Emirdağ Lâhikası

► (049) ◄

22. bölüm / 31

► (049) ◄

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!

Evvelâ: Bütün rûh u canımla geçmiş Mevlid-i Nebeviyenizi tebrik ediyoruz.

Sâniyen: Sizin Nurun neşrindeki muvaffakıyetinizi Âlem-i İslâm tebrik edip alkışlayacak. Şimdi de emâreleri görünüyor ki: Ezcümle bir nümûnesi Pakistan Maârif Vekili Nurlar için benim yanıma geldi, Risale-i Nurun bir kısmını aldı. “Doksan milyon Müslümanlar içinde neşrine çalışacağım” dedi. Aldı, gitti.

Hem bu kadar aleyhimizde münâfıklar çalıştıkları hâlde, hem Avrupa’da, hem Asya’da uzak yerlere Risale-i Nuru götürmüşler.

Hem Berlin’de Almanlar Zülfikàr’ı aldıkları vakit, bir gazetelerinde alkışlayarak ilân etmişler.

Hem dâhilde ehl-i îmân, en ziyâde muârızlar olan eski başbakan ve dâhiliye vekili yasak ettikleri Asâ-yı Mûsa ve Zülfikàr’ı yasaklarına ehemmiyet vermeyerek kemâl-i şevk ile okuyorlar. Okuyanlar Ankara’da pek ziyâdedir.

Hem birkaç yerde hapishâne müdürleri iki-üç vilâyette karar vermişler ki: “Biz hapishâneleri Medrese-i Nuriye yapacağız ki; bizim mahpuslar da Denizli, Afyon hapisleri gibi Nurlarla ıslah olsunlar.”

Sâlisen: Merhum Burhan, Nurun ümmî ve gizli kahramanı idi. Hem onun akrabasını, hem Isparta’yı, hem Medresetü'z-Zehrâ şâkirdlerini tâziye ediyorum. Beş-altı gün evvel haber almıştım. Şimdiye kadar beş-altı gün zarfında belki bin defa ona duâ etmişim. Çünkü altı günde virdimde dörtyüze yakın اَجِرْنَا مِنَ النَّارِ dediğimde onu da niyet ediyorum. Bütün okuduklarımı Burhan’a hediye ediyorum.

Râbian: Nurlar, mektebleri tam nurlandırmağa başladı. Mekteb şâkirdlerini medrese talebelerinden ziyâde Nurlara sâhib ve nâşir ve şâkird eyledi. İnşâallâh medrese ehli yavaş yavaş hakîki malları ve medrese mahsulü olan Nurlara sâhib çıkacaklar. Şimdi de çok müftülerden ve çok ulemâlardan Nurlara karşı çok iştiyak görülüyor ve istiyorlar. Şimdi en mühim tekyeler ehli, ehl-i tarîkattır. Bütün kuvvetleriyle Nur Risalelerini nurlandırmaları ve sâhib çıkmaları lâzım ve elzemdir (Hâşiye) <ft3>[^1]</ft3> .. Şimdiye kadar ben yalnız îmân hakikatini düşünüp “Tarîkat zamanı değil, bid'alar mâni oluyor” dedim. Fakat şimdi Sünnet-i Peygamberî dâiresinde bütün oniki büyük tarîkatın hülâsası olan ve tarîklerin en büyük dâiresi bulunan Risale-i Nur dâiresi içine, her tarîkat ehli kendi tarîkatı dâiresi gibi görüp girmek lâzım ve elzem olduğunu bu zaman gösterdi.

[^1]: (Hâşiye) İşte mühim bir nümûnesi: Seydişehirli Hacı Abdullâh'ın bütün mensûbları, hem Kastamonu'da, hem Isparta'da, hem Eskişehir'de Risale-i Nur dâiresini kendi tarîkat dâireleri telâkki etmişler ki, onlardan Nurlara rastlayanlar, takdirkârâne sâhib çıkıyorlar. Onlara bin Bârekallâh...

Hem ehl-i tarîkatın en günahkârı dahi çabuk dinsizliğe giremiyor; kalbi mağlûb olamıyor. Onun için onlar tam sarsılmaz, hakîki Nurcu olabilirler. Yalnız mümkün olduğu kadar bid'atlara ve takvâyı kıran büyük günahlara girmemek gerektir.

Hâmisen: Şimdi bu zamanda en büyük tehlike olan zındıka ve dinsizlik ve anarşilik ve maddiyûnluğa karşı yalnız ve yalnız tek bir çare var. O da Kur'ânın hakikatlerine sarılmaktır. Yoksa koca Çin’i, az bir zamanda komünistliğe çeviren musîbet-i beşeriye; siyâsî, maddî kuvvetler ile susmaz. Yalnız onu susturan hakikat-i Kur'âniyedir.

Rehber Risalesindeki Leyle-i Kadir mes'elesi; şimdi hem Amerika, hem Avrupa’da eseri görülüyor. Onun için şimdiki bu hükûmetimizin hakîki kuvveti, hakàik-ı Kur'âniyeye dayanmak ve hizmet etmektir. Bununla ihtiyat kuvveti olan üçyüz elli milyon uhuvvet-i İslâmiye ile İttihâd-ı İslâm dâiresinde kardeşleri kazanır. Eskiden Hıristiyan devletleri bu İttihâd-ı İslâma tarafdâr değildiler. Fakat şimdi komünistlik ve anarşistlik çıktığı için; hem Amerika, hem Avrupa devletleri Kur'âna ve İttihâd-ı İslâma tarafdâr olmağa mecburdurlar.

Sâdisen: Yanıma Nur talebesi bir meb'ûs geldi, dedi ki:

“Ben adliye bakanlığına gittim. Afyon’da Nurların müsâdere kararını söyledim.” Adliye Vekili Özyörük dedi ki:

“Ben Afyon Mahkemesine Nurların tamamen verilmesine emir verdim. Hattâ bendeki Asâ-yı Mûsa’yı da müellifine iâde edeceğim.” diye bana söyledi. Halîl Özyörük’ün bu sözü Demokratlara ve Nurlara tarafdârlığını gösteriyor.

Umuma binler selâm.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Kardeşiniz

Said Nursî ∗∗∗

► (050) ◄

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا

Azîz, Sıddık Kardeşlerim ve Nurun Genç Kahramanları!

