► (001) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Emirdağ’daki Kardeşlerime!
Benim hakkımda evhâm edenlere deyiniz ki: Biz, hizmet ettiğimiz bu adamın yirmi senelik hayatının bütün mahrem ve gayr-ı mahrem mektûblarını ve kitaplarını ve esrârını hükûmet şiddetli taharriyâtla elde etti. Dokuz ay; hem Isparta, hem Denizli, hem Ankara adliyeleri tedkikten sonra, bir tek gün cezayı, bir tek talebesine vermeyi mûcib bir madde –beş sandık kitaplarında ve evraklarında– bulunmadı ki; hem Ankara Ehl-i Vukûfu, hem Denizli Mahkemesi ittifakla berâetine karar verdiler.
Hem, bu zarûrî işlerini ihtiyarlığına hürmeten gördüğümüz adam, mahkemece da'vâ etmiş ve bütün hazır arkadaşlarını şâhid gösterip, tasdik ettirmiş ki: Yirmi senedir hiçbir gazeteyi ve siyâsî eserleri ne okumuş, ne sormuş, ne bahsetmiş; ve on senedir, hükûmetin iki reisinden ve bir vâli ve bir meb'ûsundan başka hiçbir erkânı ve büyük memurlarını bilmiyor ve tanımıyor ve tanımağa merak etmemiş. Ve üç senedir Harb-i Umumîyi ne sormuş, ne bilmiş, ne merak etmiş, ne radyo dinlemiş. Ve intişar eden yüz otuz te'lifâtından, yirmi sene zarfında yüzbin adamın dikkatle okudukları hâlde ne idareye, ne âsâyişe, ne vatana, ne millete hiçbir zararı hükûmet görmemiş. Beş vilâyetin dikkatli zâbıtaları ve taharrî memurları ve mahkeme işiyle iştigâl eden üç vilâyetin ve merkez-i hükûmetin dört adliyelerinin ağır ceza mahkemeleri en ufak bir suç bulmamış ki, tahliyelerine mecbur oldular.
Eğer bu adamın dünya iştihâsı ve siyasete meyli olsaydı; hiç imkânı var mı ki, bir tereşşuhâtı ve emâreleri bulunmasın! Hâlbuki mahkeme safahâtında hiçbir emâre bulamadılar ki, muannid bir müddeiumumî, mecbur olup vukûât yerinde imkânâtı istimâl ederek mükerreren iddianâmesinde “yapabilir” demiş ve “yapmış” dememiş. Yapabilir nerede? Yapmış nerede? Hattâ mahkemede Said ona demiş: “Herkes bir katli yapabilir, bu iddianız ile herkesi ve sizi mahkemeye vermek lâzım geliyor...”
Elhâsıl: Ya bu adam tam divânedir ki, bu derece dehşetli umûr-u dünyaya karşı lâkayd kalıyor veyâhut bu vatanın ve bu milletin en büyük bir saâdetine ihlâsla çalışmak için, hiçbir şeye tenezzül etmez ve ehemmiyet vermez. Öyle ise bunu tâciz ve tazyîk etmek, vatan ve millete ve âsâyişe bir nev'i ihanettir. Ve onun hakkında bu çeşit evhâm etmek, bir divâneliktir. ∗∗∗
► (002) ◄ Mühim Bir Suâle Hakikatli Bir Cevaptır
MÜHİM BİR SUÂLE HAKİKATLİ BİR CEVAPTIR
Büyük memurlardan birkaç zât benden sordular ki:
“Mustafa Kemâl sana üç yüz lira maaş verip, Kürdistan’a ve Vilâyât-ı Şarkıyeye, Şeyh Sinûsî yerine vâiz-i umumî yapmak teklifini neden kabûl etmedin? Eğer kabûl etseydin, ihtilâl yüzünden kesilen yüzbin adamın hayatlarını kurtarmaya sebeb olurdun?” dediler.
Ben de onlara cevaben dedim ki:
Yirmişer-otuzar senelik hayat-ı dünyeviyeyi o adamlar için kurtarmadığıma bedel, yüzbinler vatandaşa, herbirisine milyonlar sene uhrevî hayatı kazandırmaya vesile olan Risale-i Nur, o zâyiâtın yerine binler derece iş görmüş.
Eğer o teklifi ben kabûl etseydim, hiçbir şeye âlet olamayan ve tâbi olmayan ve sırr-ı ihlâsı taşıyan Risale-i Nur meydâna gelmezdi. Hattâ ben, hapiste muhterem kardeşlerime demiştim: Eğer Ankara’ya gönderilen Risale-i Nurun şiddetli tokatları için beni i'dâma mahkûm eden zâtlar, Risale-i Nur ile îmânlarını kurtarıp i'dâm-ı ebedîden necât bulsalar, siz şâhid olunuz, ben onları da rûh u canımla helâl ederim!
Berâetimizden sonra Denizli’de beni tarassudla tâciz edenlere ve büyük âmirlerine ve polis müdürüyle müfettişlere dedim:
Risale-i Nurun kàbil-i inkâr olmayan bir kerâmetidir ki; yirmi sene mazlumiyet hayatımda, yüzer risale ve mektûblarımda ve binler şâkirdlerde hiçbir cereyan, hiçbir cem'iyet ile ve dâhilî ve haricî hiçbir komite ile hiçbir vesika, hiçbir alâka dokuz ay tedkîkàtta bulunmamasıdır. Hiçbir fikrin ve tedbirin haddi midir ki, bu hàrika vaziyeti versin. Bir tek adamın, birkaç senedeki mahrem esrârı meydâna çıksa, elbette onu mes'ûl ve mahcûb edecek yirmi madde bulunacak. Mâdem hakikat budur; ya diyeceksiniz ki: “Pek hàrika ve mağlûb olmaz bir dehâ bu işi çeviriyor” veya diyeceksiniz: “Gayet inâyetkârâne bir Hıfz-ı İlâhîdir.” Elbette böyle bir dehâ ile mübâreze etmek hatâdır, millete ve vatana büyük bir zarardır ve böyle bir Hıfz-ı İlâhî ve İnâyet-i Rabbâniyeye karşı gelmek Fir'avunâne bir temerrüddür.
Eğer deseniz:
“Seni serbest bıraksak ve tarassud ve nezâret etmesek, derslerinle ve gizli esrârınla hayat-ı ictimâiyemizi bulandırabilirsin.”
