► (206) ◄
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Nurun ehemmiyetli ve çok hayırlı bir şâkirdi, çokların nâmına benden sordu ki: “Nurun hàlis ve ehemmiyetli bir kısım şâkirdleri, pek musırrâne olarak âhir zamanda gelen Âl-i Beyt’in büyük bir mürşidi seni zannediyorlar ve o kadar çekindiğin hâlde onlar ısrar ediyorlar. Sen de bu kadar musırrâne onların fikirlerini kabûl etmiyorsun, çekiniyorsun. Elbette onların elinde bir hakikat ve kat'î bir hüccet var ve sen de bir hikmet ve hakikate binâen onlara muvâfakat etmiyorsun. Bu ise bir tezâddır, her hâlde hallini istiyoruz.”
Ben de bu zâtın temsîl ettiği çok mesâillere cevaben derim ki: O hàs Nurcuların ellerinde bir hakikat var. Fakat iki cihette bir tâbir ve te'vil lâzım.
Birincisi: Çok defa mektûblarımda işâret ettiğim gibi, Mehdi-i Âl-i Resûlün temsîl ettiği kudsî cemâatinin şahs-ı manevîsinin üç vazifesi var. Eğer çabuk kıyâmet kopmazsa ve beşer bütün bütün yoldan çıkmazsa, o vazifeleri onun cem'iyeti ve seyyidler cemâati yapacağını Rahmet-i İlâhiyeden bekliyoruz. Ve onun üç büyük vazifesi olacak:
Birincisi: Fen ve felsefenin tasallutuyla ve maddiyûn ve tabîiyyûn tâunu, beşer içine intişar etmesiyle, herşeyden evvel felsefeyi ve maddiyûn fikrini tam susturacak bir tarzda îmânı kurtarmaktır. Ehl-i îmânı dalâletten muhâfaza etmek ve bu vazife hem dünya, hem herşeyi bırakmakla, çok zaman tedkîkàt ile meşguliyeti iktiza ettiğinden, Hazret-i Mehdinin, o vazifesini bizzat kendisi görmeğe vakit ve hâl müsâade edemez. Çünkü Hilâfet-i Muhammediye (A.S.M.) cihetindeki saltanatı, onun ile iştigâle vakit bırakmıyor. Herhalde o vazifeyi ondan evvel bir tâife bir cihette görecek. O zât, o tâifenin uzun tedkîkàtı ile yazdıkları eseri kendine hazır bir program yapacak, onun ile o birinci vazifeyi tam yapmış olacak. Bu vazifenin istinâd ettiği kuvvet ve manevî ordusu, yalnız ihlâs ve sadâkat ve tesânüd sıfatlarına tam sâhib olan bir kısım şâkirdlerdir. Ne kadar da az da olsalar, ma'nen bir ordu kadar kuvvetli ve kıymetli sayılırlar.
İkinci vazifesi: Hilâfet-i Muhammediye (A.S.M.) ünvânı ile Şeâir-i İslâmiyeyi ihyâ etmektir. Âlem-i İslâmın vahdetini nokta-i istinâd edip beşeriyeti maddî ve manevî tehlikelerden ve gadab-ı İlâhîden kurtarmaktır. Bu vazifenin, nokta-i istinâdı ve hàdimleri, milyonlarla efrâdı bulunan ordular lâzımdır.
Üçüncü vazifesi: İnkılâbât-ı zamaniye ile çok ahkâm-ı Kur'âniyenin zedelenmesiyle ve şerîat-ı Muhammediyenin (A.S.M.) kanunları bir derece ta'tile uğramasıyla O zât, bütün ehl-i îmânın manevî yardımlarıyla ve İttihâd-ı İslâmın muâvenetiyle ve bütün ulemâ ve evliyânın ve bilhassa Âl-i Beyt’in neslinden her asırda kuvvetli ve kesretli bulunan milyonlar fedâkâr seyyidlerin iltihaklarıyla o vazife-i uzmâyı yapmağa çalışır.
Şimdi hakikat-i hâl böyle olduğu hâlde, en birinci vazifesi ve en yüksek mesleği olan îmânı kurtarmak ve îmânı, tahkîkî bir sûrette umuma ders vermek, hattâ avâmın da îmânını tahkîkî yapmak vazifesi ise, ma'nen ve hakikaten hidayet edici, irşad edici mânâsının tam sarâhatini ifâde ettiği için Nur şâkirdleri bu vazifeyi tamamıyla Risale-i Nurda gördüklerinden, ikinci ve üçüncü vazifeler buna nisbeten ikinci ve üçüncü derecedir diye, Risale-i Nurun şahs-ı manevîsini haklı olarak bir nev'i Mehdi telâkki ediyorlar. O şahs-ı manevînin de bir mümessili, Nur şâkirdlerinin tesânüdünden gelen bir şahs-ı manevîsi ve o şahs-ı manevîde bir nev'i mümessili olan bîçâre tercümânını zannettiklerinden, bazen o ismi ona da veriyorlar. Gerçi bu, bir iltibas ve bir sehivdir, fakat onlar onda mes'ûl değiller. Çünkü ziyâde hüsn-ü zan, eskiden beri cereyan ediyor ve i'tirâz edilmez. Ben de o kardeşlerimin pek ziyâde hüsn-ü zanlarını bir nev'i duâ ve bir temennî ve Nur talebelerinin kemâl-i i'tikàdlarının bir tereşşuhu gördüğümden onlara çok ilişmezdim. Hattâ eski evliyânın bir kısmı, kerâmet-i gaybiyelerinde Risale-i Nuru aynı o âhir zamanın hidayet edicisi olduğu diye keşifleri, bu tahkîkat ile te'vili anlaşılır. Demek iki noktada bir iltibas var, te'vil lâzımdır.
Birincisi: Âhirdeki iki vazife, gerçi hakikat noktasında birinci vazife derecesinde değiller, fakat Hilâfet-i Muhammediye (A.S.M.) ve İttihâd-ı İslâm ordularıyla zemin yüzünde saltanat-ı İslâmiyeyi sürmek cihetinde herkeste, hususan avâmda, hususan ehl-i siyasette, hususan bu asrın efkârında o birinci vazifeden bin derece geniş görünüyor; ve bu isim bir adama verildiği vakit, bu iki vazife hâtıra geliyor; siyaset mânâsını ihsâs eder; belki de bir hodfürûşluk mânâsını hâtıra getirir; belki bir şân şeref ve makam-perestlik ve şöhret-perestlik arzularını gösterir. Ve eskiden beri ve şimdi de çok sâfdil ve makam-perest zâtlar Mehdi olacağım diye da'vâ ederler. Gerçi her asırda hidayet edici, bir nev'i Mehdi ve müceddid geliyor ve gelmiş, fakat herbiri üç vazifelerden birisini bir cihette yapması itibariyle, âhir zamanın Büyük Mehdi ünvânını almamışlar.
Hem mahkemede Denizli ehl-i vukûfu, bazı şâkirdlerin bu i'tikàdlarına göre, bana karşı demişler ki:
“Eğer Mehdilik da'vâ etse, bütün şâkirdleri kabûl edecekler.”
