbun için vaziyetime ve zâlimlerin işkencelerine ait birkaç maddeyi beyân edeceğim.
Birincisi: Otuz sene evvel Dâru'l-Hikmet âzâsı iken, bir gün, arkadaşımızdan ve Dâru'l-Hikmet âzâsından Seyyid Sa'deddin Paşa dedi ki:
“Kat'î bir vâsıta ile haber aldım; kökü ecnebîde ve kendisi burada bulunan bir zındıka komitesi, senin bir eserini okumuş. Demişler ki: ‘Bu eser sâhibi dünyada kalsa, biz mesleğimizi (yani zındıkayı, dinsizliği) bu millete kabûl ettiremeyeceğiz. Bunun vücûdunu kaldırmalıyız’ diye senin i'dâmına hükmetmişler. Kendini muhâfaza et.”
Ben de تَوَكَّلْتُ عَلٰى اللهِ ecel birdir, tağayyür etmez dedim.
İşte bu komite, otuz sene belki kırk seneden beri hem tevessü' etti, hem benimle mücâdelede herbir desîseyi istimâl etti. İki defa imha için hapse ve onbir defa da beni zehirlemeye çalışmışlar (şimdi ondokuz defa oldu). En son dehşetli plânları, sâbık dâhiliye vekilini ve Afyon’un sâbık vâlisini, Emirdağ’ının sâbık kaymakam vekilini aleyhime sevketmeleriyle, resmî hükûmetin nüfûzunu bütün şiddetiyle aleyhimde istimâl etmeleridir. Benim gibi zaîf, ihtiyar, merdüm-giriz, fakir, garîb, hizmete çok muhtaç bir bîçâreye o üç resmî memurlar, aleyhimde öyle bir propaganda ve herkesi korkutmak o dereceye gelmiş ki; bir memur bana selâm etse, haber aldıkları vakitte değiştirdikleri için, câsusluktan başka hiçbir memur bana uğramadığını ve komşularımın da bazıları korkularından hiç selâm etmediklerini gördüğüm hâlde; inâyet ve hıfz-ı İlâhî bana bir sabır ve tahammül verdi. Emsâlsiz bu işkence, bu tazyîk, beni onlara dehàlete mecbur etmedi.
İkincisi: Belki tahattur edersin, Ankara’da, dîvân-ı riyâsetinde Mustafa Kemâl’le münâkaşa zamanında, ona karşı dedim: “Namaz kılmayan hâindir, hâinin hükmü merduttur.” Yüzüne şiddetli mukàbele ettiğim hâlde; bana karşı ihanet ve hakarete cesâret edemediği hâlde; burada küçük bir zâbit ve bir çavuş, o ihaneti ve hakareti yaptılar. Maksadları, beni hiddete getirip bir mes'ele çıkarmak olmasından, hıfz ve inâyet-i İlâhiye bana sabır ve tahammül verdi.
Üçüncüsü: İki sene, iki mahkeme, ellerinde tedkik edilen bütün Risale-i Nur eczâlarında kanunca bir vesile bulamayıp (Hâşiye) <ft3>[^20]</ft3> bizi ve Risale-i Nuru berâet ettirdikten sonra; zındıka komitesi, münâfık bazı memurları vesile ederek, merkez-i hükûmette resmî bir plân çevirip beni bütün bütün hilâf-ı kanun olarak bütün dostlarımdan ve talebelerimden tecrid ve sıhhat ve hayatım noktasında en fenâ bir yerde, beni nefyetmek nâmı altında, haps-i münferid ve tecrid-i mutlak mânâsında beni Emirdağ’ına gönderdiler. Şimdi tahakkuk etmiş ki, iki maksadla bu muâmeleyi yapıyorlar.
[^20]: (Hâşiye) Ya hiçbir cihetle hiçbir kanun, hattâ onların bazı keyfi kanunları bize ve Risale-i Nura ilişmiyorlar; veyâhut şimdiki bazı kanunları iliştiği hâlde; koca adliyeler ve üç büyük mahkemeler, istikbâlde gelecek şiddetli nefret ve lânetten çekinmek için Nurun ve bizim mahkûmiyetimize cesâret edemeyip ittifakla umumumuzun berâetine ve bütün Risale-i Nurun iâdesine karar verdikleri; ve ellerindeki kanun onlara siper olabilir!.. Dağ gibi kuvvetli adliyeler çekindiği hâlde, muvakkat bir makam alan gaddâr şahsiyetler bu zulmü yapmaları, elbette semâvâtı ve arzı kızdırıyor, daha hiddetime lüzum kalmıyor.
Birisi: Eskiden beri ihaneti kabûl etmediğimden, beni o sûrette hiddete getirip bir mes'ele çıkararak mahvıma yol açmaktı. Bundan bir şey çıkaramadıkları için, zehirlendirmek vâsıtasıyla mahvıma çalıştılar. Fakat inâyet-i İlâhiye ile, Nur şâkirdlerinin duâları tiryâk gibi panzehir gibi ve sabır ve tahammülüm tam bir ilâç gibi o plânı akîm bıraktı, o maddî ve manevî zehirin tehlikesini geçirdi. Gerçi hiçbir tarihte, hiçbir hükûmette bu tarzda işkenceli zulümler, kanun nâmına, hükûmet nâmına yapılmadığı hâlde; damarlarıma dokunduracak tarzda mütemâdiyen tarassudlarla herkesi ürkütmekle beni hiddete getiriyordu. Fakat birden kalbime ihtar edildi ki: Bu zâlimlere hiddet değil, acımalısın. Onların herbirisi, pek az bir zaman sonra, sana muvakkaten verdikleri azâb yerinde bin derece fazla bâkî azâblara ve maddî ve manevî Cehennemlere ma'rûz kalacaklar. Senin intikamın, bin defa ziyâde onlardan alınır. Ve bir kısmı; aklı varsa, dünyada da kaldıkça, geberinceye kadar vicdân azâbı ve i'dâm-ı ebedî korkusuyla işkence çekecekler. Ben de onlara karşı hiddeti terkettim, onlara acıdım. Allah ıslah etsin dedim.
