Emirdağ Lâhikası

► (074) ◄

24. bölüm / 31

► (074) ◄

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!

Evvelâ: Hem geçmiş, hem gelecek, hem maddî, hem manevî bayramlarınızı ve mübârek gecelerinizi bütün rûh u canımla tebrik ve ettiğiniz ibâdet ve duâların makbûliyetini Rahmet-i İlâhiyeden bütün rûh u canımızla niyâz edip, isteyip, o mübârek duâlara âmîn deriz.

Sâniyen: Hem çok defa manevî, hem çok cihetlerden ehemmiyetli iki suâllerine mahrem cevab vermeğe mecbur oldum.

Birinci Suâlleri: Niçin eskiden hürriyetin başında siyasetle harâretle meşgul oluyordun? Bu kırk seneye yakındır ki, bütün bütün terk ettin?

Elcevab: Siyaset-i beşeriyenin en esâslı bir kanun-u esâsîsi olan: “Selâmet-i millet için ferdler fedâ edilir. Cemâatin selâmeti için eşhâs kurban edilir. Vatan için herşey fedâ edilir.” diye; bütün nev'-i beşerdeki şimdiye kadar dehşetli cinayetler bu kanunun sû-i istimâlinden neş'et ettiğini kat'iyyen bildim. Bu kanun-u esâsi-yi beşeriye, bir hadd-i muayyenesi olmadığı için çok sû-i istimâle yol açmış. İki harb-i umumî, bu gaddâr kanun-u esâsînin sû-i istimâlinden çıkıp bin sene beşerin terakkiyâtını zîr ü zeber ettiği gibi, on cânî yüzünden doksan masûmun mahvına fetvâ verdi. Bir menfaat-i umumî perdesi altında şahsî garazlar, bir cânî yüzünden bir kasabayı harâb etti. Risale-i Nur bu hakikati bazı mecmua ve müdafaâtta isbât ettiği için onlara havâle ediyorum.

İşte beşeriyet siyasetlerinin bu gaddâr kanun-u esâsîsine karşı Arş-ı A'zamdan gelen Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyândaki bu gelen kanun-u esâsîyi buldum. O kanunu da şu âyet ifâde ediyor:

﴿ وَ لاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى ﴾ ﴿ مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ اَوْ فَسَادٍ فِى الْاَرْضِ فَكَاَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَمِيعًا ﴾

Yani bu iki âyet, bu esâsı ders veriyor ki: “Bir adamın cinayetiyle başkalar mes'ûl olmaz. Hem bir masûm, rızâsı olmadan, bütün insana da fedâ edilmez. Kendi ihtiyarıyla kendi rızâsıyla kendini fedâ etse, o fedâkârlık bir şehâdettir ki, o başka mes'eledir.” diye hakîki adâlet-i beşeriyeyi te'sis ediyor. Bunun tafsilâtını da Risale-i Nura havâle ediyorum.

İkinci Suâl: Sen eskiden şarktaki bedevî aşâirde seyahat ettiğin vakit, onları medeniyet ve terakkiyâta çok teşvik ediyordun. Neden, kırk seneye yakındır, medeniyet-i hâzıradan “mimsiz” diyerek hayat-ı ictimâiyeden çekildin, inzivaya sokuldun?

Elcevab: Medeniyet-i hâzıra-i Garbiye, semâvî kanun-u esâsîlere muhâlif olarak hareket ettiği için seyyiâtı hasenâtına; hatâları, zararları, fâidelerine râcih geldi. Medeniyetteki maksûd-u hakîki olan istirahat-i umumiye ve saâdet-i hayat-ı dünyeviye bozuldu. İktisad, kanâat yerine isrâf ve sefâhet.. ve sa'y ve hizmet yerine tenbellik ve istirahat meyli galebe çaldığından, bîçâre beşeri hem gayet fakir, hem gayet tenbel eyledi. Semâvî Kur'ânın kanun-u esâsîsi:

﴿ لَيْسَ للْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰى ﴾ ﴿ كُلُوا وَاشْرَبُوا وَلاَ تُسْرِفُوا ﴾

fermân-ı esâsîsiyle: “Beşerin saâdet-i hayatiyesi, iktisad ve sa'ye gayrette olduğunu ve onunla beşerin hàvâs, avâm tabakası birbiriyle barışabilir.” diye Risale-i Nur bu esâsı izâha binâen kısa bir-iki nükte söyleyeceğim:

Birincisi: Bedevîlikte beşer üç-dört şeye muhtaç oluyordu. O üç-dört hâcâtını tedârik etmeyen on adedde ancak ikisi idi. Şimdiki garb medeniyet-i zâlime-i hâzırası sû-i istimâlât ve isrâfât ve hevesâtı tehyîc ve havâic-i gayr-ı zarûriyeyi, zarûrî hâcâtlar hükmüne getirip görenek ve tiryâkilik cihetiyle şimdiki o medenî insanın tam muhtaç olduğu dört hâcâtı yerine, yirmi şeye bu zamanda muhtaç oluyor. O yirmi hâcâtı tam helâl bir tarzda tedârik edecek yirmiden ancak ikisi olabilir. Onsekizi muhtaç hükmünde kalır. Demek bu medeniyet-i hâzıra insanı çok fakir ediyor. O ihtiyaç cihetinde beşeri zulme, başka haram kazanmağa sevk etmiş. Bîçâre avâm ve hàvâs tabakasını dâima mübârezeye teşvik etmiş. Kur'ânın kanun-u esâsîsi olan “vücûb-u zekât, hurmet-i ribâ” vâsıtasıyla avâmın hàvâssa karşı itâatini ve hàvâssın avâma karşı şefkatini te'min eden o kudsî kanunu bırakıp burjuvaları zulme, fukaraları isyana sevk etmeğe mecbur etmiş. İstirahat-i beşeriyeyi zîr ü zeber etti!..