Evvelâ: Rûh u canımızla sizin Ankara gibi yerde hàrika bir tarzda Hizmet-i Nuriyenizi tebrik ediyoruz. Hakikaten ümîdimizin fevkınde ehl-i maârif ve mektebliler kısmında çok ehemmiyetli bir intibâha vesile oldunuz. Bir senede Ankara gibi bir yerde bu hizmetiniz on senede ancak yapılacak. Az bir zamanda bu vazife-i îmâniyeyi yaptığınıza kanâat edip kuvve-i maneviyeniz ehemmiyetsiz hâdiselerle kırılmasın. Belki daha şiddetli çalışmanıza vesile olsun. O gibi yerlerde dâhilden ve hàriçten gelen yirmi kadar siyâsî ve ictimâî cereyanların hodfürûşâne ve garazkârâne çarpıştıkları bir zamanda Kur'ân ve îmâna hizmetiniz ve Üniversitelilerin Nurlara takdirkârâne sâhib çıkmaları; bütün Nurcuları sevindirdiği gibi, ileride inşâallâh Âlem-i İslâmı da sevindirecek. Sizlerin az hizmetinizde mükâfât çoktur.

Bazen askerlikte ağır şerâit altında bir saat nöbet, bir sene ibâdet hükmünde olduğu gibi; sizler ve İstanbul Üniversiteli Nurcuları dahi, az zamanda çok vazife gördünüz. Mesâînizin semeresi az da olsa kanâat ediniz. Mücâhede cebhesinde bazı zaîflerin geri çekilmesi cesurlarda daha ziyâde kahramanlık damarını tahrîk ettiği gibi; Nur fedâkârları, vehhamların çekilmesiyle daha ziyâde gayret ve sebata; belki şevk ile daha ziyâde çalışmağa sebeb olmak gerektir.

Evet Risale-i Nurun mühim bir hakikatinden siz fıtraten bir ders aldınız. Yine o hakikati nazar-ı dikkate alınız; o da şudur:

Vazifemiz ihlâs ile îmân ve Kur'âna hizmet etmektir. Amma bizi muvaffak etmek ve halka kabûl ettirmek ve muârızları kaçırmak ise, o vazife-i İlâhiyedir. Biz buna karışmayacağız. Mağlûb da olsak, kuvve-i maneviyeye ve hizmetimize noksanlık vermeyecek. O noktada kanâat etmek lâzımdır.

Meselâ: Bir zaman İslâmın büyük bir kahramanı Celâleddin Harzem­şâh’a demişler: “Cengiz’e karşı muzaffer olacaksın.”

O demiş: “Vazifemiz cihad etmektir. Bizi gâlib etmek vazife-i İlâhiye­dir. Ona karışmam.”

Sizin şimdiye kadar sarsılmadan hàlis hizmetinizin delâletiyle, siz de bu kahramana iktidâ etmişsiniz. Binden bir-iki adam sizden kabûl etse, yine sarsılmamak gerektir. Bazen bir-iki adam, bine mukâbil geliyor.

Sâniyen: Ankara’da bu sırada nazarlar dünyaya ziyâde çevrilmiş. Ve iktidar kısmı daha tam prensibini kabûl etmeğe vakit bulamamış; müteaddid partiler kendine tarafdâr bulmak için veya kabahatlerini seddetmek için elbette çok çalışıyorlar. Ve İslâmiyet ve Kur'ân aleyhindeki hàriçteki cereyanlar elbette dâhilde bazılarını bulmuşlar ki; Kur'ân lehinde cidden çalışanları uçurmak, kaçırmak, evhâm vermek gibi propagandalarla hakîki fedâkâr olmayan veya dünya ile ve fazla dostlar ile alâkadar olanları evhâmlandırıyorlar. Ve Nurcuların da kuvve-i maneviyelerini kırmağa çalışıyorlar.

Said Nursî ∗∗∗

► (051) ◄

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!

Ben size bugün mektûb yazacaktım. Ziyâde rahatsızlığım sebebiyle telâşta iken, aynı dakikada Mustafa Gül ve İbrahim Gül geldiler. Hem bana ilâç, hem tesellî, hem büyük sevince vesile olduklarından, o iki mübârek kardeşimi benim vekillerim ve bir mektûb olarak size gönderiyorum. Onlar birer Said olarak benim bedelime sizi ziyaret ve tebrik edip sâir şeylerimi de size beyân etsinler.

Said Nursî ∗∗∗

► (052) ◄

[Üstadımızın tebrik telgrafına Reis-i Cumhûr Celâl Bayar’ın telgrafla verdiği cevaptır.]

Bediüzzaman Said Nursî

Emirdağ

Samîmî tebriklerinizden fevkalâde mütehassis olarak teşekkürler ederim.

Celâl Bayar ∗∗∗

► (053) ◄

Azîz, Sıddık ve Mübârek Kardeşlerim!

Evvelâ: Nurdan bana çok lüzumu bulunan Medresetü'z-Zehrâ’nın fütûhâtçı mahsulâtını ve kahraman Tahiri’nin merhume haremi ile ve merhume iki kerîmesi nâmına gönderdiği mecmualarını ve iki hafta evvel merhum Hâfız Ali’nin bir hayrü'l-halefi Mustafa’nın tam zamanında tamam Mektûbatını ve Nurun metîn bir kumandanı Re'fet Beyin kendi kalemiyle yazdığı mübârek mecmuasını ve pek güzel ve mânidâr rüyalı mektûbunu aldım ve çok sevindim. Onların herbir harfine Cenâb-ı Erhamürrâhimîn sizin herbirinize bin hasene ihsân etsin. Merhume Hatice ve merhume Hicret’in ve merhume Âişe’nin rûhlarına ve kabirlerine binler rahmet eylesin. Âmîn.

Sâniyen: İkinci bir Husrev olan Mustafa Osman’ın mektûbunda Sabri nâmında bir kardeşimizin benim hizmetim için, yanıma gelmesini istemesi beni çok memnun etti. O gelmiş ve birkaç ay hizmet etmişçesine kabûl ediyorum. Fakat şimdi benim hizmetime hàriçten gelmeğe ihtiyaç kalmamıştır. Ne vakit ihtiyaç olursa o zaman haberdar edeceğim. Hakikaten Eflani havâlisinde Isparta kahramanları mâhiyetinde küçük kahramanlar yetişmeğe başlamıştır.

