► (133) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Üstadımızı ziyarete gelip de görüşemeyenlerin ve biz görüştürmeden gidenlerin hatırları kırılmamak için Üstadımızın gizli hàrika bir ahvâl-i rûhiyesini beyân etmeye mecbur olduk. Hattâ bugün bir parça dikkatsizlik ettiğimizden, gayet çok muhtaç olduğu hizmetimize nihâyet vermek niyet ettiği hâlde, şimdiki yazacağımız şey hâtırına geldi; bizi de affetti, helâl etti.
İşte hakikat budur:
Biz de kat'iyyen anladık ki: Üstadımız ekser hayatını tecerrüdle geçirdiği gibi, bütün hayatında hediyeleri kabûl etmemek ve mukâbilsiz hediyeler onu hasta etmek gibi şimdi hürmet ve dostluk cihetiyle onunla görüşmek, ona gayet ağır geliyor. Hattâ mükerreren biz de anladık. Musâfaha etmek, elini öpmek, kendine tokat vurmak gibi rûhen müteessir oluyor. Ve ona bakmaktan, dikkat etmekten de şiddetle müteessir oluyor. Hattâ hizmetinde biz bulunduğumuz hâlde, zarûret olmadan bakamıyoruz.
Bunun sırrı ve hikmetini kat'iyyen anladık ki: Risale-i Nurun esâs mesleği hakîki ihlâs olmak cihetiyle şimdiki tezâhür, sohbet etmek, fazla hürmet etmek; bu enâniyet zamanında bir nefis-perestlik, riyâkârlık, tasannu' alâmeti olmak cihetiyle ona şiddetle dokunuyor. Çünkü der:
“Benimle görüşmek isteyen, eğer âhiret için, Risale-i Nur için ise; Risale-i Nur bana kat'iyyen ihtiyaç bırakmamış. Milyonlar nüshası herbirisi on Said kadar fâide veriyor. Eğer dünya cihetiyle ve dünyaya ait işler için görüşmek ise, o, dünyayı şiddetle terk ettiği için, dünyaya dair şeyleri mâlâyanî, vakti zâyi' etmek olduğu için cidden sıkılır. Eğer Risale-i Nurun hizmetine, intişarına ait olsa; bana hizmet eden hakîki fedâkâr talebelerim ve manevî evlâdlarım ve kardeşlerim benim bedelime görüşmeleri kâfî.. bana hiç ihtiyaç yok.”
Uzun yerlerden, uzak memleketlerden gelenlerle beraber başka kardeşlerimizin de hatırları kırılmasın. Çünkü, on seneden beridir her sabah okuduğu ve başkaları onu tevkîl ettiği evrâd okumasında sevâbı bağışladığı vakit der ki:
“Yâ rabbi! Benimle görüşmek için gelip görüşmeden dönenlerin defter-i a'mâline de yazılsın.” diye rûhlarına hediye ediyor. Üstadımızın bu hâlini kardeşlerimize beyân ediyoruz.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Hizmetinde bulunan
Nur Talebeleri ∗∗∗
► (134) ◄
İleri Gazetesinin 13 Nisan 1957 tarihli nüshasından alınmıştır:
Üstad Bediüzzaman’ın uğurlu elleriyle yeni bir câminin temeli atıldı.
Üstad Bediüzzaman Said Nursî “3. Eğitim Tümeni” câmiine harç koydu. (Isparta hususî muhabirimiz bildiriyor.)
Isparta’nın geçen yıllarda teşekkül etmiş bulunan Üçüncü Eğitim Tümeni için yaptırılmasına karar verilen câminin temeli, tertib edilen muazzam bir merâsimle atılmış ve bu törene Isparta’da bulunan Risale-i Nur müellifi Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri de dâvet olunmuşlardır. Büyük bir alâka ile karşılanan Üstad törenden sonra, uğurlu elleriyle temele ilk harcı koymuşlar ve duâlarda bulunmuşlardır. ∗∗∗
► (135) ◄ Hüseyin Avni ve Tahsin Tola İle Bir Hasbihâldir
HÜSEYİN AVNİ VE TAHSİN TOLA İLE BİR
HASBİHÂLDİR
Biz Nur şâkirdleri Üstadımızın hizmetinde ve mesleğinde bulunduğumuzdan, siyasetlerle alâkamız yoktur. Fakat Demokratlar Nurların neşrine müsâadekâr olmaları ve eskiden beri Nur’un men'ine dair zulümleri yapmadıklarından, Demokratın hatırı için seçimlerle alâkadar olduk. Evvelki defa gibi bu defa da Nurcuların epey fâidesi, Demokrat lehine oldu. Üstadımıza ve Nurlara en ziyâde fâidesi dokunan eski Adliye Vekili Hüseyin Avni ve Senirkent meb'ûsu Tahsin Tola herkesten ziyâde kazanmaları lâzım iken kazanmamaları bizi çok müteessir etti diye Üstadımıza söyledik. Bize dedi ki:
“Müteessir olmayınız. Ben de sizinle beraber olarak onları tebrik etmeliyiz. Çünkü: İki sene zarfında elli sene kadar hükûmete, vatana, millete, dine, âsâyişe hizmet ettiklerine delil-i kat'î, kerâmetkârâne Üstadımızın ona müracaatı olmadan Rehber’in kurtulmasını arzu ettiği aynı dakikada müsâdere edilen ikiyüz Rehberin bize iâdesine emir vermesiyle ikiyüz bin adam Rehberden istifade etmesiyle ona duâcı olması; ve Tahsin Tola’nın ehemmiyetli çalışmasıyla Sözler Mecmuası resmen Ankara’da tab'edilmesiyle hem âsâyişe, hem Demokrata, hem bu vatan ve millete yüz sene meb'ûsluk etmek kadar fâidesi oldu. Şimdi bu kadar manevî, hakîki, hususan bâkî ve uhrevî kâr onlara yeter. Bir-iki sene memuriyet ve meb'ûsluğa çalışmakla o bâkî elmas gibi hizmetlerini, kırılacak fânî şişeye âlet yapmamak gerektir. Onun için ben onları tebrik ediyorum. Siz de onları tebrik ediniz, duâ ediniz. Hattâ ben Tahsin Tola’nın tekrar meb'ûs olmasını istedim, tâ Nurlara hizmet etsin; fakat onun evvelki hizmeti kâfî geliyor. Kapıyı açmış, daha ihtiyaç kalmadı.”