Hem bu azâb ve işkencelerinde pek büyük sevâb kazanmakla beraber, Risale-i Nur şâkirdleri yerine ve onların bedeline benimle meşgul olup yalnız beni tâzib etmeleri, Nurculara büyük bir fâide ve selâmetlerine hizmet olması cihetinde de Cenâb-ı Hakk’a şükrediyorum ve müdhiş sıkıntılarım içinde bir sevinç hissediyorum.
Dördüncüsü: Senin mektûbunda benim istirahatimi ve eğer iktidarım olsa, benim Şam ve Hicaz tarafına gitmeme dair sizin hükûmet-i hâzıraya müracaat maddesi ise:
Evvelâ: Biz, îmânı kurtarmak ve Kur'âna hizmet için, Mekke’de olsam da buraya gelmek lâzımdı. Çünkü, en ziyâde burada ihtiyaç var. Binler rûhum olsa, binler hastalıklara mübtelâ olsam ve zahmetler çeksem, yine bu milletin îmânına ve saâdetine hizmet için burada kalmağa Kur'ândan aldığım dersle karar verdim ve vermişiz.
Sâniyen: Bana karşı hürmet yerine hakaret görmek noktasını mektûbunuzda beyân ediyorsunuz. “Mısır’da, Amerika’da olsaydınız, tarihlerde hürmetle yâdedilecektiniz.” dersiniz.
Azîz, dikkatli kardeşim! Biz, insanların hürmet ve ihtiramından ve şahsımıza ait hüsn-ü zan ve ikram ve tahsinlerinden mesleğimiz itibariyle cidden kaçıyoruz. Hususan acîb bir riyâkârlık olan şöhret-perestlik ve câzibedâr bir hodfürûşluk olan tarihlere şa'şaalı geçmek ve insanlara iyi görünmek ise, Nurun bir esâsı ve mesleği olan ihlâsa zıddır ve münâfîdir. Onu arzulamak değil, bil'akis şahsımız itibariyle ondan ürküyoruz. Yalnız Kur'ânın feyzinden gelen ve i'câz-ı manevîsinin lemeâtı olan ve hakikatlerinin tefsiri bulunan ve tılsımlarını açan Risale-i Nurun revâcını ve herkesin ona ihtiyacını hissetmesini ve pek yüksek kıymetini herkes takdir etmesini ve onun pek zâhir manevî kerâmâtını ve îmân noktasında zındıkanın bütün dinsizliklerini mağlûb ettiklerini ve edeceklerini bildirmek, göstermek istiyoruz ve onu Rahmet-i İlâhiyeden bekliyoruz.
Şahsıma ait ehemmiyetsiz ve cüz'î bir maddeyi hâşiye olarak beyân ediyorum:
Mâdem Receb Bey ve Kara Kâzım seninle dost ve zannımca eski Said’le de münâsebetleri var; onlardan iyilik istemek değil; belki bana karşı selefleri gibi mânâsız, lüzumsuz tazyîk ve zulme meydân vermesinler. Hakikaten buranın maddî ve manevî havasıyla imtizaç edemiyorum. Sıkıntılarım pek fazla. İkametgâhımı hem dışarıdan, hem içeriden kilitliyorum. Her cihetle yalnızım. Ve bir cihette de komşusuz, sıkıntılı bir odada, hasta bir hâlde hayatımı geçiriyorum. Bazen bir günü, Denizli’de bir ay hapisten fazla beni sıkmış. Bu yirmi sene dehşetli zulüm ile hürriyetime ve serbestiyetime ilişmek artık yeter. Zâten iki sene mahkemelerin tedkîkàtıyla ve aleyhimdeki münâfıkların plânları akîm kalmasıyla kat'iyyen tebeyyün etmiş ki, şahsımda ve Nurlarda bu vatan ve millete zarar tevehhüm etmekle daha kimseyi kandıramazlar. Ben de herkes gibi hürriyetime sâhib olsam, belki tebdil-i hava için mu'tedil havası bulunan bu kazanın bazı köylerine gitmeme müsâadekâr bir iş'âr burada olsa, münâsib olur. Size ve oradaki Nur dostlarıma çok selâm ve duâ ediyoruz.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Said Nursî ∗∗∗
► (146) ◄
Hakikaten merhum Hasan Feyzi gibi az zamanda çok hizmet eden ve Nurlara karşı pek çok ciddi alâkadar olan Mustafa Osman’ın, hizmetinin makbûliyetine bir delil olarak, Hasan Feyzi’nin ve onun rûhlarında ve sadâkatlerinde iki muallim olan Ahmed Fuâd ve Mustafa Sungur ve iki yüksek talebe olan Mustafa Oruç ve Rahmi’yi bulması ve Risale-i Nurun o kuvvetli ellerle hizmetine çalışması, o havâli için büyük bir saâdettir.