Sâlisen: Nurun demirbaş kâtibi ve şâkirdi Kâtib Osman’ın Risale-i Nur bahçesinden gönderdiği yaş üzüm teberrükünü ve Medresetü'z-Zehrâ’nın çok ehemmiyetli bir şûbesi ve bir merkezi olan Sava’nın gayet mübârek teberrüklerini kaideme muhâlif olarak onların hatırı için kabûl ettim. Ve kime yedirsem de, onların hayrı olarak yedireceğim.

Râbian: Nur kahramanı Husrev’in, ben Emirdağ’ında iken bana yazdığı umum mektûblarından mühim parçalarını, hususan benim yazdığım mektûbların hülâsalarını hâvî kısımlarını bir defterde yazmıştım. Fakat ben hapiste iken birisi, hoşuna gitmiş, almış; kayboldu. Şimdi tekrar eski mektûblarından kırk kadar bende var. Onları inşâallâh ben işâret edeceğim; burada yazdıramazsam size göndereceğim. Bir defterde cem'edilerek belki ehemmiyetine binâen teksir edilecek.

Hâmisen: Sözler Mecmuasından onbeş tanesini Ankara’ya gönderdim. Çok fâide vermiş. Oradaki Nurcular kahramancasına ihtiyat perdesi altında çalışıyorlar.

Sâdisen: Sizde bulunmayan ve Husrev’in istediği Mektûbatı tashih ettim. Birisiyle göndereceğim. Bu defa Yirmidördüncü Mektûbu çok kıymetli, çok ince, çok derin ayn-ı hakikat gördüm.

Umuma binler selâm.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Said Nursî ∗∗∗

► (054) ◄

Azîz, Sıddık ve Mübârek Kardeşlerim!

Evvelâ: Kardeşimiz İnebolu Husrevi Nazîf Çelebi bana yazıyor ki: “Hizb-i Nuriye ve Salavâtın neşrini bitirdikten sonra ne münâsib ise neşredeceğim” diye soruyor.

Bence sizin tensibinizle Hastalar ve İhtiyarlar Lem'aları ve Onyedinci Mektûb olan çocukların kısacık Tâziyenâmesi ve Yirmibirinci Mektûb –İhtiyarlara hizmet hakkındaki kısa Mektûbun– neşri münâsibdir. Fakat Medresetü'z-Zehrâ’nın erkânı hangi cümle ve hangi fıkra münâsib görürlerse kaldırabilirler ve ıslah edebilirler. Ve daha kısa başka münâsib risaleler varsa ilâve edebilirler.” Bu meâlde kahraman Nazîf’e çabuk cevab gönderiniz. Hakikaten, o kardeşimizin Cevşenü'l-Kebîr’i ve Hizb-i Nuriyeyi Salavât ile beraber neşri, Nurculara ve ehl-i îmâna büyük bir hizmettir. Cenâb-ı Hak herbir harfine mukâbil ona ve yardımcılarına bin sevâb ihsân etsin. Âmîn.

Sâniyen: Yeni ehl-i hükûmet yavaş yavaş anlıyor ki, hakîki kuvvet Kur'ândadır. Ve İslâmiyet uhuvveti ile ve îmânın hakàikı ile tahribâtçı düşmanlara karşı dayanabilirler. Evet bir tahribci, yirmi tamirciyi telâşa düşürür ve bazen mağlûb edebilir. Koca Çin’i kendine tâbi yapan bir kuvveti, buradaki yirmi milyon Müslümana karşı âdeta mağlûb bir vaziyette tecâvüzden durduran, maddî kuvvetler, haricî-dâhilî tedbirler, ittifaklar değil; belki yalnız Kur'ân ve îmânın hakikatleri, onların en büyük kuvveti olan maneviyat-ı kalbiyeyi tahribâtlarına karşı sed çekmesi ve manevî yaralarını tedâvi etmesidir. Ve yeni hükûmetin Maârif Vekili bu hakikati hissetmiş ki, seleflerine muhâlif olarak en ziyâde îmân hakikatlerinin neşrine, din derslerine ehemmiyet veriyor. Hattâ büyük bir ehemmiyetle şimdi de Şark Dâru'l-Fünûnu –tâbirlerince Doğu Üniversitesi– için yüz bin lira tahsîs edildiğini gazeteler yazmış.

Hem mezkûr hakikati; hem Ankara, hem İstanbul Üniversiteleri o dehşetli, tahribâtçı kuvvete karşı hem vatanı, hem gençliği kurtaracak hakàik-ı Kur'âniye ve îmâniye olduğunu kat'iyyen bildiler ki, Ankara’daki Üniversiteliler bin yediyüz imza ile Maârif Vekilinin din derslerini cebrî mekteblere koyması için tebrik etmişler. Ve İstanbul Üniversitesinde yeni hükûmetin en mühim bir rüknüne demişler ki:

“Anadolu’da Din lehinde kuvvetli bir cereyan var... Onlara da –solcular gibi– bir derece meydân vermeyeceğiz.” demesine mukâbil; o üniversitenin mümessili, din neşriyatı yapanlar aleyhinde olduğu hâlde, o reise demiş ki:

“Eğer dediğin o cereyan Risale-i Nur ise, ne siz ve ne de Avrupa onu mağlûb edemez.”

Bu mes'ele münâsebetiyle meslek ve meşrebime muhâlif olarak Eski Said’in bir-iki dakika kafasını başıma alarak diyorum ki:

Küfür ile îmân ortası yoktur. Bu memlekette İslâmiyete karşı komünist mücâdelesi ortası olamaz. Sağ ve sol, ortası üç meslek icâb ettirir. Eğer İngiliz, Fransız deseler hakları var. “Sağ İslâmiyet, sol komünistlik, ortası da Nasrâniyet” diyebilirler. Fakat bu vatanda küfr-ü mutlaka karşı îmân ve İslâmiyetten başka bir din, bir mezheb olamaz. Olsa, dini bırakıp komünistliğe girmektir. Çünkü hakîki bir Müslüman hiçbir zaman Yahudî ve Nasrânî olamıyor. Olsa olsa dinsiz olup tam anarşist olur.