Nur Talebelerinden
Mehmed Kaya, Husrev, Tahiri,
Sungur, Zübeyr, Ceylan, Bayram
Hâşiye: Üstadımız dedi ki: Dünya cihetiyle meb'ûs olmadığından, ayda bir mikdar banknot kaybetti. Şimdi onun hizmetiyle Sözler Mecmuasının neşriyle milyonlar adamlar içinde yalnız benim hisseme mukâbil bir şey lâzım olsaydı; ben –Elli bin lira kadar bana fâide oldu– eğer param olsa idi; böyle azîm bir yekûn ona verecektim. Şimdi bu hakikati nazar-ı dikkate almak lâzım gelirken tekrar meb'ûs olsaydı, bu hakikat nazara alınmayacaktı. Onun için bazı dinsiz zâlimlerin parmağıyla kazanmadığından müteessir olmasın. ∗∗∗
► (136) ◄ Vasiyetnâmenin Bir Zeyli
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
VASİYETNÂMENİN BİR ZEYLİ
Eşref Edîb’in neşrettiği Tarihçe-i Hayat’ın otuzuncu sahifesindeki Said’in hususiyetlerinden altı nümûnesinden yedinci nümûnesi ki, mukàbelesiz hediyeyi ömründe kabûl etmemek, kanâat ve iktisada istinâden, şiddet-i fakrıyla beraber altmış-yetmiş sene evvelki kendi talebelerinin ta'yinâtını da kendisi verdiği acîb vaziyetin şimdiki bir misâli ve bir sırrı kaç senedir anlaşıldı diye vasiyetnâmenin âhirinde bunu yazmanın zamanı geldi.
Evet, şiddet-i fakr ve istiğnâ ile hediye almamakla beraber Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, yasak olmayan daktilo makinesi ile intişar eden Risale-i Nurun verdiği sermâye ile şimdi manevî Medresetü'z-Zehrâ’nın dört-beş vilâyetinde hayatını Risale-i Nura vakfeden ve nafakasına çalışmaya zaman bulamayan fedâkâr Nur Talebelerinin ta'yinâtına acîb bir bereketle kâfî gelen ve Nur nüshalarının fiatı olan o mübârek sermâyeyi ben öldükten sonra da o hàlis fedâkâr kardeşlerime vasiyet ediyorum ki, altmış-yetmiş sene evvelki kaidemi yetmiş sene sonraki şimdiki düsturlarıma aynen tatbik etsinler. İnşâallâh Risale-i Nurun tab' serbestiyeti olsa, o düstur daha fazla inkişaf eder.
Medâr-ı hayrettir ki, o eski zamanda evkaftan beş talebenin ta'yinâtını Van’da Eski Said kabûl etmiş, o az para ile bazen talebesi yirmiye, otuza, altmışa kadar çıktığı hâlde kendi talebelerinin ta'yinâtını kendisi veriyordu. O kanâat ve iktisadın bereketiyle ve kendi beş-altı mavzer tüfeğini satmakla istiğnâ kaidesini bozmadı. O zaman meşhûr Tâhir Paşa gibi çok yardımcılar varken kaidesini bozmadı. O altmış-yetmiş senelik düstur-u hayatının bir işâret-i gaybiye ile altmış-yetmiş sene sonra o kanâat ve istiğnânın bir meyvesi inâyet-i İlâhiye ile ihsân edildi ki, o kadar mahkemeler ve yasaklar ve müsâdereler ve eski hurûfla izin vermemekle beraber, kaç senedir dört-beş vilâyet vüs'atindeki manevî Medresetü'z-Zehrâ’nın fedâkâr talebelerinin ta'yinâtını Risale-i Nur kendisi hediye etti.
Hâlbuki, o nüshaların bir kısm-ı mühimmini hediye olarak mukàbelesiz etrafa ve Âlem-i İslâm ve Avrupa’ya gönderdiği ve elindeki nafakasını Nurun teksirine sarfettiği hâlde, yine Nurun nüshaları acîb bir tarzda hem kendine, hem o hàlis fedâkârlarına kâfî gelmesi, eski zamandaki işâret-i gaybiyesinin bir güzel meyvesi ve bir hikmeti olduğuna kat'iyyen kanâatim geldiğinden vasiyetnâmemin âhirinde beyân ediyorum:
Bu vasiyetnâme benden sonra bâkî kalan ta'yinât içinde de konulsun, tâ ki bazı insafsız insanlar “Bu Said günde beş-on kuruşla yaşadığı ve kimseden para almadığı hâlde şimdiki mirası yüzer lira görünüyor, nerede buldu?” dememek için bu hakikati izhâr etmek münâsib olur.
Şimdi manevî evlâdlarım, fedâkâr hizmetkârlarım olan Zübeyr, Ceylan, Sungur, Bayram, Hüsnü, Abdullâh, Mustafa gibi ve hàs ve hàlis Nurun kahramanları olan Husrev ve Nazîf, Tahiri, Mustafa Gül gibi zâtların nezâretinde o düsturumun muhâfaza edilmesini vasiyet ediyorum.
Said Nursî ∗∗∗
► (137) ◄
[Bazı gazetelerde çıkan yalanlar hakkındaki bir tekzîbi berây-ı ma'lûmât gönderiyoruz.]
Bazı muhâlif gazeteler, Risale-i Nur talebelerine tekrar “tarîkat kurmuşlar” ittihamını yaptıklarını gördük. Bunun hakikatle hiçbir alâkası yoktur. Bu husus Risale-i Nur da'vâsını gören 10’a yakın Ağır Ceza Mahkemesinin kat'iyyet kesbetmiş kararlarıyla sâbittir.
Hem tarîkata dair en küçük bir emâreye vaktiyle müsâdere edilip sonra bilâ-kayd u şart sâhiblerine iâde edilen Risale-i Nur kitapları ve mektûbları arasında tesâdüf edilmemiştir. Bil'akis Üstadımız Said Nursî’nin mektûblarında ve müdafaalarında kat'î bir lisânla beyân ettiği: “Zaman tarîkat zamanı değil, îmânı kurtarmak zamanıdır. Tarîkatsız Cennete giden pek çok, fakat îmânsız Cennete giden yoktur” ifâdesi mevcûddur.