Ben de onlara demiştim: “Ben, kendimi seyyid bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Hâlbuki âhir zamanın o büyük şahsı, Âl-i Beyt’ten olacaktır. Gerçi ma'nen ben Hazret-i Ali’nin (R.A.) bir veled-i manevîsi hükmünde ondan hakikat dersini aldım ve Âl-i Muhammed Aleyhisselâm bir mânâda hakîki Nur şâkirdlerine şâmil olmasından, ben de Âl-i Beyt’ten sayılabilirim; fakat bu zaman şahs-ı manevî zamanı olmasından ve Nurun mesleğinde hiçbir cihette benlik ve şahsiyet ve şahsî makamları arzu etmek ve şân şeref kazanmak olmaz; ve sırr-ı ihlâsa tam muhâlif olmasından, Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür ediyorum ki, beni kendime beğendirmemesinden, ben öyle şahsî ve haddimden hadsiz derece fazla makàmâta gözümü dikmem ve Nurdaki ihlâsı bozmamak için, uhrevî makàmât dahi bana verilse, bırakmağa kendimi mecbur biliyorum.” dedim, o ehl-i vukûf sustu. ∗∗∗
► (207) ◄
Azîz, Sıddık Kardeşlerim,
Evvelâ: Umum Nurcuların mübârek bayramlarını ve haccü'l-ekberde bulunan Nur şâkirdleriyle ve hacdaki Nur tarafdârlarının bayramlarını tebrik içinde ve çok zamandan beri esâret altında kalmış ve istiklâliyetini kaybetmiş Hindistan, Arabistan gibi Âlem-i İslâmın büyük memleketleri birer devlet-i İslâmiye şeklinde Hind’de yüz milyon bir devlet-i İslâmiye, Cava’da elli milyondan ziyâde bir devlet-i İslâmiye ve Arabistan’da dört-beş hükûmet bir cemâhîr-i müttefika gibi Arab birliği ile İslâm birliğini birleştirmesindeki Âlem-i İslâmın bu büyük bayramının mukaddimesini tebrik ile bu bayram bize müjde veriyor.
Sâniyen: İstanbul’da, Re'fet Beyin ve Mustafa Oruç’un yazdıklarına göre, çok zaman İslâm ordusunu idare eden ve sonra dâru'l-fünûna inkılâb eden harbiye nezâreti ve bâb-ı seraskerî, o muazzam binanın alnında ﴾ اِنَّا فَتَحْنَالَكَ فَتْحًا مُبِينًا ﴾ ﴿ وَيَنْصُرَكَ اللّٰهُ نَصْرًا عَزِيزًا ﴿ hatt-ı Kur'ân ile o mânidâr Kur'ân âyeti yazılmışken, sonra da mermer taşlarla üzeri kapatılıp o Nurları gizlemişlerdi. Şimdi yeniden hatt-ı Kur'âniyeye bir nümûne-i müsâade ve Risale-i Nurun takib ettiği maksadına bir vesile ve Üniversite ileride bir Nur medresesi olmasına bir işâret olduğu gibi, Denizli Nurcularından Ahmed’lerin meşhûr âlim ve akılca ondokuzuncu asrın en büyüğü ve ictimâî feylesofların en ilerisi Bismark’ın eserinden aldıkları bir fıkrada, o yüksek Bismark, eserinde diyor ki:
“Kur'ânı her cihetle tedkik ettim, her kelimesinde büyük bir hikmet gördüm. Bunun misli ve beşeriyeti idare edecek hiçbir eser yoktur ve gelemez.”
Ve Peygambere hitâben der:
“Yâ Muhammed! Sana muâsır olamadığımdan çok müteessirim. Beşeriyet senin gibi mümtâz bir kudreti bir defa görmüş, ba'de-mâ göremeyecektir. Binâenaleyh, senin huzurunda kemâl-i hürmetle eğilirim.”
Bismark diye imzasını atmış. Ve o fıkrasında tahrif ve nesholunan kütüb-ü münzeleyi ziyâde tenkìs ettiği için, o cümleler yazılmamalı; ben de işâret ettim.
O zât ondokuzuncu asrın en akıllı ve en büyük bir feylesofu ve siyasetin ve ictimâiyat-ı beşeriyenin en mühim bir şahsiyeti olması; hem Âlem-i İslâm, istiklâliyetini bir derece elde etmesi; ve ecnebî hükûmetlerin hakàik-ı Kur'âniyeyi araması; ve garb ve şimâl-i garbîde Kur'ân lehinde büyük bir cereyan bulunması; hem Amerika’nın en yüksek ve meşhûr feylesofu olan Mister Karlayl dahi aynen Bismark gibi demiş: “Başka kitaplar, hiçbir cihette Kur'âna yetişemez. Hakîki söz odur, onu dinlemeliyiz” diye kat'î karar vermesi (Hâşiye) <ft3>[^24]</ft3> ; ve Nurların da her tarafta fütûhâtı ve ileri gitmesi, büyük bir fâl-i hayırdır ki, ecnebîde çok Bismark’lar ve Mister Karlayl’lar çıkacaklar ve emâreleri de var diye Nurculara bir bayram hediyesi olarak takdim ediyoruz ve Bismark’ın fıkrasını leffen gönderiyoruz.
[^24]: (Hâşiye) Risale-i Nurdan Arabî İşârâtü'l-İ'câz tefsiri otuz sene evvel, onun bu kıymetli hak-perestâne hükmüne işâret etmiş.
∗∗∗
► (208) ◄
İnebolu kahramanlarından berber Ali Osman’ın masûm mahdumunun güzel yazısıyla gönderdiği mektûba baktım, birden hâtırıma geldi: Üç mühim Nur merkezinde üç berber tam birbirine benzer bir tarzda Nura büyük hizmetleri, hem herbirisi çocuklarıyla Nura çalışmaları, beni mesrûr eyledi. Berber Burhan, berber Hıfzı, berber Ali Osman; Nurun birer kıymetli kahramanlarıdır. Allah onları çoluk ve çocuklarıyla dünyada ve âhirette mes'ûd etsin, âmîn!
Said Nursî ∗∗∗
► (209) ◄
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Medresetü'z-Zehrâ’nın üç şâkirdinin hafifçe bir ay hapis cezası ve pek haksız ve çok mânâsız ve soğuk hâkimin hiddetine ma'rûz kalmalarına mukâbil, kat'î bir kanâat ile ve çok emârelerin kuvvetiyle müjde veriyoruz ki, o şâkirdler ve yardımcıları, o adamın küçücük verdiği ceza ve mânâsız hiddetine bedel, rûhâniler, melâikeler ve istikbâldeki nesl-i âtî milyonlar alkışlamalar ile öyle şâkirdleri tebrik ediyorlar; ve haps-i ebedînin milyonlar sene cezalardan kurtulmağa vesile oldukları için, böyle sinek kanadı kadar ehemmiyeti olmayan bu gibi tâciz ve tâzibleri hiçe indirir, belki iftiharla sevindirir.
Evet, bir asır evvel dünyanın en akıllı ve en müdakkiki ve feylesofu ve saltanatlı hâkimi telâkki edilen ve kendi Hıristiyan iken bütün eski dinleri ve kitapları hiçe indiren, belki inkâr etmek cür'etini gösteren gayet enâniyetli ve şöhretli olan Prens Bismark’ın Kur'ân-ı Hakîmin önünde kendi imzasıyla ve bütün kuvvetiyle tasdikkârâne secde etmesini yazan ve inâd ve enâniyetini ve dinsizliğini bırakıp, Kur'âna teslîm olduğunu âleme ilân ettiğini ceridelerde neşredildiği bir hengâmda ve bütün edyân-ı semâviyeyi inkâr eden ve şark-ı şimâlîdeki şimdiki dehşetli hükûmetin teşviki ile kesretle içindeki Müslümanları hacca gönderip, Âlem-i İslâm nazarında dinsizliğini ve inâd ve adâvetini bırakmak tarzında güyâ Kur'ânı inkâr edemiyor ve azametine karşı bir nev'i teslîmiyet ve dehàlet tarzında buradakilerden daha ziyâde Kur'ânı ehemmiyetli biliyorum diye, bu noktada onlar benden daha geri düşüyorlar ki, benim kadar hacı gönderemiyor demesine mukâbil, buradakiler dahi Mâşâallâh tam müsâade ettikleri hâlde ve böyle siyâsî propaganda edildiği bir zamanda, Medresetü'z-Zehrâ’nın Nur şâkirdleri, o mâhiyet ve azametteki Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın hakikatlerini Zülfikàr ve Asâ-yı Mûsa gibi hàrika Risalelerle mu'cizelerini kalemleriyle neşredip en muannid dinsizleri tasdike mecbur etmelerine mukâbil, ehl-i dalâletin hücumu, elbette değil yalnız ehl-i hakikat insanları, belki rûhânileri, belki melekleri de ağlatır ve arzı ve semâyı hiddete getirebilir.