İnşâallâh, Maârif ve Adliye vekilleri gibi sâir erkânlar da bu ehemmiyetli hakikati tam anlayacaklar. Sağ-sol tâbiri yerine, hak ve hakikat ve Kur'ân ve îmân kuvvetine dayanıp bu vatanı küfr-ü mutlaktan, anarşilikten, zındıkadan ve onların dehşetli tahribâtlarından kurtarmağa çalışmalarını Rahmet-i İlâhiyeden bütün rûh u canımızla niyâz ve ricâ ediyoruz. ∗∗∗

► (055) ◄

... Bir-iki hafta evvel Mısır'ın Câmiü'l-Ezher’inin büyük bir müderrisi olan Ali Rıza buraya hususî bir adamı gönderdiği gibi, iki gün evvel de aslen Buhâra’lı ve Medine-i Münevvere’de mücâvir ve Mısır’da büyük âlimlerle ve hususan eski Şeyhülislâmımız ve Dâru'l-Hikmet’te benim arkadaşım Mustafa Sabri Efendiyle alâkadar ve bu tarafa geleceğine dair onlarla görüşen ve bir derece onların nâmına mühim bir âlim yanıma geldi. Ben de Câmiü'l-Ezher’e hediye-i vakfiyem olarak onbir tane hususî mecmualarımı o zât vâsıtasıyla Âlem-i İslâmın büyük medresesi olan ve o âlimin ihbarıyla şimdi yirmiyedi bin talebesi bulunan Câmiü'l-Ezher’e hediye olarak o zâta verdik. Hem dedik: Başta Mustafa Sabri ve Ali Rıza ve Mehmed Zâhid Kevseri olarak Nur Mecmualarına benim bedelime sâhib ve hâmî ve vâris olsunlar ve Arabî’ye tercümeye çalışsınlar, dedik. Mektûb da yazdık. O zât aldı gitti.

Umum kardeşlerime ve hemşirelerime selâm ederim, duâlarını isterim.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Kardeşiniz

Said Nursî ∗∗∗

► (056) ◄

Evvelâ: Hadsiz şükrolsun ki, şimdi Ankara içinde küçük bir Medrese-i Nuriye mânâsında, küçük Saidler ve Nurun fedâkârları her gece birisi bir mecmuayı okur, ötekiler ders alır gibi dinliyorlar. Bazı vakit konferans zamanında bazı mühim adamlar da iştirâk ediyorlar. Bu defa Afyon gazetecisinin iftirası münâsebetiyle Başvekile ve Dâhiliye Vekâletine ve Nur Talebelerine bazı meb'ûslar söylemiş: Adnan Menderes ile Dâhiliye Vekili pek dostâne mukàbele edip haber göndermişler ki: “Hiç merak etmesin ve me'yûs olmasın.”

Ve Afyondaki gazeteci de: “Ben Emirdağı’na geleceğim ve Üstada iki dileğim var, bunları ricâ edeceğim ve özür dileyeceğim.” demiş. Ve bizim aleyhimizde neşredilen o gazetelerden, talebelerim yüzaltmış adedini alarak imha etmişlerdir.

Daha fazla yazacaktım. Rahatsızlığım dolayısıyla yazamadım ve vakit de dar olduğundan kısa kesiyorum. Umumunuza selâm.

∗∗∗

► (057) ◄

Hakikaten Eflani ve Safranbolu aynen Isparta’nın kahramanları gibi Nurlara mütemâdiyen çalışıyorlar. Hattâ bu defa Rehberlerin bir kısmında münâcât yoktu. Eflani az bir zamanda yetmiş aded eski harfle Münâcâtı yazıp bize göndermiştir. Biz de o Münâcâtları Rehberlerin arkasına ilâve ettik. İnşâallâh orada da çok Sungurlar çıkıyor ve çıkacak. ∗∗∗

► (058) ◄ Müdafaâtın Bir Hâşiyesidir

MÜDAFAÂTIN BİR HÂŞİYESİDİR

Bu meâlde adâlet-perver Demokratlara istid'a yazabilirsiniz. Ben hastayım. Siz nasıl münâsib ise öyle yapınız.

Avukatımızdan bir gün evvel aldığımız mektûbda, kitaplarımızın suç mevzûu olan ve olmayanları, hiçbir kanuna uymayan bir tarzda, binler kelime içinde, bir risalede, bir tek kelimeyi bahâne edip, suç mevzûu yapmak, o risaleyi vermemek sûretiyle, Nurların intişarına garazkârâne mâni olmak fikriyle, hem kararnâmelerini mahkeme-i temyizce bütün bütün bozan kararnâmede, suç mevzûu gösterdikleri bizim aleyhimizde olmadığı hâlde ve müddeiumumînin iddianâmesine karşı hatâ-savâb cetvelinde, seksenbir hatâsını ve garazkârlığını kat'î isbât ettiğimiz hâlde, şimdi aynı garazkârlıkla ve dört yüz sahife Zülfikàr Risalesi’ni, birkaç satır tesettür ve irsiyet hakkındaki, yüzbin tefsirin aynı mânâyı söylediklerine binâen, otuz-kırk sene evvel yazılan cümlelerini suç mevzûu yapıp, o mecmuayı müsâdere edip bize vermemek, dünyada hangi kanun buna müsâade eder?

Hem Afyon’un Mahkemesindeki eserler –tekrârât-ı Kur'âniye ve melekler hakkındaki iki parçacık müstesnâ olarak– bütün eserler iki sene hem Denizli, hem Ankara Ağır Ceza Mahkemesi berâetine karar vererek, içinde suç mevzûu bulamadıkları ve bize iâde etmeye karar verdikleri ve aynı eserler Isparta Hükûmetinin bir vakit müsâdere ile tamamen eline geçtiği hâlde, tamamıyla sâhiblerine iâde ettikleri; sonra da Zülfikàrla, Asâ-yı Mûsa’yı ruhsatsız eski yazı ile neşir bahânesiyle, dört seneden beri müsâdere edildikleri ve aynen hiçbiri zâyi' olmadan yüzyetmiş aded mecmuada bir suç mevzûu bulamadıkları için bizlere tamamen iâde ettikleri ve bizim en mühim suçumuz olarak gösterdikleri, eski partinin bir kısım şeflerine hakikat nâmına i'tirâzımızın yüz misli ziyâde şimdi dinî mecmualar, resmî cerideler aynı i'tirâzı şiddetle vurdukları hâlde, Risale-i Nur’un bir mahrem parçası, şimdiki zamanı tamamıyla ta'yin ettiği bir hakikatini tefsir bahsinde isbât etmiş ki, “ölmüş bir şeftir” demiş.