Bu sarâhate ve bütün mahkeme ve müddeiumumîlerin otuz seneden beri tarîkat hususunda en küçük bir delile tesâdüf edememelerine mukâbil, dini ortadan kaldırmak isteyen ve bugünkü İslâmî inkişafı bir türlü hazmedemeyen, dine lâkayd hattâ aleyhindeki bir gürûh Hakikat-i İslâmiyete tarîkat nâmını verip kendi efkârları lehine bu vatanda bir zemin ihzar etmek peşindedirler. Elbette her defasında olduğu gibi, gizli dinsizlerin entrikaları ile, plânları ile ihdâs edilen bu vâkıa, bu vatan ve milletin lehine olarak tecellî edecektir. Ve Aydın ve Nâzilli mahkemeleri de adâletli seleflerine ittibâen Nur şâkirdlerini tebrie edeceklerdir.
Risale-i Nurun bütün vatan sathında ve hattâ Âlem-i İslâm ve Avrupa’nın pekçok yerlerinde hüsn-ü kabûle mazhar olması ve Türkleri, Âlem-i İslâmla eski ittihâda muvaffak edecek bir dünyevî semeresi Nur şâkirdlerinin niyetlerinde olmadan netice vermesi ve hükûmetin bizzat İslâmiyete, dine, vicdân hürriyetine tam kıymet verip eski hükûmetin tahribâtlarını tamire çalışması ve mukaddesâta tecâvüz edenlerin tenkili hakkında bir kanun çıkarmağa teşebbüsü gibi müsbet ve ferâhlatıcı pekçok hâdisâtın aynı ânında o asılsız mes'elenin ihdâsı, hükûmetin ve İslâmiyetin aleyhinde olanların mahsulü olduğunda asla şübhe etmiyoruz.
Yalanlarının birkaç delili de şunlardır:
Üstadımız Said Nursî için “Bir şah ve bir pâdişah gibi yaşamakta ve gelen yardımlarla geçinmektedir” diye o vicdânsızlar apaçık bir iftirada bulunmuşlardır. Said Nursî, amcasının çorbasını dahi içmemiş olup, hayatında kimsenin minneti altında kalmayıp, beş bin lira hediyeye beş para değer vermeden red ve iâde eden, hayatındaki istiğnâ düsturunu en zâlimâne muâmeleler ve mahrumiyetler içinde kaldığı zamanlarda dahi bozmayan ve böylece izzet-i İslâmiye ve şeref-i diniyeyi muhâfaza etmiş olan bir zâttır.
Evet Üstadımızın; halkların hediyesini kabûl etmemek düsturu, seksen senelik hayatı ile sâbit olduğu ve otuz senelik müteaddid mahkemelerde dahi vesikalarla tahakkuk etmiş. Dost ve düşmanın gözleri önünde zâhir olmuştur. Bu bedîhî hakikatin herkesçe bilindiği bir zamanda böyle ittihamda bulunanların ne kadar dehşetli garazkâr olduklarını ehl-i vicdânın takdirlerine bırakıyoruz...
Ankara hükûmetinin adâletiyle Üstadımız Said Nursî’nin Risale-i Nur eserleri basılmaktadır. Hissesine düşen bir mikdar kitab fiatlarını Üstadımız, hayatını nurlara vakfedip nafakasını çıkaramayan Nur talebelerine ta'yin olarak vermektedir. Kendisi de bugün artık herkesin ma'lûmu olmuş olan a'zamî bir iktisad ve kanâatle yaşamaktadır. Ve bütün ömrü boyunca fevkalâde bir iktisad dâiresinde kendini idare ettiğine, seksen senelik hayatını bir şâhid-i sâdık olarak gösteriyoruz.
Halkı Demokrat hükûmet aleyhine geçirmek plânlarını takib eden muhtelif gazetelerin diğer bir zâhir yalanları ise, Nâzilli’de iki mübârek adamın Ramazan-ı Şerîf hakkındaki hasbihâlini “İslâmî bir devlet kurmak” gibi siyasetvâri bir tarzda tebdil edivermeleri, o sahte siyaset bezirgânlarının, çocukları dahi kandıramayacakları acemîce bir iftira ve bir uydurmalarından ibarettir. Böyle yalanları yapmakla hangi maksadlarının istihsâline çabaladıkları kimsenin mechûlü değildir...
Nâzilli’ye hiç gitmemiş olan, orada bir kimseyi tanımayan, kırk seneden beri اَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ deyip, siyasetle alâkasını kesen, yalnız ve yalnız Kur'ân ve îmân hakikatleriyle îmânı kurtarmak da'vâsına ömrünü hasreden, bunun haricinde dünyevî şeylerle alâkadar olmayan, seksenyedi yaşında, dâima yatakta olan, zehirli hastalıkların te'sirâtıyla ölüm nöbetleri geçirip “Kabir kapısındayım” diyen ve sükûnet ve istirahate pek muhtaç olan Said Nursî gibi bir İslâm müellifini böyle siyâsî iftiralarla mevzû-i bahs etmek, çok vecihlerle vicdânsızlıktır. Müdhiş bir gaddârlıktır. Âdi bir yalancılık derekesine sukùttur.
Herhangi bir din âlimine, bir bahâne ile peygamberlik isnâdını yapmak, doğrudan doğruya İslâmiyete bir taarruz ve Kur'ân’a bir ihanettir.
Üstadımız Said Nursî bütün ömrü müddetince Sünnet-i Seniyeye ittibâ' etmiş ve bir Sünnet-i Seniyeye muhâlif hareket etmemek için i'dâm cezalarını hiçe saymış ve Sünnet-i Seniyeyi ihyâ ve îmânı muhâfaza uğrunda yüzotuz parça eser te'lif etmiştir. Hunhar din düşmanlarına karşı hayatını istihkar ederek mücâhede etmiş ve nihâyet muvaffak ve muzaffer olmuştur. Evet ittibâ'-ı sünnet-i Ahmediyeye dair yazdığı bir eseri otuz seneden beri binlerce nüsha neşrolmuştur. Fahr-i kâinât, Resûl-i Ekrem (A.S.M.) efendimizin son ve hak peygamber olduğuna dair muazzam bir eseri olan Mu'cizât-ı Ahmediye kitabı da meydândadır. Hakikat-i hâl böyle olduğu hâlde, Said Nursî’ye böyle bir ittihamı yapanların; hak ve hakikatten, insaf ve vicdândan ne kadar uzak oldukları kıyâs edilsin. Bu ittihamı yapmak, şeytanların bile hâtırından geçmez.