İkinci Nükte: Bu medeniyet-i hâzıranın hàrikaları, beşere birer ni'met-i Rabbâniye olmasından, hakîki bir şükür ve menfaat-i beşerde istimâli iktiza ettiği hâlde, şimdi görüyoruz ki: Ehemmiyetli bir kısım insanı tenbelliğe ve sefâhete ve sa'yi ve çalışmayı bırakıp istirahat içinde hevesâtı dinlemek meylini verdiği için sa'yin şevkini kırıyor. Ve kanâatsizlik ve iktisadsızlık yoluyla sefâhete, isrâfa, zulme, harama sevkediyor.

Meselâ; Risale-i Nurdaki “Nur Anahtarı”nın dediği gibi: “Radyo büyük bir ni'met iken, maslahat-ı beşeriyeye sarf edilmek ile bir manevî şükür iktiza ettiği hâlde, beşte dördü hevesâta, lüzumsuz mâlâyanî şeylere sarf edildiğinden; tenbelliğe, radyo dinlemekle heveslenmeğe sevk edip, sa'yin şevkini kırıyor. Vazife-i hakîkiyesini bırakıyor.

Hattâ çok menfaatli olan bir kısım hàrika vesâit, sa'y ve amel ve hakîki maslahat-ı ihtiyac-ı beşeriyeye istimâli lâzım gelirken, ben kendim gördüm; ondan bir-ikisi zarûrî ihtiyacâta sarf edilmeğe mukâbil, ondan sekizi keyf, hevesât, tenezzüh, tenbelliğe mecbur ediyor. Bu iki cüz'î misâle binler misâller var.

Elhâsıl: Medeniyet-i garbiye-i hâzıra, semâvî dinleri tam dinlemediği için, beşeri hem fakir edip ihtiyacâtı ziyâdeleştirmiş... İktisad ve kanâat esâsını bozup isrâf ve hırs ve tama'ı ziyâdeleştirmeğe; zulüm ve harama yol açmış. Hem beşeri vesâit-i sefâhete teşvik etmekle o bîçâre muhtaç beşeri tam tenbelliğe atmış. Sa'y ve amelin şevkini kırıyor! Hevesâta, sefâhete sevk edip ömrünü fâidesiz zâyi' ediyor.

Hem o muhtaç ve tenbelleşmiş beşeri, hasta etmiş. Sû-i istimâl ve isrâfât ile yüz nev'i hastalığın sirâyetine, intişarına vesile olmuş.

Hem üç şiddetli ihtiyaç ve meyl-i sefâhet ve ölümü her vakit hâtıra getiren kesretli hastalıklar ve dinsizlik cereyanlarının o medeniyetin içlerine yayılmasıyla intibâha gelip uyanmış beşerin gözü önünde ölümü i'dâm-ı ebedî sûretinde gösterip, her vakit beşeri tehdid ediyor. Bir nev'i Cehennem azâbı veriyor...

İşte bu dehşetli musîbet-i beşeriyeye karşı Kur'ân-ı Hakîmin dörtyüz milyon talebesinin intibâhıyla ve içinde semâvî, kudsî kanun-u esâsîleriyle bin üçyüz sene evvel gösterdiği gibi, yine bu dörtyüz milyonun kendi kudsî esâsî kanunlarıyla beşerin bu üç dehşetli yarasını tedâvi etmesini; ve eğer yakında kıyâmet kopmazsa, beşerin hem saâdet-i hayat-ı dünyeviyesini, hem saâdet-i hayat-ı uhreviyesini kazandıracağını; ve ölümü, i'dâm-ı ebedîden çıkarıp âlem-i nura bir terhis tezkeresi göstermesini ve ondan çıkan medeniyetin mehâsini, seyyiâtına tam galebe edeceğini ve şimdiye kadar olduğu gibi; dinin bir kısmını, medeniyetin bir kısmını kazanmak için rüşvet vermek değil, belki medeniyeti ona, o semâvî kanunlara bir hizmetkâr, bir yardımcı edeceğini Kur'ân-ı Mu'cizi'l-Beyân’ın işârât ve rumûzundan anlaşıldığı gibi, Rahmet-i İlâhiyeden şimdiki uyanmış beşer bekliyor, yalvarıyor, arıyor!..

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Said Nursî ∗∗∗

► (075) ◄

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا

Azîz, Sıddık, Fedâkâr Kardeşlerim!

Çok yerlerden telgraf ve mektûblarla bayram tebrikleri aldığım ve çok hasta bulunduğum için, vârislerim olan Medresetü'z-Zehrâ erkânları benim bedelime hem kendilerini, hem o hàs kardeşlerimizin bayramlarını tebrik etmekle beraber, Âlem-i İslâmın büyük bayramının arefesi olan ve şimdilik Asya ve Afrika’da inkişafa başlayan ve dörtyüz milyon Müslümanı birbirine kardeş ve maddî ve manevî yardımcı yapan İttihâd-ı İslâmın, yeni teşekkül eden İslâmî devletlerde te'sise başlamasının ve Kur'ân-ı Hakîmin kudsî kanunlarının o yeni İslâmî devletlerin kanun-u esâsîsi olmasından dolayı büyük bayram-ı İslâmiyeyi tebrik ve dinler içinde bütün ahkâm ve hakikatlerini akla ve hüccetlere istinâd ettiren Kur'ân-ı Hakîmin, zuhûra gelen küfr-ü mutlakı tek başıyla kırmasına çok emâreler görülmesi ve beşer istikbâlinin de, bu gelen bayramını tebrik ile beraber, Medresetü'z-Zehrâ’nın ve bütün Nur Talebelerinin hem dâhil hem hàriçte, hem Arapça, hem Türkçe Nurların neşriyatına çalışmalarını ve dindar Demokratların bir kısm-ı mühimmi Nurların serbestiyetine tarafdâr çıkmalarını bütün rûh u canımızla tebrik ediyoruz...