İşte hakikat böyle iken, Afyon Mahkemesi, adâlet nâmına değil, belki o ölmüş adamın muhabbeti taassubu ile, eski harfle de neşredilen kararnâmenin âhirinde, bizi mahkûm etmek için en mühim sebeb savcının garazkârlığı sebebiyle mahkeme hey'eti demişler ki:

“Said ve arkadaşları, Mustafa Kemâl’e din yıkıcı, süfyân demişler ve kalblerdeki sevgisini bozmağa çalışmışlar. Onun için mahkûm ediyoruz.” Acaba ölmüş gitmiş bir adamın şahsına karşı bin defa böyle i'tirâz da olsa umumî bir da'vâ oluyor. Mahkeme-i adâlet buna dair böyle bir hükmü vermek elbette pek acîb bir mânâ iş içinde var.

Şimdi böylelerin elindeki dört defa Nur eserleri berâet kazandıkları ve şimdi Dâhiliye Bakanı, evvelce Adliye Bakanı üç defa berâetine ve suç mevzûu olmadığına ve bizi mahkûm eden Afyon kararını bozmasıyla, suç mevzûu olmadığına hüküm verdiği hâlde, şimdi bütün millet, adâlet ve şefkat ve diyânete hizmet bekledikleri Demokrat hükûmeti zamanında, eski müstebidlerin dehşetli plânlarıyla Risale-i Nura karşı garazkârlarının keyfine bırakmak, Demokrat hükûmeti aleyhinde büyük bir hıyânettir. Ve milletin tesellî-i ümîdini kırmaktır. Benim Ankara’da bir vekilim Mustafa Sungur’dur. 17.11.1950 tarihli çektiği telgrafta, umum risalenin bize iâdesine karar verilmiş diye müjde verdi. Ve âdil Adliye Vekili üç defa berâet verdiği ve şimdi de Sungur’un mektûbuna göre, hem iâdesine emir verildiğini ve şimdi telefonla haber vereceğim söyledikleri hâlde, bu onaltı seneden beri aleyhimizde olan iftiralar ve jurnaller hem Eskişehir, hem Denizli Mahkemesinde bütün dosyaları Afyon Mahkemesi toplamak ve af kanununun çıkmasıyla ve mahkemelerin berâet vermesiyle, o mübârek eserleri, o dosyalar içerisine karıştırarak çürütmek için mahzene atmak ve üç seneden beri bizi aldatan bazı eşhâsa Nurların işlerini bırakmamak lâzım geliyor. Başbakan ve Maârif Bakanı ve Dâhiliye Bakanına bu gayet mühim mes'eleyi nazar-ı dikkatlerine arzediyorum.

Said Nursî ∗∗∗

► (059) ◄

Zülfikàr nâm el yazısı olan güzel eseriniz İstanbul’daki Papalık makam-ı vekâleti vâsıtasıyla Papa Hazretlerine takdim edilmiştir. Bu nâzik saygınızdan dolayı gayet mütehassis olduklarını bildirirken, üzerinize Cenâb-ı Hakk’ın lütûflarını dilediklerini tebliğe beni memur ettiklerini arza müsâraat eylerim. Bu vesile ile saygılarımı sunarım efendim.

İmza

Vatikan Bayn Başkâtibi ∗∗∗

| | | |:-:|:-:| |Papalık Makam-ı Àlîsi|| |Kalem-i Mahsûsu|| |Başkitabet Dâiresi|| |Numara:|Vatikan| |232247|22 Şubat 1951| ## {#5512 .min}

Efendim!

► (060) ◄

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!

Evvelâ: Bütün rûh u canımızla Receb-i Şerîfinizi ve Şühûr-u Selâsenizi tebrik edip Cenâb-ı Erhamürrâhimînden niyâz ediyoruz ki; hakkınızda ve hakkımızda seksen sene bir manevî ömr-ü bâkî kazandırmağa bu üç mübârek ayı vesile eylesin. Âmîn.

Sâniyen: Otuz-kırk gündür hakîki ehl-i îmâna bir nev'i hücum içinde üç dindar vekilin İslâmiyet şeâirini bir derece tamir etmeğe meydân vermemek için bir sarsıntı verildi. Hizmet-i îmâniye içinde en büyük kuvveti Nurcularda buldular. Bahânelerle onlara fütûr vermek, şevklerini kırmak için çok desîseler yapıldı. Tarsus, İstanbul gibi Emirdağı’nda da acîb desîseler ile beni hiddete getirip bir gâile çıkarmak istediler. Hâlbuki Cenâb-ı Hakk’ın rahmetiyle bana fevkalâde bir sabır ve tahammül verildi. Onların da plânı zîr ü zeber oldu. Hattâ Afyon’da ve burada üç büyük memurun belki azl olmak ihtimali var. Ve üç vekil de lehimde bulunmuşlar.

Demek inâyet-i İlâhiye dâima bizi himâye ediyor, elhamdülillâh. Bu gibi şeyleri merak etmeyiniz. Yalnız ihtiyat her vakit iyidir.

Sâlisen: Risale-i Nurun manevî avukatı ve bir kahramanı Ahmed Feyzi, İzmir’deki Nurun teksiri ve intibâhkârâne İzmir vaziyeti ile Ahmed Feyzi alâkadar olmuş; teksirdeki tashihâtı derûhde etmiş. Mehmed Yayla ve Abdurrahman gibi ve yardım eden kardeşler gibi İzmir’de Nurun teksirinde alâkalarını devam ettireceklerine dair mektûbu hapishânede Nurun küçük bir kahramanı olan Bayram getirdi. Ve Ahmed Feyzi onunla bir mikdar zeytin ve zeytinyağı göndermiş. Ben Abdülmecîd kardeşimin hediyesini kabûl etmediğim hâlde Ahmed Feyzi kardeşimi daha ziyâde kendime yakın gördüğümden hediyesini kabûle mecbur oldum. Fakat kaidem bozulmamak için o hediyeye mukâbil benim hesabıma bir Sözler Mecmuası, beş tane Cevşenü'l-Kebîr, üç tane Nazîf’in mektûbunda yazdığı bana ait nüshalardan ve İstanbul’dan size gelecek Hizb-i Nuriyeyi ona gönderiniz.