Bu hâdisenin bir sebebi şu olmak kavîdir ki; Risale-i Nur, aile hayatına büyük bir fâide verip hanımların iffet ve nâmus ve ismetle ve saâdetle hayat geçirmelerini te'min ettiğinden, kadınlar Risale-i Nura çoklukla rağbet göstermektedirler. Buna bir hüsn-ü misâl olarak hanımların neşrolunan birkaç makalesini din düşmanları görmüşler ve bolşeviklik hesabına bir takım uydurma bahânelerle hücuma geçmişlerdir. Fakat asla muvaffak olamayacaklardır. Onların maksadlarının tam aksine olarak Risale-i Nurun neşriyatı erkek ve kadınlar arasında hàrika bir tarzda inkişaf etmektedir ve edecektir.
Hastalığı münâsebetiyle hizmetinde bulunan
Tahiri, Zübeyr, Ceylan,
Bayram, Sungur, Rüştü ∗∗∗
► (138) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
En mühim bir mahkemede son sözüm olarak “Mahkeme-i Kübrâ’ya Şekvâ” nâmıyla yazılan ve Tarihçe-i Hayat’ta birkaç defa neşrolunan ve mahkemede iken Ankara makàmâtına, Temyiz Mahkemesine ve mahkeme reislerine gönderilen şekvânın sebebi o hâdisenin acîb, garîb, küçük bir nümûnesi bu defa aynen başıma geldiği için o “Mahkeme-i Kübrâ’ya Şekvâ”ya bir hâşiyecik olarak beyân ediyorum:
İki gün evvel çok müştâk olduğum ve eski zamanda Anadolu medrese-i ilmiyesi hükmünde olan Konya’ya üç sebeb bahânesiyle;
Biri: İki hakikatli nur kardeşim fakir hâlleriyle beraber büyük bir masrafa girip, İzmir Mahkemesine gitmişler. Dönüşlerinde yanıma uğradılar. Ben de onları kısmen masraftan kurtarmak için, hususî otomobilim ile Konya’ya kadar beraber almak.
İkincisi: Onbeş sene benim yanımda okumuş ve yirmi seneye yakın müftülük etmiş ve kırk seneden beri bir tek defadan başka görmediğim ve bütün kardeşlerim, akrabalarım içinde hayatta bir o kalmış olan kardeşimi ve çocuklarını ziyaret etmek ve onlarla görüşmek.
Üçüncüsü: Eski Said’in ve Yeni Said’in mühim üstadlarından olan ve onun mürîdleri olan Mevlevîlerin her yerde Risale-i Nurla alâkadarlıkları cihetiyle çok alâkadar olduğum ve İmâm-ı Rabbânî, İmâm-ı Gazâlî gibi mühim bir üstadım olan Mevlâna Celâleddin’i ziyaret için gitmiştim.
Hem, Tarihçe-i Hayat’ta insanlarla görüşemediğime dair neşredilen yazı ki; “Ziyaretçilerle görüşemiyorum.” Nasıl ki, hediyelerden men'etmek için Cenâb-ı Hak hastalık verdiği gibi, bu hürmetkârâne ziyaret de bir nev'i hediye-i maneviye olduğundan, sesim kesilip bir eser-i inâyet olarak konuşmaktan men' olunduğumdan kardeşimin evine dahi gidemedim ki, konuşmayayım...
Hiç olmazsa Konya’da iki-üç gün kalmak zarûrî iken mecburî olarak bir saat içinde namazımı kılıp dönmüşüm. Fakat orada bana birdenbire öyle bir vaziyet verildi ki, bütün gazetelerde neşrettiler. Kırk senedir bir defadan başka görüşmediğim kardeşimin evine dahi gidip görüşemediğim ve konuşamadığım hâlde, sanki binler adamlarla görüşmüşüm gibi muâmele gördüm.
Gerçi, polislerin, aldıkları emre binâen o vaziyetleri cidden büyük bir sehiv idi. Fakat bu şiddetli hastalıklı hâlime muvâfık geldiği için onlardan sıkılmadım. Bil'akis helâl ettim. Allah râzı olsun dedim, teşekkür ettim. Ben tebdil-i havaya çok muhtaç olduğum için; yazın dağlarda, kışın da kira ettiğim ayrı ayrı menzillerde gezmeğe mecbur oluyorum. Bir yerde duramıyorum. Hastalığım şiddetleniyor. Niyet ettim, tekrar arasıra Konya gibi yerlere gideceğim. Hattâ kirasını verdiğim Emirdağı’nda iki menzilim, Eskişehir’de bir menzilim varken; o mânâsız vaziyet beni o tebdil-i havadan, o menzilleri ziyaret etmekten men'edilmeme sebeb olduğunu Konya’daki vaziyetten hissetmiştim. Ben kat'iyyen kimse ile görüşemiyorum. Bunun gibi âdetim hilâfına bana yapılan çok gayr-ı kanunî muâmeleler var. İşte bu defaki mezkûr vaziyeti beyân eden şu ifâdâtım evvelce yazılan “Mahkeme-i Kübrâya Şekvâ”ya bir Zeyl olarak neşir edilebilir.
Said Nursî ∗∗∗
► (139) ◄ Reis-i Cumhûr’a ve Başvekil’e
REİS-İ CUMHÛR’A VE BAŞVEKİL’E
Kabir kapısında ve seksen küsûr yaşında, birkaç hastalıkla hasta bulunan ve ölüme kendini yakın gören bir bîçâre garîb ihtiyar der ki:
Size iki hakikati beyân ediyorum:
Evvelâ: Sizlerin Pakistan ve Irak’la gayet muvaffakıyetkârâne ittifakını, bu millete kemâl-i samîmiyetle, sürûr ve ferâh ile kazanmanızı bütün rûh u canımızla tebrik ediyoruz. Bu ittifakınızı, inşâallâh dörtyüz milyon İslâmın sulh-u umumiyesine ve selâmet-i âmmenin te'minine kat'î bir mukaddime olarak rûhumda hissettim. Ve namaz tesbihâtındaki kuvvetli bir ihtar ile bunu size yazmağa mecbur kaldım.