Bu sene Hacıların az olmasına çok esbâb var iken, yüz seksen binden ziyâde hacıların o kudsî farîzayı ve Din-i İslâmın kudsî ve semâvî kongresi hükmünde olan bu hacc-ı ekberi büyük bir bayramın arefesi noktasında olarak bütün rûh u canımızla tebrik ediyoruz.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Hasta Kardeşiniz

Said Nursî ∗∗∗

► (076) ◄ Emirdağı’nın Mânidâr Bir Hâtırası

EMİRDAĞI’NIN MÂNİDÂR BİR HÂTIRASI

Beş seneden beri teneffüs için Emirdağı’nın etrafında paytonla gezdiğim zaman garîb bir tarzda, bir yaşından yedi yaşına kadar küçücük çocuklar vâlide ve pederlerine karşı gösterdikleri alâkadan ziyâde bir iştiyakla paytonuma koşup elime sarılıyorlardı. Hattâ bir-iki defa payton altına düşüp hàrika bir tarzda zarar görmeden kurtuldular.

Hattâ hiç beni görmeyen, bilmeyen bir ve iki, üç yaşında çocuklar yalın ayak dikenler içinde koşa koşa paytona yetişiyorlar. Büyük adamlar gibi temennâ edip elinizi öpelim derlerdi. Bu hâle hem ben, hem kardeşlerim ve görenler hayret ediyorduk. Bu hâl bir mahalleye mahsûs değil, her tarafta hattâ köylerinde aynı hâl devam ediyordu.

Beni aldatmayan bir hâtıra-i hakikat ile benim ve arkadaşlarımın kanâatimiz geldi ki, bu masûm tâifenin masûmiyetleri cihetiyle, sevk-i fıtrî denilen bir hiss-i kable'l-vukû' ile, Risale-i Nurun bu memlekette masûm çocuklara ve kendilerine çok menfaati olacak diye, akıl ve fikirleri derketmediği hâlde, o masûmâne his ile Risale-i Nurun mânâsı itibariyle tercümânına, annesine yalvarmasından ziyâde bir iştiyak ile koşuyorlardı.

Biz de bir hiss-i kable'l-vukû' ile hissediyoruz ki, ileride bu küçük masûm mahlûklarda büyük nurcular çıkacak. Ve ileride nurun hàs şâkirdleri olacak ki, bu vaziyeti gösteriyorlar.

Ben de bu nev'i küçücük masûmları, evlâdım olmadığından evlâd-ı maneviye olarak duâlarıma umumen dâhil ettim. Her sabah bunları da nur talebeleri ile beraber duâlarımda yâd ediyorum.

Hem onlardan bir yaşındaki masûmu, kırk yaşındaki lâkayd bir adama tercih etmeye sebeb, bunlar günahsız ve samîmî bir alâka göstermesinden elbette onları sevk eden bir hakikat var. Ben de o cihetten onları; büyüklere temennâ ettiğim gibi, onların temennâlarına ciddi mukàbele ediyorum.

Hem masûmiyetleri, hem ileride tam Nurcu olmalarına binâen, duâlarını kendi hakkımda makbûl olacak diye onlara derdim: “Mâdem siz benim evlâd-ı maneviyem oldunuz. Ben de size duâ ediyorum. Siz de günahınız olmadığı için, duânız benim hakkımda inşâallâh makbûldür. Siz de bana duâ ediniz. Çünkü ziyâde hastayım” derdim. Ben ve benim yanımdaki kardeşlerimin kuvvetli bir ihtimal ile kanâatimiz geliyor ki, masonlar ve zındıkların plânı ile bolşevizm tarzında gençleri terbiye etmek için bir vakit bazı mektebler açıldığı ve sonra değişen bu mekteblerle gençleri ifsada çalıştıklarına mukâbil, İslâmiyetin kahraman bayraktarı olan

Türk milletinin masûm küçük yavruları, nurânî bir intibâh ve bir hiss-i kable'l-vukû' ile nurlardan ders almaları gençlerin başına gelen o belâya karşı bir mukàbeledir ki, inşâallâh o yavruların hem kendileri, hem gençler, mason ve zındıkların şerlerinden kurtulmasına bir işârettir ki, bu acîb vaziyeti gösteriyorlar.

Said Nursî ∗∗∗

► (077) ◄

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا

18.11.1951

Azîz, Sıddık Kardeşlerim ve Manevî Medresetü'z-Zehrâ’nın Nur Şâkirdleri!