Hem bazı cümleleri ta'dilâtla beraber Lâhikamıza geçirdiğimiz Mustafa Osman’ın ve muallim Mustafa Sungur’un müşterek acîb mektûbları gösteriyor ki; merhum Hasan Feyzi nev'inde bir sünbül orada inkişafa başlamış, inşâallâh çok bîçârelerin îmânını kurtaracaklar. Hususan onların mâhiyetinde ve Isparta’nın küçük masûm kahramanlarına benzer Rahmi nâmında ondört yaşında bir mektebli çocuğun fedâkârâne Nurların derslerini gaye-i hayat bilmesi, bizleri ve Nurcuları cidden sevindiriyor. O havâli için gençlerin kurtulmasına bir fâl-i hayırdır.
Risale-i Nurun Zülfikàr ve sâir mecmuaların intişarı için büyük yardımlarda bulunan ve merhum şehîd Hâfız Ali’nin en mükemmel tarzda yazdığı ve Nur fabrikasında tam çalışkan bir arkadaşı ve sâdık bir vârisi olan Hâfız Mustafa’nın eline emânet bırakılan bütün Risale-i Nur eczâları onun eline geçmesini te'min eden Ahmed Fuâd’ı ve emâneti ona teslîm eden kardeşimiz Hâfız Mustafa’yı ve Safranbolu memleketini ve oradaki kardeşlerimizi rûh u canımızla tebrik ediyoruz. İnşâallâh Zülfikàr’a verdiği herbir banknota mukâbil, bin kâr görecek, binler hayırlara medâr olacak. Hem ona, hem kardeşlerinden Hatîb İbrahim’e, hem yeni bir fedâkâr muallim olan Mustafa Sungur’a ve küçük bir Salâhaddin olan Rahmi’ye ve başta Mustafa Osman ve Hıfzı olarak oradaki bütün kardeşlerimize selâm ederiz. ∗∗∗
► (147) ◄
Muhterem, Mübârek, Muazzez, Şefkatli ve Faziletli Üstadımız Efendimiz Hazretlerine:
Evvelâ: لِكُلِّ مُصِيبَةٍ اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ Risale-i Nur kahramanlarından şehîd merhum Hâfız Ali Efendinin refâkat-i maneviyesine bu defa vâsıl olan Hasan Feyzi ağabeyimizin irtihali, bizleri cidden müteessir eylemiştir. Başta siz üstadımız Efendimiz oldukları hâlde bütün Risale-i Nur talebelerine ve kendisinin mensûb olduğu maddî ve manevî efrâd-ı ailesine ve Medrese-i Nuriyesine ve Denizli halkına tâziyetlerimi bildirir ve teessürlerinize iştirâk eylerim. Ve nâ-çîz manevî hediyelerimi Dergâh-ı İlâhiyeye takdim eylerken, garîk-ı rahmetler ihsân buyurmasını niyâzlarda bulunurum, ﴾ كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ ﴿ fehvâsınca, bu âlemden âlem-i ervâha götürdüğü
﴿ وَالَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُبَوِّئَنَّـهُمْ مِنَ الْجَنَّةِ غُرَفًا تَجْرِى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا نِعْمَ اَجْرُ الْعَامِلِينَ ﴾
âyet-i sübhânînin işâret buyurduğu ecr-i naîm çok Hasan Feyziler sünbül vermesini eltâf-ı İlâhiyeden tazarru ve niyâz eylerim.
Muhterem efendim! Mesmuâtıma nazaran, Denizli’de, bundan yetmiş-seksen sene evvel büyük bir evliyâdan Hasan Feyzi isminde bir zât, bir gün talebelerine: “Bugün Kürdistan’da bir evliyâ dünyaya geldi.” diye beşârette bulunmakla zât-ı devletlerini işâret buyurmuş. Ba'dehû Denizli’ye başka başka perdelerle teşrîfiniz, o zâtın rûhunu şâd ve i'zâz için olduğunu telâkki etmiştim; ve az zaman sonra aynı isimde müteveffâ Hasan Feyzi Efendinin Risale-i Nura hürmetle birinci Hasan Feyzi’ye imtisalen istikbâl etmesi ve Nurlara taaşşukla idhal-i envâr olması, bu kanâatimi kat kat ziyâdeleştirdi. Şimdi de düşündüm: Birinci Hasan Feyzi’nin vefâtından sonra Said yetişti ve nâmına baktığı ikinci Hasan Feyzi de vazifesini yaptı ve nurlara gark olarak ve yerine bırakacağı çok Hasan Feyzileri de vazife başına dâvet edip hayata vedâ etti. Cenâb-ı Erhamürrâhimînden tazarru ve niyâz eylerim ki, Risale-i Nura ve üstadımıza bu Hasan Feyzi’nin acısını unutturacak daha çok Hasan Feyziler ihsân buyursun ve onların başlarında Üstadımızı mes'ûd ve bahtiyar ve muammer buyurmasını onun deryâ-i rahmetinden, fazlından, inâyetinden ve ihsânından, ikramından, in'âmından, eltâfından ümîdvâr olup, görmekliğimizi tazarru ve niyâz eylerim.
Günahkâr, âciz, kusurlu talebeniz
Halîl İbrahim
(Rahmetullâhi aleyhi ve alâ Hasan Feyzi) ∗∗∗
► (148) ◄
Bu sıkıntılı zamanda nefsim sabırsızlıkla beni tâciz ederken, bu fıkra onu tam susturdu, şükrettirdi.