Otuz-kırk seneden beri dünyayı ve siyaseti terkettiğim hâlde, şiddetli bir alâka ile bu ihtar-ı kalbînin sebebi: Elli seneden beri îmânı kurtarmak için gayet kısa bir yolu bulan ve Kur'ânın bu zamanda bir mu'cize-i maneviyesi olan Risale-i Nurun Arabistan ve Pakistan’da her yerden daha ziyâde te'sirâtı olduğu ve makbûl olması, hattâ aldığımız habere göre, mahkemece tesbit edilen mikdarın üç misli Risale-i Nurun talebelerinin o havâlide bulunmalarıdır. Bu sır için âhir hayatımda kabir kapısında bu netice-i azîmeyi görmek ve beyân etmeye rûhen mecbur oldum.
Sâniyen: Irkçılık fikri, Emevîler zamanında büyük bir tehlike verdiği ve hürriyetin başında “Kulüpler” sûretinde büyük zararı görülmesi ve Birinci Harb-i Umumîde yine ırkçılığın istimâli ile mübârek kardeş Arabların mücâhid Türklere karşı zararı görüldüğü gibi, şimdi de uhuvvet-i İslâmiyeye karşı istimâl edilebilir ve istirahat-i umumiye düşmanları gizli dinsizler, yine o ırkçılıkla büyük zarar vermeğe çalıştıklarına emâreler görünüyor. Hâlbuki, menfî hareketle başkasının zararıyla beslenmek, ırkçılığın seciye-i fıtrîsi olduğu hâlde; evvelâ başta Türk milleti dünyanın her tarafında Müslüman olduğundan onların ırkçılıkları İslâmiyetle mezcolmuş, kàbil-i tefrik değil. Türk, Müslüman demektir. Hattâ Müslüman olmayan kısmı, Türklükten de çıkmışlar. Türk gibi Arablarda da Arablık ve Arab milliyeti İslâmiyetle mezcolmuş ve olmak lâzımdır. Hakîki milliyetleri İslâmiyettir. O kâfîdir. Irkçılık, bütün bütün bir tehlike-i azîmdir. Sizin bu defaki Irak ve Pakistan’la pek kıymetdâr ittifakınız, inşâallâh bu tehlikeli ırkçılığın zararını def'edecek ve dört-beş milyon ırkçıların yerine, dörtyüz milyon kardeş Müslümanları ve sekizyüz milyon sulh ve müsâlemet-i umumiyeye şiddetle muhtaç Hıristiyan ve sâir dinler sâhiblerinin dostluklarını bu vatan milletine kazandırmağa tam bir vesile olacağına rûhuma kanâat geldiğinden size beyân ediyorum.
Sâlisen: Altmışbeş sene evvel bir vâli bana bir gazete okudu. Bir dinsiz müstemlekât nâzırı Kur'ânı elinde tutup konferans vermiş. Demiş ki: “Bu, İslâmların elinde kaldıkça, biz onlara hakîki hâkim olamayız, tahakkümümüz altında tutamayız. Ya Kur'ânı sukùt ettirmeliyiz, veyâhut Müslümanları ondan soğutmalıyız.”
İşte bu iki fikirle, dehşetli ifsad komitesi bu bîçâre fedâkâr, masûm, hamiyetkâr millete zarar vermeğe çalışmışlar. Ben de altmışbeş sene evvel bu cereyana karşı, Kur'ân-ı Hakîm’den istimdâd eyledim. Hakikate karşı kısa bir yol ve bir de pek büyük bir “Dâru'l-Fünûn-u İslâmiye” tasavvuru ile, altmış beş senedir, âhiretimizi kurtarmak ve onun bir fâidesi olarak hayat-ı dünyeviyemizi de istibdâd-ı mutlaktan ve dalâletin helâketinden kurtarmağa ve akvâm-ı İslâmiyenin mâbeynindeki uhuvvetini inkişaf ettirmeğe iki vesileyi bulduk.
Birinci Vesilesi: Risale-i Nurdur ki; uhuvvet-i îmâniyenin inkişafına kuvvet-i îmân ile hizmet ettiğine kat'î delil, emsâlsiz bir mazlumiyet ve âcizlik hâletinde te'lif edilmesi ve şimdi Âlem-i İslâmın ekserî yerlerinde ve Avrupa ve Amerika’ya da te'sirini göstermesi ve ihtilâlcilere ve dinsiz felsefeye ve otuz seneden beri dehşetli bir sûrette maddiyûn ve tabîiyyûn gibi dinsizlik fikrine karşı galebe çalması ve hiçbir mahkeme ve ehl-i vukûf dahi onları cerhedememesidir. İnşâallâh bir zaman da, sizin gibi uhuvvet-i İslâmiyenin anahtarını bulan zâtlar, bu mu'cize-i Kur'âniyenin cilvesini Âlem-i İslâma işittireceksiniz.
