Emirdağ Lâhikası

► (089) ◄ Birinci Ağır Ceza Mahkemesine

26. bölüm / 31

► (089) ◄ Birinci Ağır Ceza Mahkemesine

1952 de İstanbul’da görülen Gençlik Rehberi Mahkemesine

Ehl-i Vukûfa cevaben verilen i'tirâznâmedir

BİRİNCİ AĞIR CEZA MAHKEMESİNE

Risale-i Nur eczâlarından Gençlik Rehberinin tab'ı ve intişarı münâsebetiyle müellifi Bediüzzaman Said Nursî’nin mahkemeye verildiğini ve Gençlik Rehberinin mâhiyetini tedkik için bilirkişi nâmıyla hakikatleri tamamen tahrif ederek dinsiz ve İslâmiyet düşmanları mâhiyetinde mütâlaa edip suç mevzûu çıkaran ehl-i vukûfun raporunu okuduk.

130 parçadan müteşekkil îmân, ilim ve fazilet hazinesi hükmündeki Risale-i Nur Külliyatından bu Gençlik Rehberi bir cüz'ü olması ve Risale-i Nurdaki yüksek hakikatlere rûh ve canlarıyla bağlanarak o eserler hazinesini bu milletin maddî-manevî hayatında bir saâdet rehberi olduğunu isbât edip bildiğimizden, Rehberin aleyhindeki o bilirkişi isnâdlarını red ve ehl-i vukûfun vukûfsuzluklarını bütün kuvvetimizle yüzlerine çarparak ilân ve isbât ediyoruz. Ve mahkeme hey'etine arz ediyoruz ki:

Verilen ehl-i vukûf raporu, vatan ve milletin hayatına, tarihine, an'ane­sine, mukaddesâtına, kanununa tamamen yabancı, hâlihazır kanunlara iftira eden, hükûmeti tahkîr eden, bin yıllık bu milletin tarihini tezyif ile bütün bir millet ecdâdını tahkîr eden ve bugün bu vatanda yaşayan yirmi milyon kardeşlerimizin maneviyatına taarruz eden bir sû-i kasdın örneğidir. Mahkeme-i adâlet bunu nazar-ı itibara alması gayr-ı mümkündür.

İşte biz de, bilirkişi ismini alıp bu sû-i kasd vesikasını imza edenlere soruyoruz:

Bu millet, hâşâ, dinsiz midir? Bu millet yüz yıllar boyunca dinden ve îmândan hâşâ mahrum bir vaziyette en sefîh millet midir? Bu millet ve bu milletin parlak tarihini altınla yaldızlayan bir ecdâd, bütün hayatlarında dünyaya sefâhet ve dalâlet dağıtan küfür yolu üzerinde mi yürümüşler? İstanbul’u feth ile dünya hayatında yeni bir devir açan, şarka-garba Kur'ânın bayraktarlığı vazifesiyle nur-u hidayet, ilim ve fazilet saçan, Avrupa’ya hakîki medeniyeti ders veren ve İslâmî medeniyetin ziyâsıyla beşeriyeti aydınlatan ve koskoca bir tarih, onların kahramanlığıyla dolu olan Yıldırımlar, Fâtihler, Selimler ve Süleymanlar ve onların mensûb olduğu bir millet, yazdığının tamamen aksine olarak; maneviyatı sönmüş, dinden haberi yok, İslâmiyeti neşreden başka millet, o kumandanlar başka bir milletin tarihinde, tarih yalan söylüyor. Türkler, İslâmiyetin kahramanı olarak Kur'ânın bayraktarlığını bütün milletler üstünde bir şeref tâcı olarak taşıdıkları yalandır, öyle mi?

Veyâhut bu millet, Hakikat-i İslâmiyeden aldığı bir ders ile kadınlarını ve kızlarını âdâb-ı Kur'âniye zînetiyle zînetlendirip kadınlığın haysiyet ve şerefini muhâfaza ederek onların âdi ve kıymetsiz olmalarına mâni olduğu, yalan! Uzun asırlarda İslâm-Türk kahramanları nâmıyla mâruf olmuş ve ahlâk ve nâmusun, haysiyet ve şerefin kemâline yetişmiş bildiğimiz ve iftihar ettiğimiz ecdâdımız, annelerimiz, bizim iftiharımızın aksine olarak emr-i Kur'âna ittibâ' etmemişler, güzelliğin hakikatini terbiye-i İslâmiye dâiresinde âdâb-ı Kur'âniye zînetiyle zînetlenmek değil, vücûdlarını çıplak olarak teşhîr etmekte bilmişler, öyle mi?..

Ey ehl-i insaf ve ey tarihiyle, mukaddesâtıyla kahraman ve mübârek ecdâdıyla iftihar eden nesl-i hazır! Geliniz, görünüz. Tarihinizi ve İslâmiyetinizi tahkîr eden bir sû-i kasd vesikasını yazan ve imza edenlere hayatınızın hayatı, rûhunuzun rûhu bildiğiniz İslâmiyetiniz nâmına ve kâinâtı ondört asır ışıklandıran ve kudsî ve İlâhî düsturlarıyla bin seneden beri milyonlar ecdâdınızı nurlandıran ve ebedî saâdete sevk eden Kur'ânınız nâmına ve o düstur-u Kur'âna ittibâ' eden yüzer milyon ecdâdınız nâmına ahlâk-ı hasene ve nâmus muhâfazası yolunda İslâmî terbiyenin ziyâsıyla nurlanan ve terbiye alan ve kadınlığın hakîki mânâsını ve hakîki güzelliğini yaşayışlarıyla ve giyinişleriyle ve hayatlarıyla gösteren annelerinizin ve ninelerinizin ve hemşirelerinizin nâmına o müfterilere, o tezyif ve tahkîr savuranlara teessüfünüzü, tekdirinizi ve reddinizi bildiriniz.

İşte o müfteriler, yaşı sekseni bulmuş, zehirlerden şiddetli hasta, dinî hizmetinden dolayı ömrü hapishânelerde çürütülmüş bir İslâm kahramanınız; şimdi bütün münevverlerin ve çok edîblerin ve terbiyecilerin vatan ve millet-perverlerin şikâyet ettikleri ahlâksızlığın ve fuhuş tehlikesinden muhâfaza için gençlere iyi ahlâk, yüksek nâmus, îmân ve fazilet dersi veren, vatana-millete bir uzv-u nâfi' hâline gelmelerini te'min eden, adâlet ve âsâyiş lehinde en birinci kuvvet olarak memleket ve milletin saâdetine hizmet eden “Gençlik Rehberi” adlı eserinin müsâderesine ve müellif-i muhtereminin mahkûmiyetine sebeb olmak için diyorlar:

“Bediüzzaman tesettür tarafdârıdır. Kadınların yarı çıplak, açık dolaşmalarına, İslâmiyete karşı muhârebede şeytan kumandasına verilen fırkalar olarak tasvir etmekte; kadınların bugünkü ictimâî hayatta açık bacak ve yarım çıplak giyinmelerini günah saymakta, Bediüzzaman hâlihazır bu açık, yarım çıplak giyinişleri evlenmelere mâni olup fuhşa teşvik edici mâhiyetinde görmektedir. Ve yine Bediüzzaman’a göre, kadını güzelleştiren şey ve kadının hakîki ve dâimî güzelliği ictimâî hayatta yer alan süslenmek, vücûdlarını teşhîr etmek olmayıp, terbiye-i İslâmiye dâiresinde âdâb-ı Kur'âniye zînetidir. Bediüzzaman dini tedrîsat tarafdârıdır. Risale-i Nur adı verdiği dinî tedrîsat sâyesinde mahkûmların onbeş haftada ıslah olacaklarını –ki, Denizli ve Afyon hapishâneleri; adliyenin, gardiyan ve müdürlerin şehâdetiyle sâbittir– söylemektedir. Bediüzzaman, câzibedâr bir fitneye esir olan gençlerin din hakikatleriyle ve Nur’un îmânî dersleriyle kurtulacaklarına kànidir.”