Size de fâidesi olur diye leffen takdim edilen bu fıkra, başımın yanında asılı duruyor
1. Ey nefsim! Yetmişüç sene, yüzde doksan adamdan ziyâde zevklerden hisseni almışsın. Daha hakkın kalmadı.
2. Sen, ânî ve fânî zevklerin bekàsını arıyorsun; onun için onun zevâliyle ağlamağa başlıyorsun. Kör hissiyatınla bu yanlışının tam tokadını yersin. Bir dakika gülmeye bedel on saat ağlıyorsun.
3. Senin başına gelen zulümler ve musîbetlerin altında kaderin adâleti var. İnsanlar, senin yapmadığın bir işle sana zulüm ediyorlar. Fakat, kader senin gizli hatâlarına binâen, o musîbet eliyle seni hem terbiye, hem hatâna keffâret ediyor.
4. Hem yüzer tecrübenle, ey sabırsız nefsim! Kat'î kanâatin gelmiş ki; zâhirî musîbetler altında ve neticesinde, inâyet-i İlâhiyenin çok tatlı neticeleri var. ﴾ عَسٰى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ ﴿ Çok kat'î bir hakikati ders veriyor. O dersi dâima hâtıra getir.
Hem, feleğin çarkını çeviren kanun-u İlâhî, senin hâtırın için –o pek geniş kanun-u kaderî– değiştirilmez.
5. مَنْ آمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ Kudsî düsturunu kendine rehber et! Hevesli akılsız çocuklar gibi, muvakkat, ehemmiyetsiz lezzetlerin peşinde koşma! Düşün ki, fânî zevkler, sana manevî elemler, teessüfler bırakıyor. Sıkıntılar, elemler ise; bil'akis manevî lezzetler ve uhrevî sevâblar veriyor. Sen divâne olmazsan, muvakkat lezzeti yalnız şükür için arayabilirsin. Zâten lezzetler şükür için verilmiş...
Said Nursî ∗∗∗
► (149) ◄
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelen: Garîb bir münâzara-i nefsiyemi, bana mahsûs iken, berây-ı ma'lûmât size yazmak hâtırıma geldi. Şöyle ki:
Başım üstündeki sizce ma'lûm levha nefsimi tam susturduğu hâlde; bu gece nefs-i emmârenin silâhını daha musırrâne istimâl eden kör hissiyatım, damarlarıma tam dokundurup, tesemmüm ve hastalıktan gelen ziyâde teessür ve hassâsiyet ve şeytandan gelen ilkaât ve fıtrî hubb-u hayattan gelen acîb bir hâletle, o ikinci nefs-i emmâre hükmünde olan kör hissiyat, benim vefât ihtimalinden şiddetli bir me'yûsiyet ve teellüm ve kuvvetli bir hırs ve zevk ve lezzetle kalb ve rûhuma tam ilişti.
“Ne için istirahat-i hayatına çalışmıyorsun.. belki reddediyorsun; ve gayet zevkli ve masûmâne lezzetli bir hayat ve bir ömür kendine Nur dâiresinde aramıyorsun ve ölmeğe karar verip râzı oluyorsun?” dedi ve dediler. Birden gayet kuvvetli iki hakikat, o ikinci nefs-i emmâreyi şeytanla beraber susturdu.
Birincisi: Mâdem Risale-i Nurun vazife-i kudsiye-i îmâniyesi benim ölümümle daha ziyâde hàlisâne inkişaf edecek ve hiçbir cihetle dünya işlerine ve benlik ve enâniyete vesilelikle ittiham edilmeyecek ve rekabeti tahrîk eden hayat-ı şahsiyemi bulmadığı için daha mükemmel ve ihlâs ile o vazife devam edecek; hem ben dünyada kaldıkça gerçi bir derece yardımım olabilir, fakat âdi şahsiyetimin ehemmiyetli rakìbleri, münekkidleri, o şahsiyeti ittiham edebilir ve Risale-i Nura ihlâssızlıkla ilişebilir ve bir derece çekinir, çekindirir; hem bir derece bekçilik yapan bir şahsiyetin yatmasıyla, o dâire-i nurâniyedeki bütün ehl-i gayret müteyakkız davranır. Bir nöbetdar yerine, binler bekçi çıkar. Elbette ölüm gelse, baş üstüne geldin demek gerektir.
Hem, mâdem Nur şâkirdlerinden çokları hem malını, hem istirahatini, hem dünya zevklerini, hem lüzum olsa hayatını Nurun hizmetinde fedâ ediyorlar, sen ey nefsim! Neden fedâkârlıkta en geri kalmak istersin.
Hem kat'iyyen bil ki: Çok bîçârelerin hayat-ı bâkiyelerini Nurlarla kurtarmak hizmetinde, fânî ve zahmetli ihtiyarlık hayatını memnuniyetle bırakmağa lüzum olsa veya vakti gelse, râzı olmak gayet lezzetli bir şereftir.
