Emirdağ Lâhikası

► (083) ◄

25. bölüm / 31

► (083) ◄

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا

Azîz, Sıddık, Mübârek Kardeşlerim;

Evvelâ: Medresetü'z-Zehrâ erkânlarının arzularıyla verilen bir dersin bir hülâsasını sizlere de söylemeği münâsib gördük. O dersin mevzûu da umum kâinât mevcûdâtı hesabına Mi'râc Gecesinde, Fahr-i Kâinât ve netice-i hilkat-i âlem Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, huzur-u İlâhîde nev'-i beşerin, belki umum zîhayat, belki umum mahlûkat nâmına selâm yerinde:اَلتَّحِيَّاتُ اَلْمُبَارَكَاتُ اَلصَّلَوَاتُ اَلطَّيِّبَاتُ لِلّٰهِ demesi; ve içinde bir küllî mânâ bulunduğundan bütün ümmet her gün çok defa namazlarında zikretmesi ile; ve ehl-i îmân içinde, herbir mertebe sâhibinin bir hissesi içinde bulunduğu; ve bundan evvel Hüve Nüktesi’nin hâşiyesinde, radyo vâsıtasıyla hava unsurunun hàrika mu'cizât-ı kudreti göstermesi cihetinde kalbe ihtar edildi ki: “Bir ehl-i îmân, ebedî bir saâdette, dünya kadar bir mülk-ü bâkîyi netice verecek bu kısacık ömr-ü dünyevîde ettiği ibâdette bir küllî ibâdet.. âdeta kendi hususî dünyasıyla beraber ibâdet etmiş gibi kendi hususî dünyası kadar bir mükâfât alacağı İşârât-ı Kur'âniyeden anlaşılır” diye; Hüccetü'z-Zehrâ’nın ikinci makamında, İlm-i İlâhî mebhasında اَلتَّحِيَّاتُ اَلْمُبَارَكَاتُ ilâ âhire’nin küllî mânâları rûhuma gelip, öylece teşehhüdde: اَلتَّحِيَّاتُ derken, birden hayâlime hususî dünyamın dört unsuru olan “toprak, su, hava, nur” unsurları dört küllî dil oldular. Herbir dil, milyarlar hattâ trilyonlar, katrilyonlar adedince اَلتَّحِيَّاتُ اَلْمُبَارَكَاتُ اَلصَّلَوَاتُ اَلطَّيِّبَاتُ لِلّٰهِ kelimelerini lisân-ı hâl ile söylüyorlar; hayâlen gördüm.

Bu unsurlardan “toprak” unsuru bir dil olarak bütün zîhayatların herbiri bir kelime-i zîhayat olup اَلتَّحِيَّاتُ derler. Çünkü herbir avuç toprak ekser nebâtâta saksılık edebilir ve menşe' olabilir bir vaziyettedir. O hâlde herbir avuç toprakta, ya bütün beşerin meydâna getirdikleri bütün fabrikaların adedince manevî küçücük mikyâsta fabrikalar –herbir avuç toprakta– bulunacak. Bu ise hadsiz derecede imkânsız... Veyâhut, bir Kadîr-i Mutlakın hadsiz kudreti, nihâyetsiz ilmi ve irâdesiyle olacak. Demek toprak unsuru, bütün eczâsı ile ve zerrâtı ile bu mazhariyet için hadsiz

اَلتَّحِيَّاتُ لِلّٰهِder. Yani: “Ezelden ebede kadar bütün zîhayatların hayat hediyeleri Zât-ı Vâcibü'l-Vücûd’a hàstır.”

Sonra herkesin hususî dünyasındaki gibi, benim de hususî dünyamın ikinci unsuru olan “su” unsuru dahi, küllî bir lisân olarak bütün zerrâtı ile, hususan zîhayatların menşe’lerine ve yaşamalarına hizmetleri noktalarında, trilyonlar, katrilyonlar adedince اَلْمُبَارَكَاتُ kelime-i mübârekesini lisân-ı hâl ile kâinâtta neşrediyor.

Çünkü, suyun katrelerinin gördüğü vazifeler, hususan nutfelerin ve çekirdeklerin ve tohumların intibâhında ve uyanıp vazife-i fıtriyelerine mazhar olmakta ve gayet acîb ve güzel ve hàrika o küçücük mahlûkların ve yavruların büyük ve gayet intizamlı ve mükemmel vazifelere mazhariyetlerini bütün zîşuûra tebrik ile “Bârekallâh!” dediren ve hadsiz “Bârekallâh, Mâşâallâh!” dedirmeğe vesile olmağa lâyık olan o mübâreklerin o vaziyetleri, o su unsurunun herbir zerresinin binler Eflâtun kadar ilmi ve binler Hakîm-i Lokman kadar hikmeti ve irâdesi bulunmak lâzımdır. Bu ise, suyun zerrâtı adedince muhâldir. Öyle ise bir Kadîr-i Zülcelâl’in ve bir Rahmân-ı Rahîm’in hadsiz kudret ve rahmet ve hikmet ve irâdesiyle o mübâreklerin, o hadsiz mu'cizâta mazhariyetleri cihetinde bütün o mübârekler adedince اَلْمُبَارَكَاتُ لِلّٰهِ kelimesini külliyetiyle söylediklerinden, bütün mahlûkat nâmına, Mi'râc Gecesinde, netice-i hilkat-i âlem olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm: اَلْمُبَارَكَاتُ لِلّٰهِ demiş. Yani: “Bütün bu medâr-ı tebrik ve mâşâallâh ve bârekallâh dediren bütün hâletler ve san'atlar Zât-ı Zülcelâl’in kudretine mahsûs olduğundan, bütün o hadsizاَلْمُبَارَكَاتُ لِلّٰهِ leri Cenâb-ı Hakk’a huzuru ile hediye ediyor.”

Sonra, herkesin hususî dünyasındaki “hava” unsuru dahi bir hüve kadar, herbir avuç havadaki herbir zerre, mazhar oldukları santrallık, âhize ve nâkilelik vazifeleri içinde bütün duâları ve salavâtları ve ricâları ve ibadetleri ifâde eden اَلصَّلَوَاتُ لِلّٰهِ cümlesini lisân-ı hâlleriyle dedikleri için; hava unsuru küllî bir lisân olarak o hadsiz kelimâtlarını katrilyonlar belki kentrilyonlar adedince söyleyerek Sâni'lerine, Hàlıklarına takdim ettiklerinden onların nâmlarına o küllî mânâ ile Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü

Vesselâm Cenâb-ı Hakk’a اَلصَّلَوَاتُ لِلّٰهِ diye takdim etmiştir. Yani: “Bütün duâlar ve ihtiyaçtan gelen ricâlar ve ni'metten çıkan şükürler ve ibâdetler ve namazlar, Hàlık-ı Külli Şey’e mahsûstur.”