İşte bu fikirleriyle suçludur. Kanunen mahkûm edilmesi lâzımdır diyorlar. İşte bunlar güyâ ehl-i vukûf nâmında memleket gençliğine adâlet ve hak ve hürriyet derslerini verecek profesörler veya hukuk doçentleridir.

İşte ey adâlet-i hakîkiyenin mümessilleri sıfatıyla hukuk-u umumiyeyi ve haysiyet-i milliyeyi muhâfaza eden hâkimler! Gençlik Rehberi’nin îmânî dersleri ve ahlâkî telkinleri, bu ehl-i vukûf raporundaki gibi bir suç mevzûu olarak kabûl ediliyorsa ve müellifi bu büyük hizmetinden dolayı mes'ûl tutuluyorsa, eğer öyleyse, o zaman yukarıda arzettiğimiz bu millete, bin yıllık tarihine, an'anesine idarî ve örfî kanunlarına, bu milletin ebedî medâr-ı iftiharı olmuş mukaddes dinine, mukaddes İslâmiyet hakikatlerine, kudsî Kur'ân derslerine ve o kudsî hakikatlere sarılarak İslâmî medeniyeti kemâl-i şa'şaa ile dünyaya ilân eden bir azîz ecdâda ve onların haysiyetine, hukukuna, maneviyatına savrulan tahkîr ve tezyifleri, indirilen darbeleri ve söylenen iğrenç iftiraları kabûl etmeniz lâzımdır. Bu büyük, manevî cinayetleri hoş görüp kabûl etmekle, ismi ehl-i vukûfların, suç isnâd ettikleri Gençlik Rehberi suç sayılabilir. Ve ancak o cihetle müellifi mahkûm ve Rehberi neşreden talebeleri muâheze olunabilir. Yoksa adâlet-i kanun ve hürriyet-i fikir ve vicdân düsturuyla mahkûmiyeti ve muhâkemesi mümkün değildir. Hürriyet-i fikir ve hürriyet-i vicdân düsturunu en geniş mânâsıyla tatbik eden Cumhûriyet idaresinin demokrasi kanunlarıyla asla kàbil-i te'lif değildir.

Eğer Gençlik Rehberinin intişarıyla dinî terbiyeyi ders veriyor, bu ise lâikliğe aykırıdır diye ittiham olunuyorsa, o hâlde lâikliğin mânâsı nedir? Biz de soruyoruz. Lâiklik İslâmiyet düşmanlığı mıdır? Lâiklik dinsizlik midir? Lâiklik, dinsizliği kendilerine bir din ittihàz edenlerin dine taarruz hürriyeti midir? Lâiklik, din hakikatlerini beyân edenlerin, îmânî dersleri neşredenlerin ağızlarına kilit, ellerine kelepçe vuran bir istibdâd-ı mutlak düsturu mudur?

Lâiklik, bir vicdân ve fikir hürriyeti olduğuna göre, dinsizler ve din düşmanları, İslâmiyet aleyhinde her çeşit hücumları, taarruzları yapar, anarşik fikirlerini o hürriyet-i vicdân ve fikir bahânesiyle neşr eder de; fakat bir İslâm Âlimi o hürriyet-i fikir düsturuna istinâden bin yıldan beri İslâmiyetin serdarı olmuş bir millet içinde ve o milletin bin yıllık an'anesine, kanunlarına ittibâ' ederek ve yine o milletin saâdeti uğrunda, ahlâk ve nâmusun muhâfazası yolunda dinî bir ders beyân etmesi lâikliğe aykırıdır diye suçlu gösterilir, devletin nizâmlarını dinî inançlara uydurmak istiyor diye mahkûr gösterilir. Biz böyle bir gayr-ı mümkünün, mümkün olmasına ihtimal vermiyoruz. Adâletin buna müsâade etmeyeceğini şübhesiz biliyoruz.

Hakikat-i hâlde, geçen mahkemelerin berâetler vererek tamamen iâde ettikleri Risale-i Nurun 130 parçasından bir parçası olan Gençlik Rehberi, vatan ve milletin saâdetinde en birinci vesilelerden birisidir. O eserleri okuyup, onların dersleriyle sefâhet ve dalâletin girdablarından kurtulduklarını mahkemelerde söyleyen yüzler Nur talebeleri ve şimdi bizzat o eserlerle vatan ve millete nâfi' bir uzuv hâline geldiklerini hayatlarıyla ve hizmetleriyle isbât eden binler Türk gençleri bizler, o asılsız isnâdları, o müfterilerin yüzlerine çarpıyoruz.

Hakikaten ne kadar acıdır ki: Âsâyişin te'minine, ahlâkın muhâfazasına vesile olmuş, adliyeye ve zâbıtaya binler faydası bulunmuş bir eser, bugün hakikatin tamamen aksine olarak suçlu gösterilip zararlı tevehhüm edilmek isteniyor. Artık bu kadar bedîhî bir zıddiyet karşısında insaf ve vicdân sâhiblerinin vicdânlarına ve insaflarına havâle edip Üstadımız hakkında o ehl-i vukûfun; dini siyasete âlet ediyor demelerine mukâbil biz de diyoruz: O ehl-i vukûf, adliyeyi dinsizliğe âlet ediyor.

Bilirkişi raporunda bir isnâd da, “müellif, Risale-i Nur şahs-ı manevîsi nâmına konuşmaktadır”, “Kalbe ihtar edildi”, “Leyle-i Kadirde kalbe gelen bir mes'ele-i mühimme” gibi, bazı cümleleri ele alarak bununla şahsî nüfûz te'min etmek maksadının müellifte bulunduğudur.

Bu kadar asılsız ve mânâsız bir isnâd karşısında insan, o bilirkişi nâmını alanların bilirkişi mâhiyetinden tamamen uzak olduklarına hükmedip, o cehâletleri ve o vukûfsuzlukları karşısında hayrette kalıyor. Hiç olmazsa, ehl-i vukûf, hürmeten bu ciheti dikkatle mütâlaa etseydiler, kendileri bu derece cehâlet deresine atılmaktan belki bir derece kurtulurlardı. Bu asılsız isnâda karşı evvelâ: Bütün Risale-i Nur eserleri ve mektûbları ve Üstadımızın bütün hayatı en kat'î delildir ki: O azîz zât bütün gayretini, bütün hizmetini hak uğrunda ve yalnız hak için yapmış ve yalnız Hakk’ın hatırı için konuşmuş. O sûretâ ehl-i vukûf, Nur Külliyatından yalnız küçük bir cüz'ünü okumakla ve dinsizlikte taassub göstererek illâ ki bir suç isnâd edebilmek için bu iftirayı savurmuşlar. Hâlbuki: O azîz zât,

Risale-i Nur dersini izâh ederken diyor: En büyük dersimiz, acz, fakr, şefkat ve tefekkürdür.