Ben de derim:
Benim derslerim, bilâ-istisna –bütünü– hükûmetin ve adliyenin eline geçmiş, bir gün cezayı mûcib bir madde bulunmamış. Kırk-ellibin nüsha risale, o derslerden milletin ellerinde dikkat ve merakla gezdiği hâlde, menfaatten başka hiçbir zararı hiçbir kimseye olmadığı, hem eski mahkemenin, hem yeni mahkemenin mûcib-i mes'ûliyet bir madde bulamamaları cihetiyle, yenisi ittifakla berâetimize; ve eskisi, dünyaca bir büyüğün hatırı için yüz otuz risaleden beş-on kelime bahâne edip, yalnız kanâat-ı vicdâniye ile yüz yirmi mevkuf kardeşlerimden yalnız onbeş adama altışar ay ceza verebilmesi kat'î bir hüccettir ki, bana ve Risale-i Nura ilişmeniz, mânâsız bir tevehhümle çirkin bir zulümdür! Hem daha yeni dersim yok ve bir sırrım gizli kalmadı ki nezâretle ta'diline çalışsanız.
Ben şimdi hürriyetime çok muhtacım. Yirmi seneden beri lüzumsuz ve haksız ve fâidesiz tarassudlar artık yeter! Benim sabrım tükendi. İhtiyarlık za'fiyetinden, şimdiye kadar yapmadığım bedduâyı yapmak ihtimali var. “Mazlumun âhı, tâ Arşa kadar gider” diye bir kuvvetli hakikattir.
Sonra o zâlim, dünyaca büyük makamlarda bulunan bedbahtlar dediler:
“Sen, yirmi senedir bir tek defa takkemizi başına koymadın, eski ve yeni mahkemelerin huzurunda başını açmadın, eski kıyafetin ile bulundun. Hâlbuki onyedi milyon bu kıyafete girdi?”
Ben de dedim:
Onyedi milyon değil, belki yedi milyon da değil, belki rızâsıyla ve kalben kabûlüyle ancak yedibin Avrupa-perest sarhoşların kıyafetlerine ruhsat-ı şer'iye ve cebr-i kanunî cihetiyle girmektense; azîmet-i şer'iye ve takvâ cihetiyle, yedi milyar zâtların kıyafetlerine girmeyi tercih ederim.
Benim gibi yirmibeş seneden beri hayat-ı ictimâiyeyi terkeden adama “inâd ediyor; bize muhâliftir.” denilmez. Haydi inâd dahi olsa, mâdem Mustafa Kemâl o inâdı kıramadı ve iki mahkeme kırmadı ve üç vilâyetin hükûmetleri onu bozmadı; siz neci oluyorsunuz ki, beyhûde hem milletin, hem hükûmetin zararına, o inâdın kırılmasına çabalıyorsunuz? Haydi siyâsî muhâlif de olsa, mâdem tasdikiniz ile yirmi senedir dünya ile alâkasını kesen ve ma'nen yirmi seneden beri ölmüş bir adam, yeniden dirilip, fâidesiz kendine çok zararlı olarak hayat-ı siyâsiyeye girerek sizin ile uğraşmaz; bu hâlde onun muhâlefetinden tevehhüm etmek, divâneliktir. Divânelerle ciddi konuşmak dahi bir divânelik olmasından, sizin gibilerle konuşmayı terkediyorum. “Ne yaparsanız minnet çekmem!” dediğim, onları hem kızdırdı, hem susturdu.
Son sözüm;
حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ ❀ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصِيرُ ∗∗∗
► (003) ◄
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bu parçayı sizler dahi Risale-i Nurun makbûliyetine imza basan risaleler ve mektûblar mecmuasının başında yazarsınız. Eğer mecmualar olmasa da Birinci Şuâ’ın başında yazarsınız. Beni merak etmeyiniz. Sevâbın ziyâde olması, bana sıkıntıları bir cihette sevdirir ve Nurların intişarına başka sahalarda meydân açar.
Umumunuza birer birer selâm...
Risale-i Nurun makbûliyetine imza basan ve gaybî işâretler ile ondan haber veren sekiz parçadan birinci parçadır. Aynı mes'eleye, aynı da'vâya ittifakları sarâhat derecesindedir. Vahdet-i mes'ele cihetiyle o emâreler birbirine kuvvet verir, te'yid eder. O sekizden üç tanesi İmâm-ı Ali’nin üç kerâmet-i gaybiyesiyle Risale-i Nurdan haber vermesine dairdir.
Bu sekiz parçayı Ankara ehl-i vukûfu tedkik etmiş, i'tirâz etmemişler. Yalnız demişler: “Bu yazılmamalı idi. Kerâmet sâhibi, kerâmetini yazamaz.”
Ben de onlara cevab verdim ki:
“Bu, benim değil, Risale-i Nurun kerâmetidir. Risale-i Nur ise, Kur'ânın malıdır ve tefsiridir” dedim. Onlar, sustular; demek kabûl ettiler. Gerçi bu çeşit ikramlar yazılmasaydı daha münâsibdi, fakat bu kadar hadsiz muârızlar ve çok kuvvetli ve kesretli düşmanlar karşısında az ve fakir ve zaîf olan bizlere kuvve-i maneviye ve gaybî imdâd ve teşci' ve sebat ve metânet vermek için mecburiyet-i kat'iyye oldu, ben de yazdım. Benim benliğime bir hodfürûşluk verip sukùtuma sebeb olsa da, ehemmiyeti yok. Bu hizmete, yani ehl-i îmânı dalâlet-i mutlakadan kurtarmağa –lüzum olsa– dünyevî hayat gibi, uhrevî hayatımı da fedâ etmek bir saâdet bilirim; binler dostlarım ve kardeşlerimin Cennete girmeleri için Cehennemi kabûl ederim.
∗∗∗
► (004) ◄ Ankara Ehl-i Vukûfunun İttifakla Verdikleri Raporun Sûretidir
ANKARA EHL-İ VUKÛFUNUN
İTTİFAKLA VERDİKLERİ RAPORUN SÛRETİDİR
Dolu bulunan cem'an beş sandık kitab, tarafımızdan açılarak okundu. (Hâşiye) <ft3>[^1]</ft3> Said Nursî tarafından te'lif edilen basılmış, basılmamış Risale-i Nur eczâları ve Risale-i Nura ekli Said Nursî ile bazı şâkirdleri tarafından yazılmış ilmî ve dinî mektûblarla, şâkirdlerin birbiriyle ve Said Nursî ile âdi muhâbere mektûbları ve klişeler inceleme mevzûu salâhiyetimiz dâhilinde görülerek incelendi. Bunların mâhiyetini belirtmek için bu risale ve mektûbları iki nev'e ayırmak gerektir.