Ben Isparta’ya geldiğim vakit, Isparta’da İmâm-Hatîb ve Vâiz mektebinin açılacağını haber aldım. O mektebe kayıt olacak talebelerin ekserîsi Nurcu olmaları münâsebetiyle o mektebin civarında gayr-ı resmî bir sûrette bir Nur Medresesi açılıp, o mektebi bir nev'i Medrese-i Nuriye yapmak fikriyle bir hâtıra kalbime geldi. Bir-iki gün sonra güyâ bir ders vereceğim diye etrafta şâyi olmasıyla o dersimi dinlemek için ricâl ve nisâ kafilelerinin etraftan gelmeleriyle anlaşıldı ki, böyle nîm-resmî ve umumî bir Medrese-i Nuriye açılsa o derece kalabalık ve tehâcüm olacak ki, kàbil olmayacak. Afyon’da mahkemeye gittiğimiz vakitki gibi pek çok lüzumsuz ictimâ'lar olmak ihtimali bulunduğundan o hâtıra terkedildi. Kalbe bu ikinci hakikat ihtar edildi. Hakikat da şudur:

“Herbir adam eğer hânesinde dört-beş çoluk-çocuğu bulunsa kendi hânesini bir küçük Medrese-i Nuriyeye çevirsin. Eğer yoksa, yalnız ise, çok alâkadar komşularından üç-dört zât birleşsin ve bu hey'et bulundukları hâneyi küçük bir Medrese-i Nuriye ittihàz etsin. Hiç olmazsa işleri ve vazifeleri olmadığı vakitlerde, beş-on dakika dahi olsa Risale-i Nuru okumak veya dinlemek veya yazmak cihetiyle bir mikdar meşgul olsalar, hakîki talebe-i ulûmun sevâblarına ve şereflerine mazhar oldukları gibi, ihlâs risalesinde yazılan beş nev'i ibâdete de mazhar olurlar. Hakîki ilim talebeleri gibi, onların maîşetlerini te'min hususundaki âdi muâmeleleri de bir nev'i ibâdet hükmüne geçebilir” diye kalbe ihtar edildi... Ben de kardeşlerime beyân ediyorum...

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Hasta Kardeşiniz

Said Nursî ∗∗∗

► (078) ◄

29.11.1951

Eskişehir<

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!

Evvelen: Bütün rûh u canımla Hizmet-i Kur'âniye ve îmâniyenizi tebrik ediyorum. Bu mektûbda bir ince mes'eleyi meşveret sûretiyle re'yinizi almak için gönderdik. Münâsib midir? Değilse ıslah edersiniz.

Sâniyen: Risale-i Nur’da isbât edilmiş ki, insanların ayn-ı zulümleri içinde kader-i İlâhî adâlet eder. Yani, insanlar bazı sebeble haksız zulmeder. Birisini hapse atar. Fakat kader-i İlâhî aynı hapiste başka sebebe binâen adâlet ediyor ki: Hakîki bir suça binâen o hapisle onu mahkûm ediyor. İşte şimdi bu hakikati gösteren, başıma gelen acîb bir misâli şudur: Yirmisekiz senedir müteaddid vilâyetlerde ve mahkemelerde benim mes'ûliyetime ve mahkûmiyetime ve mahpusiyetim gibi zâlimâne işkence ve cezalarına gösterdikleri sebeb, hiçbir emâresini bulmadıkları mevhûm bir suçum şudur:

Diyorlar: “Said, dini siyasete âlet yapmak ister ve yapıyor.” Hâlbuki bu da'vâlarına otuz senelik musîbetli yeni hayatımda ve otuz büyük mecmualarımda bu suça müsbet bir delil bulamadılar. Hâlbuki böyle mes'elelerde bir mahkeme mâdem bulmadı ve mes'ûl edemedi. Başka mahkemelerin musırrâne aynı mes'eleyi esâs tutmaları bütün bütün kanuna ve akla ve âdete muhâlif bir hâlettir. Belki siyaseti dinsizliğe âlet edenler kısmı, kendilerine bir perde olarak bu ittihamı bizlere ediyorlar. Bununla beraber dine hizmet itibariyle taalluk eden eski altmış senelik hayat-ı ilmiyem kat'î bir hüccet ve yakìn bir delildir ki; bütün hayatımda temâs ettiğim siyaseti ve dünyayı ve bütün ictimâî cereyanları, dine hizmetkâr ve âlet ve tâbi yapmak düsturuyla hareket etmişim. Mahkemelerde de hem da'vâ, hem isbât etmişim ki, değil dini siyasete âlet yapmak, belki bir tek hakikat-i îmâniyeyi dünya saltanatına değiştirmediğimi kat'î delillerle isbât ettiğim hâlde, böyle yirmi vecihle hakikate muhâlif ve divânecesine büyük makamınızı işgal eden bir kısım adliye memurları ve siyâsî adamlar bu acîb hurâfe gibi mes'eleyi hakikat zannedip yirmisekiz sene bana zulmettiklerinin hakîki sebebini bugünlerde bildim. Sebebi bu ki: Bu enâniyetli zamandaki hizmet-i îmâniyede en büyük tehlikem ve manevî en büyük suçum ve cinayetim; bu zamanda Hizmet-i Kur'âniyemi şahsıma ait maddî ve manevî terakkiyâtıma ve kemâlâtıma âlet yapmak imiş. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükrediyorum ki, bu uzun zamanlarda ihtiyarım haricinde hizmet-i îmâniyemi, değil maddî ve manevî terakkiyâtıma ve kemâlâtıma ve azaptan ve Cehennemden kurtulmama ve hattâ saâdet-i ebediyeme vesile yapmama, belki hiçbir maksada kat'iyyen âlet etmekliğime gayet kuvvetli, manevî bir mâni görüyordum. Hayret, hayret içinde kalıyordum.