İkincisi: Nasıl ki âciz, zaîf bir adam, bir batmanı kaldıramadığı hâlde on batman yük üstüne yığılmış bulunsa; ve dostları onu çok kuvvetli bilip ona gizli zaafına yardımdan ziyâde ondan yardım istedikleri hâlde; o bîçâre de onların hüsn-ü zannını kırmamak veyâhut kendini çok aşağı göstermemek için gayet ağır ve soğuk olan gösteriş ve tekellüflerle kendini yüksek ve kuvvetli göstermeğe çalışmak çok elîm ve zevksiz olması gibi, aynen öyle de: Ey kör hissiyatın içine giren nefs-i emmâre! Bu âdi şahsiyetimin ve bir çekirdek kadar ehemmiyeti olmayan isti'dâdımın yüz derece fevkınde ve sırf bir inâyet-i Rabbâniye olarak bu karanlıklı ve çok hastalıklı asırda Kur'ânın eczâhâne-i kudsiyesinden çıkan ve Rahmet-i İlâhiye ile elimize verilen Risale-i Nurdaki hakikatlere o şahıs masdar ve menba' ve medâr olamaz. Belki, yalnız çok bîçâre ve muhtaç ve Kur'ân kapısında bir sâil ve muhtaçlara yetiştirmeğe bir vesile olduğum hâlde, Nurun muhlis ve hàlis, sıddık ve sâdık, sâfî ve fedâkâr şâkirdleri, o bîçâre şahsiyetim hakkında yüz derece ziyâde hüsn-ü zanlarını kırmamak ve hissiyatlarını incitmemek ve Nurlara karşı şevklerine ilişmemek ve Üstad nâmı verdikleri o bîçâre şahsı, onların hatırı için çok aşağı olduğunu göstermemek ve ağır ve elemli tekellüflere ve tasannu'lara mecbur olmamak için ve yirmi sene tecridatın verdiği tevahhuş için, hattâ dostlarla dahi –Hizmet-i Nuriye olmazsa– görüşmeyi terkediyorum ve etmeğe rûhen mecbur oluyorum ve tekellüfe ve kıymetten ziyâde kendimi göstermeğe ve ziyâde hüsn-ü zan edenlere karşı hoş görünmek için kendimi makam sâhibi göstermek ve sırr-ı ihlâsa tam münâfî kendini büyük göstermek ve vakar perdesi altında benliğin zararlı ve fânî zevkini aramak hâletleri ise, ey nefsim! meftûn olduğun o zevkleri hiçe indirirler.
Ey nefis! Ey zevke mübtelâ bedbaht kör hissiyat! Binler dünyevî zevki alsan, şu vaziyette yine bozulur, o zevk ayn-ı elem olur. Mâdem yüzde doksan mâzideki ahbab âdeta –güyâ– beni berzaha çağırıyorlar. Bu hazır zamandaki on dosttan ben kaçmağa mecbur oluyorum. Elbette bu ihtiyarlık ve yalnızlık hayata, berzah hayat-ı maneviyesi bin derece müreccahtır.. diye bu iki hakikatle hadsiz şükürler olsun o ikinci nefs-i emmâre tam susturuldu, kalb ve rûhtan gelen zevke râzı oldu, şeytan dahi sustu, hattâ damarlarımdaki maddî hastalık da gayet hafifleşti.
Elhâsıl: Ölsem, vazife-i Nuriye daha ziyâde ihlâs ile rekabetsiz, ittihamsız inkişaf eder.
Hem, bu zamanda aramadığım cüz'i, muvakkat zevk; ve bu hayat ve dünya gözüyle fütûhât-ı Nuriyeden gelen lezzet bedeline; çok ağır, soğuk ve nâhoş tekellüf elemlerinden ve hodfürûşluk zahmetlerinden ve tasannu' zararlarından kurtulmak vardır.
Hem, bu senede bir defa ey nefis! Rûh ve kalb ile beraber çok müştâk olduklarınız eski, zevkli ve hayatımdaki yaşadığım memleketleri ve ünsiyet ettiğim ahbabları ve müfârakatlarından çok mahzûn olduğum kardeşleri görmek için, beraber, kısmen hakikaten, kısmen hayâlen o geçmiş mâzide gezdin. Sen de gördün ki, o sevimli, müteaddid vatanlarımda, yüzde ancak bir-iki ahbabı bulabildin. Ötekiler, bütün berzah âlemine göçmüşler ve o sevimli hayat levhaları değişmiş, elîm ve hazîn bir vaziyet almış. Daha o ahbabsız yerleri görmek istenilmez. Onun için, bu hayat ve bu dünya bizi kovmadan evvel ve haydi dışarıya demeden, biz kemâl-i izzetle, Allaha ısmarladık deyip izzetimizle bu fânî zevklerimizi bırakmalıyız.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Umum kardeşlerimize binler selâm ve duâ eden hasta fakat tam mesrûr kardeşiniz.
Said Nursî ∗∗∗
► (150) ◄
Sizleri ve umum Risale-i Nur şâkirdlerini ve bilhassa Medrese-i Nuriyenin talebelerini ve bilhassa o merhumun akrabalarını, Medrese-i Nuriyenin mübârek üstadı Hacı Hâfız Mehmed’in vefâtı münâsebetiyle tâziye ediyoruz. Ve Nurlar hesabına bütün rûh u canımızla biz dünyada kaldıkça ona duâ-yı rahmet etmeğe ve Hâfız Ali ve Hasan Feyzi ortasında dâima bütün manevî kazançlarımıza hissedar etmeğe kat'î karar verdik. O çok ehemmiyetli ve Nur hizmetinde muvaffakıyetli merhum o mübârek zât, mükemmel vazifesini bitirip yüzer manevî evlâd ve hayrü'l-halef bırakıp gittiği ve terhis olduğu rahmet ve istirahat âlemine çekildiği aynı zamanda, büyük üstadlarımın dâiresine kazançlarımı bağışladığım zaman, Hâfız Ali, Hâfız Mehmed, Mehmed Zühtü ve Savlı Ahmed ve Hasan Feyzi içinde ihtiyarım olmadan Hacı Hâfız Mehmed daha hayatta iken on günden beri onların içinde görüyordum. Derdim: Vefât edenler içinde bu da bulunsun... İlişmedim. Hem hayatta olanlar içinde, hem üstadlar dâiresinde bulunmasına hayret ederdim.