Hakikat-i hâlde O azîz zât, büyük ve küllî hizmetleriyle, en câniyâne işkencelere sabır ve tahammül ederek, mücâhede-i maneviyesinde devam edip küfür ve dalâletin bîamân hücumlarını, maddiyûn ve tabîiyyûnun küfrî mesleklerini Kur'ân-ı Hakîmin hakàik-ı îmâniyesinden aldığı Nur hakikatleriyle parçalayarak ve o Nurun 130 risalesinin yüzbinler nüshalarını, îmânî dersleriyle ona minnetdâr kalan yüzbinler müştâk talebeleriyle her tarafa neşreden.. dinsizliğin, bilhassa komünistliğin bu vatandaki hücumuna mâni olan îmân hakikatlerini en kat'î delil ve bürhânlarla isbât ederek küfür ve dalâletin bâtıl mesleklerini Kur'ânın elmas kılıncı hükmündeki îmân-ı Billâh ve vahdâniyet-i İlâhiye hüccetleriyle parça parça eden.. ve o nur eserleri şimdi Âlem-i İslâmın büyük merkezlerinde kemâl-i takdir ve istihsânla neşredilen.. ve geçen sene Türkiye’yi ziyarete gelen Pakistanlı bir vekil, kırk-elli üniversite talebesine:

“Kardeşlerim, ben Âlem-i İslâmda aradığımı Türkiye’de buldum. Bediüzzaman yalnız sizin değil, o bütün Âlem-i İslâmındır. Ve yakın bir zamanda bütün İslâm Âlemi onu anlayacaktır. Siz bu Nur eserlerine dikkatle bakın. Ben bunu doksan milyon İslâmlar içinde neşredeceğim. Benim Âlem-i İslâm hakkında pekçok endişelerim ve Üstada pekçok soracaklarım vardı. Bir saat kadar yanında yalnız Onu dinlemekle bütün endişelerim zâil olup, bütün suâllerime cevab aldıktan sonra şimdi Pakistan’a Âlem-i İslâmın mukadderâtı hakkında büyük müjdelerle gidiyorum.

Ben Türk ve İslâm tarihini tedkik ettim. Evet çok kahramanlar, çok İslâm fedâileri ve çok vatan-perverler gelmişler. Hepsi büyük fedâkârlık ve kahramanlıkla millete, vatana hizmet etmişler. Fakat o hizmetlerinin neticesinde lâyık oldukları mükâfât onlara verilmiş. Herbirisi birer mükâfâta mazhar olmuşlar. Fakat bugün Üstad, yirmi küsûr seneden beri bu milletin saâdet-i dünyeviyesi ve uhreviyesi için ta'rife imkân olmayan zulüm ve işkenceler içerisinde işte bu eserleri te'lif ve neşrederek bu millet içerisinde din aleyhindeki cereyanların intişarına mâni olan Bediüzzaman’ın evinde bugün bir lambası bile yok. İşte o herşeyi terkederek yalnız ve yalnız dine hizmet için çalışmıştır. Elbette Âlem-i İslâm yakında böyle bir zâtı eserleriyle tanıyacaktır” diye Ali Ekber Şah gibi bir İslâm Âlimi ve Mütefekkirinin takdir ve tahsinine mazhar olan.. ve şimdi Demokrat milletvekillerinden bazıları: “Bediüzzaman’ın Nur Risalelerini okuyan, ders alan ve o eserleri neşreden Nur talebeleri bu hizmetleriyle bu memlekette komünistliğin yayılmasına sed oldular. Mâdem hükûmetimiz komünizmin aleyhindedir. Öyle ise, Nurculara o hizmetlerinden dolayı minnetdârdır” diye milletvekillerince dahi hizmeti takdir edilen.. ve serâpâ bütün Risale-i Nur eczâları herbir nüshası, binler kelime ve cümleleriyle O zâtın mâhiyetine, hizmetine, yirmibeş yıllık fa'âliyetine ve neşriyatının küllî faydalarına şehâdet ve işâret ettikleri bir zât.. Evet, işte o acz ve fakr dersini kendisine meslek edinen ve talebelerine ders veren bir zât; hakikat-i hâlde yukarıda bir derece arzettiğimiz o küllî hizmetlerinin neticesinde talebelerinin ve bütün ehl-i îmânın en büyük medh u senâlarına, hürmet ve muhabbetlerine en lâyık, en elyak ve kabûl etmesi hakkı iken, bil'akis o azîz zât, kendisini ziyarete gelenlere ve Risale-i Nur eserlerini okuyup o eserleri ilim ve îmân hakikatleri dersinde, asrın bütün ilim ve isbâtları üstünde görerek hayran kalanların en samîmî hürmet ve senâlarından mütemâdiyen kaçınmış ve müteaddid mektûblarında: “Ben de sizin bu ders-i Kur'âniyede bir ders arkadaşınızım... Ben en ziyâde muhtaç ve fakir olduğumdan bu kudsî hakikatler en evvel bana ihsân edilmiştir... Ben makam sâhibi değilim. Ben kendimi beğenmiyorum. Beni beğenenleri de beğenmiyorum... Kardeşlerim, sizi bütün bütün kaçırmamak için nefsimin gizli çok kusurlarını söylemiyorum” diye kendisine yapılan medihleri ve hürmetleri reddetmiş. Ve gaye-i hayatını yalnız hakàik-ı îmâniyenin neşrine hizmet bilmiş. Dünyevî bütün menfaatleri o hizmeti uğrunda fedâ etmiş.

Ve işte bütün hayatı bilâ istisna bu ferâğate ve bu hakikate şehâdet eden bir zâta, en haksızların dahi yapamayacakları bir isnâdı bu ehl-i vukûf isimli kimseler yapmışlar. Hattâ “Leyle-i Kadirde İhtar Edilen Bir Mes'ele-i Mühimme” diye Rehberdeki çok mühim bir hakikate nazar etmeyerek bu ihtar kelimesinden de şahsî nüfûz te'min ettiğine bir delil göstermişler. Hâlbuki, bu ihtar kelimesi o yüksek hakikatlerin ehemmiyetine öyle bir şümûlü var ki, ancak o hakikati okumak lâzımdır. İşte o parça ikinci harb-i umumînin sonunda nev'-i beşerin dehşetli zulümleri ve tahribâtları neticesindeki dehşetli me'yûsiyetleriyle dehşetli vicdân azablarını ve dünya hayatının bütün bütün fânî ve muvakkat olması ve medeniyet fantaziyelerinin uyutucu ve aldatıcı olduğunun umuma görünmesiyle, fıtrat-ı beşeriyedeki yüksek isti'dâdâtın dehşetli yaralanmasını ve Kur'ânın elmas kılıncı altında gaflet ve dalâletin parçalandığını ve bu sebeble dünya hayatının geçici ve muvakkat olmasından beşeriyet, hayat-ı bâkiyeyi arayacağını ve ebedî hayatı ve dâimî saâdeti ancak Kur'ânın müjde verdiğini isbât ile pek parlak izâhtan sonra diyor:

“Elbette nev'-i beşer bütün bütün aklını kaybetmezse, maddî veya manevî bir kıyâmet başlarına kopmazsa, İsveç, Norveç, Finlandiya ve İngiltere’nin Kur'ânı kabûl etmeğe çalışan meşhûr hatîbleri ve Amerika’nın din-i hakkı arayan ehemmiyetli cem'iyeti gibi rû-yi zeminin geniş kıt'aları ve büyük hükûmetleri, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânı arayacaklar ve hakikatlerini anladıktan sonra bütün rûh u canlarıyla sarılacaklar. Çünkü bu hakikat noktasında kat'iyyen Kur'ânın misli yoktur ve olamaz. Ve hiçbir şey bu mu'cize-i ekberin yerini tutamaz.”