Çünkü Hüve Nüktesi’nin hâşiyesinde denildiği gibi: Ya, hüve kadar bir avuç havanın herbir zerresi, umum dilleri bilecek ve söyleyenlerin yerlerini görecek ve yakın uzak herşeyi işitecek ve her şîveyi ve her harfin tarzını tam bilecek ve çok işleri beraber, şaşırmadan görecek bir kudret-i mutlaka ve irâde-i tâmmeye mâlik olacak. Bu ise hava zerreleri adedince muhâl olmasından, elbette ve elbette şübhesiz ve kat'î bir zarûretle o zerrelerin herbiri, Sâni'-i Hakîmi bütün sıfâtıyla gösterip şehâdet eder. Âdeta küçük bir mikyâsta âlemin büyük şehâdeti kadar şehâdetleri vardır.

Demek zerrât-ı havâiye adedince salavâtları ifâde eden –Mi'râc-ı Ahmedî’de Aleyhissalâtü Vesselâm– اَلصَّلَوَاتُ لِلّٰهِ denilmiştir.

Sonraاَلطَّيِّبَاتُ kelime-i tayyibe söylendiği vakit, birden “nar” ile “nur” unsuru yani, harâretli ve harâretsiz maddî ve manevî nur unsuru bir küllî dil olarak hadsiz ve nihâyetsiz bir sûrette lisân-ı hâl ile hadsiz diller ile اَلطَّيِّبَاتُ لِلّٰهِ diyor. Yani: "Bütün güzel sözler, güzel mânâlar, hàrika güzel cemâller ve bütün kâinâtın yüzünde cemâlleri görünen ezelî esmâ-i hüsnânın cilveleri ve başta enbiyâlar, evliyâlar, asfiyâlar olarak bütün ehl-i îmânın îmânları ile kâinâtın ve mahlûkatın görünen güzellikleri ve ehl-i îmânın îmânlarından neş'et eden güzel sözler, hamdler, şükürler, tevhidler, tehliller, tesbihler, tekbirler ﴾ اِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ ﴿ sırrı ile Arş-ı A'zam tarafına giden o kelimât-ı tayyibeleri ve dünyanın üç aded yüzünden gayet güzel olan esmâ-i İlâhiyeye âyinelik eden birinci yüzündeki hadsiz güzellikler, tayyibeler; ve dünyanın âhiret tarlası olan ikinci yüzündeki hadsiz hasenâtlar, hayırlar ve manevî meyveler ve güzellikler, tamamıyla ezel-ebed sultanı Kadîr-i Zülcelâl'e mahsûstur." diye, nar ve nur unsurunun bu küllî dili ile bu küllî ubûdiyeti, Ma'bûd-u Zülcelâl'e takdim etmek mânâsında olarak, Fahr-i Kâinât Aleyhissalâtü Vesselâm, umum mahlûkat hesabına اَلطَّيِّبَاتُ لِلّٰهِ demiş. Çünkü maddî ve manevî nur unsuru, mazhar oldukları vazifelerinin umumu hem beraber, hem ayrı ayrı Zât-ı Vâcibü'l-Vücûda işâret ve şehâdet ettikleri milyarlar nümûneleri var.

Evet, nur ve nar unsuru toprak, hava ve mâ unsurları gibi gayet kat'î ve bedîhî ve zarûrî bir sûrette o nümûnelerle gösteriyor ki: Bütün esbâb yalnız bir perdedir. Bütün icâdlar ve te'sirler, Zât-ı Kadîr-i Zülcelâl’indir. Çünkü, nur, aynen vücûd ve hayat gibi, kudret-i İlâhiyenin perdesiz bizzat mübâşeretine lâyık olmasından, esbâb-ı zâhirî hiçbir cihette perde olmadığından, vâhidiyet içinde ehadiyeti gösterir. Gayet cüz'î ve küçük bir vazifede, küllî ve geniş bir delil-i ehadiyete işâret eder ki; Hüve Nüktesi hâşiyeleriyle bunu gayet kısaca isbât ediyor. İşte milyarlar nümûnelerinden iki küçük nümûnesinden:

Birisi: Manevî nurun –ilim sûretinde– beşerin kafasında cilvesinin bir cüz'îsi tırnak kadar kuvve-i hâfızaya mâlik bir adamın kafasında, doksan kitabın kelimâtı yazılmış. Ve üç ayda, her günde üç saat meşgul olarak, hâfızasının sahifesinin yalnız o kısmını ancak tamam edebilmiş. Aynı adam, seksen sene ömründe gördüğü ve işittiği ve merakını tahrîk eden ve ona hoş gelen mânâları ve kelimeleri ve sûretleri ve savtları o tırnak kadar kuvve-i hâfızanın sahifesinde istediği vakitte müracaat edip bir büyük kütübhâne kadar bütün mahfûzâtının aynı şeylerini orada bütün istediklerini mevcûd ve muntazam yazılmış ve dizilmiş görüyor.

İşte bu tırnak kadar kuvve-i hâfızanın, bahr-i ummân gibi bir vüs'ati ve güneş gibi bir ihâtalı nuru ve bir ziyâ-i manevîsi ve zemin yüzü kadar geniş sahifeleri olmazsa bu hâl olamaz. Bu ise yüzbinler derece muhâl muhâl içinde ve imkânsız olduğundan; elbette ve elbette bu küçücük tırnak kadar hâfıza, levh-i mahfûz, bir sahife-i kader ve kudreti olan Alîm-i Mutlakın, ilim ve hikmet ve kudreti ile, o levh-i mahfûzun bir nümûnesini beşerin kafasında halk eylemesine kudsî bir şehâdet eder.

İkinci Cüz'î ve Küçücük Bir Nümûnesi: Elektriktir. Bir adam, elektrik lambasının acîb vaziyetini tedkik etmiş. Bakıyor ki, yüzer düğmelerdeki ve merkezlerdeki ve demir ve ip tellerdeki zerreler ve maddeler câmid, şuûrsuz, hareketsiz oldukları hâlde.. yalnız gayet cüz'î bir temâs neticesinde, on kilometre yeri dolduran karanlık derhâl gider; ve yerini, yarım sâniyede dolduran bir nur vücûda gelir. Bu gözle görünen karanlığın birden kaybolması ve yine gözle görünen o zulmet kadar nurun vücûda gelmesi elbette bir hayâl değil.

Ya o temâs eden câmid, şuûrsuz zerreler, hadsiz bir kuvveti ve bir nuru kendilerinde taşımakla beraber; birden yüz kilometre yerlere elini uzatıp, karanlığı süpürüp, temizleyip nurları dolduracak. Bu ise bütün şeytanlar ve dinsizler, maddiyûnlar toplansalar; bunu bir sofestâiye de kabûl ettiremezler (Hâşiye) <ft3>[^3]</ft3> .