[^1]: (Hâşiye) Ehl-i vukûf raporundaki tenkid kısmı mahkemede kat'î cevabları verildiğinden ve müdafaâtımın âhirinde yazıldığından burada yazılmadı. Zâten o tenkidler, üç-dört risalede yalnız on cüz'î mes'eledir. Hem siyâsî değil, ilmîdirler. Hem o i'tirâzlar, sehiv ve hatâ olduğu, senedlerle mahkemede isbât edilmiştir.
Risaleler: Bir âyetin tefsiri ve bir hadîsin şerhi maksadıyla yazılmış olanlarıyla; din, îmân, Allah , Peygamber, Kur'ân ve âhiret akîdelerini ve ibarelerini açıkça anlatmak için temsîllerle yazılmış ilmî görüşleri; ve ihtiyarlarla gençlere hitâb eden ahlâkî öğütler; ve kısmen hayat tecrübesinden alınmış ibretli vak'alar; ve esnâfa ait fâideli menkıbeleri ihtiva eden, mevcûdun yüzde doksanını teşkil eden risalelerdir ki –bunlar da– bütün bu risalelerde müellif; hem samîmî, hem hasbî ve hem de ilim yolundan ve dinî esâslardan hiç ayrılmamıştır. Bunlarda dini âlet etmek ve cem'iyet teşkil etmekle emniyeti ihlâl hareketinin bulunmadığı sarîhtir. Şâkirdlerin birbiriyle ve Said Nursî ile âdi muhâbere mektûbları da bu nev'idendirler.
1 ― Said Nursî, İstanbul’da iken kazandığı ehemmiyetli şân ü şerefin, kalın bir uykudan ibaret sakîl bir rüya-yı muvakkat, bir sersemlik olduğunu söyler. Ve İstanbul’da bir-iki sene gafletle siyasete karıştığından, bunu dünyanın ölümü diye tasvir eder. Bu münâsebetle “Eski Said, Yeni Said” diye iki şahsiyet bulunduğunu ve bu şahsiyetlerin birbirinden ayrı olduklarını söyler. Sonra, dokuz aded birincide yirmi kadar risale bulunan mecmuasının sonunda, Isparta’da Risale-i Nur şâkirdlerine yazılan mektûbun içinde, siyasete tenezzülün hatâ olduğunu söyler.
2 ― Said Nursî’nin, en mühim kitabı olan “Hüccetü'l-Bâliğa” adlı kitabın bir münâcât kısmında: “Bu dünya fânîdir. En büyük da'vâ, bâkî olan
âlemi kazanmaktır. İnsanın i'tikàdı sağlam olmazsa, da'vâyı kaybeder. Hakîki da'vâ budur. Bunun haricindeki da'vâlara karışmak zararlıdır. Siyasetle meşgul olan, ehemmiyetli hizmetlerinden geri kalır. Hem de siyaset boğuşmalarına kapılanlar, selâmet-i kalbini kaybeder.” der.
3 ― Yirmialtıncı Lem'a’da “İhtiyar dünyada.. benim hakîki vazifem, neşr-i esrâr-ı Kur'âniyedir.” (Sahife: 45). Bu memleketle, hamiyet-i İslâmiye noktasından alâkadarım. Yoksa benim ne hânem var, ne evlâdım.” (Sahife: 59).
4 ― Yirmibirinci Lem'a’da kardeşlerine verdiği öğütlerden birinci düstur: “Amelinizde rızâ-i İlâhî olacak, maddî menfaat fikri olmayacak.” Bu yazılarda: “Ben, sofî değilim”, “Mesleğimiz tarîkat değildir” (Sahife: 8), “Hubb-u câh ve nazarı kendine celbetmek, rûhî bir marazdır. Buna gizli bir şirk denir.” “Eğer mesleğimiz şeyhlik olsaydı, makam bir olurdu; o makama çok namzedler olurdu. Mesleğimiz uhuvvettir. Kardeş kardeşe peder olamaz, mürşid vaziyetini takınamaz...” ∗∗∗
► (005) ◄ Denizli Mahkemesinin İttifakla Verdiği Karar Sûretidir
DENİZLİ MAHKEMESİNİN
İTTİFAKLA VERDİĞİ KARAR SÛRETİDİR
Şâhidler ifâdelerinde, maznunlara atf ve isnâd olunan suçu işledikleri hakkında adem-i ma'lûmât beyân etmişler; bilhassa Ankara Ağır Ceza Mahkemesinden Emin Büke’nin riyâseti altında ehl-i vukûf intihâb olunan Ankara Diyânet İşleri Müşâvere Hey'eti âzâsından ders-i âmm ve profesör Yûsuf Ziya Yörükhan ve Ankara Dil-Tarih Fakültesi Şarkıyât Enstitüsü Müdürü Necati Lügal ve Türk Tarih Kurumu ve Türk-İslâm Kitapları Derleme Hey'eti âzâsından Yûsuf Aykut tarafından tanzim kılınan evrak arasında mevcûd raporlarında: Said Nursî’nin yegân yegân tedkik olunan risale ve kitaplarında halkı; dini ve mukaddesâtı âlet ederek devletin emniyetini ihlâle teşvik etmek veya cem'iyet kurmak kasdında olduğunu gösterir bir sarâhat, emâre olmadığı...