Mâdem iki sene tedkikten sonra Âyetü'l-Kübrâ eski harflerle tab'edilen bin nüsha ve Nurun bütün risaleleri ittifakan berâet ile beraber umumu iâde edilmiş. Aynen iâde edilen bazı risalelerin eski hurûf ile teksirini bir suç sayıp ceza vermek, adliyeleri cidden alâkadar edip adâlet şerefini kırıyor.
Sâniyen: Benim hususî kâtibim şimdi yok, başka kâtibler de benim dilimi iyi anlamıyorlar; ben de hem rahatsız ve hem de geç ve güç yazabiliyorum. Hâlbuki, dünden beri yirmiye yakın mektûblar geldi. İçinde de pek çok kardeşlerimiz ve hemşirelerimizin isimleri var. Biz, onların umumunun hem bayramlarını tebrik ediyoruz, hem yeni şâkird olmak isteyenleri rûh u canımızla kabûl ediyoruz. Ve onları öyle sevkeden zâtlara da Allah râzı olsun ve kalblerindeki muradları ne ise Cenâb-ı Hak onları muvaffak eylesin deriz.
Sâlisen: Nur santralı Sabri’nin (R.H.) “Lâhika”ya girecek güzel mektûbu ve Ali Osman ve Çilingir Ali’nin Nurların neşrindeki kudsî hizmetleri ve İbrahim Edhem’in Balıkesir vesâir taraflarda te'sirli fa'âliyeti ve onun irşadıyla çokların Nur dâiresine girmesi ve Ahmed Fuâd’ın da Eflani havâlisinde Hasan Feyzi gibi fa'âliyeti ve şiddetli alâkası;
Ve Konyalı Sabri’nin genç mekteblilerin çoklukla Nur dâiresine girmelerine çalışması ve başta müfessir hacı ve hoca Vehbi Efendi ve Konya ulemâsının Nurlara karşı hüsn-ü teveccühleri ve tasdikkârâne münâsebetleri;
Ve muallim Abdurrahman İhsan’ın hasbihâl mektûbundaki samîmî ve ciddi Nura alâkadarlığı;
Ve Tavşanlı Vâizi Osman’ın mektûbunda pek samîmî ve ciddi iki üç zâtın Nur şâkirdliğine kemâl-i ciddiyetle girmeleri;
Ve Eğirdir köylerinde Ali Osman’ın ve Halîl İbrahim’in tasdikiyle çok hàlis Nurcuların yetişmesi;
Ve Ankara Dâru'l-Fünûnunda Nura ehemmiyetli hizmet eden ve Kastamonu’da mekteb gençlerinden en evvel Nurlara giren ve Ankara’daki Abdurrahman’ın oğlu Vahdet’i himâye ve muhâfazaya çalışan Araçlı Abdullâh’ın mektûbunda tam îmânlı ve dindarâne ve müjdekârâne yazması ve orada okuyucuların çok olmasıyla ellerindeki risalenin kâfî olmadığına ve Konyalı arkadaşı Mehmed ile beraber gençler içerisinde Nur neşretmeleri;
Ve Aydın tarafında inşâallâh bir Ahmed Feyzi hükmünde Nurlarla gayet alâkadar Ali Akdağ’ın güzel ve samîmî mektûbundaki duâları ve tavsifleri ve Nurun te'sirlerini hissetmesi gibi fıkraların meâlleri, bizi ve Nur dâiresini tamamıyla mesrûr ettiği gibi, bu bayramda da büyük bir manevî hediye olarak kabûl ediyoruz. Cenâb-ı Hak, onların umumundan râzı olsun. Hususî ve ayrı ayrı mektûb yazamadığımdan gücenmesinler.
Husrev’in lâyiha-i temyize ait mektûbunu hiç ilişmeden kabûl ettiğim için, sizdeki aynı sûretini mahkeme-i temyize gönderebilirsiniz. Mâdem sizde bir sûreti vardır, bu mektûbu göndermeden “Lâhika”ya da geçsin. Şimdi gelen mektûbda Gençlik Rehberi’nin fiatını siz benden daha iyi bilirsiniz. Bir veya bir buçuk banknottan aşağı olmasın. Husrev’in kalemi Dördüncü Söz’e başlamasına bin Bârekallâh deriz. Allah muvaffak eylesin, âmîn!
Safranbolu kahramanı berber Hıfzı; Hüsnü, Yılmaz iki masûm Nurcu mahdumlarıyla ve İnebolu kahramanlarından Ali Osman ve iki Nurcu mahdumlarının bayram tebriklerine mukâbil selâm, hem muvaffakıyetlerine duâ ederiz. ∗∗∗
► (210) ◄
Azîz, Sıddık Kardeşim Re'fet Bey!
Evvelâ: Bazı bize temâs eden cüz'î hâdiseler münâsebetiyle bir hakikati beyân etmek şiddetle rûhuma ihtar edildi. Şöyle ki:
Risale-i Nur hiçbir şeye âlet olamadığını ve rızâ-yı İlâhiyeden başka hiçbir maksada vesile olamadığını ve doğrudan doğruya herşeyden evvel îmân hakikatlerini ders vermek ve bîçâre zaîflerin ve şübheye düşenlerin îmânlarını kurtarmak olduğunu elbette sizin gibi nurun hàs şâkirdleri biliyorlar.
Sâniyen: Risale-i Nurun bu kadar muârızlarına mukâbil en büyük kuvveti ihlâs olduğundan ve dünyanın hiçbir şeyine âlet olmadığı gibi, tarafgirlik hissiyatına bina edilen cereyanlara, hususan siyasete temâs eden cereyanlarla alâkadar olmaz. Çünkü tarafgirlik damarı, ihlâsı kırar, hakikati değiştirir. Hattâ benim otuz seneden beri siyaseti terkettiğime sebeb, bir mübârek âlimin takib ettiği cereyanın tarafgirlik damarı ile sâlih ve büyük bir âlimin onun fikrine muhâlif olmasından tefsik derecesinde tahkîr edip ve cereyanına ve kendi fikrine muvâfık meşhûr ve mütecâviz bir münâfığı gayet medh ü senâ etti. Ben de bütün rûhumla ürktüm.
Demek tarafgirlik hissine siyasetçilik de karışsa, böyle acîb hatâlara sebebiyet veriyor diye اَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ dedim, o zamandan beri siyaseti terkettim. O hâlim neticesi olarak, sizin gibi kardeşlerim bilirsiniz ki, yirmibeş seneden beri bir gazeteyi ne okudum, ne dinledim ve ne de merak ettim; ve on sene Harb-i Umumiye bakmadım, bilmedim ve merak etmedim; ve yirmiiki sene bu işkenceli esâretimde tarafgirliğe ve siyasete temâs etmemek için ve Nurlardaki ihlâsa zarar gelmemek için, müdafaâtımdan başka istirahatim için hiç müracaat etmediğimi bilirsiniz.
Hem bilirsiniz ki, hapiste size yazdığım gibi, benim i'dâmıma hükmeden adamlar, beni işkenceli tâzib edenler, Risale-i Nur ile îmânlarını kurtarsalar, şâhid olunuz ki, ben, onları helâl ediyorum. Ve tarafgirlik damarıyla ihlâsa zarar gelmemek için, bu iki-üç senede dâhilden ve hàriçten gelen fırtınalı cereyanlara hiç temâs etmedik ve kardeşlerimi de bir derece îkaz ettim.
Sâlisen: Bilirsiniz ki, kendim sadaka ve yardımları kabûl etmediğim gibi, öyle yardımlara da vesile olamadığımdan, kendi elbisemi ve lüzumlu eşyamı satıp o para ile kendi kitaplarımı, yazan kardeşlerimden satın alıyorum. Tâ Risale-i Nurun ihlâsına dünya menfaatleri girmesin, bir zarar vermesin ve başka kardeşler de ibret alıp hiçbir şeye âlet edilmesin.
Râbian: Nurun hakîki şâkirdlerine Nur kâfîdir. Onlar da kanâat etmeli, başka şereflere veya maddî, manevî menfaatlere gözünü dikmesin.