[^3]:(Hâşiye) Yalnız aldatmak için bazı derin ve ehemmiyetli hakikatlere bir isim takıp güyâ o hakikat anlaşılmış gibi âdileştiriyorlar. Meselâ: "Bu elektrik kuvveti imiş" deyip, o ince ve derin hakikati ehemmiyetsiz yapıp âdi gösteriyorlar. Hâlbuki, kudretin o mu'cizesinin hikmetleri iki sahife ile ancak ifâde edildiği hâlde; bir tek isim takmakla, o hakikati ve o küllî hikmeti gizleyip, gayet küçük ve basit bir perdesini yerine ikame ederek; o mu'cizeli eseri, kör kuvvete ve serseri tesâdüfe ve mevhûm tabiata isnâd edip, Ebû Cehil'den daha echel bir dereceye düşüyorlar. İşte, İrâde-i İlâhiyenin nâmuslarının ünvânları olan Âdetullâh kanunlarının birisine beşer, aczinden mâhiyetini bilemediği o kanunun mâhiyetine elektrik nâmını verip, tenvirdeki hàrika mu'cize-i kudreti âdileştirmekle ve ma'lûm bir şey imiş gibi "elektrik kuvveti" diye bir isim takmakla, bunun gibi çok hàrikulâde mu'cizât-ı Kudret-i İlâhiyeyi câhilâne âdileştiriyorlar.

Veyâhut bütün kâinâta hükmü geçen ve bütün nurlar, onun “Nur” isminden feyz alan ve “Nure'n-Nur” ve “Hàlıka'n-Nur” ve “Müdebbire'n-Nur” olan Kadîr-i Zülcelâl’in ve Allâmü'l-Guyûb’un ve Alîm-i Mutlak’ın kudreti ile ve hikmeti ile olacak. İşte bu iki nümûneye kıyâsen hadsiz nümûneler var.

İşte اَلطَّيِّبَاتُ لِلّٰهِ bütün kâinâttaki nurları, güzellikleri, tayyibeleri ve kelimât-ı tayyibeleri ve hayırları ve kemâlâtları Zât-ı Zülcelâl'e; nur unsuru diliyle kâinât takdim ettiği gibi, netice-i hilkat-i kâinât ve sebeb-i hilkat-i âlem olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm dahi –nâmlarına– meb'ûs olduğu kâinâttaki bütün mevcûdât hesabına, Mi'râc Gecesinde o küllî mânâ ile اَلطَّيِّبَاتُ لِلّٰهِ demiş.

Resûl-i Ekrem (Aleyhissalâtü Vesselâm biadedi zerrâti'l-enâm) bu dört kelimât-ı cemîleyi selâm yerinde söyledikten sonra –Risale-i Nurda izâh edildiği gibi– Cenâb-ı Hak اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ اَيُّهَا النَّبِىُّ demesiyle, bütün ümmeti öyle diyeceklerine işâret ve manevî emir ve fermân ve kabûl hükmünde mukàbele etmiş. Birden Peygamber اَلسَّلاَمُ عَلَيْنَا وَعَلٰى عِبَادِ اللهِ الصَّالِحِينَ demekle, o kudsî selâmı hem kendine, hem ümmetine, hem bütün kendinden evvelki emsâllerine ta'mîm edip, küllî ve umumî bir selâm sûretinde gösterip; bütün mahlûkatın meb'ûsu olması noktasında onlara da o selâmı teşmîl etmiş.

Ümmeti ise her namazda اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ اَيُّهَا النَّبِىُّ demeleri, o selâm-ı İlâhîdeki emir ve fermâna bir imtisaldir.

Hem, ona karşı bîat etmektir. Ve her gün bîatını yani memuriyetini kabûl ve getirdiği fermânlara itâatlerini tecdîd ve tazelemektir.

Hem, risaletini bir tebriktir.

Hem, umum Âlem-i İslâm her gün bu kelime ile onun getirdiği saâdet-i ebediye müjdesine karşı bir teşekkürdür.

Evet, her insan, kendi vücûdunun mahvolması ile müteellim olduğu gibi; hânesinin harâb olması ile de elem çekiyor. Ve vatanının bozulması ile gayet müteessir oluyor. Ahbabının firâk ve vefâtıyla derinden derine kalbi acıyor. Dünya kadar büyük, hàs ve hususî dünyasının zevâl ve firâk ve âhirde tamamen mahvolmasını düşünmesi, manevî bir Cehennem gibi rûhunu ve vicdânını yandırıyor.

İşte, aklı başında herbir adam rûhsuz, kalbsiz, akılsız olmamak şartiyle bilecek ki: Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Mi'râc

Gecesinde gözü ile gördüğü saâdet-i ebediyenin müjdesini ve ehl-i îmânın Cennetteki hayat-ı bâkiyesinin beşâretini ve insanın alâkadar olduğu sevdiklerinin mahvolmadıklarını ve onların zevâllerinden sonra yine görüşmelerinin muhakkak olacağının gayet sürûrlu, manevî hediyesine karşı umum Âlem-i İslâm her gün çok defa اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ اَيُّهَا النَّبِىُّ dediği gibi; Onun da getirdiği hediye-i maneviyesiyle hem kâinât sahifeleri ve tabakaları Mektûbat-ı Samedâniye olmasına; hem mahlûkatın hakîki kıymetleri ve kemâlâtları Onun risaleti ile tezâhür etmesine mukâbil bütün mahlûkat ma'nen اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ اَيُّهَا النَّبِىُّ bu mezkûr hakikatin lisânı ile derler. Ve ümmet mâbeyninde Şeâir-i İslâmiyeden olan birbirine اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ demeleri sünnet olması, bu büyük hakikatin şuâı olmasındandır.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Said Nursî ∗∗∗

► (084) ◄

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!

Evvelen: Seksen sene bir manevî ömr-ü bâkî kazandıran şühûr-u selâsenizi ve mübârek kudsî gecelerinizi ve leyle-i regâibinizi ve leyle-i mi'râcınızı ve leyle-i berâtınızı ve leyle-i kadrinizi rûh u canımızla tebrik ve herbir Nurcunun manevî kazançları ve duâları umum kardeşleri hakkında makbûliyetini Rahmet-i İlâhiyeden ricâ ve Hizmet-i Nuriyede muvaffakıyetinizi tebrik ederiz.

Sâniyen: Tesemmüm vesilesiyle nisyan-ı mutlak hastalığının musîbeti, benim hakkımda bir ni'met ve merhamet hükmüne ve bazı hakàikın keşfine bir anahtar olduğunu bana çok acımamak için haber veriyorum. Fakat, yine duânızı rûh u canımla ricâ ediyorum.

Evet, şimdi Sirâcü'n-Nur başındaki münâcâtı okudum. Ülfet ve âdet ve yeknesaklık perdeleri altında çok hàrika hakikatler gizleniyor gördüm. Bilhassa ehl-i gaflet ve ehl-i tabiat ve felsefenin dinsiz kısmı bu âdetullâh kanunlarının perdesi altında çok mu'cizât-ı kudret-i İlâhiyeyi görmeyip; dağ gibi bir hakikati, zerre gibi bir âdi esbâba isnâd eder; yükletir. Kadîr-i Mutlakın, herşeydeki mârifet yolunu seddeder. Ondaki ni'metleri kör olup görmeyerek, şükür ve hamd kapısını kapıyorlar.