Şimdi bu mektûbunuzdan anlaşıldı ki; onun hàlisâne kudsî hizmetnin bir kerâmeti olarak vefâtını ihsâs ediyordu. Hâfız Ali, Hasan Feyzi ortasında makamım var, diye iş'âr ediyordu. Cenâb-ı Hak, onun defter-i a'mâline Sava Medrese-i Nuriyede okunan ve yazılan risalelerin harfleri adedince rûhuna rahmetler ve kabrine nurlar ihsân eylesin.. âmîn. Ve aynı sistemde tam hayrü'l-halef mahdumu Hâfız Mehmed ve hafîdi Ahmed Zeki’yi onun vazifesinin idâmesine muvaffak eylesin, âmîn!. ve onların umumuna sabr-ı cemîl ihsân eylesin... Âmîn. ∗∗∗
► (151) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim ve Nur Şâkirdlerinin Küçük Pehlivanları!
Asâ-yı Mûsa âhirlerinde –bazı nüshalarında– mübârekler pehlivanı büyük rûhlu Küçük Ali nâmında bir kardeşimizin suâline karşı verdiğim bir cevab var. Onu okuyunuz ki, o zâta bazı mu'terizler Risale-i Nurun kıymetini bir derece kırmak için demişler:
“Herkes Allah’ı bilir. Âdi bir adam, bir velî gibi Allah’a îmân eder” diye Nurların pek yüksek ve pek çok kıymetdâr ve gayet lüzumlu tahşidâtını ziyâde göstermek istemişler.
Şimdi, İstanbul’da –daha dehşetli bir fikirde– anarşi fikirli küfr-ü mutlaka düşmüş bir kısım münâfıklar, Risale-i Nur gibi, ekmek ve suya ihtiyaç derecesinde herkes muhtaç olduğu îmânî hakikatlerine ihtiyacı düşürmek desîsesiyle diyorlar ki:
“Her millet, herkes Allah’ı bilir. Onu, daha yeni ders almağa ihtiyacımız çok yok.” diye mukàbele etmek istiyorlar.
Hâlbuki Allah’ı bilmek, bütün kâinâta ihâta eden Rubûbiyetine ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz'î ve küllî herşey Onun kabza-i tasarrufunda ve kudret ve irâdesiyle olduğuna kat'î îmân etmek ve mülkünde hiçbir şerîki olmadığına ve لَااِلٰهَاِلَّااللهُ kelime-i kudsiyesine, hakikatlerine îmân etmek, kalben tasdik etmekle olur. Yoksa, “Bir Allah var” deyip, bütün mülkünü esbâba ve tabiata taksim etmek ve onlara isnâd etmek, hâşâ hadsiz şerîkleri hükmünde esbâbı merci' tanımak ve herşeyin yanında hazır, irâde ve ilmini bilmemek ve şiddetli emirlerini tanımamak ve sıfatlarını ve gönderdiği elçilerini, peygamberlerini bilmemek, elbette hiçbir cihette Allah’a îmân hakikati onda yoktur. Belki küfr-ü mutlaktaki manevî Cehennemin dünyevî tâzibinden kendini bir derece tesellîye almak için o sözleri söyler.
Evet, inkâr etmemek başkadır, îmân etmek bütün bütün başkadır.
Evet, kâinâtta hiçbir zîşuûr, kâinâtın bütün eczâsı kadar şâhidleri bulunan Hàlık-ı Zülcelâl’i inkâr edemez... Etse, bütün kâinât onu tekzîb edeceği için susar, lâkayd kalır.
Fakat Ona îmân etmek Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân’ın ders verdiği gibi, O Hàlık’ı, sıfatları ile, isimleri ile umum kâinâtın şehâdetine istinâden kalben tasdik etmek; ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak; ve günah ve emre muhâlefet ettiği vakit, kalben tevbe ve nedâmet etmek iledir.
Yoksa, büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak, o îmândan hissesi olmadığına delildir. Her ne ise... Evlâdlarım, ehemmiyetli bir hâdise size bu uzun mes'eleyi kısaca beyân etmeye sebeb oldu. Şimdilik sizlere Risale-i Nurun ehemmiyetli şâkirdleri nazarıyla bakıyorum. Mustafa Oruç, çok tâli'lidir ki, kendi sisteminde ve rûhunda ve ciddiyetinde, az bir zamanda sizleri buldu. Bir iken on Mustafa oldu.
Said Nursî ∗∗∗
► (152) ◄
Azîz Muhterem Kardeşim!
Evvelâ zâtınızın bir risale kadar câmi' ve uzun ve müdakkikàne harâretli mektûbunuzu kemâl-i merakla okudum. Peşin olarak size bunu beyân ediyorum ki: Risale-i Nurun üstadı ve Risale-i Nura Celcelûtiye Kasidesi’nde rumûzlu işârâtıyla pek çok alâkadarlık gösteren ve benim hakàik-ı îmâniyede hususî üstadım, İmâm-ı Ali’dir (R.A.).