İki Nurcu Ankara’ya gittiler. Hem Başvekil, hem Dâhiliye Vekili, hem Maârif Vekili lehimizdedir. Ve bize müjdeli haber geldi. Onun için beni merak etmeyiniz. Ben gelen sıkıntıdan manevî sürûr duyuyorum. ∗∗∗

► (061) ◄

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

[Seyyid Sâlih’in mektûbundan bir parçadır.]

Bu sene onbeş talebe birlikte Hicaz’a gidecekler. Hicaz’da olan masraflarını da Hicaz almayacak. Kendilerine düşen masraf çok az bir şey olacak. Dönüşlerinde Sâlih ile bir-iki arkadaşı, İran ve diğer hükûmetleri gezdikten sonra Pakistan’a İslâm Gençlik Konferansına âzâ olarak gidecekler. Belki bunların yol masrafını hükûmet verecek. Bu hususta emirlerinizi intizar ediyoruz.

Ali Ekber Şah’ı, Said Ramazan’ı, Abdurrahîm Zapsu görmüş; Pakistan’da çok hürmet etmişler. Üstadımız yerine ellerini öptüler, duânızı ricâ etmişler.

Seyyid Sâlih ∗∗∗

► (062) ◄

Evvelâ: İstifsar-ı hatırla el ve ayaklarınızdan öper, sıhhat ve âfiyetinizi Cenâb-ı Hak’tan dilerim ve ziyâde muhtaç olduğum duânızı beklerim efendim.

Sâniyen: Bura için merak edecek hiçbir şey kalmadı. 5 Mart’taki merak 18 Nisan’da ferâh buldu. Polis dâiresi Nur dâiresi oldu. Tarsus savcısı tedkik edip, “Bu kitapları geriye verin” o vakit demişti. Komiser Bey bana “Git, Mersin’dekilerini de al, gel, hepsini bir verelim” diye beni Mersin’e gönderdi. Mersin Emniyeti “Biz senin kitaplarını Ankara’ya gönderdik, gelirse veririz, gelmezse burada kitabın yok” dedi. Döndüm tekrar Tarsus komiserine geldim. Komiser Bey boynunu bükerek: “Hoca, biz emir kuluyuz, gücenme, kusura bakma. Biz senin kitaplarını emirsiz veremeyiz” cevabında bulundu. 18 Nisan’da “Kitapların gelmiş. Git al da gel” dediler. Hemen gittim. Zülfikàr, Sikke-i Tasdik, Tılsım, Afyon Müdafaanızı, hülâsa bu beş kitaplarımızın Ankara’ya varıp geldiğini, dışındaki sarılı kağıttan anladım.

Netice kitapların içinde “satılmaması için bir şey yoktur” diyerek bir vesika ile beraber kitaplarımızı elime teslîm ettiler. Ben de komiser beye bir Tılsım Mecmuası, emniyet memuru Edhem Beye bir Hülâsa, bir de yeni harfle Tarihçe-i Hayat hediye ettim, çok memnun oldular. Onlar da Nurcu oldular.

Üstadım Efendim “Bu tarafın vazifesi senin” demiştin. Ben de söz verdim, Isparta’dan gittiğimde Mart’ta gelirim demiştim. Gaziantep ve Maraş’a varamadığım için rûhum “Sen vazifeni tam yapmadın” diyor.

Üstadım Efendim! Eskişehir’e gitmeden bir sene evvel ilk görüştüğümüzden üç-dört ay sonra rüyada Üstadım, hânemize gelmiş idin. Bana dediniz:

“Seni bir yere göndersem gider misin?” Ben de “Giderim, efendim!” dedim. Sen de “Seni üç aylık bir yere göndereceğim” dedin. Ben de hemen yürüdüm. Bana “Dur!” diye emir verdin. Ben de durdum. “Ben sana şimdi git emrini verdim mi?” dedin. Ben hemen uyandım. O zamandan beri merak ediyordum. “Acaba bu sene emir verdi mi ki, hem üç aylık yol bize de nasîb olur mu ki” diye gece ve gündüz gözyaşları döküyordum. Demek mukadder şimdi imiş.

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى

Efendim ! El ve ayaklarınızdan hürmetle ve hasretle öpüyorum.

Çok kusurlu köleniz Süleyman Kaya

21.4.1951 ∗∗∗

► (063) ◄

Bu sene Mısır radyosu perşembe gecesi Mi'râc’dan çok bahsetmesinden hem perşembe ve hem de cuma gecesi Mi'râc yaptım.

Sâniyen: Bizden müsâdere edilen İşârâtü'l-İ'câzı Afyon jandarma kumandanlarından birisi hiddet etmiş ki, bunun gibi ilmî ve eskiden yazılmış bir eseri ne hakla müsâdere ediyorlar. Ve Afyon Müddeiumumîliği iâdesine karar vermiş. Ve bize cuma günü ve Mi'râc günü Hayri’yi çağırmışlar ve iâde etmişler. Bunu da Tarsus’taki iâde misillû Nurların intişarına sed çekilmeyeceğine bir işâret-i Mi'râciye diye kabûl ettik. İnşâallâh Kur'ânımızı ve diğer Risalelerimizi Afyon’dan alacağız. İstanbul’da savcılığa verilen bir kısım rehberlerimiz başta Eski Said’in mühim bir talebesi Avukat Mehmed Mihri ve da'vâ vekili dâmadı Âsım olarak demişler ki: “Elli avukat ile beraber bu mes'ele için mahkemeye gireceğim. Fakat inşâallâh ona hâcet kalmadan ve mahkemeye düşmeden alacağım.”

Sâlisen: “Haşirdeki Mahkeme-yi Kübrâya Şekvâ” nâmındaki ve yirmisekiz sene evvel meclis-i meb'ûsâna hitâben yazılan ve o vakit tab'edilen on maddelik namaza dair parça ve bir de Mustafa hakkında dört sene evvel reisicumhura yazılan üç maddelik parça şimdi, bu zamanda Ankara’da bazı meb'ûsların nazarına ve îmânlı hükûmet erkânına göstermek niyetiyle Ankara’ya gönderilmiş. Size de berây-ı ma'lûmât gönderiyoruz.