Meselâ: Bir tek kelimeyi aynı ânda milyon, belki milyar kelime olarak, cilve-i kudret sahife-i havada istinsah ettiği gibi; ﴾ اِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ ﴿ âyetinin remziyle her kelime-i tayyibe, bütün küre-i havada birden, âdeta zamansız, kalem-i kudret ile istinsah edildiği gibi manevî ve makbûl hakikatlerin bir yazar-bozar tahtası hükmünde olan küre-i havada kudretin acîb bir mu'cizesinin zaman-ı Âdemden beri ülfet perdesi altında ehl-i gaflet nazarında saklandığı gibi; şimdi, radyo nâmı verdikleri ayn-ı hakikat ile sâbit olmuş ki: İçinde hadsiz bir ilim ve hikmet ve irâde bulunan gayr-ı mütenâhî bir kudret-i ezeliyenin cilvesi, her zerre-i havâîde hâzır ve nâzırdır ki; hadsiz ayrı ayrı kelimeler herbir zerre-i havâînin küçücük kulağına girip, incecik dilinden çıktığı hâlde karışmıyor, bozulmuyor, şaşırmıyor.

Demek bütün esbâb toplansa, tek bir zerrenin bu vazife-i fıtriyesindeki cilve-i kudret-i kudsiyeyi hiçbir cihette yapamadığı; ve bu her zerrenin hadsiz ince küçük kulağında ve dilinde gayet hàrika san'ata hiçbir cihette hiçbir parmak karışmadığı için, ehl-i dalâlet ve ehl-i gaflet ülfet, âdet, kanunluk, yeknesaklık perdesi ile saklayıp; âdi bir isim takıp, muvakkat kendilerini aldatıyorlar.

Meselâ: Ondördüncü Sözün Zeylinin hâşiyesinde denildiği gibi: Pek çok mu'cizâtlı bir usta, bir tırnak kadar bir odun parçasından yüz okka muhtelif taamları, yüz arşın muhtelif kumaşları yapsa; bir adam, o odun parçasını gösterip dese: “Bu işler tabîi ve tesâdüfî olarak bundan olmuş.” O ustanın hàrika san'atlarını, hünerlerini hiçe indirse; ne derece bir hamâkat ve dalâlette bir hurâfet ve hezeyan olduğu gibi...

Aynen öyle de, çam ve incir ağacı gibi binler hàrika san'atları tazammun eden bir mu'cize-i kudreti, nohut gibi iki çekirdeği gösterip: “Bunlar bundan olmuş” demek; veya küre-i havayı bir konferans meydânı ve zemin yüzünü bir dershâne ve bir mekteb-i irfan hükmüne getiren ve hadsiz ni'metleri tazammun eden ve hadsiz şükürler ile mukàbele etmek lâzımken; ve beşerin saâdet-i ebediyesindeki ihsânat-ı İlâhiyenin bir muaccel (Hâşiye) <ft3>[^4]</ft3> nümûnesi; ve hiçbir şübheyi bırakmayan ve doğrudan doğruya hazine-i rahmetten ihsân edilen bir hediye-i Rahmâniyeye radyo nâmını takmakla, bu elektrik ve havanın temevvücatı nâmını vermek ile,

[^4]:(Hâşiye) Bu kelimede büyük bir hakikat hazinesinin anahtarına işâret var.

o yüzbin ni'metlere küfran perdesini çekmek –aynen o misâl gibi– maddiyûnların ve ehl-i dalâletin hadsiz bir divânelikleridir ki; hadsiz bir cinayet olup, hadsiz bir azâba onları müstehak eder.

İşte kardeşlerim: Hakikaten bugün, Sirâcü'n-Nur’un başındaki Münâcât’ ı tashih niyeti ile okudum. Kuvve-i hâfızam tam söndüğü için, birden o münâcâtın hakikatlerine karşı –güyâ seksen yaşında iken yeni dünyaya gelmişim gibi– birden ülfet ve âdetleri bilmiyor gibi, o ma'lûm âdetler perde olamadı. Kemâl-i şevk ile tam istifade edip okudum. Pek hàrika gördüm. Ve anladım ki: Gizli düşmanlarımız bir kısım resmî memurları aldatıp, Sirâcü'n-Nur’un âhirini bahâne ederek müsâderesine; yani başındaki münâcâtın intişar etmemesine çalıştıklarına kanâatim geldi. Rehberdeki Hüve Nüktesi gibi bu Münâcât da, Sirâcü'n-Nur’a dinsizler tarafından hücumunun bir sebebidir.

Sâlisen: Size bütün rûh u canımızla müjde veriyoruz ki; Nurculardaki tam ihlâs ve hakîki sadâkat ve sarsılmaz tesânüd vesilesiyle başımıza gelen bütün musîbetler, hizmet-i îmâniyemiz noktasında büyük ni'metlere çevrilmiş ve perde altında hâtır ve hayâle gelmeyen Nurun fütûhâtları oluyor...

Meselâ, Isparta’dan buraya yani İstanbul’a mahkemeye gelmekliğim için yüz banknot, otomobile mecburiyetle verildi. Sizi te'min ediyorum ki; yalnız bu mes'elede ve yalnız Rehbere ait ve yalnız benim şahsıma ait meydâna gelen ve gelmeğe başlayan netice-i hizmete ikibin banknot verseydim yine ucuz sayacaktım. Umuma ait neticeleri de buna kıyâs edilsin...

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Duânıza muhtaç hasta kardeşiniz

Said Nursî ∗∗∗

► (085) ◄ Nur Âleminin Bir Anahtarının Bir Hâşiyesi

NUR ÂLEMİNİN BİR ANAHTARININ BİR HÂŞİYESİ

Bu Nur anahtarının radyo bahsine dair, iki üniversiteli ile, bir gün hareket etmekte olan, hiçbir telle bağlı bulunmayan bir otomobilde bulunan radyo ile, uzakta bir mevlid-i şerîf dinliyorduk. O iki Nurcu üniversitelilere dedim:

Nurda dahi; hayat, vücûd gibi doğrudan doğruya kudret-i İlâhiyenin perdesiz tecellîsi bedâhetle göründüğüne bir delil budur ki: Şimdi bu makinecikteki tırnak kadar bir hava, manevî az bir nur, yalnız bu mevlidden gelen kelimeleri dinler, söyler değil, belki binler, milyonlar kelimeleri aynı ânda dinler, söyler ki, binler istasyondaki ayrı ayrı kelimeleri şimdiki işittiğimiz kelimeler gibi işitir ve işittirebilir, bize söyleyebilir. Demek en cüz'î, en küllî olur.

Hem o küçücük, parçacık hava, küre-i hava kadar vazife görür. En küçük, en büyük küre-i hava kadar büyür.