Hem münâkaşa, münâzaa ve mesâil-i diniyede damarlara dokunacak tarafgirâne mübâhase etmemek lâzımdır ki, Nur aleyhinde garazkârlar çıkmasın. Hattâ bir hiss-i kable'l-vukû' ile Mustafa Oruç kardeşimizin Risale-i Nurun mesleğine muhâlif olarak birisiyle mübâhasesi.. aynı zamanda, belki aynı dakikada ona gayet hiddet ve şiddetle bir gücenmek kalbime geldi. Hattâ o Nurdan kazandığı çok ehemmiyetli makamından atmak arzusu oldu, kalben müteessir oldum. Bu benim için bir Abdurrahman idi, neden böyle şiddetli hiddet ettim. Sonra bu bayramda yanıma geldi, Cenâb-ı Hakk’a şükür ki, çok ehemmiyetli bir ders dinledi ve o büyük hatâsını da anladı ve benim burada hiddetimin aynı dakikada hatâsını itiraf etti. İnşâallâh o keffâret oldu, tam temiz olarak kurtuldu.
Hâmisen: Dört-beş aydan beri bir zât, bana buraya bir gazete gönderiyormuş; ben yeniden haber aldım ki, bana gönderiliyormuş. Buradaki dostlarım âdetimi bildikleri içindir ki, değil gazete, Nurdan başka hiçbir kitabı, hiçbir mecmuayı kabûl etmediğim gibi, yeni yazıdan hiçbir harf bilmediğim için korkmuşlar, bana haber vermemişler ve göstermemişler. Şimdi bir zât, bir mektûb içinde bir sahifesi benimle konuşan bir gazetecinin; fakat dost ve hemşehri bir zâtın mektûbunu gösterdi. Dediler ki: “Çoktan beri senin nâmına bir gazete gönderiyordu, biz korktuk, sana göstermedik.”
Ben de dedim: “O zâta benim tarafımdan çok selâm ediniz. O dostun eski bildiği Said değişmiş, dünya ile alâkası kesilmiş. Hem hasta, hem hususî mektûbu kardeşime de yazamadığımdan o zât gücenmesin.”
Oradaki umum dostlara, hususan Hâfız Emin ve Hâfız Fahreddin gibi kardeşlerimize selâm ve bayramlarını tekrar tebrik ediyoruz. ∗∗∗
► (211) ◄
Risale-i Nurun avukatı ve Aydın havâlisinin Hasan Feyzi’si ve o civarın bir Husrevi kardeşimiz Ahmed Feyzi, üç seneden beri Sikke-i Tasdik-i Gaybî’nin Risale-i Nura verdiği yüzer işâret ile tasdiklerini, tam bir kat'î bürhân olarak hem hadîslerden, hem âyetlerden mânâ ve cifir muvâfakatleriyle Risale-i Nurun şahs-ı manevîsini pek kuvvetli bir sûrette isbât ediyor. Risale-i Nurun şahs-ı manevîsinin bir mümessili olan Nur şâkirdlerinin şahs-ı manevîsine bazı işâret-i hadîsiyeyi, Nurun tercümânına veriyor. Hakikat ise; tercümân, bir derece te'lif itibariyle, o şahs-ı manevînin bir nev'i mümessili olmak itibariyledir. Yoksa haddim ve hakkım değildir ki, ben o kudsî işârete medâr olayım. Her ne ise, ben daha fazla tedkik edemedim. Onun üç buçuk senede ve onun gibi fevkalâde zekî bir kardeşimizin ince tedkîkàtını vaktim ve hastalığım müsâade etse, tedkik ve ta'dilden sonra size gönderip, ya Tılsımlar Mecmuası’nın zeyli veya Lem'alar Mecmuası’na Risale-i Nurun hakkâniyetine bir hüccet olarak yazarsınız. O kardeşimizin Nur avukatı Ahmed Feyzi’nin incir teberrüküne mukâbil, benim nâmıma bir Sikke-i Gaybiye Mecmuası’nı ona gönderiniz ki, incirleri bana dokunmasın. Çünkü bu âhirde kat'iyyen mukàbelesiz hediyeler beni hastalandırdığı çok tecrübelerle pek kat'îleşti.
Hem o kardeşimizin iki mübârek haremi ve muhterem vâlidesinin ve Said ve Nuri nâmındaki evlâdlarının bana yazdıkları samîmî mektûblarına mukâbil hem onlara, hem evlâdlarına çok duâ ediyorum. Öyle bir kahraman Nurcunun öyle hakikatli, muhterem, dindar refîkasının Nurlara fedâi ve hàdim olarak verdikleri masûm evlâdlarını rûh u canımızla Nurun masûmlar dâiresinde kabûl ediyoruz. Ve Mehmed Emin ve Ali Akdağ ve Ahmed Feyzi’ye ve umum kardeşlerimize selâm ve duâ ederiz. ∗∗∗
► (212) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Lüzumu olmayan erzâk ve elbiselerimi satıp gayet mübârek yüz lirayı, hem Dâru'l-Hikmet’ten aldığım maaşla –ki, onunla hacca gidecektim– hem yirmiiki sene hisse-i erzâkiyemin bâkiyesi olan on lirayı da üstünde sûret bulunduğu için tekrar o mübârek on lirayı da Lem'alar Mecmuası’nın fiatı olarak beraber gönderiyorum. ∗∗∗
► (213) ◄
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Hadsiz şükür olsun ki, Risale-i Nurun, Haremeyn-i Şerîfeynce makbûliyetine bir alâmet şudur ki: Denizli kahramanı Hâfız Mustafa, İstanbul’dan aldığı Zülfikàr ve Asâ-yı Mûsa ve Sirâcü'n-Nur’u –ki Hindistan ulemâsına gönderilecekti, onları alıp– yolda bazı hacılara okutup, beraber Medine-i Münevvere’de Keşmirli gayet meşhûr bir âlim ve Türkçe de güzel bilen zâta teslîm etmiş. O zâtın da çok takdir edip kat'î te'minât ile Hindistan ulemâsının merkezine göndereceğini ve Medine-i Münevvere’ye mahsûs olan mecmualar da yetiştiğini ve sâir yerlere de gönderilen mecmualar selâmetle yetiştiğini Denizli’li Hâfız Mustafa’ya beraber arkadaş olup ve yolda Nurları okuyarak giden hem genç, hem Nurcu iki Afyon’lu hacı ve başka hacılar, bu müjdeli haberi bana getirdiler ve hàriçte Risale-i Nurun ehemmiyetli revâcını ve makbûliyetini müjdelediler. Yalnız Câmiü'l-Ezher’e gidecek üç mecmuadan Zülfikàr burada kaldı, gönderemedik; ikisi gitmişler. Bunun hikmeti şudur ki: Zülfikàr ilmî bir geniş derstir. Âlem-i İslâmın medrese-i kübrâsı olan Câmiü'l-Ezher’e ders sûretiyle göndermek münâsib olmadığı gibi, hem orada kolera hastalığının istilâsıyla elbette Zülfikàr, lâyık olduğu dikkat-i nazara bu sırada alâkadarâne mazhar olamayacaktı. ∗∗∗
► (214) ◄
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Nurun ehemmiyetli kahramanlarından Nurun ehemmiyetli mecmualarını Mekke-i Mükerreme’ye götürüp gayet büyük bir Hind’li âlim Ahmed Ali Şimşiri’ye teslîm edip, hem Hintçe tercüme etmeğe ve Hind’e de göndermeğe te'minât alan kardeşimiz Hâfız Mustafa’ya binler Bârekallâh ve Mâşâallâh ve Es'adekallâh deriz. Medresetü'z-Zehrâ, Mekke-i Mükerreme’deki o büyük zâtla muhâbere etsin. Adresi şudur: “Mekke-i Mükerreme’de Bâbü's-Selâm’da Ahmed Ali Şimşirî” diye mektûb yazabilirsiniz.