Ve ﴾ قُلْ لاَ اَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًا اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِى الْقُرْبٰى ﴿ âyetinin nassıyla, Âl-i Beyt’in muhabbeti, Risale-i Nurda ve mesleğimizde bir esâstır ve Vehhâbîlik damarı, hiçbir cihette Nurun hakîki şâkirdlerinde olmamak lâzım geliyor. Fakat, mâdem bu zamanda zındıka ve ehl-i dalâlet ihtilâftan istifade edip, ehl-i îmânı şaşırtıp ve şeâiri bozarak Kur'ân ve îmân aleyhinde kuvvetli cereyanları var; elbette bu müdhiş düşmana karşı cüz'i teferruâta dair medâr-ı ihtilâf münâkaşaların kapısını açmamak gerektir.
Hem, ölmüş insanları zemmetmek, hiç lüzumu yok. Onlar, dâr-ı âhirete, mahall-i cezaya gitmişler. Lüzumsuz, zararlı, onların kusurlarını beyân etmek, emrolunan muhabbet-i Âl-i Beyt’in muktezâsı değildir ve lâzım da değildir.. diye Ehl-i Sünnet Ve'l-cemâat, sahâbeler zamanındaki fitnelerden bahis açmayı men'etmişler. Çünkü Vâkıa-i Cemelde Aşere-i Mübeşşereden Zübeyr ve Talha ve Âişe-i Sıddıka (R.A.) bulunmasıyla Ehl-i Sünnet Ve'l-cemâat, o harbi, ictihâd neticesi deyip: “Hazret-i Ali (R.A.) haklı öteki taraf haksız; fakat ictihâd neticesi olduğu cihetle affedilir.”
Hem Vehhâbîlik damarı, hem müfrit Râfizîlerin mezhebleri İslâmiyete zarar vermesin, diye Sıffîn Harbindeki bâğîlerden de bahs açmayı zararlı görüyorlar.
Haccâc-ı Zâlim, Yezid ve Velîd gibi heriflere İlm-i Kelâmın büyük allâmesi olan Sa'deddin-i Taftazanî, “Yezide lânet câizdir” demiş; fakat “Lânet vâcibdir” dememiş. “Hayırdır ve sevâbı vardır” dememiş. Çünkü, hem Kur'ânı, hem peygamberi, hem bütün sahâbelerin kudsî sohbetlerini inkâr eden hadsizdir. Şimdi onlardan meydânda gezenler çoktur.
Şer'an bir adam, hiç mel'ûnları hâtıra getirmeyip lânet etmese, hiçbir zararı yok. Çünkü; zemm ve lânet ise, medih ve muhabbet gibi değil; onlar, amel-i sâlihte dâhil olamaz. Eğer zararı varsa daha fenâ...
İşte şimdi gizli münâfıklar, Vehhâbîlik damarıyla en ziyâde İslâmiyeti ve hakikat-i Kur'âniyeyi muhâfazaya memur ve mükellef olan bir kısım hocaları elde edip, ehl-i hakikati Alevîlikle ittiham etmekle birbiri aleyhinde istimâl ederek dehşetli bir darbeyi, İslâmiyete vurmağa çalışanlar meydânda geziyorlar. Sen de bir parçasını mektûbunda yazıyorsun. Hattâ sen de biliyorsun; benim ve Risale-i Nurun aleyhinde istimâl edilen en te'sirli vâsıtayı hocalardan bulmuşlar.
Şimdi Haremeyn-i Şerîfeyne hükmeden Vehhâbîler ve meşhûr, dehşetli dâhîlerden İbnü't-Teymiye ve İbnü'l-Kayyim-i Cevzî’nin pek acîb ve câzibedâr eserleri İstanbul’da çoktan beri hocaların eline geçmesiyle, hususan evliyâlar aleyhinde ve bir derece bid'alara müsâadekâr meşreblerini kendilerine perde yapmak isteyen, bid'alara bulaşmış bir kısım hocalar, sizin, muhabbet-i Âl-i Beyt’ten gelen ve şimdi izhârı lâzım olmayan ictihâdınızı vesile ederek hem sana, hem Nur şâkirdlerine darbe vurabilirler. Mâdem, zemmetmemek ve tekfir etmemekte bir emr-i şer'î yok, fakat zemde ve tekfirde hükm-ü şer'î var. Zemm ve tekfir, eğer haksız olsa, büyük zararı var; eğer haklı ise, hiç hayır ve sevâb yok. Çünkü tekfire ve zemme müstehak hadsizdir. Fakat zemmetmemek, tekfir etmemekte hiç bir hükm-ü şer'î yok, hiç zararı da yok.
İşte bu hakikat içindir ki; ehl-i hakikat, başta Eimme-i Erbaa ve Ehl-i Beyt’in Eimme-i İsnâ Aşer olarak Ehl-i Sünnet, mezkûr hakikate müstenid olan kanun-u kudsiyeyi kendilerine rehber edip, İslâmlar içinde o eski zaman fitnelerinden medâr-ı bahs ve münâkaşa etmeyi câiz görmemişler, menfaatsiz, zararı var demişler.
Hem o harblerde, çok ehemmiyetli sahâbeler, nasılsa iki tarafta bulunmuşlar. O fitneleri bahsetmekte o hakîki sahâbelere, Talha ve Zübeyr (R.A.) gibi Aşere-i Mübeşşereye dahi tarafgirâne bir inkâr, bir i'tirâz kalbe gelir. Hatâ varsa da tevbe ihtimali kuvvetlidir. O eski zamana gidip lüzumsuz, zararlı, şerîat emretmeden o ahvâlleri tedkik etmekten ise; şimdi bu zamanda bilfiil İslâmiyete dehşetli darbeleri vuran, binler lânete, nefrete müstehak olanlara ehemmiyet vermemek gibi bir hâlet, mü'min ve müdakkik bir zâtın vazife-i kudsiyesine muvâfık gelemez...