İkinci Vesilesi: Altmışbeş sene evvel Câmiü'l-Ezher’e gitmek istiyordum. Âlem-i İslâmın medresesidir diye, ben de o mübârek medresede bir ders almaya niyet ettim. Fakat kısmet olmadı. Cenâb-ı Hak rahmetiyle bir fikir rûhuma verdi ki: Câmiü'l-Ezher Afrika’da bir medrese-i umumiye olduğu gibi; Asya, Afrika’dan ne kadar büyük ise, daha büyük bir dâru'l-fünûn, bir İslâm üniversitesi Asya’da lâzımdır. Tâ ki İslâm kavimlerini, meselâ: Arabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan, Kürdistan’daki milletleri, menfî ırkçılık ifsad etmesin. Hakîki, müsbet ve kudsî ve umumî milliyet-i hakîkiye olan İslâmiyet milliyeti ile ﴾ اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ ﴿ Kur'ânın bir kanun-u esâsîsinin tam inkişafına mazhar olsun. Ve felsefe fünûnu ile ulûm-u diniye birbiriyle barışsın ve Avrupa medeniyeti, İslâmiyet hakàikıyla tam musâlaha etsin. Ve Anadolu’daki ehl-i mekteb ve ehl-i medrese birbirine yardımcı olarak ittifak etsin diye vilâyât-ı şarkıyenin merkezinde hem Hindistan, hem Arabistan, hem İran, hem Kafkas, hem Türkistan’ın ortasında Medresetü'z-Zehrâ mânâsında, Câmiü'l-Ezher üslûbunda bir dâru'l-fünûn; hem mekteb, hem medrese olarak bir üniversite için, tam ellibeş senedir Risale-i Nurun hakàikına çalıştığım gibi, ona da çalışmışım. En evvel bunun kıymetini (Allah rahmet etsin) Sultan Reşâd takdir edip yalnız binasını yapmak için yirmi bin altın lira verdiği gibi, sonra ben eski harb-i umumîdeki esâretimden döndüğüm vakit, Ankara’da mevcûd ikiyüz meb'ûstan yüz altmışüç meb'ûsun imzası ile yüzelli bin lira, o zaman paranın kıymetli vaktinde, aynı o üniversite için vermeyi kabûl ve imza ettiler. Mustafa Kemâl de içinde idi. Demek, şimdiki para ile beş milyon liraya yakın bir tahsîsat vermekle, tâ o zamanda böyle kıymetdâr bir üniversitenin te'sisine herşeyden ziyâde ehemmiyet verdiler. Hattâ dinde çok lâkayd ve garblılaşmak ve an'anâttan tecerrüd etmek tarafdârı bulunan bir kısım meb'ûslar dahi onu imza ettiler. Yalnız onlardan ikisi dediler ki:
“Biz şimdi ulûm-u an'ane ve ulûm-u diniyeden ziyâde garblılaşmağa ve medeniyete muhtacız.”
Ben de cevaben dedim:
“Siz, farz-ı muhâl olarak, hiçbir cihette ihtiyaç olmasa da ekser enbiyânın Asya’da, Şarkta zuhûru ve ekser hükemânın ve feylesofların Garbda gelmelerinin delâletiyle Asya’yı hakîki terakkî ettirecek, fen ve felsefenin te'sirâtından ziyâde hiss-i dinî olduğu hâlde, bu fıtrî kanunu nazara almayarak garblılaşmak nâmıyla an'ane-i İslâmiyeyi bıraksanız ve lâdînî bir esâs yapsanız dahi, dört-beş büyük milletlerin merkezinde olan Vilâyât-ı Şarkıyede; millet, vatan selâmeti için dine, İslâmiyetin hakàikına kat'iyyen tarafdâr olmak, size lâzım ve elzemdir. Binler misâllerinden bir küçük misâl size söyleyeceğim:
Ben Van’da iken, hamiyetli Kürd bir talebeme dedim ki: “Türkler İslâmiyete çok hizmet etmişler. Sen onlara ne niyetle bakıyorsun?” dedim.
Dedi: “Ben Müslüman bir Türk’ü, fâsık bir kardeşime tercih ediyorum. Belki babamdan ziyâde ona alâkadarım. Çünkü: Tam îmâna hizmet ediyorlar.”
Bir zaman geçti (Allah rahmet etsin) o talebem, ben esârette iken, İstanbul’da mektebe girmiş. Esâretten geldikten sonra gördüm. Bazı ırkçı muallimlerden aldığı aksü'l-amel ile o da Kürdçülük damarı ile başka bir mesleğe girmiş. Bana dedi: “Ben şimdi gayet fâsık, hattâ dinsiz de olsa bir Kürd’ü sâlih bir Türk’e tercih ediyorum.”
Sonra ben onu birkaç sohbette kurtardım. Tam kanâati geldi ki: Türkler, bu millet-i İslâmiyenin kahraman bir ordusudur.
Ey suâl soran meb'ûslar! Şarkta beş milyona yakın Kürd var. Yüz milyona yakın İranlı ve Hindliler var. Yetmiş milyon Arab var. Kırk milyon Kafkas var. Acaba birbirine komşu, kardeş ve birbirine muhtaç olan bu kardeşlere, bu talebenin Van’daki medreseden aldığı ders-i dinî mi daha lâzım? Veyâhut o milletleri karıştıracak ve ırktaşlarından başka düşünmeyen ve uhuvvet-i İslâmiyeyi tanımayan sırf ulûm-u felsefeyi okumak ve İslâmî ilimleri nazara almamak olan o merhum talebenin ikinci hâli mi daha iyidir? Sizden soruyorum!
İşte bu cevabımdan sonra, an'ane aleyhinde ve her cihetle garblılaşmak fikrini taşıyanlar, kalktılar imza ettiler. İsimlerini söylemeyeceğim. Allah kusurlarını affetsin; şimdi vefât etmişler.
Râbian: Mâdem Reis-i Cumhûr gayet mühim mesâil-i siyâsiye içinde Şark üniversitesini en ehemmiyetli bir mes'ele yapıp hattâ hàrika bir tarzda altmış milyon liranın o üniversiteye sarfı için bir kanun çıkarmak derecesinde fevkalâde bir hizmet ile medresenin medâr-ı iftiharı ve kendisine büyük bir şeref verdiren bu Medrese-i İslâmiyeye, eski hocalık hissiyatıyla başlaması, bütün şark hocalarını minnetdâr etmiş. Ve şimdi orta şarkta sulh-u umumînin temel taşı ve birinci kalesi olan bu üniversiteyi yine mesâil-i azîmeyi siyâsiye içinde yeniden nazara alması; elbette bu vatan, bu devlete, bu millete bu azîm, fâideli hizmeti netice verecek. Ulûm-u diniye o üniversitede esâs olacak. Çünkü; hàriçteki kuvvet tahribâtı, manevîdir.. îmânsızlıkladır. O manevî tahribâta karşı atom bombası ancak manevî cihetinde maneviyattan kuvvet alıp o tahribâtı durdurabilir.
Mâdem ellibeş sene bu mes'eleye bütün hayatını sarfetmiş ve bütün dekàiki ile ve neticeleri ile tedkik etmiş bir adamın bu mes'elede re'yini almak ve fikrini sormak lâzım gelirken; Amerika’da, Avrupa’da bu mes'eleye dair istişâreye kendinizi mecbur bildiğinizden, elbette benim de bu mes'elede söz söylemeye hakkım var. Hamiyetkâr olan bütün bir millet nâmına sizden bekliyoruz...