Sâniyen: Bu defaki hâdise, bir habbeyi, evhâm yüzünden çok kubbeler yaptıklarını öğrendik. Bir emâresi de şudur: Dâhiliye vekilinin emriyle gece içinde Afyon Vâlisi, emniyet müdürüyle buraya gelip gecede menzilimi basmak istemişler; müddeiumumî muvâfakat etmediğinden sabaha kadar bekleyip en ziyâde aleyhimizde bulunan iki adamı ta'yin edip, kilidimi kırıp füc'eten baskın vermeleri; hem aynı gün (Hâşiye) <ft3>[^25]</ft3> faytonla çıktığım vakit –burada emsâli vukû' bulmayan– beş tayyare pek aşağıda uçup benim faytonumu bildikleri için etrafımda iki defa dönmeleri, ikinci gün başka bir tarafa, çok görünmeyen gizli bir dere tarafına faytonla giderken aşağıda uçan beş tayyareyi bir şey arıyor gibi gördük, anladık ki, bizi arıyorlar; yine aynen evvelki gün gibi, o beş tayyare etrafımızda ve kasaba üstünde gezip, odamıza girdiğimiz zaman onların da gitmeleri kuvvetli bir emâredir ki, bir habbe yüz kubbe yapılmış. Burada böyle mânâsız, evhâm yüzünden bana eziyet verilmesi ve Medresetü'z-Zehrâ’nın kahramanlarına buraya nisbeten bu üç senede on dereceden yalnız bir derece eziyet verilmek cihetiyle, Isparta hükûmetine ve adliyesine teşekkürümü ve minnetdârlığımı ve onların verdiği eziyetleri de helâl ettiğimi bildirirsiniz.
[^25]:(Hâşiye) Evet, buradaki Nur şâkirdleri nâmına tasdik ediyoruz, hâdise aynen vukû' buldu. Evet / Evet / Evet / Evet / Evet / Evet Terzi Mustafa / İsmail / Mustafa / Hizmetkârı Nuri / Hayri ve Halîl
Sâlisen: Bu defaki musîbette, her vakit olduğu gibi, yine kaderin adâletine ve inâyet-i İlâhiyenin feyzine baktım, gördüm ki: Sâir vilâyete nisbeten bir derece Nurdan geri kalan ve Nur dâiresine de yakın bulunan Kütahya ve adliyesini ve hükûmetini; Denizli, Kastamonu gibi Risale-i Nurla alâkadar etmek...
Evet, ne kadar fikri ve vazifesi aleyhimizde olsa da, her hâlde kalbi, rûhu Risale-i Nurdan îmânı cihetinde büyük istifade etmek ve Nurculara da sevâb kazandırmak hikmetiyle o vilâyete gönderildi. Kader-i İlâhî dahi bana bir şefkat tokadı olarak, dâhiliye vekili Erzurumlu ve hemşehrim ve Afyon vâlisi (Antalyalı) ve şimdiye kadar bana ilişmemesi cihetiyle demiştim: Gerçi serbest oldum, şimdi böyle insaflı bir vâli buldum, Emirdağı’ndan gitmeyeceğim diye bir nev'i sevinç ve ihtiyatsızlığımın cezası olarak, o iki adamın elleriyle Kader-i İlâhî bana tokat vurdu, adâlet etti.
Afyon vâlisi, emniyet müdürü ve buradaki hey'etiyle mes'elemize dair Ankara’ya yazmışlar ki: “Cem'iyetçilik, tarîkatçılık gibi mes'eleler yok. Fakat Said Nursî’nin onun sözüyle kendini fedâ edecek iki yüzbin Nurcu kardeşleri var” diye başka bir cihette yine hükûmete büyük bir evhâm vermişler. Fakat onların bu yazmasında, Nura ve Nurculara bir fâide ve benim şahsıma da belki bir zarar ihtimali var.
Fâidenin bir ciheti şudur ki: Bu kadar ağır şerâit içinde öyle demir gibi sarsılmaz bir hakikat var ki; ikiyüz bin Türk rûhunu ona fedâ edecek o hakikatin müşterisi bulunur. Bu noktada, zaîf îmânlı olanlar îmânını kuvvetlendirir. Ehl-i siyaset de ve îmânını kaybedenler onlara ilişmekten korkarlar, daha çabuk taarruz edemezler.
Bana zararı ise, Cenâb-ı Hak, “Hâfız”dır. Beni çürütmek ve kardeşlerimi benden kaçırmak ve kardeşliğimizi kırmak için, şeytanın bile hâtırına gelmeyen iftiralar ve isnâdlar ile benim ehemmiyetimi kırmak için çalışmaları muhtemeldir.
Ehl-i vukûftan ve Diyânet Riyâsetinin müşâvirlerinden Yûsuf Ziya ve oradaki hocalar, Risale-i Nurun tamam bir takımını bizden istiyorlar. Hem zerrelere ait Otuzuncu Söz ve Otuzikincinin Birinci Mevkıfının başındaki Zerre bahsi ve Hüve Nüktesi ve Tabiat Risalesi’nin Zerre bahsi gibi parçaları, ricâ sûretinde ve hürmetkârâne, oraya gönderdiğimiz Hasan Çalışkan ile cevab göndermişler. Güyâ ﴾ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ ﴿ mânâsını anlamak istiyorlar ve bu parçalarla anlaşılır ve şimdi serbest ifsada başlayan maddiyûnları susturur.
Said Nursî ∗∗∗
► (215) ◄ Kanunca İfâdemi Almak Lâzımken İfâdemi Almadılar. Ben de İfâdemi Şimdi Adliyenin Şahs-ı Manevîsine ve Dâhiliye Vekiline Berây-ı Ma'lûmât Beyân Ediyorum
KANUNCA İFÂDEMİ ALMAK LÂZIMKEN İFÂDEMİ ALMADILAR
BEN DE İFÂDEMİ ŞİMDİ ADLİYENİN ŞAHS-I MANEVÎSİNE VE
DÂHİLİYE VEKİLİNE BERÂY-I MA'LÛMÂT BEYÂN EDİYORUM
Bu kırk sene zarfında bu vatana ve millete hiç zarar etmeyip pek çok menfaati dokunan; ezcümle Mart İhtilâlinde isyan eden sekiz taburu bir nutukla itâate getiren ve çok zâbitleri kurtaran; ve harekât-ı milliyede Hutuvât-ı Sitte Risalesi ile ulemâyı ve Şeyhülislâmı ve İstanbul’u, işgal eden ecnebî tarafdârlığından kurtaran ve eski Harb-i Umumîde merhum Enver Paşa’nın çok takdir ve tahsini ile fedâkârâne hizmet eden ve üç dehşetli kumandanlar ona hiddet ettikleri hâlde ilişmeğe cesâret edemeyen ve gizli zındıkların iftiralarına binâen kanunlar onu mes'ûl ettiği hâlde, üç mahkeme onun takib ettiği hakikate karşı mağlûb olup, mahkûmiyetine cesâret etmeyen ve risaleleri ehl-i fen ve ehl-i ilim yanında çok takdir ve tahsinlerle karşılanan ve o risaleler hesabına konuşan bir adamı bir saat dinlemeniz, vazifeniz itibariyle elzemdir ve vâcibdir.
İşte başlıyorum. Elimizde hak var. Hakkımızı kuvvetle ve başka sûretle aramağa Cenâb-ı Hak mecbur etmesin, âmîn!
Bu yirmi senede yüzer tecrübe ile inâyet-i İlâhiye bizi himâye ettiği ve dehşetli zulümlerden kurtardığı gibi, bu yeni mânâsız, bütün bütün kanunsuz, gaddârâne zulümden de kurtaracağına kat'î kanâat etmeliyiz. Şâyet bir parça sıkıntı, zahmet, zarar da görsek, binler derece o zahmetten ziyâde rahmet ve ihsân-ı İlâhiyeye ve sevâba mazhar olmakla beraber pek çok bîçâre ehl-i îmânın îmânlarına başka bir tarzda bir kudsî hizmet hükmüne geçeceğini Rahmet-i İlâhiyeden pek kuvvetli ümîd ediyoruz.