Mevkuflardan Said Nursî’nin mensûblarına gelince: Onlar, Said Nursî’nin ilmî ve vâkıfâne eserlerine; din mes'elelerini ve Kur'ân hakikatlerini öğreneceğiz diye peşine düşmüşler ve bunlar, hüsn-ü niyet sâhibi olup, sırf dinî i'tikàd yönünden Said’e ve okudukları risalelere bağlılık göstermişler. Bu maksadla yaptıkları muhâbere mektûblarının münderecâtında, hükûmete karşı kötü maksad beslemedikleri ve bir cem'iyet veya tarîkat kurmak fikriyle hareket etmedikleri anlaşılmış olduğuna mütedâir olduğu görülmüş; ve her ne kadar evrak arasında mevcûd sorgu hâkimliğince Denizli ehl-i vukûf raporunda Said Nursî’nin bazı âsârından istidlâl tarîkiyle ve mesnedsiz olarak kendisinin ve mensûblarının hükûmete karşı kötü bir maksad besledikleri beyân olunmakta ise de, evrak-ı tahkîkiye münderecâtında ve şühûdun, maznunlara atfen ve isnâd olunan ef'âl hakkında adem-i ma'lûmât beyân etmelerine ve Ankara Ağır Ceza Mahkemesince yaptırılan ehl-i vukûf raporu mâhiyet ve münderecâtına göre şâyân-ı ihticac ve iltifat görülmemiş; ve esâsen, maznunların ekseriyet-i a'zamîsi okumak, yazmaktan âciz bulunmuş, diğer kısmı da kendilerini ibâdet ve tâate vermiş oldukları, binâenaleyh devletin emniyetini ihlâl edecek mâhiyet arzedecek şerâit ve evsâfı hâiz kimselerden olmadıkları tezâhür ve tahakkuk etmiş ve mahkemenin kanâat-ı vicdâniyesi de bu merkezde tecellî ve tahassül etmiş olmakla müddeiumumînin tecziyeleri hakkındaki mütâlaası, zikir ve ta'dâd olunan delâile karşı gayr-ı vârid görüldüğünden reddiyle, zan altına alındıkları ef'âlden BERÂETLERİNE, başka sebeble mevkuf değillerse tahliyelerine müttefikan karar verildi: 15.6.944
Âzâ / Âzâ / Reis
Ali Rıza
(Rahmetullâhi Aleyh)
Denizli Ağır Ceza Mahkemesi, ittifakla berâetlerine kararlarını hükmüyle imza ediyorlar. ∗∗∗
► (006) ◄ Kendi Kendime Bir Hasbihâldir
KENDİ KENDİME BİR HASBİHÂLDİR
[Bu hasbihâli Ankara makàmâtına işittirmeyi ıslahtan sonra sizin tensibinize havâle ederim.]
Hâkim, kendisi müddeî olsa, elbette “Kimden kime şekvâ edeyim, ben dahi şaştım.” benim gibi bîçârelere dedirtir. Evet, şimdiki vaziyetim hapisten çok ziyâde sıkıntılıdır. Bir günü, bir ay haps-i münferid kadar beni sıkıyor. Bu gurbet ve ihtiyarlık ve hastalık ve yoksulluk ve za'fiyetle, kışın şiddeti içinde herşeyden men'edildim. Bir çocukla bir hastalıklı adamdan başka kimse ile görüşmem. Zâten ben, tam bir haps-i münferitte yirmi seneden beri azâb çekiyorum. Bu hâlden fazla bana tecrid ve tarassudlarıyla sıkıntı vermek ise, Gayretullâha dokunup, bir belâya vesile olmasından korkulur. Mahkemede dediğim gibi, nasıl ki dört defa dehşetli zelzeleler, bize zulmen taarruzun aynı zamanında gelmesi gibi pek çok vukûât var... Hattâ tahmin ederim ki; benim hukukumu muhâfaza ve beni himâye etmek için çok güvendiğim Afyon Adliyesi, Denizli Mahkemesindeki Risale-i Nur hakkında müracaatıma bil'akis ehemmiyet vermedi, beni me'yûs etti, adliyenin yangınına bir vesile oldu ihtimali var.
Ben derim ki: Benim hakkımda vicdânlı ve insaniyetli olan bu kazanın hükûmeti, zâbıta ve adliyesiyle beraber beni tam himâye etmek, en ehemmiyetli bir vazifesidir. Çünkü, yirmi senelik bütün eserlerimi ve mektûblarımı üç adliye ve merkez-i hükûmet dokuz ay tedkikten sonra berâetimize ve tahliyemize karar verdi. Fakat, ecnebî menfaati hesabına ve bu millet ve bu vatanın pek büyük zararına çalışan bir gizli komite, bizim berâetimizi bozmak için, her tarafta, habbeyi kubbe yaparak bir kısım memurları aleyhime evhâmlandırdılar. Bir maksadları; benim sabrım tükensin, artık yeter dedirtsinler. Zâten onların şimdi benden kızdıklarının bir sebebi, sükûtumdur; dünyaya karışmamaktır. Âdeta niçin karışmıyorsun, tâ karışsın maksadımız yerine gelsin diyorlar...
Aleyhime hükûmetin bir kısım memurlarını evhâmlandırmakta istimâl ettikleri bir-iki desîselerini beyân ediyorum.
Derler: “Said’in nüfûzu var. Eserleri hem te'sirli, hem kesretlidir. Ona temâs eden, ona dost olur. Öyle ise, onu herşeyden tecrid etmek ve ihanet etmekle ve ehemmiyet vermemekle ve herkesi ondan kaçırmakla ve dostlarını ürkütmekle nüfûzunu kırmak lâzımdır.” diye hükûmeti şaşırtır, beni de dehşetli sıkıntılara sokarlar.
Ben de derim:
Ey bu millet ve vatanı seven kardeşler! Evet, o münâfıkların dedikleri gibi, nüfûz var. Fakat benim değil, belki Risale-i Nurundur. Ve o kırılmaz; ona iliştikçe kuvvetleşir. Ve millet ve vatan aleyhinde hiçbir vakit istimâl edilmemiş ve edilmez ve edilemez. İki adliye, on sene fâsıla ile şiddetli ve hiddetli yirmi senelik evrakımı tedkîkàt neticesinde, bir hakîki sebeb cezamıza bulmaması, bu da'vâya cerhedilmez bir şâhiddir.
Evet, eserler te'sirlidir. Fakat, millet ve vatanın tam menfaatine ve hiçbir zarar dokundurmadan yüzbin adama kuvvetli îmân-ı tahkîkî dersi vermekle, saâdet ve hayat-ı ebediyelerine tam hizmette te'sirlidir. Denizli hapishânesinde, kısmen ağır ceza ile mahkûm yüzler adam, yalnız Meyve Risalesi’yle, gayet uslu ve mütedeyyin sûretine girmeleri; hattâ iki-üç adamı öldürenler, onun dersiyle daha tahta bitini de öldürmekten çekinmeleri ve o hapishâne müdürünün ikrarıyla, hapishânenin bir terbiye medresesi hükmünü alması, bu müddeâya reddedilmez bir seneddir, bir hüccettir.