Ey muhterem Hâkimler! Yalnız son cümlesini nümûne olarak size arz ettiğimiz bu ehemmiyetli fıkranın başında yazılan ihtar kelimesi bir suça mesned olabilir mi? Bu yazı şahsî bir nüfûz te'mini için mi yazılmış? Yoksa nev'-i beşerin Kur'ân hakikatlerini aramağa başladığını beyân ile istikbâlde Kur'ânın beşeriyete hâkim olacağını mı haber veriyor ve isbât ediyor? Bu hususu yüksek takdirinize havâle ediyoruz.

Evet Risale-i Nur müellifi, Kur'ânın dersinden aldığı ve ayn-ı hakikat olan bu ihtarları beyân etmesi, beyân ve isbât ettiği derslerin ve mevzûların hakkâniyetine bir hüccet içindir. Evet, ayn-ı hak ve hakikat olduğunu dikkatle bakanlar görebilirler. Ve bir deryâ-yı îmân ve bir hazine-i tevhid ve bir ummân-ı hikmet hâlinde coşan bir hàrikanın, istikbâlin nesillerinde ve milyonlar kalb ve gönüllerde nasıl kemâl-i şa'şaa ile yaşayacağını ve alkışlanacağını hissedebilirler. Ve Türk milletinin bin yıllık kudsî mefâhir-i milliyesine mümâsil yine Türk milletinin dünyaya örnek olmuş kahraman ecdâdının yerinde İslâmiyet hakikatlerine sarılarak yine Kur'ânın bayraktarlığı vazifesiyle istikbâlin kıt'alarında hâkim-i manevî olacağını hissedebilirler.

Bu çok yüksek ve çok ehemmiyetli hakikatleri tam anlayabilmek için, Bediüzzaman’ın bundan kırk sene evvel 1327 de Şam’da Câmiü'l-Emevî’de, içinde yüz ehl-i ilim bulunan onbin kişilik bir cemâate hitâben îrâd buyurdukları “Hutbe-i Şâmiye” eserini okumak lâzımdır. Şimdi o eserin tercümesini yapmak lütfunda bulunan o azîz zât, o zamanda perîşan ve esâret altında bulunan İslâm Âlemine pek azîm müjdelerle medeniyetin seyyiâtı hasenesine gâlib gelmesine mukâbil istikbâlde İslâmiyetin kuvvetiyle medeniyetin mehâsini galebe ederek Şems-i İslâmiyetin büyük milletler ve kıt'alar üzerinde hâkim olacağını beyân ve isbât ederek haber veriyor.

Mâdem o ehl-i vukûf ismini alanlar, “kalbe ihtar edilen bir mes'ele” cümlesinde hakikate nüfûz edemeyerek yanlış mânâ çıkarmışlar. 1327 den tâ 1371 senesinden sonraki Âlem-i İslâmın mukadderâtına nazar eden Hutbe-i Şâmiye’deki hakikatler dahi –bilirkişilerin yanlış anladıkları veya yanlış mânâ verdikleri– bu “ihtar” kelimesinin hakikatini ve geniş mânâsını çok yüksek bir hakikat hâlinde gösterdiğinden Hutbe-i Şâmiye eserinin tercümesini mahkemeye arz ediyoruz. Ve yalnız burada eserde isbât edilen mes'elelerin âhirinde zikredilen birkaç cümleyi yazarak takdim ediyoruz:

“Evet, ben kendi hesabıma aldığım dersime binâen ey İslâm cemâati! Müjde veriyorum ki: Şimdiki Âlem-i İslâmın saâdet-i dünyeviyesi, bâhusus Osmanlıların saâdeti ve bilhassa İslâmın terakkîsi ve onların uyanması ve intibâhı ile olan Arabın saâdetinin fecr-i sâdıkının emâreleri inkişafa başlıyor. Ve saâdet güneşinin de çıkması yakınlaşmış. Ben dünyaya işittirecek bir derecede kanâat-ı kat'iyyemle derim: İstikbâl yalnız ve yalnız İslâmiyetin olacak ve hâkim, hakàik-ı Kur'âniye ve îmâniye olacak. Öyle ise şimdiki kader-i İlâhî ve kısmetimize râzı olmalıyız ki: Bize parlak istikbâl, ecnebîlere müşevveş bir mâzi düşmüş.”

“Eğer biz ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakàik-ı îmâniyenin kemâlâtını ef'âlimizle izhâr etsek, sâir dinlerin tâbileri elbette cemâatlerle İslâmiyete girecekler. Belki, küre-i arzın bazı kıt'aları ve devletleri de İslâmiyete dehàlet edecekler.”

“Ey bu Câmiü'l-Emevî’deki kardeşlerim gibi Âlem-i İslâmın câmi-i kebîrinde olan kardeşlerim! Siz de ibret alınız. Bu kırkbeş senedeki hâdisâttan ibret alınız. Tam aklınızı başınıza alınız. Ey mütefekkir ve akıl sâhibi ve kendini münevver telâkki edenler! Hâsıl-ı kelâm biz Kur'ân şâkirdleri olan Müslümanlar, bürhâna tâbi oluyoruz; akıl ve fikir ve kalbimizle hakàik-ı îmâniyeye giriyoruz. Başka dinlerin tâbileri gibi ruhbanı taklid için bürhânı bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbâlde, elbette bürhân-ı aklîye istinâd eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur'ân hükmedecek.”

“Evet şimdi olmasa da otuz-kırk sene sonra fen ve hakîki mârifet ve medeniyetin mehâsini o üç kuvveti tam techiz edip, cihâzâtını verip o dokuz mânileri mağlûb edip dağıtmak için taharrî-i hakikat meyelânını ve insaf ve muhabbet-i insaniyeyi o dokuz düşman tâifesinin cebhesine göndermiş, inşâallâh yarım asır sonra onları darmadağın edecek.”

“İşte Amerika ve Avrupa tarlaları böyle dâhî muhakkìkleri –Mister Karlayl ve Bismark gibi– mahsulât vermesine istinâden ben de bütün kanâatimle derim: Avrupa ve Amerika İslâmiyet ile hâmiledir. Günün birinde bir İslâmî devlet doğuracak.”

“Hem de İslâmiyet güneşinin tutulmasına (inkisafına) ve beşeri tenvir etmesine mümânaat eden perdeler açılmağa başlamışlar. O mümânaat edenler çekilmeğe başlıyorlar. Kırkbeş sene evvel o fecrin emâresi göründü. 71’de fecr-i sâdıkı başladı veya başlayacak.”

“Ey Câmi-i Emevîde kardeşlerim! Ve yarım asır sonraki Âlem-i İslâm Câmiindeki ihvânlarım! Baştan buraya kadar olan mukaddimeler netice vermiyor mu ki: İstikbâlin kıt'alarında hakîki ve manevî hâkim ve beşeri, dünyevî ve uhrevî saâdete sevk edecek yalnız İslâmiyettir ve İslâmiyete inkılâb etmiş ve tahrifattan ve hurâfâttan sıyrılacak İsevîlerin hakîki dinidir ki: Kur'âna tâbi olur, ittifak eder.”

Muhterem Hey'et-i Hâkime! Risale-i Nur müellifi aleyhindeki bütün iftiralara ve isnâdlara karşı hukukî en kat'î cevab olarak üç mahkemenin ve üç ehl-i vukûfların tedkikten sonra eserleri iâde etmeleridir.