Bu hâdisenin on vecihle kanunsuz olduğunu beyân ediyorum:
Birincisi: Üç mahkeme ve üç ehl-i vukûfun ve Ankara’nın yedi makàmâtından ve adliyelerin elinde iki sene Risale-i Nur tedkik ile nazardan geçtiği hâlde, ittifakla hiçbir muhâlif kalmadan hem umum risalelerin berâetine, hem Said ile beraber yetmişbeş arkadaşı, birlikte berâet ettirildiği ve bir gün bile ceza verilmediği hâlde, yeniden evrak-ı muzırra gibi onlara el uzatmak ne derece kanunsuzdur, zerre kadar insafı olan bilir.
İkincisi: Berâetinden sonra üç buçuk sene Emirdağ’ında münzevî, garîb, kapısını hem dışarıdan kilit, hem içeriden sürgü ile kapayan ve yüzde bir adamı zarûrî bir iş olmasa yanına kabûl etmeyen ve yirmi seneden beri devam eden te'lifini de bırakıp daha te'lif etmeyen bir adama, dünya siyaseti için kapısının kilidini kırıp, yanına gelip arabî evrâdından, yanındaki iki levha-i îmâniyeden başka taharrîciler bir şey bulamadıkları hâlde bu eziyetin ne derece hilâf-ı kanun olduğunu zerre kadar aklı bulunan anlar.
Üçüncüsü: Mahkemece yetmiş şâhidin tasdikiyle yedi sene harb-i umumîyi bilmeyen ve merak etmeyen, sormayan –ki; şimdi on senedir aynı o hâlde bulunan– ve yirmi seneden beri hiçbir gazeteyi okumayan ve dinlemeyen ve otuz seneden beri اَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ deyip siyasetten bütün kuvvetiyle kaçan ve yirmiiki sene işkencede sıkıntılar çektiği hâlde ehl-i siyasetin nazar-ı dikkatini kendine celbetmemek ve siyasete karışmamak için bir defa istirahati için hükûmete müracaat etmeyen bir adama dehşetli bir siyâsî gibi ve siyâsî entrikacısı gibi, onun menzilini ve inzivagâhını basıp, hasta hâlinde emsâlsiz bir sıkıntı rûhuna vermek, hiçbir kanuna muvâfık gelir mi? Zerre kadar vicdânı bulunan bu hâle acıyacak.
Dördüncüsü: Eskişehir Mahkemesinde altı ay tedkikten sonra ve sebebi de cem'iyetçilik, tarîkatçılık olduğu o evhâm bahânesiyle büyük bir reisin ona şahsî garazıyla onun aleyhinde bazı adliyecileri teşvik ettiği hâlde cem'iyetçilik, tarîkatçılık ve Risale-i Nur cihetinde berâet ettirip yalnız Risale-i Nurun bir küçük parçası olan Tesettür risalesini bahâne ederek kanunen değil de, kanâat-ı vicdâniye ile yüz şâkird içinde beş-on şâkirde altı ay ceza verdiler ki, tedkik zamanına kadar dört ay mevkuf yani bir buçuk ay hapis kaldıkları ve on sene sonra Denizli Mahkemesi, yine dokuz ay cem'iyetçilik ve tarîkatçılık gibi birkaç bahâne ile, yirmi senelik bütün mektûbat ve te'lifâtlarını inceden inceye tedkik ile beraber Ankara ve Denizli Mahkemesinde tedkikte kaldıkları hâlde, o mahkemeler ittifakla cem'iyetçilik ve tarîkatçılık (Hâşiye) <ft3>[^26]</ft3> vesâir bahâneleri cihetinde berâet kararı verip, o kitab ve mektûbları aynen sâhiblerine iâde ve Said’i arkadaşlarıyla beraber berâet ettirdikleri hâlde bir siyâsî cem'iyetçi nazarıyla ve entrikacı bir siyâsî adam tarzında onu ittiham etmek ve adliye memurlarını onun aleyhinde cem'iyetçilik ve tarîkatçılık noktasında sevketmek ne kadar kanunsuz olduğunu, insaniyeti sukùt etmeyenler bilir.
[^26]: (Hâşiye) Nurların esâsı ve hedefi, îmân-ı tahkîkî ve hakikat-i Kur'âniyedir. Onun için üç mahkeme, tarîkat noktasında berâet vermişler. Hem yirmi senede hiçbir adam dememiş ki, bana tarîkat vermiş. Hem bin seneden beri bu milletin ekser ecdâdı bağlandığı bir meslek, sebeb-i mes'ûliyet olamaz. Hem gizli münâfıklar Hakikat-i İslâmiyete tarîkat nâmını takıp bu milletin dinine taarruz ettiklerine karşı, mukàbele edenler, tarîkatla ittiham edilmez. Cem'iyet ise, uhuvvet-i İslâmiye cihetinde bir uhrevî kardeşliktir. Yoksa siyâsî cem'iyet olmadığına üç mahkeme hüküm vermişler.
Beşincisi: Şöyle ki, ben Risale-i Nur mesleğinin esâsı ve otuz seneden beri bir düstur-u hayatım olan şefkat itibariyle bir masûma zarar gelmemek için, bana zulmeden cânîlere değil ilişmek, hattâ bedduâ edemiyorum. Hattâ en şiddetli garazla bana zulmeden fâsık, belki dinsiz zâlimlere hiddet ettiğim hâlde, değil maddî, belki bedduâ ile de, mukàbeleden beni o şefkat men'ediyor. Çünkü o zâlim gaddârın, ya peder ve vâlidesi gibi, ihtiyar bîçârelere veya evlâdı gibi masûmlara maddî ve manevî darbe gelmemek için, o dört masûmların hâtırına binâen, o zâlim gaddâra ilişmiyorum, bazen helâl ediyorum.
İşte bu sırr-ı şefkat içindir ki, idare ve âsâyişe kat'iyyen ilişmediğimiz gibi, bütün arkadaşlarımıza da o derece tavsiye etmişim ki: Üç vilâyetin insaflı zâbıtalarının bir kısmı itiraf etmişler ki: “Bu nur şâkirdleri manevî bir zâbıtadır, idare ve âsâyişi muhâfaza ediyorlar” dedikleri ve bu hakikate binler şâhid ve yirmi sene hayatıyla tasdik ve binler şâkirdlerin de zâbıtaca hiçbir vukûât kaydetmemesi ile tasdik ve te'yid ettikleri hâlde, o bîçâre adamın ihtilâlci ve insafsız bir komiteci gibi menzilini basmak ve insafsız adamlar ona ihanet etmek ve menzilinde bir şey bulamamakla beraber, yüz cinayeti bulunan bir adam gibi hattâ Kur'ânı ve başındaki levhalarını, evrak-ı muzırra gibi toplamak acaba dünyada hangi kanun buna müsâade eder.
Altıncısı: Bundan otuz sene evvel, Cenâb-ı Hakk’ın inâyetiyle, dünyada muvakkat şân ü şeref ve enâniyetli hodfürûşluk ve şöhret-perestlik ne kadar zararlı ve ne kadar fâidesiz ve mânâsız olduğunu hadsiz şükür olsun ki, Kur'ânın feyziyle anlamış bir adam, o zamandan beri bütün kuvvetiyle nefs-i emmâresiyle mücâdele edip, mahviyet etmek ve benliği bırakmak ve tasannu' ve riyâkârlık yapmamak için, elinden geldiği kadar çalıştığına ona hizmet veya arkadaşlık edenler kat'î bildikleri hâlde ve yirmi seneden beri herkes kendi hakkında hoşlandığı ziyâde hüsn-ü zan ve teveccüh-ü nâs ve şahsını medh ü senâdan ve kendini manevî makam sâhibi olduğunu bilmekten, herkese muhâlif olarak bütün kuvvetiyle kaçtığını, hem hàs kardeşlerinin, onun hakkındaki hüsn-ü zanlarını reddedip, o hàs kardeşlerinin hatırlarını kırması ve yazdığı cevabî mektûblarında onların kendi hakkında medihlerini ve ziyâde hüsn-ü zanlarını kırması ve kendini faziletten mahrum gösterip, bütün fazileti Kur'ânın tefsiri olan Risale-i Nura ve dolayısıyla Nur şâkirdlerinin şahs-ı manevîsine verip, kendini âdi bir hizmetkâr bilmesi, kat'î isbât ediyor ki, şahsını beğendirmeğe çalışmadığı ve istemediği ve reddettiği hâlde, onun rızâsı olmadan bazı dostları uzak bir yerden, onun hakkında ziyâde hüsn-ü zan edip medhetmek gibi, bir makam vermesi ve Kütahya havâlisinde tanımadığı bir vâizin bazı sözleriyle ve Kütahya’ya kendim hiçbir mektûb göndermediğim hâlde ve benim imzamı taklid ile ve medâr-ı mes'ûliyet tevehhüm edilen bir mektûb ile ve kimin yazısı bilinmeyen dokunaklı bir kitab Balıkesir’de bulunmasıyla, acaba hangi kanunla medâr-ı mes'ûliyet olur ki, o bîçâre ve hasta çok ihtiyar garîb ve münzevî adamın odasına bir cinayet işlemiş gibi kilidini kırıp taharrî memurlarını sokmak, hem evrâdından ve levhalarından başka bahâne bulamamak, acaba dünyada hiçbir kanun, hiçbir siyaset bu taarruza müsâade eder mi?