Eğer cilve-i Kudret-i Ezeliyeye verilmezse; öyle acîb bir hurâfeli tezâd olur ki; hiçbir hayâle gelmez. Bir şey zıddına inkılâbı muhâl olduğundan; böyle binler derece en cüz'î, zıddı olan en küllî olmak.. en küçük, en büyük olmak.. en câmid, câhil, şuûrsuz, âciz; en muktedir, en dirayetli ve irâdetli ve şuûrlu olmak lâzım gelir ki; yüzer tezâd ve muhâller ve hurâfetler içinde, emsâli bulunmaz bir hurâfedir. Demek bilbedâhe Kudret-i Ezeliyenin bir cilvesidir. Ve o cilveyi küre-i havada umumen temsîl eden bu gelen hadîs-i şerîfin meâli gösteriyor. Şöyle ki:

“Bir melâike var. Kırkbin başı var. Her başında, kırkbin dil var. Herbir dilde, kırkbin tesbihât yapıyor. Altmışdört trilyon tesbihât aynı ânda söylüyor.” Demek küre-i hava, bu melâike gibidir. Yani; bu melâikenin tesbihâtı adedince her kelime-i tayyibe, hava sahifesinde yazılıyor.

Küre-i hava diyor ki: “Bu hadîs, benden veya bana nezârete memur melekten haber veriyor. Çünkü: İnsandaki bütün konuşmalar ve sâir bütün hadsiz sesler, karışmaları içinde karıştırılmadan tam hurûfâtıyla ve söyleyenlerin şîveleriyle, mümtâz sesleriyle söylenmek gösterir ki; küllî bir şuûrla yapılan bu iş yalnız tek bir zerrenin vazifesi; ne bana, yani küre-i havaya ve ne de bütün esbâba vermesi hiçbir cihet-i imkânı yok. Demek her yerde hazır, nâzır ehadiyet cilvesiyle ve içinde ihâtalı bir irâde, muhît bir ilim bulunan bir kudret-i ezeliyenin cilvesidir. Buna milyonlar şâhidlerinden birisi radyodur.”

Onüçüncü Söz’de Hikmet-i Kur'âniye ile hikmet-i felsefeyi muvâzene bahsinde denilmiş olan mes'elenin meâli budur ki: Felsefe-i insaniye, gayet hàrikulâde mu'cizât-ı kudret-i İlâhiyenin mu'cizât-ı rahmeti üstüne âdiyât perdesi çeker. O âdiyât altındaki vahdâniyet delillerini ve o hàrika ni'metlerini görmüyor, göstermiyor. Fakat âdetten hurûc etmiş hususî bazı cüz'iyâtı görür, ehemmiyet verir.

Meselâ: Hilkat-i insaniyedeki kudret mu'cizelerini görmüyor, ehemmiyet vermiyor. Fakat, kaideden çıkmış iki başlı, üç ayaklı bir insanı görüp, istiğrab ve velvele-i hayret ile nazar-ı dikkati celb eder. Küllî, umumî mu'cizâtı âdet perdesinde saklar. Cüz'î ve kanundan çıkmış ve tâifesinden ayrılmış maddeleri medâr-ı ibret yapar.

Hem meselâ: –Hayvandan, insandan– yavruların pek hàrika, pek mu'cizâtlı iâşelerini âdi görüp ehemmiyet vermiyor. Fakat bir vakit Amerika’da bir gazetenin neşrettiği gibi tâifesinden çıkmış, milletinden ayrılmış, denizin dibine girmiş bir böceğin, bir yeşil yaprak rızık olarak ağzına verilmesini gören balıkçılar ağlamışlar; şa'şaa ile ilân etmişler.

Hâlbuki: En cüz'î bir yavruda, memedeki âb-ı kevser gibi rızkında, onun gibi binler mu'cizât-ı rahmet ve ihsân var. Felsefe-i beşeriye görmüyor ki şükür etsin. O Rahmânürrahîm’i tanısın. Şükür ile mukàbele etsin.

İşte Hikmet-i Kur'âniye, o âdiyât perdesini yırtar. O küllî, umumî hàrika mu'cizeleri ve fevkalâde ni'metleri beşere ders verir; Allah’ı tanıttırır. Küllî şükür nâmına ubûdiyete sevk eder.

İşte, felsefe-i beşeriyenin en acîb, en antika hatâsından birisi de şudur ki: Cüz'-i ihtiyarîsi ve irâdesi en zâhir ve küçük fiili olan söyleme ğe kâfî gelmiyor; icâd edemiyor. Yalnız havayı harflerin mahrecine sokuyor. Bu cüz'î kesb ile Cenâb-ı Hak, onun o kesbine binâen o kelimâtı halk eder. Havaya da binler nüsha yazar. Bu kadar icâddan insanın eli kısa olduğu hâlde bütün esbâb-ı kâinât âciz kaldıkları bir hàrika küllî mu'cizât-ı kudrete beşer icâdı nâmını vermek ne kadar büyük bir hatâ olduğunu zerre kadar şuûru bulunan anlar.

İşte bunun bir misâli, yüz bin hàrikaları tazammun eden bir kanun-u İlâhîyi, beşerin istifadesine vesile olmak için bir keşfiyât, yani fiilî duâlarına bir nev'i kabûl hükmünde bir ilhâm-ı İlâhî ile keşf olan radyo ile, beşer istifadesine vesile olan bîçâre, âciz-i mutlak bir insana; “Hah!.. Radyoyu filân keşşâf icâd etti ve elektrik kuvvetini buldu. Ve bazı keşşâflar da, beşerin kafasını okumak için bir madde icâd etmeğe çalışıyorlar (!)”

Evet, Cenâb-ı Hak –bu kâinâtı; insana lâzım ve lâyık herşeyi içinde halk etmiş bir misâfirhânedir– ziyâfetler nev'inde bazı zaman ve asırlarda gizli kalmış ni'metlerini duâ-yı fiilî olan telâhuk-u efkârdan ileri gelen taharriyât neticesinde ellerine ihsân eder. Buna karşı şükür etmek lâzım gelirken, bir küfran-ı ni'met nev'inden âdi, âciz bir insanın icâdı, hüneri nazarıyla bakıp; sonra o küllî bir şuûr ve ilim ve irâde ve rahmet ve ihsânın neticesi olan o hàrikaları unutturup, yalnız ince bir perdesini gösterip; şuûrsuz tesâdüfe, tabiata ve câmid maddelere havâle edip, ahsen-i takvîmde olan insaniyetin mâhiyetine zıd bir cehl-i mutlak kapısını açmaktır. Öyle ise: وَفِى كُلِّ شَيْءٍ لَهُ آيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ düsturuyla, mahlûkata mânâyı harfiyle bakmak elzemdir ki insan, insan olsun.

﴿ سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ ﴾ ∗∗∗

► (086) ◄

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا

وَ بِهِ نَسْتَعِينُ

Azîz, Sıddık, Kardeşlerim!