Hem Üstadımızın yirmiyedi senelik hayatı ve yüzotuz parça kitabı ve mektûbları, üç mahkeme ve hükûmet memurları tarafından tam tedkik edildiği ve aleyhinde çalışan zâlim, mürted ve münâfıklara karşı mecbur olduğu, hattâ i'dâmı için gizli emir verildiği hâlde, dini siyasete âlet ettiğine dair en ufak bir emâre bulamamaları, dini siyasete âlet etmediğini kat'î isbât ediyor. Hayatını yakından tanıyan biz Nur şâkirdleri ise, bu fevkalâde hâle karşı hayranlık duymakta ve Risale-i Nur dâiresindeki hakîki ihlâsa bir delil saymaktayız.

Bu itibarla onu bazı iftiralarla çürütmek isteyen, vatan ve milletin saâdeti lehindeki hizmetlerinin aleyhindeki gizli, zâlim düşmanlarının plânlarını âdilâne kararınızla mahvedeceğinizi ve müfterilerin yanlış isnâdlarını yüzlerine çarpacağınızı adâlet ve vicdânınızdan bekler, hürmetlerimizi takdim ederiz.

Eskişehir Nur Talebelerinden:

Yaşar, Osman Toprak, Ahmed,

Osman, Ceylan, Şükrü,

Bayram, Sungur, Hüsnü ∗∗∗

► (090) ◄ Hey'et-i Sihhiyeye

HEY'ET-İ SIHHİYEYE

Onbeş sene evvel Rehber’in başında yazıldığı gibi, bazı gençler kendilerinin hayat-ı dünyeviye ve uhreviyesini muhâfaza için yanıma geldiler. Ben de onlara Lillâh için o Rehber dersini verdim.

O Risale bir-iki hâşiye müstesnâ hem Isparta Hükûmeti, hem Denizli Mahkemesinde, hem Ankara’nın ağır ceza ve Temyiz Mahkemesinin iki sene ellerinde kalması neticesinde berâet kazanması ve tamamen Risale-i Nur Külliyatı Rehber de içinde olduğu hâlde iâde edilmesi ve bir nüshası Ankara Emniyet Müdürünün eline geçmesi ile (Rehberin başında yazıldığı gibi) bir tek kelimesine ilişmesi ile âhirinde gelen cümleyi okuyunca hakikati anlaması ve intişarına mâni olmaması.

Hem binlerce nüsha intişar ettiği hâlde hiçbir yerde bir zarar, bir i'tirâz görülmemesi, hattâ Mersin’in Tarsus kazasında birkaç Nur kitaplarını müsâdere ederek Gençlik Rehberi de içinde olduğu hâlde Ankara’ya gönderilip, tedkik ettirildikten sonra, vilâyetin emriyle tamamen serbesttir diye, resmî vesika vermeleri ve İstanbul’da tab' edildiği zamanda kanunen beş-altı makama gönderildiği ve ellerinde beş-altı ay kaldığı hâlde ilişmemeleri, Rehber’in ehemmiyetini ve kanunen dahi serbest olduğunu isbât ediyor.

Sonra binden fazla gençler Ankara ve sâir vilâyetlerin mekteblerinde ondan vatan, millet, ahlâk cihetinde istifade ettikleri ve hiç kimse zarar görmediği hâlde, birden hiçbir medâr-ı mes'ûliyet olmayan bir-iki kelimeye yanlış mânâ vermek, meselâ “Gençlik Rehberi” nâmını vermekle bir suç mevzûu yapmışlar.

Biri de müellifi tab' etmemiş, kendi bîçâre hasta yatağında iken, gençler tab' ettikleri hâlde, şahsî nüfûz te'mini için yazılmış diye, suç mevzûu yapıp tab' edene değil de, müellifini ağır cezaya vermek, hem zorla oraya celbetmek, hâlbuki onbeş sene evvel yazılmış ve af kanunu ve mürûr-u zamanı, hem berâeti görmüş, öyle ise bütün bütün kanunsuz olarak bir garaza binâen müellifine bu kadar musırrâne ilişiyorlar.

Ben de diyorum ki: On vecihle kanunsuz, bu kadar musırrâne hastalığım zamanda iktidarım harici beni mahkemeye vermenin sebebi, Rehber’in vatana, millete, âsâyişe pek büyük faydası olduğu için, anarşilik ve dinsizlik hesabına ilişiyorlar diye ihtimal veriyorum.

Şimdi bu kanun nâmına garazkârâne kanunsuzluk hesabına beni cebren, zorla İstanbul’a mahkemeye sevk etmekte, benim çok ihtiyarlık, za'fiyetim ve zehirli şiddetli hastalığım kat'iyyen tıbben, fennen mazeret-i kat'î olduğu gibi, dört defa o noktadan rapor alıp, onlara gönderdiğimiz hâlde, yine ısrarla beni zorlamakta olduklarından, pek şiddetli rûhuma dokunmuş, daha benim mahkeme ve idare huzurunda konuşmak iktidarım haricindedir. Konuşsam da vatan, millet ve âsâyişe zarar vermek fikriyle çalışan ve beni hilâf-ı kanun muhâkeme edenlerin yüzüne vurmaya mecbur olacağım. Daha bu kadar zulme tahammül edemeyeceğim. Bu ise ehemmiyetli başka bir nev'i hastalıktır. Hem vatana bu manevî hastalık zarar vermek ihtimali var.

Şimdi Hey'et-i Sıhhiyeden ricâm, beni tanıyanlar ve benimle yakından alâkadar olanlar ve hizmet edenler biliyorlar ki, gizli düşmanlarım müteaddid defadır beni zehirliyorlar. Teğaddî edemiyorum. Hattâ hizmetçimle beş dakikadan fazla konuşamıyorum.

Hem başımda şiddetli ve devamlı nezle ve bir gözüm o nezleden ağrıyor ve akıyor. Müzmin kulunç ve şiddetli sancı ile hastayım.

Hem yirmisekiz sene gurbette kaldığımdan ve başkalarının muâvenetini kabûl etmediğimden pek zarûrette yaşadığım için zaafiyet fazladır. Hattâ zorla merdivenden çıkıyorum. Zarûret-i kat'î olmazsa beş dakika konuşamıyorum, yoruluyorum.

Ben sâbık mahkemelerde hem Risale-i Nur, hem Risale-i Nur talebeleri için tahammül ediyordum. Ve tam hakikati izhâr etmiyordum. Bir derece zulümlerine tahammül edip haksızlıklarını yüzlerine vurmuyordum. Tâ masûmlara, âsâyişe zarar gelmesin diye sabır ve her nev'i zulüm ve işkencelere tahammül ediyordum.

Şimdi ise Risale-i Nura Âlem-i İslâm sâhib çıktı. Nur talebeleri de benim müsâmahama ve düşmanlarıma ilişmemekliğime ve zulümlerine sükût etmeme ihtiyaçları kalmadı. Onun için benim damarıma pek şiddetli dokunulduğunda irâde ve ihtiyarım haricinde karşıma çıkan gizli düşmanlarımın bana zararlarına vesile olan, beni cezalandırmağa çalışanlara hakikati çıplak olarak böyle söyleyeceğim. Sükût... Şimdi izhâr edilmeyecek.

Mâdem hakikat böyledir, Hey'et-i sıhhiye benim hem maddî, hem manevî hem sinir, hem kalb, hem nezleli baş hastalıklarım, hem kulunç ve sancı ve mahkemelerde konuşma iktidarsızlığı ve hem mâdem resmen vekillerim oradadırlar, hem tab'edenler de oradadırlar; istinâbe sûreti ile ifâdemin alınması için fennî ve tehlikeli hastalığı var şeklinde rapor verilmesini ricâ ederim.