Evet, beni herşeyden tecrid etmek, işkenceli bir azâb ve katmerli bir zulümdür ve bu millete gadirli bir hıyânettir. Çünkü otuz-kırk sene, hayatımı bu millet içinde geçirdiğim hâlde, temâsımdan hiç zarar görmediğine ve bu dindar millet çok muhtaç olduğu kuvve-i maneviye ve tesellî ve kuvvet-i îmâniye menfaatini gördüğüne kat'î bir delili; bu kadar aleyhimde olan şiddetli propagandalara bakmayarak her tarafta Risale-i Nura fevkalâde teveccüh ve rağbet göstermeleri –hattâ itiraf ederim– yüz derece haddimden ziyâde lâyık olmadığım büyük iltifat etmesidir.
Ben işittim ki; benim iâşeme ve istirahatime buradaki hükûmet müracaat etmiş, kabûl cevabı gelmiş. Ben bunların insaniyetine teşekkürle beraber, derim:
En ziyâde muhtaç olduğum ve hayatımda en esâslı düstur olan, hürriyetimdir. Asılsız evhâm yüzünden, emsâlsiz bir tarzda hürriyetimin kayıtlar ve istibdâdlar altına alınması, beni hayattan cidden usandırıyor. Değil hapis ve zindânı, belki kabri bu hâle tercih ederim. Fakat, hizmet-i îmâniyede ziyâde meşakkat ise ziyâde sevâba sebeb olması bana sabır ve tahammül verir. Mâdem bu insaniyetli zâtlar benim hakkımda zulmü istemiyorlar, en evvel benim meşrû dâiredeki hürriyetime dokundurmasınlar. Ben ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam.
Evet, ondokuz sene bu gurbette yalnız ikiyüz banknot ile, şiddetli bir iktisad ve kuvvetli bir riyâzet içinde kendini idare ederek, hürriyetini ve izzet-i ilmiyesini muhâfaza için kimseye izhâr-ı hâcet etmeyen ve minnet altına girmeyen ve sadaka ve zekât ve maaş ve hediyeleri kabûl etmeyen bir adam, elbette iâşeden ziyâde adâlet içinde hürriyete muhtaçtır. Evet, emsâlsiz bir tazyîk altındayım. Bir-iki cüz'î nümûnesini beyân ediyorum.
Birisi: Mahkemece, Risale-i Nurun ilmî bir müdafaanâmesi ve Ankara’nın yedi makàmâtına ve Reis-i Cumhûra müdafaâtımla beraber gönderilen ve neticede Ankara Ehl-i Vukûfunun takdiriyle berâetimize bir sebeb olan ve hapis arkadaşlarımın bana bir yâdigâr ve hâtıra olmak üzere güzel yazılarıyla birkaç nüshası yazılan ve elimde bulunan ve Denizli Zâbıtası görüp ilişmeyen ve Afyon polishânesinde bir gece ve buranın zâbıtasında da açık olarak bir gece kalan Meyve Risalesi ile Müdafaanâme’yi, her gün endişeler içinde, bunları da elimden almasınlar diye saklıyordum. Belki beni taharrî edecekler telâşı ile, bu gurbette tanımadığım adamlara, bunları sakla diyemediğimden çok üzülüyordum.
İkincisi: Denizli Mahkemesi hiç ilişmediği ve Eskişehir Mahkemesi yalnız bir tek kelimesine ilişip, bir tek harfle cevabını alan İhtiyarlar Risalesi’ni, İstanbullu bir adam, burada, bir adamdan alıp İstanbul’a götürmüş. Her nasılsa aleyhimdeki bir dinsizin eline geçmiş. Habbeyi on kubbe yaparak vilâyet zâbıtasını şaşırtıp: “Kiminle görüşüyor, yanına kimler gidiyor?” diye beni sıkmağa başladılar. Her ne ise... bunlar gibi çok acı nümûneler var... Fakat en mânâsızı budur ki; beni konuşturmamak için, hizmetimde bir çocukla bir hastalıklı adamdan başka herkesi ürkütüp, benden kaçırtmalarıdır.
Ben de derim:
On adamın benden çekinmeleri yerine; onbinler, belki yüz binler Müslüman, Risale-i Nurun dersine hiçbir mânie ehemmiyet vermeyerek devam ediyorlar. Hem bu memlekette, hem haric Âlem-i İslâmda çok kuvvetli hakikatleri ve çok kıymetli fâideleri için tam bir revâc ile intişar eden Risale-i Nurun binler nüshalarından herbiri, benim yerimde benden mükemmel konuşuyor. Benim susmamla, onlar susmaz ve susturulmazlar.
Hem, mâdem mahkemece isbât edilmiş ki; yirmi seneden beri siyasetle alâkamı kestiğim ve hiçbir emâre aksine zuhûr etmediği hâlde elbette benimle görüşenden tevehhüm etmek pek mânâsızdır (Hâşiye) <ft3>[^2]</ft3> .
[^2]:(Hâşiye) Garîb ve acâib bir hâdise: Bu ayda bir gün avluya indim, baktım. Gelen kar üstünde, Risale-i Nurun eczâlarında tevâfukâtına işâret eden boyalar; kırmızı, sarı mürekkebler misillû, o karın üstünde serpilmiş katreler ve noktalar var. Çok hayret ettim. Sâir yerlere baktım, avlumdan başka yerlerde yoktu. Endişe ettim, kalben dedim: Risale-i Nur umum memleketle, belki Kur'ân hesabına küre-i arzla o derece alâkadardır ki, onun başına gelen belâdan, musîbetten bulutlar dahi kan ağlıyorlar. Bir-iki adam çağırdım, onlar da hayret ettiler. Benim endişe ve telâşımı gören hâne sâhibinin biraderzâdesi Mehmed Efendi zannetti ki, ben karın çokluğundan yolu kapamasından telâş ediyorum. Ben yukarı çıktıktan sonra, yolu açmak için o karı iki tarafa atıp o işâretli mânidâr kırmızı, sarı hâdise-i cevviyeyi kapatmıştı. Ona dedim: Kapatmasaydın daha iyi idi. Aynı günde, Risale-i Nur aleyhinde üç hâdise zuhûr eyledi: Birincisi: Afyon Adliyesiyle buradaki zâbıta çavuşluğudur. Kitaplarımın iâdesine dair müracaatıma mukâbil, "Daha temyizden tasdik gelmediğinden karışmayız" diye o cihetten benim ümîdimi kırdı. İkincisi: Aynı günde, benim ahvâlimi tecessüs etmek için mahsûs bir polisi, Afyon'a gönderdiğini öğrendik. Üçüncüsü: Aynı günde, İstanbul'da bir münâfık "İhtiyar Risalesi"ni bahâne ederek aleyhimizde propaganda etmiş, adliyeye aksettirmiş. Bu gibi hâdiselerden müştâklar çekinmeye başladılar. Ben de لِكُلِّ مُصِيبَةٍ قَالُوا اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ dedim, حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ siperine girdim.