Evvelâ bugünlerde Sûre-i Ankebûtta,

﴿ مَثَلُ الَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَوْلِيَٓاءَ كَمَثَلِ الْعَنْكَبُوتِ اتَّخَذَتْ بَيْتًا وَاِنَّ اَوْهَنَ الْبُيُوتِ لَبَيْتُ الْعَنْكَبُوتِ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ ﴾

âyetini okurken birden şiddetli bir vehim geldi ki: “En zaîf hâne örümceğin hânesidir. Allah’a şerîk yapanlar farazâ bilseler, yani îmâna gelmeyen Kureyş rüesâları eğer bilseler...” mânâsında olan bu âyetin belâğatına münâsib bir vaziyet görülmedi.

Birden aynı zamanda Zülfikàr Mu'cizât-ı Ahmediye’yi tashih için açtım. Birden şu satırlar nazarıma ilişti:

“Birinci Hâdise: Manevî tevâtür derecesinde bir şöhret ile Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebû Bekir-i Sıddık ile küffarın tazyîkinden kurtulmak için tahassun ettikleri Gâr-ı Hirâ’nın kapısında iki nöbetçi gibi iki güvercinin gelip beklemeleri ve örümcek dahi perdedâr gibi hàrika bir tarzda kalın bir ağ ile mağara kapısını örtmesidir.

Hattâ rüesâ-yı Kureyş’ten, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın eliyle Gazve-i Bedir’de öldürülen Übeyy İbn-i Halef, mağaraya bakmış. Arkadaşları demişler: “Mağaraya girelim.”

O demiş: “Nasıl girelim? Burada bir ağ görüyorum ki, Muhammed (A.S.M.) tevellüd etmeden bu ağ yapılmış gibidir.” Birden bu âyet-i kerîmenin iki harfinde yani لَوْ harflerinde bir mu'cize gördüm ki, benim vehmim yerine yüksek bir lem'a-i i'câz bildim. Şöyle ki:

Sûre-i Ankebût Mekke’de nâzil olduğu için Kureyş’in îmâna gelmeyen reisleri Peygamber (A.S.M.)’a sû-i kasd edeceklerini ve o sû-i kasdın içinde en zaîf ve en küçük bir hayvan olan bir örümcek o reislerin o şiddetli hücumlarına karşı mukàbele edip galebe edecek. Yani örümceğin hânesi olan ağ en zaîf bir perde iken o kuvvetli reisleri mağlûb edeceğini göstermekle âyet diyor ki: “En zaîf bir hayvana mağlûb olacaklarını farazâ bilseydiler, bu cinayete ve bu sû-i kasda teşebbüs etmeyeceklerdi.”

İşte ﴾ اَلْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ ﴿ âyetinde bir kelime ile bir mu'cize-i tarihiye gösterildiği gibi (Hâşiye) <ft3>[^5]</ft3> Mekke’de nâzil olan bu sûrenin de, bu ﴾ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ ﴿ âyetinde görülen remz ile Gâr-ı Hirâ hâdisesinde hàrika bir Hıfz-ı İlâhiye ve ihbar-ı gaybî nev'iden bir Mu'cize-i Nebeviyeye işâret ile bir lem'a-yı i'câz gösterip o sûreye, “Ankebût” nâmı vermek ve onun ehemmiyetsiz ağına ehemmiyet vermek tam yerinde olup bu âyete gelen şübhe ve evhâmları esâsıyla reddettiğini gördüm. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükrettim ki, Kur'ânın sûrelerinde ve âyetlerinde hattâ cümlelerinde ve kelimelerinde de i'câz lem'aları olduğu gibi, harflerinde de vardır bildim.

[^5]:(Hâşiye) Mu'cizât-ı Kur'âniyede ﴾ اَلْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ ﴿ âyetiyle gark olan Fir'avun'a der: "Bugün gark olan cesedine necât vereceğim." demesiyle umum Fir'avunların tenâsüh fikrine binâen cenazelerini mumyalamak ile mâziden alıp müstakbeldeki ensâl-i âtînin temâşâgâhına göndermek olan mevt-âlûd, ibret-nümâ bir düstur-u hayatiyelerini ifâde etmekle beraber şu asr-ı âhirde o gark olan Fir'avun'ın aynı cesedi olarak keşfolunan bir beden o mahall-i gark denizinden sâhile atıldığı gibi zamanın denizinden asırların mevcelerinin üstünde şu asır sâhiline atılacağı mu'cizâne bir işâret-i gaybiye ifâde eder. (Hâşiyenin hâşiyesi). (Hâşiyenin hâşiyesi): Bu asırda ecnebîler aynı Fir'avun'ın cesedini bulmuşlar. Müzehânelerine götürdükleri ceridelerle neşredilmiştir.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Hasta Kardeşiniz

Said Nursî ∗∗∗

► (087) ◄

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا

Azîz, sıddık, sarsılmaz, sebatkâr, fedâkâr kardeşlerim!

Evvelâ: ﴾ وَ الْفَجْرِ ❀ وَلَيَالٍ عَشْرٍ ﴿ senâsına mazhar o gecelerinizi ve bayramınızı rûh u canımla tebrik ederim. Ve şiddetli hastalığımın şifâsına duâlarınızı isterim.

Sâniyen: Nurların parlak fütûhâtına bir derece mümânaat fikriyle gizli dinsizler bir kısım resmî memurları âlet ederek keyfî kanunlarla ilişiyorlar. Ve hàs Nurcuların az bir kısmına fütûr vermek için çalışıyorlar. Ezcümle bu mübârek günlerde İstanbul’dan Rehber hakkında dinsizlik damarı ile yazılan (Hâşiye) <ft3>[^6]</ft3> ehl-i vukûf raporunu bana gönderdiler. Ben şiddetli ve semli hastalığım için onlara cevab vermesini sizlere havâle ediyorum.

[^6]:(Hâşiye) Size berây-ı ma'lûmât bilâhare gönderilecektir.

Oniki sene evvel yazılan ve aflar ve berâetler gören ve beş mahkemenin eline geçip ilişilmeyen ve iâde edilen ve onbin adama hususan gençlere zararsız menfaat veren ve zeyilleri ile beraber büyük müdafaâtımda bu vatana büyük fâidesi isbât edilen bu eser hakkında Medresetü'z-Zehrâ ve şûbeleri o ehl-i vukûfu susturmak ve kanun nâmına tam kanunsuzluk ettiklerini ve adliyede adâlet hesabına dehşetli zulüm ettiklerini ve Rehber hakkında dini siyasete âlet etmek var demelerine mukâbil o vukûfsuz ehl-i vukûf siyaseti ve adlî vazifelerini dinsizliğe âlet etmek istediklerini delillerle göstermek vazifesini o Nurcu kardeşlere havâle ediyorum.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Hasta Kardeşiniz

Said Nursî ∗∗∗

► (088) ◄ Ehl-i Vukûf Raporuna Hafif Bir İ'tirâz Tarzında Hakikat-i Hâli Beyân Etmektir