Emirdağı’nda

Said Nursî ∗∗∗

► (091) ◄

Azîz ve Mübârek Müşfik Üstadım!

Bu arîzamı Nurla alâkadar ve Hac refîklerimdem Karakoçan’lı Hacı Sabri kardeşimle takdim ediyorum.

Evvelâ: Mübârek ellerinizi kemâl-i ihtiramla takbîl eder, bu âciz ve pür-taksîr kardeşiniz ve talebenizi müstecâb ve mübârek duânızda dâhil buyurmanızı istirham eylerim.

Sâniyen: Hacı Sabri kardeşinizi ve diğer yeni alâkadarları da duâlarınıza dâhil buyurmanızı ricâ ederim.

Sâlisen: Kardeşim Husrev gerek zât-ı àlîlerinin, gerekse diğer kardeşlerinin mektûblarını emirlerinize atfen göndermekte devam ettiği için Lillâhi'l-Hamd vaziyetten haberdar bulunuyoruz.

Râbian: Gerek Husrev kardeşimin ve gerek Ceylan’ın gönderdikleri eserleri kardeşlere verdim ve parasını kendilerine gönderdim. Urfa’dan biraz daha istedim. Gelince inşâallâh onları da talebelere vereceğim. Eserlerden bir takımını Hacı Sabri almıştır.

Hâmisen: Reisicumhurun nutkundan gelen müjdeli istihrâcın tahakkuk etmesini eltâf-ı İlâhiyeden niyâz ederiz.

Sâdisen: Nurun neşri ve fütûhâtı için Rahîm ve Kerîm Rabbimiz muvaffak buyurduğu nisbette istihdamımız Lillâhi'l-Hamd devam ediyor.

Akşamları Nurlu cemâatten mürekkeb fakirhânemize gelen cemâate tedrîsat-ı Nuriyede devam olunuyor.

Malatya seyahatimde oradaki alâkadarların çalışma tarzlarını söyledim. Büyük Doğucuların bu fakiri kendi zümrelerine katmak hususundaki tekliflerine: “Büyük Doğuculuk siyâsî bir teşekkül müdür?” diye sordum. “Evet” dedikleri için, “Sizin yalnız îmânî ve Kur'ânî mesâildeki müşküllerinizi ve izâhını arzu ettiğiniz noktaları Risale-i Nurun yardımı ile halle çalışırım. Benim mesleğim, ihtiyar ve şuûrum taalluk etmeden Risale-i Nur dâiresinde istihdamdan ibarettir. Îmân ve Kur'ân mes'elelerinize hemfikrinizim. Fakat siyasetle iştigâl edemem.” meâlinde cevab verdim. Yalnız bu zümreden Nurlarla alâkadar olanlar var. Onların el ele vererek hem eserleri okumalarını ve anlayamadıkları yerleri sormalarını Kur'ânî hattı öğrenmeye gayret etmelerini ricâ ettim. Malatya, Urfa, Antep’tekileri eserleri edinmeye ve alâkalarını arttırmaya âcizâne yazılarımla teşvik etmekteyim. Şimdilik mesâil-i Nuriyem böyledir.

Cenâb-ı Hakk’a nihâyetsiz hamd ve şükür olsun ki, hesabsız kusurlarımla beraber bu Kur'ânî ve îmânî hizmette istihdama lâyık görmüştür.

Elbette mübârek ve müşfik Üstadımın duâları bereketiyle zümre-i Nuriyenin âciz bir ferdi olmakta devam ve öylece Livâü'l-Hamd-i Aleyhissalâtü Vesselâm tahtında toplananlardan olurum.

Tekrar tekrar mübârek ellerinizi kemâl-i ta'zîmle takbîl eyler, alâkadar kardeşlerimin de selâm, duâ ve ihtiramlarını arzederim. Muhîtinizdeki maddeten ve ma'nen yakın bütün arkadaşlara arz ve ihtiram eylerim. Erhamürrâhimîn olan Rabbimizden dâimî niyâzım, azîz, muhterem ve müşfik Üstadımdan ebediyen râzı olsun ve bütün maksadını hâsıl eylesin. Âmîn.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

El-hubbu fillâh muhibb-i muhlisiniz

Hulûsî ∗∗∗

► (092) ◄

Çok Sevgili Müşfik Üstadım Efendim Hazretleri,

Evvelâ: Hem mübârek leyâli-i aşerenizi, hem kudsî bayramınızı rûh u canımla tebrik eder, arz-ı hürmetlerimle Nur neşreden ellerinizden öper, kusurâtımın affını istirham ederim.

Sâniyen: Bu günahkâr âdi, âciz, kusurlu, liyâkatsiz, miskin, tenbel talebenizi Risale-i Nurun hakàik-ı kudsiye-i îmâniye ve Kur'âniyesine ve sevgili Üstad’ın terbiye-i maneviye ve maddiyesine mazhar buyuran Cenâb-ı Erhamürrâhimîne hadsiz şükrediyorum. Elhamdülillâhi hâzâ min fadli rabbî.

Sevgili Üstadım! Terbiye-i maneviyenizin âsârını her vakit bize ihsâs eden Rabb-i Rahîmime ne kadar şükretsem yine azdır. Tahdîs-i ni'met olmak üzere şunu da arz etmek isterim ki: Hastalığımdan müştekî değilim. Çünkü Lillâhi'l-Hamd, nur-u aynım ve sürûr-u rûhum ve gıdâ-i kalbim olan Risale-i Nurun hakikatlerini bilfiil ve bittecrübe ders almama sebeb oldu.

Hem hakikaten ömrü kırkıncı seneyi devriyesinde müdhiş bir tarzdaki maddî ve manevî hastalıklarıma herbir ricâsında rûha ve kalbe binler nur-u tevhidi ve ziyâ-yı tesellîyi serpen İhtiyarlar Risalesi..

Hem herbir devâsında bînihâye şifâ-yı manevî bulunan Hastalar Risalesi..

Hem onbir kelime-i kudsiye-yi tevhidiyenin pek hàrika ve emsâlsiz bir tarzda tılsımlarını keşfeden ve herbir cümlesinden Nur-u Tevhid fışkıran Yirminci Mektûb..

Hem hakàik-ı îmâniyenin en son ve en müşkül ve en derin ve bütün filozofları, hattâ hükemâ-i İslâmiyeyi dahi hayrette bırakan çok mühim muammâları halleden Yirmidördüncü Mektûb..

Hem kalbin bütün manevî yaralarına kudsî bir tiryâk olan Onyedinci Söz ve emsâli Risaleler pek hàrika bir tarzda imdâdıma yetişti ve tedâviye başladı.

Ve bana şöyle bir kanâat-ı kat'iyye verdi ki: Güyâ Risale-i Nur, ezcümle mezkûr risaleleri hem ben, hem hastalık münâsebetiyle yanıma gelenler ders alsınlar diye, Rahmet-i İlâhiye tarafından hastalandırılmışım.

Evet: Sanki, sevgili, müşfik Üstadımız İhtiyarlar Risalesi’ni gençlere, Hastalar Risalesi’ni sıhhatte olanlara yazmış.

Sâlisen: Orada bulunan ve sevgili Üstadımızın kıymetdâr hizmetinde bulunan muhterem arkadaşlarımıza, hem birer birer selâm, hem bayramlarını tebrik ederim. Sevgili Üstadımızın ellerinden, kardeşlerimizin gözlerinden öperim.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Çok kusurlu ve hasta talebeniz

Mehmed Feyzi ∗∗∗

► (093) ◄

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!