Said Nursî ∗∗∗
► (140) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık, Fedâkâr, Hàlis, Muhlis Kardeşlerim ve Hizmet-i Kur'âniyede Hakîki, Ciddi Metânetli Arkadaşlarım!
Size gayet ehemmiyetli bir hâlimi ve dehşetli bir zahmet, fakat inâyet-i İlâhiye ile büyük bir rahmeti tazammun eden zâhirî bir hastalığın manevî bir istirahat ve bir tamam-ı vazifeye bir alâmet olarak bir hastalığımı beyân ediyorum. Şekvâ değil, teşekkür ediyorum. Fakat sizden tahammülüm için duâ istiyorum. O hâlet de şudur:
Ben kelimâtı konuşurken birden manevî bir men' gibi şiddetli bir harâret başlıyor. Hattâ eskiden günde bir-iki defa su içerken şimdi yemeği pek az yediğim hâlde, yirmi-otuz defa su içmeğe mecbur oluyorum. Hattâ iki gün evvel pek şiddetlendi. Ben bir tesemmüm zannettim. Hattâ bir vehme binâen yanımdaki kardeşlerime ifşa ettim. Bu gayet şiddetli hastalığıma karşı sabır ve tahammül niyâz ettim. Rahmet-i İlâhiyeden ricâ ettim; birden kalbime geldi ki: Ekser hayatımdaki zahmetlerde bir inâyet ve rahmet cilvesi bulunduğu gibi, inşâallâh bunda da o cilve-i rahmet var ki, cinnî ve insî şeytanların ve dinsizlerin seni zehirlendirmek ve susturmaya çalışmaları vazifenin tamam olmasına ve istirahatine Rahmet-i İlâhiye bir vesile oldu ki, geçen sene “İşârâtü'l-İ'câz” tefsiri ve “Mesnevî-i Arabî”yi bir sene müddetle ders vermeye başlamıştım. Gizli düşmanlarım cinnî ve insî şeytanlar, beni susturmağa desâisleri ile çalıştıkları hâlde, Rahmet-i İlâhiye hem İşârâtü'l-İ'câz’ın, hem Mesnevî-i Arabî’nin Türkçesini ihsân ettiğinden ve Risale-i Nur da ekseriyet itibariyle kendi kendine ders verip muallimlere ihtiyaç bırakmadığından, bu tedrîs vazifemde bana istirahat ve tebrik nev'inde bir ihsân-ı İlâhî olarak bu acîb hastalık benim istirahatime medâr oldu.
Hem benim rûhuma geldi ki: Senin binler, belki yüzbinler Saidcikler, senin bedeline ders verecek ve konuşacaklar var. İhsân-ı İlâhî ile Risale-i Nur, başka ilimler gibi meşakkatli derslere muhtaç değil. فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ Gavs-ı Geylânî’nin (K.S.) kerâmetkârâne cümlesi, en dehşetli zaman gibi bunda da ayn-ı hakikat olduğu görüldü.
Hem a'zamî ihlâsın zedelenmemek için şimdi düşmanlar da, dostlara inkılâb ettiği bir zamanda sohbet etmek, konuşmak; bu dünyada da uhrevî hizmetlerin bir güzel ve fânî meyvelerine vesile olabilir. O vakit; a'zamî ihlâs ki, hiçbir şeye âlet olmayacak.
Hem vazife-i İlâhiyeye karışmamak için kader-i İlâhî hakkımdaki bu şiddetli hâlete aleyhimde değil, lehimde olarak fetvâ verdi, müsâade etti. Ben yanımdaki vasiyetnâmemdeki evlâd kabûl ettiğim küçük evlâdları tevkîl ediyorum. Onlarla konuşanı benimle konuşmuş gibi kabûl ediyorum...
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursî
Üstadımızın bu hastalığı gösteriyor ki, gizli dinsizler konuşturmamak için bir ilâç bulmuşlar, yedirmişler. Elhâsıl; Üstadımızın musâfahadan, sohbetten ve konuşmaktan men'edildiğini biz de görüyoruz.
Üstadımızın hizmetinde bulunan
Tahiri, Zübeyr, Ceylan, Hüsnü, Bayram ∗∗∗
► (141) ◄ Berây-ı Ma'lûmât Hem Resmî Zâtlara, Hem Dostlara Mühim Bir Hakikati Beyân Ediyoruz:
BERÂY-I MA'LÛMÂT HEM RESMÎ ZÂTLARA, HEM
DOSTLARA MÜHİM BİR HAKİKATİ BEYÂN EDİYORUZ:
Üstadımız gençliğinde ve hattâ çocukluğundan itibaren izzet-i ilmiyeyi muhâfaza için şiddetle halktan istiğnâ ediyordu. Zekât ve sadakayı kat'iyyen almadığı gibi, İkinci Mektûb’da da beyân edildiği üzere hediyeyi kabûl etmiyordu. Bu hâlin, şimdiki ihtiyarlık ve zayıflık zamanında devam edebilmesi için Cenâb-ı Hakk’ın rahmetiyle o istiğnâ düsturu hastalığa inkılâb etti. Yani mukâbilsiz bir lokma alsa, derhâl hasta olur. O lokmayı yiyemiyor. Üstadımız gençliğinde bu kadar muhtaç değildi. Tek başına yaşadığı zamanlar pek az bir masraf kendisine kâfî idi. Şimdi pekçok talebelerine ta'yin verdiği ve birkaç hastalıkla hasta bulunduğu bir zamanda, o istiğnâ düsturunun muhâfazası için, Rahmet-i İlâhiye onu mukâbilsiz hediyelerden hasta ediyor.