EHL-İ VUKÛF RAPORUNA HAFİF BİR İ'TİRÂZ TARZINDA

HAKİKAT-İ HÂLİ BEYÂN ETMEKTİR

Dinî hissiyatı siyasete âlet ediyorum diye ithamlarına karşı deriz:

Bütün hayatımı ve beni tanıyanları işhâd ediyorum ki, değil dini siyasete âlet, belki siyâsî olduğum zamanda dahi, bütün kuvvetimle siyasetleri dine âlet ve tâbi yapmaya çalıştığımı, bütün tarih-i hayatım ve dostlarım şehâdet ettikleri gibi Hürriyetin başında şerîat isteyenleri astıkları bir zamanda, Hareket Ordusunun dehşetli dîvân-ı harb-i örfîsinde, aynı günde onbeş adam asıldığı bir zamanda, Dîvân-ı Harb-i Örfî reisi ve âzâları dediler ki: “Sen mürtecisin, şerîat istemişsin” sözlerine mukâbil demiş: “Şerîatın bir tek mes'elesine rûhumu fedâ etmeğe hazırım. Eğer Meşrûtiyet bir fırkanın istibdâdından ibaret ve hilâf-ı Şerîat hareket ise, bütün dünya şâhid olsun ki ben mürteciyim” diyen bir adam, i'dâma beş para ehemmiyet vermeyen ve dünyasını, herşeyini şerîata fedâ eden hiç mümkün müdür ki; dini, şerîatı bir şeye ve bir siyasete âlet yapsın. Buna ihtimal veren sofestâi olamaz.

Hem bir masûmun hatırı, bu vatanda on zâlim gaddârlara siyaset yolu ile ilişmek büyük bir hatâ bilen, on zâlim cinayetkâr ve kendine işkence edenlere karşı mukàbele etmeyen, hattâ bedduâ da etmeyen bir adam ve âsâyişe ilişmemek hayatına bir düstur yapan bir adamı, dini siyasete ve dolayısıyla âsâyişe dokunur mânâsında ittiham etmek, elbette dehşetli bir garaz ile ittiham eder. Yirmisekiz senede emsâlsiz ihanetler, işkenceler, azablar verildiği hâlde, mahkemelerin tahkîkatı ile, yüz binler fedâkâr dostları varken, altı vilâyetin ve altı mahkemenin tahkîkatı ile bir vukûât talebesinde bulunmayan bir adam, âsâyişe ya vatana, siyasete zararı var diyen, elbette yerden göğe kadar haksızdır.

Zannetmesinler ki, ben bu zâlimâne ithamlara karşı kendimi mes'ûli­yetten veya mahkûmiyetten kurtarmak içindir. Sizi te'min ediyorum ki; beni tam bilen dostlarım da tasdik ediyorlar ki, bu yirmisekiz senede, ölüm hayattan ziyâde bana fâideli ve kabir on defa bana hapisten ziyâde medâr-ı rahat ve hapis on defa bu çeşit serbestiyetten daha istirahatime fâideli olduğunu kat'iyyen kanâatim var. Eğer bazı dostlarım mahzûn olmasaydı ben dâimî hapiste kalacaktım.

Eğer şer'an intihar câiz olsaydı elbette Rus’un Başkumandanının ve İstanbul’u işgal eden İtilâfçıların Başkumandanlarının kendi i'dâm etmek vaziyetlerine ve dîvân-ı riyâsette elli meb'ûsun huzurunda ilk Reisicumhurun şiddetli hiddetine karşı tezellüle tenezzül etmeyen bir adam, elbette pek çok defa bir âdi jandarma ve gardiyanın ve âdi bir memurun tahkîrkârâne ihanetleri ve iftiraları ve tâzibleri ve ağır tâcizlerini gören adama, elbette ölüm yüz defa hayattan daha ziyâde ona hoş gelir.

Mâdem Rehber’i bahâne edip, böyle hiç hâtıra ve hayâle gelmeyen bir evhâm ile ittiham ediliyorum. Ben ve kardeşlerim Rehber’in hakikati ile, hem îmânımızı, hem ahlâkımızı tehlikeden kurtardığımız için deriz ki: Rehber onbeş sene evvel te'lif edilmiş, üç defa tab' ile binler nüshası ve el yazısı ile on binler nüshası bu vatanda iştiyak ile okunmak sûretinde intişar ettiği hâlde, yüzbin adam okuyucu hiç kimseden muvâfık, muhâlif, dindar, dinsizden hiçbirisi dememiş “ondan zarar gördük” veya “vatan ve millete zararı var” işitmedik. Öyle bir zarar olsaydı, bu ehemmiyetli bir mes'ele olduğu için intişar edecekti. Hâlbuki bundan yüz bine yakın şâhid gösteririz ki, biz ondan îmânımızı kurtardık, seciye-i milliyemizi onunla düzelttik, istifade ettik diye yüz bin şâhid bu da'vâmıza lüzum olsa göstereceğiz.

Acaba bir adamın on hasenesi olsa, bir küçük yanlış nazara alınmadığı hâlde, böyle yüz bin hasene ve fâide sâhibi bir eserin vehmî, asılsız bir kusur tevehhümüyle medâr-ı mes'ûliyet olabilir mi? Hiç, dünyada hayat-ı ictimâiyeye temâs eden hiçbir kanun böyle bir hâle suç diyebilir mi?

O eseri tedkik eden ulûm-u İslâmiye ve diniyeye mâlik olmayan ehl-i vukûfun suç unsuru diye gösterdikleri:

Birincisi: “Lâikliğe aykırıdır, dini siyasete âlet ediyor.”

Hâlbuki müellifi otuz beş seneden beri siyaseti terk edip bir gazeteyi okumamış ve şâkirdlerine de “siyasetle meşgul olmayınız” dâima demesi, bu suç unsurunu tamamıyla keser.

İkincisi: “Dinî tedrîsata tarafdâr olmak” bir suç gösterilmiş.

Buna karşı deriz: Dünyada buna suç diyen hiçbir ehl-i îmân bulunmaz. Hususan hapisteki olanlar içindeki bîçârelere tesellî sûretinde ders vermiş. Tedrîsata tarafdârlığını o zaman söylemiş. Bu ise o cümleyi de, bütün bütün mânâsız olduğunu gösterir. Hattâ hapisteki üçyüz adamın az bir zamanda Risale-i Nurla ıslah olması, cinayetlerden tevbe ederek ve bütün onlar namaz kılmaları, alâkadar memurların nazar-ı dikkatlerini celbetmiş. O memurlar bir kısmı demişler:

“On beş sene hapiste kalmasının fâidesi kadar, on beş hafta Risale-i Nur fâide vermiş.” Bunu hapisteki Rehberi yazana söylemişler.