Acaba herkesin hoşlandığı manevî makàmâtı ve uhrevî saâdetleri a'mâl-i sâliha ile onları kazanmak ve müteveccih olmak, hem meşrû hem hiçbir cihet-i zararı olmadığı hâlde ne için böyle rûhen men'ediliyorum. Rızâ-yı İlâhî’den başka vazife-i fıtriye-i ilmiyenin sevkiyle yalnız ve yalnız îmâna hizmetin kendisi ayn-ı ücret bana gösterilmiş. Çünkü, şimdi bu zamanda hiçbir şeye âlet ve tâbi olmayan ve her gayenin fevkınde olan hakàik-ı îmâniyeyi fıtrî ubûdiyetle muhtaçlara te'sirli bir sûrette bildirmenin bu dehşetli zamanda çare-i yegânesi ve îmânı kurtaracak ve kat'î kanâat verecek, bu tarzda, yani hiçbir şeye âlet olmayan bir ders-i Kur'ânî lâzımdır ki, küfr-ü mutlakı ve mütemerrid ve inatçı dalâleti kırsın ve herkese kanâat-ı kat'iyye verebilsin.

Böyle bir derse bu zamanda bu şerâit dâhilinde hiçbir şahsî ve uhrevî ve dünyevî, maddî ve manevî bir şeye âlet edilmediğini bilmekle kat'î kanâat gelebilir. Yoksa, komitecilikten ve cem'iyetçilikten tevellüd eden dehşetli dinsizlik şahsiyet-i maneviyesine karşı mukâbil çıkan bir şahsın en büyük bir mertebe-i maneviyesi de bulunsa, yine vesveseleri bütün bütün izâle edemez. Çünkü, îmâna girmek isteyen muannidin nefsi ve enesi diyebilir ki; “Bu kudsî şahıs, dehâsıyla ve hàrika makamıyla bizi kandırdı.” diye bir şübhesi kalır...

Cenâb-ı Hakk’a şükür ki, yirmisekiz sene dini siyasete âlet ittihamı altında kader-i İlâhî bu zulm-ü beşerîde benim rûhumu ihtiyarım haricinde dini hiçbir şahsî şeyde âlet etmemek için beni, beşerin zâlimâne eliyle ayn-ı adâlet olarak tokatlıyor, yani sakın sakın diye îkaz ediyor. Îmân hakikatini kendi şahsına âlet yapma, tâ îmâna muhtaç olanlar anlasınlar ki; yalnız hakikat konuşuyor. Nefsin evhâmları, şeytanın desîseleri kalmasın, sussun.

Hakikaten Risale-i Nurun bahsettiği hakikatlerin aynı meâlinde milyonlar kitab o hakikatleri belîğâne neşrettikleri hâlde ve binler hakîki âlimler ders vermeleriyle bu memlekette dehşetli küfr-ü mutlakı tam durduramadıkları hâlde, Nurlar, mezkûr sırra binâen bir cihette galebe ettiğini düşmanları dahi tasdik ederler. Evet, küfr-ü mutlaka karşı, bu ağır şerâit içinde Nurlar bu işi görmüş, meydândadır. Demek Nurların kuvveti bu sırr-ı azîmden ileri geliyor. Ben de bütün rûh u canımla yirmisekiz sene bu işkenceli musîbetlerime râzı oldum. Hakkımı helâl ettim. Âdil kadere de derim ki: Müstehak idim senin bu şefkatli tokatlarına.. Yoksa gayet meşrû, zararsız herkesin lillâh için takib ettikleri mübârek mesleğe girseydim, yani maddî ve manevî hislerimi bütün fedâ etmese idim; hizmet-i îmâniyede bu acîb manevî kuvveti kaybedecektim. İşte bu kuvvetin bir acîb nümûnesi bazı zâtların ki, ben onların ancak ednâ bir talebesi olabildiğim hâlde, onların hakàik-ı îmâniyeye dair bir kitabını birisi okumuş. Risale-i Nur’un da bir sahifesini okumuş. Risale-i Nurun bir sahifesiyle daha ziyâde îmânını kurtardırdığını ikrar etmiş...

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Duânıza muhtaç kardeşiniz

Said Nursî ∗∗∗

► (079) ◄

Üstadımız diyor ki:

Mahkemelerin te'hirinde hayır var. Şimdiye kadar Nura ve Nurculara verilen zahmetler, rahmetlere dönmesi gösteriyor ki; bu te'hirde de hayırlar var ki, birisi bu olmak ihtimali var:

Haric Âlem-i İslâmda Nurun ehemmiyetli te'sire başlaması ve inkişaf ve intişarı ve buranın siyâsîleri Avrupa’ya bir rüşvet olarak bir derece Avrupalaşmak meylini göstermesi, hàriçte zannedilmekle mahkemelerce Nurun serbestiyet-i tâmmesi için karar vermek, haric Âlem-i İslâmda Nurların hakîki ihlâsına böyle bir şübhe gelecekti ki; ya Nurcular riyâkârlığa mecbur olmuşlar veyâhut böyle medenîleşmek fikrinde olanlara ilişmiyorlar, za'f gösteriyorlar diye Nurun kıymetine büyük zarar olduğu için bu te'hir o evhâmları izâle eder. Ve isbât ediyor ki: Otuz seneden beri İslâmiyetin şiârına muhâlif şeylere baş eğmiyorlar. ∗∗∗

► (080) ◄

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

Üstadımız notalar hükmünde söyledi, biz de kaleme aldık.