Aynen öyle de: Üstadımıza hürmet dahi manevî bir hediye gibi olduğundan şiddetle nâsın hürmetinden ve elini öpmesinden kaçıyordu. Tarihçe-i Hayat’ının ve İhtiyarlar Lem'asının şehâdetiyle gençliğinde emsâllerinin fevkınde olarak Siirt’in Tillo Kasabasında inzivaya girmişti. Ağrı Vilâyetinde Şeyh Ahmed Hânî Hazretlerinin türbesine kapandı. Rusya’ya esir düştüğünde, doksan kadar esir zâbit kendisinin dinî derslerini şevkle dinledikleri hâlde, üserâ kampında Tatarların küçük hàlî bir câmiinde bir yer bularak orada yalnızlığa çekildi. İstanbul’da Dâru'l-Hikmeti'l-İslâmiye âzâlığı gibi câzib ve şa'şaalı bir hayat içinde iken,
Yûşâ Tepesinde kimsesizliği tercih etti. Van’a döndüğünde pekçok eski ve yeni talebeleri arasında sürûrlu bir ömrü istemeyerek Erek Dağındaki bir mağaraya kapandı. En son defa otuz senede gördüğü emsâlsiz zulümlerin neticesi olarak hapishânelere gönderildiği zaman, kanunen tecrid müddeti onbeş gün olmasına rağmen yirmi ay ve hattâ bütün hapis müddetince tecrid-i mutlakta tutulduğu hâlde kimseye şekvâ etmedi.
Bütün bu hâller gösteriyor ki: Üstadımızın fıtratında inziva dâima hüküm sürmüştür. Fakat ihtiyarlığında pekçok yardıma, hizmete, sohbete muhtaç olduğu bir vakitte bunun devam etmesi için, bir nev'i hastalık hâleti verilmiş. Beş dakika konuşsa; şiddetli bir harâret başlıyor, sesi çıkmıyor. Hattâ Şâfiî Mezhebinde olduğu için namazda Fâtihayı kendisi işitecek derecede okuması lâzım gelirken, hastalık sebebiyle sesi çıkmadığından, Mezheb-i Hanefîyi takliden namazlarını edâ ediyor. Bu hastalığına dair, iki mühim doktorun iki raporu var. İstenilirse gösterilecektir.
Şimdi Risale-i Nur’un fevkalâde fütûhâtı ve Âlem-i İslâmda dahi fevkalâde bir hüsn-ü kabûle mazhar olması hengâmında, düşmanlar dahi dostlara inkılâb ettiği bir zamanda Risale-i Nurun a'zamî ihlâsını –ki Rızâyı İlâhîden başka dünyevî, uhrevî hiçbir rütbeye, makama âlet etmemek– muhâfaza için, dehşetli bir merdüm-giriz yani, insanlardan tevahhuş ve sesi çıkmamak ve konuşmamak hastalığı ve elini öpmek, ona âdeta bir tokat vurmak gibi dokunmak vaziyeti, kat'iyyen bize kanâat verdi ki: Bu bir istihdam-ı Rabbânîdir.
Hattâ bu hakikatlerin izhârına vesile olan bir şahsı da Üstadımız helâl etti.
Hâşiye: Üstadımızdan sorduk: Neden Risale-i Nurun şa'şaalı intişarı ve düşmanların dahi mağlûb olup dostâne vaziyet aldıkları bir zamanda insanlarla görüşmüyorsunuz?
Cevaben dedi ki: “Benim ile görüşmek isteyenler, ya muârızdır veya dosttur. Dost olsa, Risale-i Nurun yüzbinler nüshası benim bedelime tam konuşuyor. Bana kat'iyyen ihtiyaç bırakmamış. Görüşmek isteyen muârız olsa, bu otuz sene zarfında pekçok mahkemeler ve ehl-i vukûflar tedkik ettikleri hâlde, ne Nur Risalelerinde ve ne de Nur Talebelerinde hiçbir suç bulamamışlar. Yirmidört mahkeme: “Risale-i Nurda suç bulamıyoruz.” dedikleri; dört mahkeme de kat'iyyen umum Nur Risalelerine berâet vererek kaziye-i muhkeme hâline gelen kararlarıyla bütün kitapları, mektûbları sâhiblerine iâde etmesi, benim bedelime muârızlara tam cevab veriyor. Bana ihtiyaç kalmamış. Eğer şahsî görüşmek istenilse, bütün Nur Talebeleri bir cihette bu bîçâre Said’in da'vâ vekilleri olduğu gibi, İstanbul’da ve Ankara’da avukatları bulunduğundan, isteyenler onlarla görüşebilir.”
Şiddetli hastalığı ve çok ihtiyarlığı için zarûrî işlerini gören Hizmetkârları ∗∗∗
► (142) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Üstadımız ifâde buyurdular ki:
Aleyhimizde olan Cumhûriyet Gazetesi müdafaamı çok yanlış ve gayet fenâ bir tarzda tağyîr etmiş, hattâ “Bir cânî yüzünden on masûma zarar gelmemesi için” cümlesinin yerine “Bir cânî yüzünden on masûmu zulmetten kurtarmak için” gibi hezeyanlar karıştırmış. Hem de o yazdığım cevab; beş-altı sene evvel İstanbul 2. Sulh Ceza Mahkemesinde aynen söylenmiş, en mühim mes'elemde berâet verilmiş bir müdafaa iken, bir-iki ay evvel, bir bardak suda bir fırtına koparmak nev'inden, İstanbul seyahatimde gayet mânâsız garazkârâne, bir savcı Isparta müddeiumumîsine havâle edip mânâsız benim ifâdemi almağa iki resmî polis memuru gönderdi. Onlara dedim: O mes'eleye beş sene evvel cevab verilmiştir. İşte o zamanki cevabım da budur, dedim. Onlar da kabûl ettiler. Hem de makine ile çıkardılar, hem o herife de göndermişler.
Şimdi uzak bir yerde tekrar mânâsız olarak bizden uzak bir kaymakama başkası onu vermiş. İftiracı gazete de “Onu kaymakam, savcıya vermiş” demesiyle Risale-i Nurun bir kısım zaîf şâkirdlerine vesvese ve bir evhâm vermek istemiştir. Bu yazıya Nurun çok avukatları tekzîb yazsınlar. O mes'elenin mevzûuna dair İstanbul sıhhî hey'etinden dört rapor var. Fakat lüzumsuz olduğu için, kimseye göstermeğe tenezzül etmedim. Hem de lüzum olmamış...
Said Nursî
Ankara’daki iki emniyet müdürüne çok selâm ediyorum. Böyle şeylere ehemmiyet vermesinler. ∗∗∗