Râbian: Dinar Baraklı köyünden Mehmed Çavuş ve kardeşi bir adamla beraber yanıma geldiler. Pek ciddi gördüm, sonra bana bir mektûbunda bir şey yazıyor ve bir parça mektûbunu leffen gönderiyorum. Bu kardeşimiz bazı şeyler soruyor. Risale-i Nur suâllere ihtiyaç bırakmıyor. Ve benim bedelime herşeye cevab veriyor. Yalnız çocuk tâziyesine dair Risalede ﴾ يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ ﴿ ye dair suâlinde bir kısım eski tefsirler, demişler: “Cennette çocuktan gayet ihtiyara kadar herkes otuzüç yaşında olacak.”

Bunun hakikati Allâhu âlem şu olacak ki: Sarîh âyet ﴾ وِلْدَانٌ ﴿ tâbiri ifâde eder ki, ferâiz-i şer'iyeyi yapmağa mecbur olmayan ve masnû'niyet cihetiyle de yapmayan ve kable'l-bülûğ vefât eden çocuklar Cennete lâyık ve sevimli çocuk olarak kalacaklar. Fakat şer'an yedi yaşına gelen bir çocuğa namaz gibi farzlara peder ve vâlideleri onları alıştırmak için, teşvikkârâne emretmek ve on yaşına girse, şiddetle namaz kıldırmak ve alıştırmak şerîatta var. Demek: “Vâcib olmadığı hâlde, nâfile nev'inden yedi yaşından hadd-i bülûğa kadar büyükler gibi namaz kılıp, oruç tutan çocuklar, mütedeyyin büyükler gibi büyük mükâfâtı görmek için otuzüç yaşında olacaklar” diye bir kısım tefsir bu noktayı izâh etmeden, umum çocuklara teşmîl etmişler. Hàs iken âmm zannedilmiş. ∗∗∗

► (064) ◄

Azîz, Sıddık, Mütefekkir Kardeşlerim!

Evvelâ: Çok emârelerle kat'î kanâatim gelmiş ki gizli dinsizler, resmî bazı memurları aldatıp Nurun mahrem büyük risaleleri içinde yalnız Rehberi musırrâne medâr-ı ittiham tutmaları ve bir buçuk seneden beri bana sıkıntı vermelerinin sebebi Rehberdeki “Hüve Nüktesi” olduğunu kat'iyyen bildim. Çünkü bu Hüve’nin keşfettiği sırr-ı tevhid pek kat'î ve bedîhî bir sûrette küfr-ü mutlakı kırıyor. Hattâ bir kısmında hiçbir vesvese ve şübhe bırakmıyor. Gizli dinsizler buna karşı çare bulamadıklarından intişarına resmî yasak ile sed çekmek için çalıştılar. Bu Hüve Nüktesi’nin bir gün evvel Medresetü'z-Zehrâ’nın erkânlarına bir ders nev'inden söylediğim çok noktalarından yalnız üç noktasını sizlere beyân ediyorum.

Birinci Nokta: Hava unsurunun yüksek ve ehemmiyetli bir vazifesi, ﴾ اِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ ﴿ âyetinin sırrıyla güzel ve mânidâr ve îmânî ve hakikatli kelimelerin kalem-i kaderin istinsahıyla ve İzn-i İlâhî ile intişar etmesiyle bütün küre-i havadaki melâike ve rûhânilere işittirmek ve Arş-ı A'zam tarafına sevketmek için Kudret-i İlâhî kaleminin mütebeddil bir sahifesi olmaktır.

Mâdem havanın kudsî vazifesinin, hikmet-i hilkatinin en mühimmi budur. Ve rû-yi zemini radyolar vâsıtasıyla bir tek menzil hükmüne getirip nev'-i beşere pek büyük bir ni'met-i İlâhiye olmaktır. Elbette ve elbette beşer bu pek büyük ni'mete karşı, bir umumî şükür olarak o radyoları herşeyden evvel kelimât-ı tayyibe olan Kelâmullâh’ın, başta Kur'ân-ı Hakîm ve hakikatleri ve îmânın ve güzel ahlâkların dersleri ve beşerin lüzumlu ve zarûrî menfaatlerine dair kelimâtları olmalı ki o ni'mete şükür olsun; yoksa ni'met böyle şükür görmezse, beşere zararlı düşer.

Evet beşer, hakikate muhtaç olduğu gibi bazı keyifli hevesâta da ihtiyacı var. Fakat bu keyifli hevesât, beşte birisi olmalı. Yoksa havanın sırr-ı hikmetine münâfî olur. Hem beşerin tenbelliğine ve sefâhetine ve lüzumlu vazifelerinin noksan bırakılmasına sebebiyet verip beşere büyük bir ni'met iken, büyük bir nıkmet olur. Beşere lâzım olan sa'ye şevki kırar.

Şimdi gözümün önündeki makinecik ve radyo kabı, Kur'ânı dinlemek için odama getirilmişti. Baktım, on hissede bir hisse kelimât-ı tayyibeye veriliyor. Bunu da bir hatâ-yı beşerî olarak anladım. İnşâallâh, beşer bu hatâsını tamir edecek. Ve bütün zemin yüzünü bir meclis-i münevver, bir menzil-i àlî ve bir mekteb-i îmânî hükmüne geçirmeğe vesile olan bu radyo ni'metine bir şükür olarak beşerin hayat-ı ebediyesine sarfedilecek kelimât-ı tayyibe, beşte dördü olacak.

İkinci Nokta: Nur Risalelerinde denilmiş ki: “Kâinâtı halk edemeyen, bir zerreyi halkedemez. Bir zerreyi tam yerinde halkedip muntazam vazifeleriyle çalıştıran, yalnız kâinâtı halkeden Zât olabilir.”