Yedincisi: Bu sırada dâhilde, o kadar dâhilî-haricî heyecanlı parti cereyanları varken ve bundan tam istifade etmek, yani mahdûd birkaç arkadaşına bedel ve çok diplomatları kendisine tarafdâr kazanmak için, zemin hazır iken, sırf siyasete karışmamak ve ihlâsına zarar vermemek ve hükûmetin nazarını kendine celbetmemek ve dünya ile meşgul olmamak için, bütün arkadaşlarına yazıp ki, “Sakın cereyanlara kapılmayınız, siyasete girmeyiniz, âsâyişe dokunmayınız” dediği ve bu iki cereyan bu çekinmesinden ona zarar verdikleri, eskisi evhâmından, yenisi bize yardım etmiyor diye, ona çok sıkıntı verdikleri hâlde, ehl-i dünyanın dünyalarına hiç karışmayıp kendi âhiretiyle meşgul olan ve memleketinde ve Nurs karyesinde öz kardeşine yirmiiki sene zarfında bir tek mektûb yazmayan ve o vilâyetlerdeki dostlarına yirmi senede on mektûb yazmayan bir bîçâreye onun âhiret meşguliyetine bu kadar ilişmek hangi kanun müsâade eder? Bu vatana ve millete, ahlâka çok zararlı olan dinsizlerin kitaplarının intişarına ve komünistlerin neşriyatlarına serbestiyet kanunu ile ilişilmediği hâlde, üç mahkeme medâr-ı mes'ûliyet olacak, içinde hiçbir maddeyi bulmayan, millet ve vatanın hayat-ı ictimâiyesini ve ahlâkını ve âsâyişini te'mine yirmi seneden beri çalışan ve milletin hakîki nokta-i istinâdı olan Âlem-i İslâmın uhuvvetini ve bu millete de dostluğunu iâde ve takviyesine te'sirli bir sûrette çabalayan ve Diyânet Riyâsetinin ulemâsı tenkid niyetiyle, dâhiliye vekilinin emriyle, üç ay tedkikten sonra tenkid etmeyerek tam kıymetini takdir edip, “Kıymetdâr eser” diye diyânet kütübhânesine konulan Zülfikàr ve Asâ-yı Mûsa gibi, nur eczâlarını evrak-ı muzırra gibi toplayıp mahkeme eline vermeye acaba hiçbir kanun, hiçbir vicdân, hiçbir insaf, buna müsâade eder mi?
Sekizincisi: Yirmi sene sıkıntılı ve sebebsiz bir nefiyden sonra, tam serbestiyet verildiği hâlde, binler akraba ve ahbabı bulunan doğduğu memleketine gitmeyerek gurbeti, kimsesizliği tercih ederek, tâ ki dünyaya ve hayat-ı ictimâiyeye ve siyasete temâs etmesin ve çok sevâblı olan câmideki cemâatin hayrını bırakıp, odasında yalnız namazını kılıp oturmasını tercih eden, yani halkın hürmetinden çekinmek olan bir hâlet-i rûhiyeyi taşıyan ve yirmi sene hayatının şehâdetiyle yüzbinler Türk, kıymetdâr zâtların tasdikiyle, bir dindar müttakì Türk’ü, lâkayd çok Kürdlere tercih eden hattâ mahkemede Hâfız Ali gibi kuvvetli îmânı bulunan Türk kardeşlerini yüz
Kürd’e değiştirmediğini isbât eden ve hürmet ve ihtiram görmemek için zarûret olmadan halklarla görüşmeyen ve câmiye gitmeyen ve kırk seneden beri bütün kuvvetiyle ve âsârıyla İslâmiyetin uhuvvetine ve Müslümanların birbirine muhabbetine çalışan ve şedîd düşmanına karşı menfî hareket etmeyen ve hattâ onunla meşgul olmayan, bedduâyı dahi etmeyen ve Türk Milleti Kur'ânın bayraktarı ve senâ-yı Kur'âniyeye mazhar olduğu için o milleti çok seven ve hayatını onların içinde geçiren bir adam hakkında, resmî lisânıyla ihanet için bir propaganda yapmak, dostlarını ürkütmek için “O Kürd’dür, siz Türk’sünüz, o Şâfiîdir, siz Hanefîsiniz” deyip halkları ürkütüp, ondan çekinmeyi ve yirmiiki senede ve iki mahkemede tarz-ı kıyafet değiştirmeğe mecbur edilmeyen ve şapkanın yarı askerin başından kalkmasıyla beraber münzevî bir adama zorla şapka giydirmeğe cebretmesi, hangi kanun buna müsâade eder?
Dokuzuncusu: Çok mühimdir (Hâşiye) <ft3>[^27]</ft3> çok kuvvetlidir. Fakat siyasete temâs ettiği için sükût ediyorum.
[^27]:(Hâşiye) İslâm hükûmetlerde Hıristiyan ve Yahudî bulunması ve Hıristiyan ve Mecûsî hükûmetlerde Müslümanlar bulunduğu gösteriyor ki; idare, âsâyişe bilfiil ilişmeyen muhâliflere kanunca ilişilmez. Hem imkânât, medâr-ı mes'ûliyet olamaz. Yoksa herkes bir adamı öldürebilir, herkesi bu imkânâtla mahkemeye vermek lâzım gelir.
Onuncusu: Bu da hiçbir kanun müsâade etmediği ve hiçbir maslahat bulunmadığı, yalnız mânâsız evhâmdan bir habbeyi kubbeler yapmaktan ibaret hiçbir kanuna girmeyen bir taarruzdur. Bu da mesleğimizce bakamadığımız siyasete temâs etmemek için sükût ederek böylece on vecihle kanunsuz muâmelelere karşı yalnız حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ deriz.
Said Nursî ∗∗∗
► (216) ◄
Azîz, Sıddık Kardeşlerim,
Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, bu yeni taarruzda ve çok geniş ve çok evhâmlı taarruz, yüzde bire indi. Dünkü gün dört saat mahkemede ifâdemi aldılar. Evvelce size gönderdiğim ifâdenin aynını ve izâhatıyla cevab verdim. Allah Isparta Adliyesinden çok râzı olsun ki, onların buraya lehimizdeki iş'ârı bize çok yardım etti. Yoksa Afyon’daki evhâm ve burada bazı resmîler gizli düşmanlarımıza da yardımları ile pek çok zahmet çekecektik.
Müsâdere ettikleri Kur'ânımızı Diyânet Reisine göndermişler. Biz de İstanbul’a gönderdiğimiz iki cüzler ve baştaki cüz ile beraber, bir mektûb Diyânet Reisine yazdık. “Bunu fotoğrafla tab'etmeğe çalışmak istiyoruz.
Diyânet Reisinin tensibi ve muâvenetini ümîd ediyoruz” diye mektûb yazdık.