► (007) ◄ Adliye Vekiliyle ve Risale-i Nurla Alâkadar Mahkemelerin Hâkimleriyle Bir Hasbihâldir
Kendi kendime Hasbihâl nâmındaki parçaya lâhika olarak
ADLİYE VEKİLİYLE VE RİSALE-İ NURLA ALÂKADAR
MAHKEMELERİN HÂKİMLERİYLE BİR HASBİHÂLDİR
Efendiler! Siz, ne için sebebsiz bizimle ve Risale-i Nurla uğraşıyorsunuz! Kat'iyyen size haber veriyorum ki: Ben ve Risale-i Nur, sizinle değil mübâreze, belki sizi düşünmek dahi vazifemizin haricindedir. Çünkü: Risale-i Nur ve hakîki şâkirdleri, elli sene sonra gelen nesl-i âtîye gayet büyük bir hizmet ve onları büyük bir vartadan ve millet ve vatanı büyük bir tehlikeden kurtarmağa çalışıyorlar. Şimdi bizimle uğraşanlar, o zaman kabirde elbette toprak oluyorlar. Farz-ı muhâl olarak o saâdet ve selâmet hizmeti bir mübâreze olsa da, kabirde toprak olmağa yüz tutanları alâkadar etmemek gerektir.
Evet, hürriyetçilerin ahlâk-ı ictimâiyede ve dinde ve seciye-i milliyede bir derece lâübâlîlik göstermeleriyle, yirmi-otuz sene sonra; dince, ahlâkça, nâmusça şimdiki vaziyeti gösterdiği cihetinden; şimdiki vaziyette de, elli sene sonra bu dindar, nâmuskâr, kahraman seciyeli milletin nesl-i âtîsi, seciye-i diniye ve ahlâk-ı ictimâiye cihetinde, ne şekle girecek elbette anlıyorsunuz. Bin seneden beri bu fedâkâr millet, bütün rûh u canıyla Kur'ânın hizmetinde emsâlsiz kahramanlık gösterdikleri hâlde, elli sene sonra o parlak mâzisini dehşetli lekedâr belki mahvedecek bir kısım nesl-i âtînin eline elbette Risale-i Nur gibi bir hakikati verip, o dehşetli sukùttan kurtarmak en büyük bir vazife-i milliye ve vataniye bildiğimizden; bu zamanın insanlarını değil, o zamanın insanlarını düşünüyoruz.
Evet efendiler! Gerçi Risale-i Nur sırf âhirete bakar; gayesi Rızâ-yı İlâhî ve îmânı kurtarmak ve şâkirdlerinin ise, kendilerini ve vatandaşlarını i'dâm-ı ebedîden ve ebedî haps-i münferitten kurtarmaya çalışmaktır, fakat dünyaya ait ikinci derecede gayet ehemmiyetli bir hizmettir; ve bu millet ve vatanı anarşilik tehlikesinden ve nesl-i âtînin bîçâreler kısmını dalâlet-i mutlakadan kurtarmaktır. Çünkü, bir Müslüman başkasına benzemez. Dini terkedip İslâmiyet seciyesinden çıkan bir Müslim; dalâlet-i mutlakaya düşer, anarşist olur, daha idare edilmez.
Evet, eski terbiye-i İslâmiyeyi alanların yüzde ellisi meydânda varken ve an'anât-ı milliye ve İslâmiyeye karşı yüzde elli lâkaydlık gösterildiği hâlde; elli sene sonra, yüzde doksanı nefs-i emmâreye tâbi olup millet ve vatanı anarşiliğe sevketmek ihtimalinin düşünülmesi ve o belâya karşı bir çare taharrîsi, yirmi sene evvel beni siyasetten ve bu asırdaki insanlarla uğraşmaktan kat'iyyen men'ettiği gibi; Risale-i Nuru, hem şâkirdlerini, bu zamana karşı alâkalarını kesmiş; hiç onlarla ne mübâreze, ne meşguliyet yok.
Mâdem hakikat budur, adliyelerin, değil beni ve onları itham etmek; belki Risale-i Nuru ve şâkirdlerini himâye etmek en birinci vazifeleridir. Çünkü, onlar bu millet ve vatanın en büyük bir hukukunu muhâfaza ettiklerinden, onların karşısında, bu millet ve vatanın hakîki düşmanları Risale-i Nura hücum edip, adliyeyi şaşırtıp, dehşetli bir haksızlığa ve adâletsizliğe sevkediyorlar. Küçücük iki nümûnesini beyân ediyorum.
Ezcümle: Hapisteki arkadaşlarımdan, selâm-kelâmdan ibaret ve Arabî bir risalemin fiatı olan on banknotu, buradaki bir adama gönderip; tâ Isparta’da tab' masrafını veren o nüshalar sâhibine verilsin diyen mektûbu yüzünden; hem adliye, hem hükûmet bana sıkıntılar verip; hem vâsıta olan adamı taharrî etti. Bu sinek kanadı kadar ehemmiyeti olmayan bir âdi mektûbu, hem altı ay zarfında bir tek âdi muhâbereyi bu kadar büyük bir mes'ele sûretine getirmek, elbette adliyenin şerefine, haysiyetine yakışmaz.
İkinci nümûne: Benim gibi garîb, ihtiyar ve zaîf ve berâet etmiş bir misâfire, herkesi, hattâ hizmetçilerini resmen propaganda ile ondan ürkütmek, kendini perîşan bir vaziyete sokmak bu vilâyetteki hükûmetin hamiyet-i milliyesine yakışmadığından, sinek kanadı kadar mevhûm bir zarara dağ gibi ehemmiyet verip aleyhimde resmen propaganda yapmak, “kimin ile görüşüyor ve yanına kim gidiyor?” diye herkese bir telâş vermek... Hükûmetin hikmeti ve hâkimiyeti, bu acîb hâlete elbette tenezzül etmemek gerektir. Her ne ise... Bu iki madde gibi, muttali' olanlara hayret veren çok maddeler var...