Müellifi de demiş:

Yüz otuz kitaptan ibaret olan Risale-i Nur ve onun küçük bir parçası olan Rehberi, tamamıyla olmasa da, okuyan adam, elbette onbeş sene hapisteki cezadan, medresede ders okumak kadar istifade eder, ıslah-ı hâl eder, fenâlıklardan tevbe eder. Acaba böyle bir temennî bir teşvik ve beni hapse sokanlar da tasdik ettikleri hâlde suç olabilir mi?

Üçüncüsü: “Tesettür ve terbiye-i İslâmiye tarafdârıdır” diye suç göstermiş.

Bu ise hem Eskişehir, hem Denizli, hem Afyon’da, hem Afyon’un mahkemesinin kararnâmesinde de neşredildiği gibi, onbeş sene evvel Eskişehir’de tesettür tarafdârlığım için mahkeme bana ilişmiş: Ben de hem mahkemeye, hem mahkeme-i Temyize bu cevabı vermişim:

“Bin üçyüz elli senede ve her asırda üçyüz elli milyon Müslümanların kudsî bir düstur-u hayat-ı ictimâîsi ve üçyüz elli bin tefsirin mânâlarının ittifaklarına iktidâen ve bin üçyüz elli senede geçmiş ecdâdlarımızın i'tikàdlarına ittibâen tesettür hakkındaki bir âyet-i kerîmeyi tefsir eden bir adamı ittiham eden, elbette zemin yüzünde adâlet varsa, bu ittihamı şiddetle reddeder ve o ittihama göre hüküm verilse nakz ve reddedecek.”

Bu âyet-i kerîmenin tesettür emri kadınlara büyük bir merhamet olduğunu ve kadınları sefâletten kurtardığını, Risale-i Nur kat'î isbât ettiği gibi, Sebilürreşâd’ın 115. sayısındaki “Ehl-i îmân âhiret hemşirelerime” ünvânı olan bir makalem isbât eder.

Dördüncüsü: “Şahsî nüfûz te'min etmek” bir suç unsuru gösterilmiş. Sebebi de “Risale-i Nurun şahs-ı manevîsi nâmına konuşuyorum” demesi ve “kalbe ihtar edildi”, “hâtırıma geldi”, “kalbime geldi”, “Risale-i Nur hem mekteb, hem medrese, hem tekke fâidesini veriyormuş” ehl-i vukûf bu cümleyi medâr-ı ittiham etmiş.

Cevaben deriz: Bir adam kabir kapısında seksenden geçmiş, kırk seneden beri kendisini inzivaya alıştırmış, yirmisekiz seneden beri tecrid-i mutlak ve haps ve nefy içinde bütün bütün dünyadan küsmüş. Otuzbeş sene gazeteleri okumamış, dinlememiş, mukàbelesiz ömründe hediye kabûl etmemiş, en yakın akrabasından hattâ kardeşinden hiç mukàbelesiz bir şey kabûl etmemiş, hürmetten, teveccüh-ü nâstan kaçmak için halklarla görüşmemek için zarûret olmadan kendine düstur yapmış. Ve bütün dostların medihlerini kendi şahsına almayarak, ya Nurcuların hey'etine, ya Risale-i Nurun şahs-ı manevîsine havâle etmiş. Ve dermiş:

“Ben lâyık değilim. Haddim de değil. Ben bir hizmetkârım, çekirdek gibi çürüdüm gittim. Risale-i Nur ise, Kur'ân-ı Hakîmin tefsiridir, mânâsıdır.” Hemen herkesin dediği gibi hâtırıma geldi, yâhut fikrime geldi, yâhut fikrime ihtar edildi gibi tâbirleri herkes istimâl ediyor. Benim de bunu söylemekten maksadım bu ki: “Benim hünerim, benim zekâm değil. Sünûhât kabîlinden” demektir. Bu da herkesin dediği gibi bir sözdür. Eğer vukûfsuz ehl-i vukûfun verdiği mânâ ilhâm da olsa hayvanattan tut, tâ melâikelere, tâ insanlara, tâ herkese bir nev'i ilhâma ve sünûhâta mazhar oldukları, ehl-i fen ve ehl-i ilim ittifak etmişler. Buna suç diyen ilim ve fenni inkâr etmek lâzım gelir.

Beşincisi: “Müellif, câzibedâr bir fitnenin esiri olmak ihtimali olan bir nesli, Risale-i Nurdan medet umanlara verdiği cevablarla kurtaracağına kànidir.” Ehl-i vukûf bu cümleyi de medâr-ı ittiham etmişler. “Yüzbin şâhidle isbât edilen ve meydâna gelen zâhir bir hakikati kanâat ettim” demesini medâr-ı suç yapmak ne derece mânâsız olduğunu dikkat eden anlar.

Altıncısı: “Siyâsiyyûn, ictimâiyyûn, ahlâkıyyûnların kulakları çınlasın!” demesini bir suç mevzûu göstermişler. Hâlbuki gençleri tehlikelerden kurtarmak için kısa ve rahat bir çareyi keşfettiğini siyâsiyyûn, ahlâkıyyûn da bunu tervîc etsinler mânâsında demiş. “Kulakları çınlasın!” Buna suç diyen insaniyet itibariyle çok suçlu olmak gerektir.

Yedincisi: “Fitneyi ateşlendiren ve ta'lim eden irtidatkâr bir şahs-ı manevînin mevcûd olduğunu ve bu manevî şahsın hayâline göründüğünü söylemekte, fakat kim olduğunu bildirmemektedir.”

Ehl-i vukûf medâr-ı ittiham etmişler. Acaba dünyada insî ve cinnî şeytanlar hiç boş dururlar mı? Onların dâima fenâlıkları yapmak ve yaptırmakla meşgul olduklarından, bu vukûfsuz ehl-i vukûf hiç bilmemişler mi ki, mânâsız ilişiyorlar. Mâdem manevî demiş, mâdem kim olduğunu bildirmemiş, dünyada hiçbir mahkeme böyle manevî bir adama, yani bir şeytana hakaret ettin, diye seni mahkemeye vereceğiz diyen, elbette sözüne zerre mikdar ehemmiyet verilmez bir hezeyan hükmündedir.

Sekizincisi: “Doğrudan doğruya Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın i'câz-ı manevîsinden süzülen ve çıkan ve tevellüd eden Risale-i Nur esâslarına dayandığı müellif tarafından mükerreren ve musırrâne beyân ve iddia edilmekte ve böylece propaganda dinî delillere, telkinlere istinâd ettiğini söylemekle suç unsuru gösterilmektedir.”

Bunu bütün Risale-i Nuru okuyanların tasdikiyle hususan meşhûr Mısır, Şam, Bağdat, Pakistan ve Diyânet Riyâsetinin dâiresinin ulemâsı tasdik ile, Risale-i Nur doğrudan doğruya hakîki bir tefsir-i Kur'ânîdir. Ve Kur'ân’ın malı ve lemeâtıdır, dedikleri hâlde, bu cümleyi medâr-ı suç yapanlardan mahkeme-i kübrâ-i haşirde bu hatâsının sebebi sorulacak.

حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ

Hasta

Said Nursî ∗∗∗