Emirdağ Lâhikası

► (190) ◄

16. bölüm / 31

► (190) ◄

Hem benim şahsım hakkında desin ki: Kat'iyyen bizce tahakkuk etti ki; bu adam, altı-yedi ay şiddetli hasta olduğu hâlde, kendi cismine nazar etmemek ve ehemmiyet vermemek için gayet sevdiği doktorlara kat'iyyen ne müracaat etti ve ne de ilâçlarını aldı.

Hem dünyaya bakmamak ve hem de hizmet-i îmâniyede ihlâsına zarar gelmemek için on sene zarfında –mahkemece isbât edilmiş ki– Harb-i Umumiye bakmamış, merak etmemiş. Yine siyasete ve dünyaya bir meyil uyanmamak için, yirmibeş sene bir gazeteyi dinlemedi ve okumamış, bütün kardeşlerine ve talebelerine de karışmayınız diye tavsiye etmiş.

Hem maîşetçe yalnız ve ihtiyar olduğu hâlde, evhâm yüzünden kendisine yapılan sıkıntılara tahammül edip dünyaya bakmamış ve yirmi senedir istirahati için hükûmete müracaat etmemiş, zarûrî bir hizmet olmadıkça kimseyi kabûl etmiyor ve hiç kimsenin yardım ve ihsânını kabûl etmiyor. Ve diyor ki:

Ben, bu millet ve bu vatana en büyük, en elzem hizmet bildiğim îmânlarına kuvvet vermek için Kur'ân-ı Hakîmin bu zamanda bir mu'cize-i maneviyesi olarak bazı hakàik-ı îmâniyeyi dertlerime devâ bulduğum gibi, derhâl kaleme aldım, iki sene üç mahkeme ve Ankara ehl-i vukûfunun tedkikinden sonra, bu millet ve vatana hiçbir zararı olmadığına dair ittifakan berâet kararı verildiği için, bu hizmet-i îmâniye devam etmek gayesiyle arkadaşına izin vermiş ki, bazıları teksir edilsin.

Hem biz bu adamdan işitiyoruz ki: Bu memleket ve millet ve hükûmet, bu eserlere şiddetle muhtaçtır. Hükûmetin erkânlarından bekliyordum ki, bazıları bu eserlere sâhib çıksın. Çünkü ben, ölmek üzereyim; hem elim bağlı, sâhib olamıyorum. İnşâallâh, Ahmed Hamdi gibi dindar, muktedir zâtlar benim bedelime sâhib çıkacaklarına ümîdle mütesellî oluyorum. Bu vatanın ve İslâmiyet câmiasına yapacağınız bu kudsî vazifenizin mahkeme-i kübrâda şefâatçi olmasına duâ eder, hem de bilhassa o iki zâta selâm ederim. ∗∗∗

► (191) ◄

Azîz, Sıddık Kardeşlerim,

Evvelâ: Leyle-i Kadirde kalbe gelen pek uzun ve geniş bir hakikate pek kısaca bir işâret edeceğiz. Şöyle ki:

Nev'-i beşer, bu son Harb-i Umumînin eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdâdı ile ve merhametsiz tahribâtı ile ve bir düşmanın yüzünden yüzer masûmu perîşan etmesiyle ve mağlûbların dehşetli me'yûsiyetleriyle ve gâliblerin dehşetli telâş ve hâkimiyetlerini muhâfaza ve büyük tahribâtlarını tamir edememelerinden gelen dehşetli vicdân azablarıyla ve dünya hayatının bütün bütün fânî ve muvakkat olması ve medeniyet fantaziyelerinin aldatıcı ve uyutucu olması umuma görünmesiyle ve fıtrat-ı beşeriyedeki yüksek isti'dâdâtın, mâhiyet-i insaniyesinin umumî bir sûrette dehşetli yaralanmasıyla ve ebed-perest hissiyat-ı bâkiye ve fıtrî aşk-ı insaniyenin heyecan içinde uyanmasıyla ve gaflet ve dalâletin, en sert, sağır olan tabiatın Kur'ânın elmas kılıncı altında parçalanmasıyla.. ve gaflet ve dalâletin en boğucu, aldatıcı, en geniş perdesi olan siyasetin rû-yi zeminde pek çirkin, pek gaddârâne hakîki sûreti görünmesiyle; elbette, hiçbir şübhe yok ki, şimâlde, garbda, Amerika’da emâreleri göründüğüne binâen, nev'-i beşerin mâşuk-u mecâzîsi olan hayat-ı dünyeviyesi böyle çirkin ve geçici olmasından, fıtraten beşerin hakîki sevdiği ve aradığı hayat-ı bâkiyeyi bütün kuvvetiyle arayacak.. ve elbette, hiç şübhe yok ki, bin üçyüz altmış senede her asırda üçyüz elli milyon şâkirdi bulunan ve her hükmüne ve da'vâsına milyonlar ehl-i hakikat tasdik ile imza basan ve her dakikada milyonlar hâfızların kalbinde kudsiyet ile bulunup lisânlarıyla beşere ders veren ve hiçbir kitapta emsâli bulunmayan bir tarzda beşer için hayat-ı bâkiyeyi ve saâdet-i ebediyeyi müjde verip bütün beşerin yaralarını tedâvi eden Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın şiddetli, kuvvetli ve tekrarlı binler âyâtıyla belki sarîhan ve işâreten on binler defa da'vâ edip, haber verip sarsılmaz kat'î delillerle, şübhe getirmez hadsiz hüccetlerle hayat-ı bâkiyeyi kat'iyyetle müjde ve saâdet-i ebediyeyi ders vermesi, elbette nev'-i beşer bütün bütün aklını kaybetmezse ve maddî ve manevî bir kıyâmet başlarında kopmazsa, İsveç, Norveç, Finlandiya ve İngiltere’nin Kur'ânın kabûlüne çalışan meşhûr hatîbleri ve din-i hakkı arayan Amerika’nın çok ehemmiyetli dinî cem'iyeti gibi, rû-yi zeminin kıt'aları ve hükûmetleri, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânı arayacaklar ve hakikatlerini anladıktan sonra bütün rûh u canlarıyla sarılacaklar. Çünkü, bu hakikat noktasında kat'iyyen Kur'ânın misli yoktur ve olamaz ve hiçbir şey bu mu'cize-i ekberin yerini tutamaz.

Sâniyen: Mâdem Risale-i Nur o mu'cize-i kübrânın elinde bir elmas kılınç hükmünde hizmetini göstermiş ve en muannid düşmanları teslîme mecbur etmiş; hem kalbi, hem rûhu, hattâ hissiyatı tam tenvir edecek ve ilâçlarını verecek bir tarzda hazine-i Kur'âniyenin dellâllığını yapan ve ondan başka me'haz ve merci'i olmayan bir mu'cize-i maneviyesi bulunan Risale-i Nur o vazifeyi yapıyor ve aleyhinde dehşetli propagandalara ve gayet muannid zındıklara tam galebe çalmış ve dalâletin en kalın ve boğucu ve geniş dâire-i âfâkında ve fennin en geniş perdelerinde Asâ-yı Mûsa’daki Meyvenin Altıncı Mes'elesi ve Birinci ve İkinci, Üçüncü ve Sekizinci Hüccetleriyle gayet parlak bir tarzda gafleti dağıtıp nur-u tevhidi göstermiş; elbette bizlere lâzım ve millete elzem, şimdi resmen izin verilen din tedrîsatı için hususî dershâneler açılmasına ve izin verilmesine binâen, Nur şâkirdleri, mümkün olduğu kadar her yerde küçücük bir Dershâne-i Nuriye açmak lâzımdır. Gerçi herkes kendi kendine bir derece istifade eder, fakat herkes herbir mes'elesini tam anlamaz.

Hem îmân hakikatlerinin izâhı olduğu için; hem ilim (Hâşiye) <ft3>[^23]</ft3> , hem mârifet, hem ibâdettir. Eski medreselerde beş-on seneye mukâbil, inşâallâh Nur medreseleri, beş-on haftada aynı neticeyi te'min edecek ve yirmi senedir ediyor. Ve hem hükûmet ve millet ve vatan, hem hayat-ı dünyeviyesine ve siyâsiyesine ve uhreviyesine pek çok fâidesi bulunan bu Kur'ân lemeâtlarına ve dellâlı bulunan Risale-i Nura değil ilişmek, tamamıyla tervîc ve neşrine çalışmaları elzemdir ki, geçen dehşetli günahlara keffâret ve gelecek müdhiş belâlara ve anarşistliğe bir sed olabilsin.