Bu sene bu iki mahkemenin mâhiyetini beyân etmek lâzım geldi. Buradaki mahkeme ise:

Elli sene evvel Süfyân ve şapka hakkında bir hadîse mânâ vermişim. Sonra mahkemeler bunu bir kumandana tecâvüzdür diye medâr-ı bahis ettiler. Afyon Mahkemesi benim cezamın şiddetine bir sebeb; o tecâvüzü, o mânâyı göstermiş. Hâlbuki farazâ yeni yazmışım ve o kumandan da sağdır farzedilsin. Dininde ve rejiminde müteassıb İngiliz’in hükmü altında yüz milyon Müslüman, yüz senede İngiliz’in hem rejimini hem dinini inkâr etmişlerken kanunen adliyeleri onlara o ciheti medâr-ı mes'ûliyet yapmadığı hâlde.. hem şimdi eski parti liderleri farazâ o kumandanın üçte biri de olsalar (belki onun gibi birer kumandan idiler) benim o kumandana hadîs ile vurduğum tokadın yirmi mislini, şimdiki cerideler daha şiddetli olarak o liderlere o eski kumandanlara vurmaktadırlar. Medâr-ı mes'ûliyet tutulmuyorlar, serbest oluyorlar. Hâlbuki elli sene evvel bir hadîsin taşını atmışım. Yirmi sene sonra bir kumandan başını karşı tutmuş, başı kırılmış. Ölmüş gitmiş, alâkası hükûmetten ve dünyadan kesilmiş. Hâlbuki eski partinin liderleri meb'ûs iken veya memur iken hükûmetle alâkaları olduğu hâlde onlara gelen tecâvüz, Risale-i Nurun vurduğu tokadın on belki yüz derece ziyâde iken serbest cerideler intişar ediyor.

Amma kitaplar hakkında müsâderenin mâhiyeti: Risale-i Nurun yüz otuzüç kitabından bir tek kitabın bir-iki sahifesi o tokadı bahsetmiş. Bunun dolayısıyla yüzotuz kitabı müsâdere etmek; bir adamın hatâsıyla yüz otuz adamı cezalandırmak gibi bir acîb gaddârâne zulüm olması ve şimdi kütübhânelerde, kitapçılarda ve ellerde gezen ve hususan vatan ve din aleyhinde dinsizlerin, mülhidlerin, zındıkların, komünistlerin kitapları hattâ baştan aşağıya kadar İslâmiyet aleyhindeki Doktor Duzi’nin kitabı bazı ellerde gezmesi gösteriyor ki: Risale-i Nura karşı müsâdere, yerden göğe kadar haksız bir zulümdür, bir gadirdir.

Çünkü Risale-i Nur, ekser Âlem-i İslâmın mühim merkezlerinde bu yirmisekiz senede bu vatanda ulemâların elinde gezdiği hâlde; hiçbir âlim, hiçbir feylesof i'tirâz etmemiş. Mahkemeler ve siyâsiyyûnlar yalnız bir tesettüre, diğeri de âhirzamanda bir kumandan başına şapka koyacak ve cebren giydirecek gibi iki mes'eleye ilişmişler. Sonra da bu mes'eleler için dört-beş mahkeme o mes'eleler dahi dâhil olduğu ve berâet verildiği hâlde; o bir-iki sahife için yirmi bin sahifeyi mes'ûl ve mahkûm etmek hükmünde Risale-i Nuru müsâdere etmek aynı bu misâle benziyor:

Bir adamın bir adama haksız değil belki haklı taarruzu yüzünden ki, başkaları da onu medâr-ı mes'ûliyet görmediği ve beş mahkeme de cinayet saymadığı hâlde, o mevhûm suç ile yirmi bin adamı suçlu yapmak gibi; yirmi bin Nur sahifelerini bir-iki sahife yüzünden müsâdere ve dört buçuk sene Afyon’da hapsetmek, o taarruzun yüz mislinden daha ziyâde bir hatâdır, bir cinayettir ve bu vatana da bir sû-i kasddır.

Said Nursî ∗∗∗

► (081) ◄

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!

Evvelen: Cenâb-ı Hakk’a yüzbin şükür ediyoruz ki, ellibeş sene bir gaye-i hayâlim ve hayatımın bir neticesi olan Medresetü'z-Zehrâ’nın manevî hakikatini siz, Medresetü'z-Zehrâ erkânları tamamıyla gösteriyorsunuz.

Sâniyen: Şiddetli hastalık ve sâir sebeblerin te'siriyle ben Nurcu kardeşlerimle konuşamadığımdan ve o musâhabeden mahrum kaldığımdan benim bedelime sizler ve Risale-i Nurun Kur'ân medresesinde Yeni Said’e verdiği ders.. ve Eski Said’in de Hutbe-i Şâmiye ve zeyilleri gibi hayat-ı ictimâiye medresesinde aldığı dersleri ve konuşmaları bu bîçâre Kardeşiniz bedeline müştâk olduğum kardeşlerimle benim yerimde konuşmalarını tevkîl ediyorum.

Sâlisen: Bir küçük Medrese-i Nuriyeyi kendi hânesinde te'sis edip kahraman Tahiri gibi bir hàs, hàlis Nur nâşirini dâire-i Nuriyeye veren Tahiri’nin merhum pederinin vefâtını, hem onun akrabasını, hem Isparta’yı, hem Nur dâiresini tâziye ediyorum. Cenâb-ı Hak Nurun hurûfları adedince rûhuna rahmet eylesin. Âmîn...

Râbian: İnebolu, Zühretü'n-Nur’dan üçyüzü benim hesabıma tahsîs etmiş. Ben de dedim: Yüzelli Isparta’ya ve yüzelli bana gelsin. Bana gelmiş, size gelen ise, ileride bana vereceğiniz Mektûbat Mecmuasına mukâbil ve size borcum var ise hesab edersiniz...

Hâmisen: Irak tarafında, hususan Bağdat’taki Üstad-ı a'zamın türbedârına ve kardeşlerime selâmımı tebliğ ve hayatım müsâade ederse, bütün rûh u canımla o havâliye gitmek iştiyakımı bildirirsiniz...

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Hasta Kardeşiniz

Said Nursî ∗∗∗

► (082) ◄

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

Azîz Kardeşlerim!