Efendiler! Dalâlet ve fenâlıklar cehâletten gelse, def'etmesi kolaydır. Fakat, fenden, ilimden gelen dalâletin izâlesi çok müşküldür. Bu zamanda dalâlet fenden, ilimden geldiği için, ancak onları izâle etmeye ve nesl-i âtîden o belâya düşen kısmını kurtarmağa, karşılarında dayanmağa Risale-i Nur gibi her cihetle mükemmel bir eser lâzımdır. Risale-i Nurun bu kıymette olduğuna delil şudur ki: Yirmi seneden beri, benim şiddetli ve kesretli bulunan muârızlarım ve şiddetli tokatlarını yiyen feylesofların hiçbirisi, Risale-i Nura karşı çıkmamış ve cerhedememiş ve çıkamaz. Ve dokuz ay, üç adliye ve merkez-i hükûmet ehl-i vukûfu, yüz kitaptan ibaret eczâlarında, bizi mes'ûl edecek bir tek madde bulamamalarıdır.
Ve binler ehl-i dikkat olan Risale-i Nur şâkirdlerine kanâat-ı kat'iyye veren, “İşârât-ı Kur'âniye” ve “İhbarât-ı Gaybiye-i Aleviye ve Gavsiye”nin, bu asırda Risale-i Nurun ehemmiyetine ve makbûliyetine imza basmalarıdır.
Evet, adliyeler, hukukları muhâfaza etmek ve haksızları tecâvüzden durdurmak, vazifeleri olmak cihetiyle; Risale-i Nurun yüz risalesi, yirmi senede, yüzbin adamın saâdetlerine hizmet ettiği sâbit olmakla beraber; on seneden beri, iki mahkeme ve merkez-i hükûmet ve birkaç vilâyetin zâbıtaları ve Denizli Mahkemesi münâsebetiyle dokuz ay bütün mahrem ve gayr-ı mahrem evraklarımızda ve risalelerde millete ve vatana bir zararlı maddeyi ve mûcib-i ceza bir yanlış görmediğinden, elbette Risale-i Nurun bu vatanda gayet küllî ve büyük hukuku var. Bu küllî ve çok ehemmiyetli hukuku nazara almayıp, âdi evraklar gibi müsâdere ederek, millete ve takviye-i îmâna muhtaç bîçârelere pek büyük bir haksızlığı nazara almamak ve âdi bir adamın cüz'î ve küçük bir hakkını ehemmiyetle nazara almak; adliyenin mâhiyetine ve adâletin hakikatine hiçbir cihetle yakışmaz, diye size hatırlatıyoruz.
Doktor Duzi’nin vesâir zındıkların eserlerine ilişmemek, Risale-i Nura ilişmek, gadab-ı İlâhînin celbine bir vesile olabilir diye korkuyoruz. Cenâb-ı Hak, size insaf ve merhamet ve bize de sabır ve tahammül ihsân eylesin. Âmîn...
Gayr-ı resmî, fakat tecrid-i mutlakta
Said Nursî ∗∗∗
► (008) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴾ وَشَاوِرْهُمْ فِى الْاَمْرِ ﴿ emriyle, kardeşlerimle bir meşverete muhtacım.
Azîz Sıddık Kardeşlerim!
Şimdi bir emr-i vâki karşısında bulunuyorum. Benim iâşem için her gün iki buçuk banknot, hem yeniden benim için bir hâne –mobilyasıyla beraber ve istediğim tarzda– yaptırmak için emir gelmiş. Hâlbuki elli-altmış senelik bir düstur-u hayatım bunu kabûl etmemek iktiza eder. Gerçi Dâru'l-Hikmeti'l-İslâmiye’de bir-iki sene maaşı kabûl ettim, fakat o parayı kitaplarımın tab'ına sarfederek ve ekserini meccânen millete verip, milletin malını yine millete iâde ettim.
Şimdi eğer mecbur olsam ve size ve Risale-i Nura zarar gelmemek için kabûl etsem, yine ileride millete iâde etmek üzere saklayacağım. Zarûret-i kat'iyye derecesinde kendime yalnız az bir parça sarf edeceğim. İşittim ki; eğer reddetsem; onlar, hususan lehimde iâşem için çalışanlar gücenecekler. Ve aleyhimde olanlar diyecekler: “Bu adam başka yerden iâşe ediliyor.” O bedbahtlar, iktisadın hàrikulâde bereketini bilmiyorlar ve iki günde beş kuruşluk ekmek bana kâfî geldiğini görmemişler ki, bütün bütün asılsız bir evhâma kapılıyorlar.
Eğer kabûl etsem, yetmiş senelik hayatım gücenecek; ve bu zamandan haber verip tama' ve maaş yüzünden bid'alara giren ve ihlâsı kaybeden âlimleri tokatlayan İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh dahi benden küsecek ihtimali var; ve Risale-i Nurun hakîki ve sâfî olan ihlâsı beni de ihlâssızlıkla ittiham etmek ciheti var. Ben, hakikaten tahayyürde kaldım.
Ben işittim ki; eğer kabûl etmesem, beni daha ziyâde sıkacaklar ve belki Risale-i Nurun tam serbestiyetine ilişecekler. Hattâ şimdiki tazyîkleri, beni o iâşe tekliflerine mecbur etmek için imiş. Mâdem hâl böyledir. اِنَّ الضَّرُورَاتِ تُبِيحُ الْمَحْظُورَاتِ kaidesiyle, zarûret derecesinde olsa, inşâallâh zarar vermez. Fakat ben reddettim; re'yinize havâle ediyorum.
Azîz kardeşlerim! Beni merak etmeyiniz. Ben her zahmette bir eser-i rahmet ve bir lem'a-i inâyet gördüğümden, sıkılmıyorum. Sizin gayret ve ciddiyetiniz ve yardımınız, her sıkıntıyı izâle eder, dâimî sürûr verir.