Bu cümlenin küllî hüccetlerinden bir cüz'î hücceti şudur ki: Kelimelerin envâ'ının kabı ve mahfazası olan yanımdaki bu radyo makineciğindeki bir avuç hava, kat'iyyen gösteriyor ki, şimdi elimizde baktığımız radyo “istasyon cetveli” nâmındaki listede yazılı ikiyüze yakın merkezden bir saatten bir seneye kadar uzak ve muhtelif mesâfelerden aynı dakikada bir tek kelime-i Kur'âniye, meselâ “Elhamdülillâh” kelâmı tam hurûfâtıyla ve şîvesiyle ve söyleyenin mahsûs sedâsının tarzıyla, bu makinedeki bir avuç havanın zerreleriyle, hiç tağayyür etmeden kulağımıza gelmek için ve muhtelif kelimât-ı Kur'âniyeyi ayrı ayrı sedâ ile, çeşit çeşit şîve ile, kezâ hiç tağayyür etmeden ve bozulmadan bizim kulağımıza getirmek için o bir avuç havanın herbir zerresinde öyle hadsiz bir kuvvet ve ihâtalı bir irâde ve bütün rû-yi zemindeki merkezlerde o Kur'ânı okuyan hâfızların ayrı ayrı şîvelerini bilecek ihâtalı bir ilim; ve onları bütün görecek ve işitecek muhît bir göz ve herşeyi bir ânda işitebilir bir kulak olmazsa, elbette bu mu'cize-i kudret vücûda gelmeyecek.

Demek bu bir avuçtaki hava zerreleri yalnız ve yalnız bütün kâinâtı ihâta eden bir ilim ve irâdenin; sem' ve basarın sâhibi bir Zâtın ve hiçbir şey ona ağır gelmeyen ve en büyük şey, en küçük şey gibi kudretine kolay gelen bir Kàdir-i Mutlakın kudreti ve irâdesi ve ilmiyle bu mu'cizât-ı kudrete mazhar oluyorlar. Yoksa, temevvücat-ı havâiyede mevcûdiyeti tevehhüm edilen serseri tesâdüfün ve kör kuvvetin ve sağır tabiatın icâdına yer vermek, herbir zerreyi; bütün zemin yüzündeki küre-i havâiyede bulunan herşeyi görür, bilir ve yapar hâkim-i mutlak etmektir. Bu ise yüzbin derece akıldan uzak, muhâl muhâller içinde bir hurâfedir. Ehl-i dalâlet gelsinler, mezhebleri ne kadar akıldan uzak ve hurâfe olduklarını görsünler.

Üçüncü Nokta: Bu radyo makineciğinde ve manevî kelimât çiçeklerine saksılık eden bu kapçıktaki bir avuç havanın gösterdikleri mu'cizât-ı kudretten bu hakikat anlaşılıyor ki: Herbir zerre, Cenâb-ı Hakk’ı zâtıyla ve sıfâtıyla ta'rif eder. Ve isbât eder. Bütün kâinâtı teftiş eden hükemâlar ve ulemâlar büyük ve geniş delillerle, Zât-ı Vâcibü'l-Vücûdun vücûdunu ve vahdetini isbât etmek için bütün kâinâtı nazara alırlar. Sonra mârifetullâhı tam elde ediyorlar. Hâlbuki nasıl Güneş çıktığı vakit bir zerrecik cam, aynı deniz yüzü gibi Güneşi gösteriyor ve o Güneşe işâret ediyor. Öyle de, bu bir avuç havadaki herbir zerre de mezkûr hakikate binâen aynen kâinât denizindeki cilve-i tevhidi, sıfât ve kemâliyle kendilerinde gösteriyorlar.

İşte Kur'ân-ı Hakîmin manevî mu'cizesinin bir lem'ası olan Risale-i Nur bu hakikati izâhatıyla isbât etmesi içindir ki müdakkik bir nurcu, huzur-u dâimî kazanmak ve mârifetullâhı her vakit tahattur etmek için ve huzur-u dâimî hatırı için لاَ مَوْجُودَ اِلَّا هُوَ demeğe mecbur olmuyor.

Ve yine bir kısım ehl-i hakikatin dâimî huzuru bulmak için لاَ مَشْهُودَ اِلَّا هُوَ dedikleri gibi, o nurcu böyle demeğe muhtaç olmuyor.

Belki وَفِى كُلِّ شَيْءٍ لَهُ آيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ parlak hakikatinin kudsî penceresi ona kâfî geliyor. Bu kudsî Arabî fıkranın kısacık bir izâhı şudur ki:

Evet, herkesin bu âlemde birer âlemi var, birer kâinâtı var. Âdeta zîşuûrlar adedince birbiri içinde hadsiz kâinâtlar, âlemler var. Herkesin hususî âleminin ve kâinâtının ve dünyasının direği kendi hayatıdır. Nasıl herkesin elinde bir âyinesi bulunsa ve bir büyük saraya mukâbil tutsa, herkes bir nev'i saraya, âyinesi içinde sâhib olur. Öyle de herkesin hususî bir dünyası var. Bir kısım ehl-i hakikat bu hususî dünyasını لاَ مَوْجُودَ اِلَّا هُوَ diye inkâr etmekle, terk-i mâsivâ sırrıyla Cenâb-ı Hakk’a karşı huzur-u dâimî ve mârifet-i İlâhiye bulur. Ve bir kısım ehl-i hakikat da yine dâimî mârifet ve huzuru bulmak için لاَ مَشْهُودَ اِلَّا هُوَ deyip kendi hususî dünyasını nisyan hapsine sokar; fânîlik perdesini üstüne çeker; huzuru bulmakla bütün ömrünü bir nev'i ibâdet hükmüne getirir.

Şimdi bu zamanda Kur'ânın i'câz-ı manevîsiyle tezâhür eden وَ فِى كُلِّ شَيْءٍ لَهُ آيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ sırrıyla yani: Zerrelerden yıldızlara herşeyde bir pencere-i tevhid var ve doğrudan doğruya Zât-ı Vâhid-i Ehadi sıfâtıyla bildiren âyetleri, yani delâletleri ve işâretleri var.

İşte Hüve Nüktesi’yle bu mezkûr hakikat-i kudsiyeye ve îmâniyeye ve huzuriyeye icmâlen işâretler vardır. Risale-i Nur, bu hakikati izâhatıyla isbât etmiş. Eski zamandaki ehl-i hakikat bir derece mücmelen ve muhtasaran beyân etmişler. Demek bu dehşetli zaman, daha ziyâde bu hakikate muhtaçtır ki, Kur'ân-ı Hakîmin i'câzıyla bu hakikat tafsilâtıyla ihsân edilmiş, Nur Risaleleri de bu hakikate bir nâşir olmuşlar.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Kardeşiniz

Said Nursî ∗∗∗