Eski Said’in matbu' eski eserlerinden birisi elime geçti. Merak ve dikkatle baktım. Bu gelen fıkra kalbe geldi. Münâsibse Mektûbat âhirinde yazılsın.

Evvelâ: Hürriyetin üçüncü senesinde aşâirler arasında meşrûtiyet-i meşrûayı aşâire tam bildirmek ve kabûl ettirmek için Ertuş aşâiri içinde hususan Gevdan ve Mamhuran’a verdiği ders ve bin üçyüz yirmidokuzda matbaa-i Ebüzziya’da tab'edilen kırkbir sene evvel tab'edilmiş fakat maatteessüf yirmi-otuz seneden beri arıyordum, bulamamıştım. Bu defa birisi bir nüsha bulup bana göndermiş. Ben de eski Said kafasını alıp ve yeni Said’in sünûhâtıyla dikkatle mütâlaa ettim. Anladım ki Eski Said acîb bir hiss-i kable'l-vukû' ile otuz-kırk sene sonra şimdi vukû'a gelen vukûât-ı maddiye ve maneviyeyi hissetmiş. Ve bedevî Ekrâd aşâiri perdesi arkasında bu zamanın medenî perdesini kendilerine maske yapan ve vatan-perverlik perdesi altında dinsiz ve hakîki bedevî ve hakîki mürteci; yani, bu milleti, İslâmiyetten evvelki âdetlerine sevk eden hâinleri görmüş gibi onlarla konuşup başlarına vuruyor.

Sâniyen: O matbu' eserin yüzbeşinci sahifeden tâ yüzdokuza kadar parçaya dikkatle baktım. O zamanda aşâire ders verdiğim o suâller ve cevablar vaktinde mühim bir velî içlerinde bulunuyormuş. Benim de haberim yok. O makamda şiddetli i'tirâz etti. Dedi:

“Sen ifrat ediyorsun, hayâli hakikat görüyorsun, bizi de tahkîr ediyorsun. Âhirzamandır. Gittikçe daha fenâlaşacak.” O vakit ona karşı matbu' kitapta böyle cevab vermiş:

Herkese dünya terakkî dünyası olsun yalnız bizim için mi tedennî dünyasıdır? Öyle mi? İşte ben de sizinle konuşmayacağım şu tarafa dönüyorum; müstakbeldeki insanlarla konuşacağım.

Ey yüzden tâ üçyüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş, sâkitâne benim sözümü dinleyen ve bir nazar-ı hafi-yi gaybî ile beni temâşâ eden Said, Hamza, Ömer, Osman, Yûsuf, Ahmed vs. size hitâb ediyorum.

Tarih denilen mâzi derelerinden sizin yüksek istikbâlinize uzanan telsiz telgraf ile sizin ile konuşuyorum. Ne yapayım acele ettim, kışta geldim. Siz inşâallâh Cennet-âsâ bir baharda gelirsiniz. Şimdi ekilen nur tohumları zemininizde çiçek açacaklar. Sizden şunu ricâ ederim ki, mâzi kıt'asına geçmek için geldiğiniz vakit mezarıma uğrayınız. O çiçeklerin birkaç tanesini mezar taşı denilen, kemiklerimi misâfir eden toprağın kapıcısının başına takınız (yani ihtiyar risalesinin onüçüncü ricâsında beyân ettiği gibi, Medresetü'z-Zehrâ’nın mekteb-i ibtidâîsi ve Van’ın yekpâre taşı olan kalesinin altında bulunan Horhor medresemin vefât etmesi ve Anadolu’da bütün medreselerin kapatılması ile vefât etmelerine işâret ederek umumunun bir mezar-ı ekberi hükmünde olmasına bir alâmet olarak o azametli mezara azametli Van kalesi mezar taşı olmuş. Ey yüz sene sonra gelenler! Şu kalenin başında bir Medrese-i Nuriye çiçeğini yapınız.) Cismen dirilmemiş, fakat rûhen bâkî ve geniş bir hey'ette yaşayan Medresetü'z-Zehrâ’yı cismânî bir sûrette bina ediniz, demektir. Zâten Eski Said ekser hayatı o medresenin hayâliyle gitmiş ve o matbu' risalenin yüzkırkyedinci sahifeden tâ yüzelliyedinci sahifeye kadar Medresetü'z-Zehrâ’nın te'sisine ve faydalarına dair ehemmiyetli hakikatleri yazmış.

Bir fâl-i hayırdır ki yirmibeş senelik dehşetli ve medreseleri öldüren istibdâdın kırılması ile Maârif Vekili Tevfik, Van’da şark üniversitesi nâmında Medresetü'z-Zehrâ’yı inşâ etmesine karar vermesi ve ümîdin haricinde reis Celâl dahi mühim mes'eleler içinde Tevfik’in fikrine iştirâk etmesi, Eski Said’in kırk sene evvelki sözü ve ricâsı doğru çıkacağını gösteriyor.

Şimdi kırkbeş sene evvelki cevabının izâhında üç hakikat beyân edilecek.

BİRİNCİSİ: Eski Said bir hiss-i kable'l-vukû' ile iki acîb hâdiseyi hissetmiş, fakat rüya-yı sâdıka gibi tâbire muhtaç imiş. Nasıl bir kırmızı perde ile beyaz veya siyah bir şeye bakılırsa kırmızı görünür. O da siyaset-i İslâmiye perdesiyle o hakikate bakmış. Hakikatin sûreti bir derece şeklini değiştirmiş. O hazır büyük velî dahi o yanlışını görüp o cihette şiddetle i'tirâz etmiş. İşte o hakikat iki kısımdır:

Birincisi: Bu Osmanlı ülkesinde büyük bir parlak nur çıkacak, hattâ hürriyetten evvel pek çok defa talebelere tesellî vermek için bir nur çıkacak, gördüğümüz bütün fenâlıklara karşı bu vatana saâdet te'min edecek diyordu. İşte kırk sene sonra Risale-i Nur o hakikati kör gözlere dahi gösterdi.