Hattâ Sabri ile küçücük münâkaşanız; hem Risale-i Nura, hem hakàik-ı îmâniyenin intişarına ehemmiyetli zarar verdiğini senden saklamam. Aynı vakitte burada hissettim, müteessir ve müteellim oldum. Sonra senin gibi ehl-i tahkîk bir âlimin Risale-i Nura oraca ehemmiyetli bir hizmete vesile olacak Sabri oraya gelmesi, ikinizden büyük bir Hizmet-i Nuriye beklerken, bil'akis üç cihetle Nura zarar geldiğini hissettim ve gördüm. Acaba neden bu zarar olmuş? diye, iki-üç gün sonra haber aldım ki; Sabri; mânâsız, lüzumsuz seninle münâkaşa etmiş; sen de hiddete gelmişsin. “Eyvâh!” dedim. “Yâ Rab! Erzurum’dan imdâdıma yetişen bu iki zâtın münâkaşasını musâlahaya tebdil et.” diye duâ ettim. Risale-i Nurun İhlâs Lem'alarında denildiği gibi; şimdi ehl-i îmân, değil Müslüman kardeşleriyle, belki Hıristiyanın dindar rûhânileriyle ittifak etmek ve medâr-ı ihtilâf mes'eleleri nazara almamak, nizâ' etmemek gerektir. Çünkü, küfr-ü mutlak hücum ediyor. Senin, hamiyet-i diniye ve tecrübe-i ilmiye ve Nurlara karşı alâkanızdan ricâ ediyorum ki, Sabri ile geçen mâcerayı unutmağa çalış ve onu da affet ve helâl et. Çünkü o, kendi kafasıyla konuşmamış; eskiden beri hocalardan işittiği şeyleri, lüzumsuz münâkaşa ile söylemiş. Bilirsin ki; büyük bir hasene ve iyilik, çok günahlara keffâret olur.
Evet, o hemşehrimiz Sabri, hakikaten Nura ve Nur vâsıtasıyla îmâna öyle bir hizmet eylemiş ki, bin hatâsını affettirir. Sizin âlîcenâblığınızdan, o Nur hizmetleri hatırı için, dost bir hemşehri ve Nur hizmetinde bir arkadaş nazarıyla bakmalısınız.
Sahâbelerin bir kısmı, o harblerde, adâlet-i izafiye ve nisbiye ve ruhsat-ı şer'iyeyi düşünüp tâbi olarak, Hazret-i Ali’nin (R.A.) takib ettiği adâlet-i hakîkiye ve azîmet-i şer'iye ile beraber zâhidâne, müstağniyâne, muktesidâne mesleğini terkedip muhâlif tarafa bu ictihâd neticesinde girdiklerini, hattâ İmâm-ı Ali’nin (R.A.) kardeşi Ukayl ve “Habrü'l-Ümme” ünvânını alan Abdullâh İbn-i Abbâs dahi bir vakit muhâlif tarafında bulunduklarından, hakîki Ehl-i Sünnet Ve'l-cemâat, مِنْ مَحَاسِنِ الشَّرِيعَةِ سَدُّ اَبْوَابِ الْفِتَنِ bir düstur-u esâsiye-i şer'iyeye binâen طَهَّرَ اللهُ اَيْدِيَنَا فَنُطَهِّرُ اَلْسِنَتَنَا diyerek o fitnelerin kapısını açmak, bahsetmek câiz görmüyorlar. Çünkü; i'tirâza müstehak birkaç tane varsa, tarafgirlik damarıyla büyük sahâbelere, hattâ muhâlif tarafında bulunan Âl-i Beyt’in bir kısmına ve Talha ve Zübeyr (R.A.) gibi Aşere-i Mübeşşereden büyük zâtlara i'tirâza başlar, zemm ve adâvet meyli uyanır diye Ehl-i Sünnet, o kapıyı kapamak tarafdârıdır.
Hattâ Ehl-i Sünnetin ve İlm-i Kelâmın azîm imâmlarından meşhûr Sa'deddin-i Taftazanî, Yezid ve Velîd hakkında tel'in ve tadlîle cevâz vermesine mukâbil Seyyid Şerîf Cürcânî gibi Ehl-i Sünnet Ve'l-cemâatin allâmeleri demişler: “Gerçi Yezid ve Velîd, zâlim ve gaddâr ve fâcirdirler, fakat sekerâtta îmânsız gittikleri gaybîdir. Ve kat'î bir derecede bilinmediği için, o şahısların nass-ı kat'î ve delil-i kat'î bulunmadığı vakit, îmânla gitmesi ihtimali ve tevbe etmek ihtimali olduğundan, öyle hususî şahsa lânet edilmez. Belki لَعْنَةُ اللهِ عَلَى الظَّالِمِينَ وَالْمُنَافِقِينَ gibi umumî bir ünvân ile lânet câiz olabilir. Yoksa zararlı, lüzumsuzdur.” diye Sa'deddin-i Taftazanî’ye mukàbele etmişler.
Senin müdakkikàne ve âlimâne mektûbuna karşı uzun cevab yazmadığımın sebebi, hem ehemmiyetli hastalığım ve ehemmiyetli meşgalelerim içinde acele bu kadar yazabildim.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Said Nursî ∗∗∗