Bir zât, uzunca bir mektûb yeni hurûfla bana yazmış, kendisinin kim olduğunu bildirmemiş. Üç noktada şübhe edip bir nev'i i'tirâz gibi yanlış mânâ verdiği için güyâ bizi îkaz ediyor. Meşrebimiz münâkaşa ve münâzara olmadığından ve kusurumuzu hakîki olarak gösterenlerden memnun olduğumuzdan, bu mechûl zâtın mektûbunda üç esâsın hakikatini gösterip yanlışını tashih etmek istedim.

Birinci Esâs: Risale-i Nurun üstadı ve me'hazi ve Said’in de çok zamandan beri bir virdi olan bazı âyetler, bir hizb-i Kur'ânî sûretinde bir kısım talebelerin arzularıyla kaleme alınmış. Sonra da tab'edilmiş. Ve dört-beş mahkemenin de gösterdiği ehl-i vukûf ulemâları ve hattâ Diyânet Riyâseti dâiresi ve İstanbul’un fetvâ dâiresindeki tedkik-i kütüb-ü diniye hey'etinden hiçbir âlim ve ehl-i vukûf ulemâları i'tirâz etmemişler. Belki takdir edip tahsin etmişler. Çünkü başta sahâbeler ve matbu' Mecmuatü'l-Ahzâb’da bulunan Hazret-i Üsâme Radıyallahu anh hizb-i Kur'ânîsi ki;

herbir günde bir kısmını okumakla taksim edilmiştir. Ve aynı kitapta ve Mecmuatü'l-Ahzâb’ın aynı cildinde İmâm-ı Gazâlî’nin (R.A.) bir hizb-i Kur'ânîsi ve çok ehl-i velâyetin kendi meşreblerine muvâfık bazı sûreleri ve âyetleri bir hizb-i mahsûs-u Kur'ânî yaptıkları meydândadır.

On sene evvel şehîden vefât eden Merhum Hâfız Ali gibi Nurun Kahramanlarından benim hususî virdimi ve Risale-i Nurun üstadları ve menba'ları olan mühim âyetleri cem'etmek istediler. Sonra onlara gönderdim. Onlar da tab' ettirdiler. Çünkü, herkes her vakit bütün Kur'ânı okumağa vakit bulamıyor. Fakat böyle bir hizb-i Kur'ânî eline geçse her vakit istifade edebilir fikriyle, hem sevâbları çok ziyâde olan âyetler ve sûreler, içinde yazılmış. Zâten Kur'ân-ı Hakîmin bir mu'cizesi şudur ki, ehl-i hakikatten ve kemâlâttan herbir meslek sâhibi, meşrebine muvâfık, Kur'ânda bir Kur'ânını, bir hizb-i mahsûsunu, bir üstadını bulur. Güyâ tek bir Kur'ânda binler Kur'ân var.

Bu mu'cizenin sırrı şudur ki, Kur'ân-ı Hakîmin âyetlerinin ve kelâmlarının münâsebetleri yalnız beraber olanlara değil, belki pekçok âyetlere ve kelâmlara ve kelimelere münâsebeti var, bakıyor. İşârâtü'l-İ'câz tefsir-i Nuriyede bu sır bir derece gösterilmiş. Demek başka kelâmlara benzemez. Herbir âyet, binler âyetlere bakar birer yüzü ve gözü var.

Bu vaziyet-i Kur'âniye çok hakàika medârdırlar. Ehl-i tarîkat ve ehl-i hakikatin herbir kısmı kendi mesleğine göre o küllî Kur'ân içinde bir mahsûs hizibleri var.

İşte Risale-i Nurun Hizb-i Kur'ânîsi de o nev'iden birisidir. Bunu böyle neşretmek için evliyâdan olan merhum Hâfız Ali bunun tab'ını acele etmek istedi. Çünkü, tamam Kur'ânın Risale-i Nurun keşfiyâtıyla hattında bir nev'i mu'cize-i tevâfukiye bulunmasından onu tab'edip bastırmak için bu hizb-i Kur'ânîyi bir mukaddimesi, bir müjdecisi olarak bastırdılar.

Evet, şimdiki Husrev’in kalemiyle yazılan ve pek hàrika olan ve tevâfuk cihetinde mu'cizâtlı olan Kur'ânımızın onbeş seneden beri tab'ına çalışıyoruz. Ve fakat ekser Nurcular fakirü'l-hâl olduğundan ve fotoğrafla tab'ı lâzım geldiğinden ve yirmibeş bin banknot masraf lâzım olmasından Hizb-i Kur'ânımız mukaddime olarak daha evvel, bu mu'cizeli Kur'ânımızın bir müjdecisi olarak tab' edildi. İşte bu mu'cizeli Kur'ânımızı, hem Diyânet Riyâseti tedkik etmiş, çok beğenmiş; hem İstanbul’daki fetvâ dâiresindeki tedkik-i mesâhif ulemâsı gayet güzel görmüş. Gayet güzelce tedkik edip musahhah olarak bize iâde etmiş. İnşâallâh yakında bu Kur'ânımız basılarak, bir hediye-i Nuriye olarak Âlem-i İslâma neşredilecektir.

O kendini bildirmeyen zâtın şübhe ettiği:

İkinci Mes'ele: Pekçok Nurcuların haddimden yüz derece ziyâde hüsn-ü zanlarıyla benden zannettiği medâr-ı iftihar sıfatları yüz defa onların hatırlarını kırıp reddetmişim. Fakat yirmisekiz sene siyasetçiler Risale-i Nurun sırf îmânî ve uhrevî mesleğini şimdiki medenîleşmek fikirlerine müsâid görmediklerinden yirmisekiz senedir hapislerle mahkemelerle, tarassudlarla, asılsız isnâdlarla Nurcuları ürkütmekle ve beni çürütmek cihetiyle Risale-i Nuru neşrettirmemek için emsâlsiz bir vaziyete düşmüştüm. Yarım ümmî ve ittiham altında ve Nur şâkirdlerini bütün bütün kaçırmamak için bana karşı medhi, şahsımdan reddedip medhiniz Nurlara ait olabilir. Ve gördüğünüz meziyetler benim değil Risale-i Nurundur. O da Kur'ân-ı Hakîmin bir hakikatinin bir tefsiridir. Ve her asırda dine ve îmâna tam hizmet eden müceddidler geldikleri gibi, bu acîb ve komitecilik ve şahs-ı manevî-i dalâletin tecâvüzü zamanında bir şahs-ı manevî müceddid olmak lâzım gelir. Eski zamana benzemez. Şahıs ne kadar da hàrika olsa, şahs-ı maneviye karşı mağlûb olmak kàbildir. Risale-i Nurun o cihette bir nev'i müceddid olması kaviyen muhtemel olduğundan o sıfatlar, hâşâ, benim haddim değil, belki mükerrer yazdığım gibi, benim hayatım Risale-i Nura bir nev'i çekirdek olabilir. Kur'ânın feyziyle, Cenâb-ı Hakk’ın ihsânıyla o çekirdekten Risale-i Nurun meyvedâr, kıymetdâr bir ağaç hükmüne icâd-ı İlâhî ile geçmesidir. Ben bir çekirdektim, çürüdüm, gittim. Bütün kıymet Kur'ân-ı Hakîmin mânâsı ve hakikatli tefsiri olan Risale-i Nura aittir.