Bu defa bana mahkemede sordukları pek çok mânâsız suâller içinde “Ne ile yaşıyorsun?”
Dedim ki: “İktisad bereketiyle” hattâ bir vakit Isparta’da bir ramazanda bir ekmek, bir kilo torba yoğurdu, bir kilo pirinç ile yaşayan bir adam, maîşeti için dünyaya tenezzül etmez ve hediyeyi de kabûl etmeğe mecbur olmaz.
∗∗∗
► (217) ◄
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Sizin muvaffakıyetinizi ve sebatınızı ve Yirmidokuzuncu Söz’ün elifler kerâmetini muhâfazasıyla mumlu kağıtlara yazılmasını ve çalışmanıza fütûr gelmemesini rûh u canımızla tebrik ediyoruz.
Sâniyen: Dört saat ifâdemi almakla, pek çok emsâlsiz bir sıkıntı çektiğim on saat sonra, âdeta aynı zamanda iki milyon lira zarar veren maârif yangını gösterdi ki; Risale-i Nur, belâların def'ine bir vesiledir ki: Nurlara hücum edildi, belâ yol buldu geldi.
Sâlisen: Risale-i Nurun kerâmeti olarak yangına dair yazılan bir parça, bir haftadan beri size göndermek için bekliyordu. Çünkü ziyâde evhâmlarından postahânelere çok dikkat ettiklerinden posta ile göndermedik. Sizin de mahkemece hakîki vaziyetinizi merak ediyoruz. “Kardeşimiz Burhan’ın bir küçük musîbeti varmış” diye yazıyor, neymiş? Merak ettik. Cenâb-ı Hak def'etsin. Hem Re'fet bey, hem Abdullâh Çavuşun mektûblarından çok memnun oldum. Onlara hususan selâm ediyorum. Umuma selâm.
Kardeşiniz
Said Nursî ∗∗∗
► (218) ◄ Reis-i Cumhûra Gönderilen İstid'anın Zeylidir Ki, Mecbur Oldum Yazmaya
REİS-İ CUMHÛRA GÖNDERİLEN İSTİD'ANIN
ZEYLİDİR Kİ, MECBUR OLDUM YAZMAYA
Bana hücum eden garazkârların en esâslı sebebi; Mustafa Kemâl’in dostluğu ve tarafgirliği vesilesiyle beni eziyorlar. Ben de o garazkârlara derim ki: Ölmüş gitmiş ve dünyadan ve hükûmetten alâkası kesilmiş bir adam hakkında otuz sene evvel bir Hadîs-i Şerîfin ihbarıyla Kur'âna zararlı öyle bir adam çıkacak dediğimi ve sonra Mustafa Kemâl o adam olduğunu zaman gösterdi.
Ben de beşyüz seneden beri kahramanlığıyla ve hak-perestliğiyle dünyaya meydân okuyan kahraman bir ordunun şerefini ve zaferini hilâf-ı hakikat olarak M. Kemâl’e vermediğim için, garazkâr dostları, beni yirmi senedir bahânelerle tâzib ediyorlar.
Evet –mahkemede isbât ettiğim gibi– “Şerefler, müsbet hayırlar, maddî-manevî ganîmetler orduya, cemâate verilir, tevzî' edilir; kusurlar, menfî icraatlar başa, reise verilir” diye bir kaide-i hakikatle, “kahraman ordunun ve bilfiil asker ve asker başında çalışan cesur zâbitlerin zaferleri ve şerefleri Mustafa Kemâl’e verilmez; belki kusurlar, hatâlar yalnız ona verilir” diye beni onu sevmemekle ittiham edenleri, kahraman orduyu sevmemekle ve şereflerini kırmakla ittiham edip, onlara, hâin-i millet nazarıyla bakıyorum. Bu hakikati mahkemede isbât ettiğim gibi, onun muannid dostlarına da isbât etmeye hazırım. Ben, bu mübârek milletin bahâdır ordusunun milyonlar efrâdı ve zâbitlerini severim, hürmetlerini, haysiyetlerini elimden geldiği kadar muhâfaza ediyorum. Benim karşımdaki garazkâr muârızlarım, bir tek adamı sevmek yolunda milyonlar efrâda ma'nen ihanet, belki adâvet ediyorlar.
Evet, çok emârelerle bildik ki; bana hücum edenleri tahrîk eden, Mustafa Kemâl’e i'tirâzımdır ve ona dost olmadığımdır. Başka sebebler bahânedir. Bunun için mecbur oldum ki, o muârızlarıma derim: O, beni taltif etmek ve bütün vilâyât-ı şarkıyeye vâiz-i umumî yapmak için, Ankara’ya istedi. Ben oraya gittim. Bu gelen üç madde, beni, onun dostluğundan vazgeçirdi. Yirmi sene inzivada azâb çektim, dünyalarına karışmadım.
Birinci Madde: Bir Hadîs-i Şerîfin, âhir zamanda an'anât-ı İslâmiyenin zararına çalışacak diye haber verdiği adam bu olduğunu ef'âliyle göstermesidir. Ben, otuzaltı sene evvel o Hadîsi tefsir etmiştim. Aynen bu adama mânâsı çıkmış. Mahkemedeki müdafaâtımın üçüncü esâsında izâhı var.
İkinci Madde: Bir şeyin vücûdu ve tamiri ve hayatı, ona ait bütün erkân ve şerâitin vücûduyla olabilmesi; ve o şeyin ademi ve tahribi ve ölmesi, bir tek şartın bozulmasıyla olduğu bir kaide-i hakikattir. Umumun dillerinde “Tahrib, tamirden çok kolaydır.” diye darb-ı mesel olmuştur. Bu kat'î kaideye binâen, meydânda görünen ehemmiyetli kusurlar ve tahribâtlar, o kumandanın hatâsından; ve ehemmiyetli şerefler ve zaferler ise, ordunun kahramanlığından geldiğinden; o fenâlıkları ona, o iyilikleri orduya vermek lâzım gelirken, bütün bütün aksine olarak, cemâatin hayrını, baştaki bir ferde; ve o ferdin şerrini, cemâate vermek; dehşetli bir haksızlık olmasıdır.
Üçüncü Madde: Cemâatin hayrını ve ordunun zaferini başa vermek ve o başın kusurunu cemâate isnâd etmek ise, binler hayırları bir tek hayra indirmek; ve bir tek kusuru, binler kusur yapmaktır. Çünkü nasıl bir tabur bir dehşetli düşmanı öldürse, herbir neferi bir gâzilik rütbesini alır; ve yalnız binbaşısına verilse, binden bire iner bir tek gâzi olur; o binbaşının hatâsıyla, zâlimâne bir katil yapılsa ve ona verilmeyip tabura verilse, o bir tek katil bin cinayet hükmüne geçerek bin neferi mes'ûl eder ve cezaya çarpar.
Aynen öyle de; meydândaki görünen ehemmiyetli kusurlar onları işleyen ölmüş adama verilmezse, beşyüz, belki bin seneden beri gâziliğini ve hak-perestliğini dünyaya gösteren ve fermân-ı şerefini ve Kur'ân bayraktarlığını kılınçlarıyla ve kanlarıyla imzalayan bir orduya havâlesiyle o kusurlar binler derece ve erkânları adedince ziyâdeleşir, o ordunun pek parlak mâzisini dehşetli karartır ve bu asrın ordusunu, geçen asırların aynı orduları önünde mahcûb ve mes'ûl eder; ve mevcûd şerefler, zaferler tek adama verilse, binler derece küçülür, erkân ve efrâd adedince gâzilik ve hayırlar, bir tek hükmüne geçer, söner; daha kusurlara karşı keffâretü'z-zünûb olmaz.
İşte bu sebebler içindir ki; ben, onun dostluğunu bırakıp, onun yerinde, ehemmiyetli bir zamanda, içinde bulunduğum ve te'sirli hizmet ettiğim o ordunun dostluğunu aldım ve binler derece daha ehemmiyetli şerefini muhâfazaya Risale-i Nur ile çalıştım.
Emirdağı’nda
Said Nursî ∗∗∗