İşte Nurun zâhiren, kemiyeten dar cihetine bakmayarak hakikat cihetinde keyfiyeten geniş ve fevkalâde menfaatini hissetmesi sûretiyle hem de siyaset nazarıyla bütün memleket-i Osmaniyede olacak gibi ifâde etmiş. O büyük velî, onun dar dâireyi geniş tasavvurundan ona i'tirâz etmiş. Hem o zât haklı, hem eski Said bir derece haklıdır. Çünkü Risale-i Nur îmânı kurtarması cihetiyle o dar dâiresi mâdem hayat-ı bâkiye ve ebediyeyi îmânla kurtarıyor. Bir milyon talebesi bir milyar hükmündedir. Yani bir milyon değil, belki bin insanın hayat-ı ebediyesini te'mine çalışmak, bir milyar insanın hayat-ı fâniye-i dünyeviye ve medeniyetine çalışmaktan daha kıymetdâr ve ma'nen daha geniş olması.. Eski Said’in o rüya-yı sâdıka gibi olan hiss-i kable'l-vukû' ile o dar dâireyi bütün Osmanlı memleketini ihâta edeceğini görmüş. Belki inşâallâh, o görüş, yüz sene sonra nurların ektiği tohumların sünbüllenmesi ile aynen o geniş dâire nur dâiresi olacak, onun yanlış tâbirini sahîh gösterecek.

İKİNCİ HAKİKAT: Kırk sene evvel Eski Said bu matbu' kitabetlerinde, İşârâtü'l-İ'câz’ın baştaki ifâde-i merâmında ve sâir eserlerinde musırrâne ve mükerreren talebelerine diyordu ki: “Hem maddî, hem manevî büyük bir zelzele-i ictimâî ve beşerî olacak. Benim dünya terki ile inzivamı ve mücerred kalmamı gıbta edecekler” diyordu. Hattâ hürriyetin birinci senesinde İstanbul’da Câmiü'l-Ezher’in Reis-i Ulemâsı olan Şeyh Bahît hazretleri (R.H.) İstanbul’da Eski Said’e sordu:

مَا تَقُولُ فِى حَقِّ هٰذِهِ الْحُرِّيَّةِ الْعُثْمَانِيَّةِ وَالْمَدَنِيَّةِ الْاَوْرُوبَائِيَّةِ؟

Said cevaben demiş:

اِنَّ الْعُثْمَانِيَّةَ حَامِلَةٌ بِدَوْلَةٍ اَوْرُوبَائِيَّةٍ فَسَتَلِدُ يَوْمًا مَا وَالْاَوْرُوبَا حَامِلَةٌ بِالْاِسْلاَمِيَّةِ فَسَتَلِدُ يَوْمًا مَا

Yani: Osmanlı hükûmetindeki hürriyete ne diyorsun ve Avrupa hakkında fikrin nedir? O vakit Eski Said demiş: Osmanlı hükûmeti Avrupa ile hâmiledir. Avrupa gibi bir hükûmeti doğuracak. Avrupa da İslâmiyete hâmiledir. O da bir İslâm devleti doğuracak, Şeyh Bahît’e söylemiş.

O allâme zât demiş: “Ben de tasdik ediyorum.” Beraberinde gelen hocalara dedi: “Ben bununla münâzara edip galebe edemem.”

Birinci tevellüdü gözümüzle gördük. Bir çeyrek asır Avrupa’dan daha dinden uzak...

İkinci tevellüd de inşâallâh yirmi-otuz sene sonra çıkacak. Çok emârelerle hem şarkta hem garbda Avrupa içinde bir İslâm devleti çıkacak.

ÜÇÜNCÜ HAKİKAT: Hem Eski Said, hem Yeni Said hem maddî hem manevî büyük bir hâdise Osmanlı memleketinde büyük ve dehşetli ve tahribâtçı bir zelzele-i beşeriye Osmanlı memleketinde olacak diye hiss-i kable'l-vukû' ile Eski Said mükerrer ve musırrâne haber veriyordu. Hâlbuki o his ile nur mes'elesinin aksi ile gayet geniş dâireyi dar görmüş. Zaman onu ikinci harb-i umumî ile tam tasdik ettiği hâlde onun o çok geniş dâireyi Osmanlı memleketinde gördüğünü şöyle tâbir ediyor ki:

İkinci harb-i umumî beşere ettiği tahribât-ı azîme gerçi çok geniştir. Fakat hayat-ı dünyeviyeye ve bekàsız medeniyete baktığı cihetinde Osmanlıdaki tahribâta nisbeten dardır. Osmanlıdaki manevî zelzele hayat-ı ebediye ve saâdet-i bâkiyenin zararına bir tahribât ve bir zelzele-i maneviye-i İslâmiye ma'nen o ikinci harb-i umumîden daha dehşetli olmasından Eski Said’in o sehvini tashih ediyor ve rüya-yı sâdıkasını tam tâbir ediyor ve o hiss-i kable'l-vukû'unu gözlere gösteriyor. Ve o mu'teriz ehl-i velâyeti zâhiren haklı fakat hakikaten Eski Said’in o hissi daha haklı olduğunu, isbâtla, o velî zâtın i'tirâzını tam reddediyor.

Said Nursî ∗∗∗