[^23]:(Hâşiye) Şâyet biri biliyor, taallüm etmeğe muhtaç değilse, ibâdete muhtaç veya mârifete müştâk veya huzur ister. Onun için herkese lüzumlu bir derstir.

Sâlisen: Bu Ramazan-ı Şerîfte, Kur'ânı zevk ve şevk ile okumak çok ihtiyacım vardı. Hâlbuki elemli hastalık, maddî ve manevî sıkıntılar, yorgunlukla ve meşgalelerin te'siriyle telâş ettim. Birden Husrev’in şirin kalemiyle yazılan mu'cizâtlı cüzler ve Hâfız Ali ve Tahiri’ye pek çok sevâb kazandıran parlak ve kerâmetli “Hizbü'l-Ekber-i Kur'âniye”yi birbiri arkasından okumağa başlarken öyle bir zevk ve şevk verdi ki, bütün o yorgunlukları hiçe indirdi, hiçbir vesveseye meydân vermeyerek pek parlak bir sûrette ders-i Kur'âniyeyi onlardan dinlerken bütün rûh u canımla arzu ettim ve kasd u azmettim ki, mümkün olduğu derecede aynı “Hizbü'l-Ekber-i Kur'âniye” gibi fotoğrafla mu'cizâtlı Kur'ânımızı tab'edeceğiz, inşâallâh...

Said Nursî ∗∗∗

► (192) ◄

Bu defa Nurların galebesiyle ve manevî fütûhâtıyla müsâdere edilen kitaplarınızı Ankara’nın emriyle size iâde etmeleri, büyük bir fâl-i hayırdır. Ve Risale-i Nurun tam serbestiyetine bir vesile olduğu cihetle büyük bir fütûhât ve maslahat-ı Nuriye oldu.

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى

Alîl Ali Osman ve çilingir Ali, Nurun pek çalışkan kardeşlerimizin tebriklerini rûh u canımızla hem bayramlarını, hem Leyle-i Kadirlerini, hem hàrika ve kıymetli ve çok sevâblı Hizmet-i Nuriyelerini tebrik ediyoruz ve muvaffakıyetlerine ve mahfûziyetlerine duâ ediyoruz. Onlar, Nur dâiresini ebede kadar bir cihette minnetdâr ettiler, Allah râzı olsun, âmîn!

Ali Osman, mektûbunda isimleri bulunan kardeş ve hemşirelerimize birer birer selâm ve duâ ediyoruz ve duâlarını istiyoruz. Ve mübârek bir kardeşimiz olan Kâzım’ın rûhuna Cenâb-ı Hak binler rahmet eylesin ve kabrini pür-nur etsin, âmîn!

Ali Osman’ın mübârek kaleminin bir kerâmetidir ki; gönderdiği onbeş parça risalecikler, aynı vakitte Konya Medrese-i Nuriyesinin iki mühim şâkirdi geldiler, aynı o risaleler bize lâzımdır dediler, onlara verildi. Ali Osman’a daha geniş bir sahada sevâb kazandıracaklar.

Umuma birer birer selâm ve duâ ediyoruz. ∗∗∗

► (193) ◄

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!

Nurun küçük kahramanlarından muallim Mustafa Sungur; hem Eflani, hem Safranbolu, hem Kastamonu, hem İnebolu, hem Daday, hem Araç kardeşlerimizin nâmına bayram tebriki için yanımıza geldi. Biz de onu bir küçük Said olarak hem size, hem o kardeşlerimize maddî ve manevî bayramlarını tebrik için gönderdik. Ve Emirdağı’nın Süleyman Rüştü’sü olan çalışkan Mehmed’i Sirâcü'n-Nur’u almak ve harice giden kitapları anlamak niyetiyle İstanbul’a gönderdik.