Burada, Abdülmecîd (kardeşim) hükmünde ve hânedânı da benim hânedânım olması cihetiyle en çalışkan ve fedâkâr Mustafa Acet, hem küçücük bir Husrev, hem küçücük bir Abdurrahman hükmünde Ceylan nâmında çok çalışkan bir çocuk, Risale-i Nura tam hizmet ediyor. ∗∗∗
► (009) ◄
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Size melâikeye ait Meyvelerin bir parçasını daha gönderdim. Mahkeme reisi, kitaplarımı bana vereceğini söylemesi üzerine, Denizli’ye iki vekâletnâme gönderdim. Burada bana şiddetli bir tecrid ve tazyîk verildiğine merak etmeyiniz; inâyet-i Rabbâniye devam ediyor.
Medâr-ı ibrettir ki; burada Risale-i Nur serbest okunup yazılırken –hilâf-ı âdet– başta bu kış, yaz gibi gittiğini çok adamlardan işittim. Ne vakit bana ve Risale-i Nura hücum edildi; yazdırılmadı, ta'til oldu; gayet şiddetli bir kış başladığı gibi, Afyon’a şekvâ sûretinde yazılan hasbihâl ve zelzeleleri Risale-i Nurun ta'tiliyle münâsebetdâr gösterdiği cihetini inanmayanlara güyâ inandırmak için aynı taarruz zamanında başlayıp şimdiye kadar ara sıra hafifçe sarsar, îkaz ediyor diye işittim.
Hem, ne vakit Risale-i Nura ilişilmişse, bir nev'i umumî korku başlamış görüyoruz. Demek bu vatanın belâlardan muhâfazası için Risale-i Nur bir kat'î vesiledir. Mâdem böyledir, millet ve vatanı sevenler Risale-i Nuru serbest bıraksınlar ve okusunlar ve okutsunlar.
İâşe için tahsîsatlarından, yalnız masraf borçları vermek için bir tek defa sekiz günlük ta'yinâtı kabûl ettim, daha istemem dedim. ∗∗∗
► (010) ◄
Azîz, sıddık, tam metîn kardeşlerim!
Şehîd merhumun berzahta okumasıyla mesrûrâne meşgul olduğu Nur Risalelerini dünyada kendi yerinde çalışmak ve beni de çalıştırmak için yazılmışlar gibi tam vaktinde yetişti ve Medrese-i Yûsufiye’nin üç tatlı meyvesini ve Kur'ânın kudsî ve Firdevsî binler meyveler veren üç hizbini beraber getirdi.
İki kahraman mübârek, yazdıkları güzel iki Meyvelerinin tarzında ve kıt'asında Onbirinci Mes'elesini dahi yazıp dört-beş nüsha “Hizb-i Nuriye” varsa ve beş-altı “Hizb-i Kur'âniye” ile beraber gönderilse münâsibdir. Ve Husrev’in fıkrası, Onbirinci Mes'elenin âhirinde kaydedilsin.
Size bu defa Âyetü'l-Kürsî’nin arkadaşı ve tetimmesi iki-üç âyetin bir nükte-i i'câziyelerine dair bir parça gönderdim; daha tamamlamağa bir ihtar almadım, noksan kaldı; pek acelelikle yazıldı. Ehemmiyetli sırlar göründü, fakat dünyaya bakmamak için tamam ve açık yazdırılmadı. Eğer hoşunuza gitse, Onbirinci Mes'elenin Hâşiyesinin bir lâhikası olarak kaydedersiniz ve “İ'câz-ı Kur'ân Risalesi”nin zeyillerinde hem “El-felak” nüktesini, hem bunu yazarsınız.
Kardeşlerim! Hiç merak etmeyiniz. Kat'î kanâatim geldi, bizler, bir inâyet altında, gayet ehemmiyetli bir hizmette ve ihtiyar ve iktidarımız haricinde bir dest-i gaybî tarafından istihdam ediliyoruz. Çok defa ﴾ عَسٰى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ﴿ sırrına mazhar oluyoruz. Bu çalışmada zahmet pek az, ücret pek çok... ∗∗∗
► (011) ◄
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Sizin gayet mübârek ve Cennet meyveleri gibi şirin hediyelerinizi ve Denizli cihetindeki beşâretinizi aldım. Şimdi bu dakikada pek çok işler beni uzun konuşturmayacak; kısa kesmeye mecbur oldum. Çünkü, hediyeyi getiren çabuk gidecek diye acele yazdım.
Evvelâ: Son parçada, başta ﴾ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى ﴿ bin üçyüz kırk dört sehivdir. Eğer okunmayan iki hemze ve medde sayılmazlarsa sehiv değil hem çok mânidârdır. Doğrusu bin üçyüz kırkyedidir ki, parçanın âhirinde tekrar doğru yazılmış. Hem bâkî kalan kısmı hem ehemmiyetli, hem dünyaya baktığı için ve عَلَقْ daki ﴾ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَيَطْغٰى ﴿ o parçadaki tâğûta baktığından şimdilik yazdırılmadı.
Ve Sâniyen: Fihristede Âyet-i Hasbiye olan Dördüncü Şuâ’ın fihristesi, İhtiyar Lem'ası’nın Ondördüncü Ricâsı yerinde yazılsın. Hakikaten münâsib görünüyor, tam bir ricâdır.
Sâlisen: Yirmisekizinci Lem'a’nın Yirmisekizinci Nüktesinin aynı fihristesi değil, Onbeşinci Söz’ün âhirinde yazılsın. Çünkü ikisi aynı hakikatten bahsediyor.
Râbian: Merhum Hâfız Ali’nin Lem'alar’ını tashih ettim. Yakında inşâallâh gönderilecek.
Bugünlerde mübârek kahramanların Firdevsî ve Yûsufî Meyvelerini tashih ederken o risale bana o derece kuvvetli ve kıymetli göründü ki, bağırarak dedim: “Bütün çektiğimiz hapis sıkıntıları yüz misli ziyâde olsa da, yine bu Meyve Risalesi, yüz derece daha fazla iş görmüş. En muannidleri de îmâna getirerek geniş dâirelerde kendini zevkle okutturuyor.
Ey bana sıkıntı veren bedbahtlar! Bana ne yaparsanız yapınız, beş para vermem; başımıza ne gelse ucuzdur; ayn-ı inâyettir ve mahz-ı rahmettir” diye tam tesellî buldum.
Umum Risale-i Nur talebelerine selâm ve selâmetlerine duâ ederiz.
Said Nursî ∗∗∗