Kendini bildirmeyen zâtın:

Üçüncü Şübhesi: Büyük Cihad’ın ve Sebilürreşâd’ın neşrettiği gibi ben ilân etmişim ki; dine, îmâna hizmeti ve Risale-i Nuru; değil dünya siyasetine, belki kemâlât-ı maneviyeye ve makàmât-ı àliyeye âlet edemediğim gibi.. herkesin hoş gördüğü saâdet-i uhreviye ve Cehennemden kurtulmaya vesile etmemek ve yalnız emr-i İlâhî ve rızâ-yı İlâhîden başka hiçbir şeye âlet etmemek bu zamanda Nurun hakîki kuvveti olan sırr-ı ihlâs-ı hakîkiyi muhâfaza etmeye beni mecbur etmiş ki: Sıddık-ı Ekber (R.A.) dediği olan: “Mü'minler Cehenneme gitmemek için Allah’tan isterim, benim vücûdum Cehennemde büyüsün ki, onların yerine azâb çeksin” diye söylediği kudsî fedâkârlığının bir zerresini ben de kendime kazandırmak için, îmân ile Cehennemden birkaç adamın kurtulmaları için Cehenneme girmeyi kabûl ederim demişim. Zâten ibâdet, Cennete girmek ve Cehennemden kurtulmak için kılınmaz; bozulur. Belki rızâ-yı İlâhî ve emr-i Rabbânî için yapılır.

Yine Hizb-i Kur'ânımızın bahsine döneriz:

Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın büyük bir kumandanı olan Hazret-i Üsâme Radıyallahu Anh; bir gün “hamd”e ait, bir gün “istiğfar”a ait âyetler, bir gün “tesbih”e ait, bir gün “tevekkül”e, bir gün de

“selâm” lafzına, bir gün de “tevhid” ve “Lâ ilâhe illâ Hû”ya ait, bir gün de “Rab” kelimesine ait bütün Kur'ândan müteferrik sûrelerden bir hizb-i Kur'ânî çıkarmış, kendine bir vird eylemiş. Demek böyle hizblere izn-i Peygamberî (Aleyhissalâtü Vesselâm) var.

Hem bizim hizb-i Kur'ânımız îmân hakikatlerine dair âyetleri, hususan sûreler başlarındaki âyetleri cem'ettiğinden başlarında ﴾ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴿ yazılmış. Bu hizb, tamam Kur'ânı okumağa büyük bir şevk verir. Noksaniyet vermez. Hem yirmi günde okunacak arzu edilen bazı îmânî âyetler bir-iki günde bu hizipte okunduğundan, bir zaman bütün sûrelerin başında bir kısım âyetleriyle beraber, Risale-i Nurun esâsları olan bazı âyât-ı îmâniyeyi kendime vird eylemiştim. Sonra bir hizb sûretine girdi.

O mechûl zât, izzet-i ilmiyeyi fir'avuncuklara karşı muhâfazamı bir enâniyet tevehhüm etmiş. Nur talebelerinin hakkımda hüsn-ü zanlarını bütün bütün kırmadığımı bir benlik tahayyül etmiş. Ve îmân hakikatlerine dair beyânâtıma talebelerin tam i'timâd ve kanâatlerini te'min etmek fikriyle ehl-i velâyetin ve bazı âyâtın kat'î kanâat ettiğim bine yakın emârât ve işâretlerinin izhârına mecbur olduğum için bir kısmını hàs kardeşlerime beyân etmemi bir nev'i hodfürûşluk zannetmiş.

Evet; bu zamanda dinsizlik hesabına, benlikleri fir'avunlaşmış derecede ve îmâna ve Risale-i Nura hücumları zamanında onlara karşı tedâfü' vaziyetimizde tevâzu' ve mahviyet göstermek büyük bir cinayet ve hıyânettir. Ve o tevâzu', tezellül hükmünde bir ahlâk-ı rezîle olur. Onlara karşı izzet-i diniyeyi ve şerâfet-i ilmiyeyi muhâfaza etmek için kahramancasına bir sebat bir kuvve-i maneviyeyi göstermek, acaba hiçbir vecihle hodfürûşluk olur mu? Hiçbir şöhret-perestlik ve enâniyet olur mu ki: O zât öyle tevehhüm etmiş.

Hem Risale-i Nura muhtaç ve îmânını kuvvetlendirmek ve kurtarmak için Nurları arayanlara karşı ki, onda üçü veya dördü şahsıma bakmayıp Nurdaki kat'î hüccetlerle iktifâ ettiği gibi, beş-altı tane hüccetlerin kıymetini bilmediği için benim şahsıma bakar. “Acaba bizi kandırdı mı, yoksa hakikat mı söylüyor?” diye şahsıma karşı hüsn-ü zanlarını kırmamağa mecbur olduğumdan, şahsımın gizli fenâlıklarına perde çekmek bir enâniyet olur mu?

﴿ وَمَٓا اُبَرِّئُ نَفْسِٓى اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ اِلَّا مَا رَحِمَ رَبِّى ﴾

âyet-i kerîmesinin sırrıyla nefs-i emmâreme i'timâd edemem. Nefis kusursuz olmaz. Fakat şimdi bu zamanda ejderhalar, ifritler hükmünde dinsizlik komitelerinin hücumları ve tahribâtları zamanında müdafaamda, bende görünen o sinek kanadı kadar kusurları görmek, o hücum edenlere bir yardım hükmüne geçmektir. Ve on aded muhtaçlardan beş-altı bîçâreyi Nurun ilâçlarından mahrum etmektir. Bu nokta için ben kendi kuvvetime, meziyetime hiç i'timâd etmeyerek, yalnız hakikat-i Kur'âniye ve onun tefsiri olan hakàik-ı îmâniyedeki kuvvete istinâden dünyaya ilân ediyorum ki: Bütün dinsizler toplansalar, ben onlara karşı çekinmeyerek meydân okuyorum. Ve başımı eğmiyorum. Ve izzet-i ilmiyeyi kırmıyorum. Eğer bu bir benlik ise, o hiçbir cihetle bana ait değil ve benlik olamaz. Salâbet-i îmâniye olur.

Zâten ben nasıl tabiatı, icâd itibariyle inkâr ediyorum. Ve Risale-i Nur bunu kat'î isbât etmiş. Öyle de; beşeri gurura, enâniyete, fir'avunluğa sevkeden iktidarı da tabiat gibi inkâr ediyorum. Yalnız beşerin duâsı, bir fiilî duâ nev'inde samîmî bir ihtiyaç ile cüz'î kesbi, bir makbûl duâ hükmüne geçer. Onu da Cenâb-ı Hak kabûl eder. Keşfiyât nâmındaki beşere lâzım olan hàrikaları ihsân eder diye kat'î delillerle ilm-i usûli'd-dinin ulemâsı, kader ve cüz'-i ihtiyarî bahsinde isbât ettikleri gibi.. ben de aynelyakìn derecesinde kat'î kanâatle feyz-i Kur'ânî ile Risale-i Nurun hüccetleriyle evvelâ kendi nefsimde, sonra herkesteki benlik ve iktidarın icâd ve ihsân ve tevfik-i İlâhînin yalnız bir perdesi olduklarını kat'î bildiğim için nurlara ve kardeşlerime ilân etmişim ki: Ben bir çekirdektim. Çürüdüm. Acz ve ihtiyaç ve samîmî istemek ve fiilî duâ etmek neticesinde Cenâb-ı Erhamürrâhimîn, Risale-i Nuru o çekirdekten halkedip ihsân etmiş. Nurun mektûbatındaki bütün medâr-ı medih fıkralar o nurânî ağaca aittir. Benim hissem kat'iyyen hiçbir cihette fahir olamaz. Belki, yalnız ve yalnız şükürdür. Öyle ise kâinât adedince Eşşükrülillâh - Elhamdülillâh...

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Said Nursî ∗∗∗