Nurların muârızları, her cihetle mağlûb olduktan sonra, zâhiren bize hoş görünmeyen ve hakikaten Nurlara daha menfaatli bir plân takib ediyorlar. Güyâ Nurcuların tesânüdünü kırıp bilinmeyecek bir tarzda bazı mühim erkânlarını başka yerlere gitmelerine sebebiyet veriyorlar. Hâlbuki onların gitmesiyle tesânüd kırılmadığı gibi, gideceği yerlerde lüzumları var. Ezcümle; Muharrem’i Tavas’a; Mustafa Osman’ı Karabük’e; Re'fet’i İstanbul’a gibi... Bazı kardeşlerimizi dağıtmağa sebebiyet veriyorlar. Bu kardeşlerimiz de, onlara hissettirmeyerek, güyâ kendi ihtiyarlarıyla gidiyorlar. Hakikat ise, hiç ihsâs edilmeyecek bir tarzda, tesânüde zarar niyetiyle öyle zemin ihzar ediliyor.

Hem bir plânları da, onların usûlünce hapse müstehak olduğumuz hâlde hapsimize tarafdâr çıkmıyorlar, aman hapse girmesinler diyorlar. Sebebi: Birden Denizli hapsi bir Nur medresesi olmasıyla hem oradan başka hapishânelere gidenler oraları tenvire çalışmaları, gizli düşmanlarımızı bütün bütün şaşırttı, onun için hapisten çıkmamıza onlar da tarafdâr oldular.

Hem adliyeler, Risale-i Nurun hakkâniyetine karşı bir nev'i teslîmiyetle istikbâlde gelecek olan şiddetli i'tirâzdan çekinmek için çekindiler, keyfî kanunların aleyhimizdeki hükümlerini nazara almadılar. Ve muannid bazı dinsizler, Nurun hakikatine karşı mağlûb olup inâdı terkettiler. Gizli düşmanlar da,“Aman hapisten çıksınlar, yoksa hapishâneler Nur medreseleri hükmüne geçecek.” diye üç kısım da müttefikan berâetimize tarafdâr çıktılar.

Bu da inâyet-i İlâhiyenin Risale-i Nura verdiği bir kerâmettir ki; nasıl ki bu asrın en dehşetli üç büyük kumandanlarını korkutup hàrika bir tarzda hem Mart Hâdisesinde Hareket Ordusunun Başkumandanı, hem İstanbul’un eski Harb-i Umumîdeki istilâsındaki Hareket-i Milliye sırasında İstanbul’u istilâ eden dehşetli ecnebî kumandanı korkutup bize taarruz edememesi ve hem Ankara’da, dîvân-ı riyâsetinde en dehşetli reisin hiddetini tarziyeye çevirmesi gibi, üç adliyenin de dokunaklı, şiddetli müdafaâta karşı binler bahâne tutabildikleri hâlde, hak-perestâne ve musâlahakârâne ittifakla berâet kararını vermeleri, elbette Kur'ânın bir mu'cize-i manevîsi olan Risale-i Nurun bir kerâmetidir diye kat'î bu gece bir ihtar hissettim ve kaleme aldım. Fakat gayet müşevveş ve tashih ve ıslah edilmeden size gönderildi. ∗∗∗

► (194) ◄

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!

Evvelâ: Sirâcü'n-Nur’un biri tamam, biri de bâkiyesini –iki parça– aldık. Yanlışları pek az. Hatâ-savâbın küçük cetvelini leffen gönderiyoruz.

Sâniyen: Mâdem Isparta manevî bir Medresetü'z-Zehrâdır ve mâdem o mübârek dershânedeki hükûmeti şimdiye kadar mümkün olduğu kadar müsâadekârâne davranıyor ve başta emniyet müdürü olarak takdirkârâne Risale-i Nura bakıyorlar; biz, oradaki hükûmete karşı dost nazarıyla bakıyoruz; ne yaparlarsa gücenmeyiniz ve gücenmeyeceğiz.

Hem şimdiye kadar onların bize karşı az tazyîkleri neticesinde ehemmiyetli hayırlar olmuş. Şimdi bir maslahat için bütün bütün serbest olarak her tarafa neşretmek, belki “Sırran Tenevveret” sırrına münâfî olduğundan, bir derece ihtiyat tavsiyelerinde bir hayır var.

Sâlisen: Dadaylı ehemmiyetli muallimlerden ve kıymetli Nur nâşirlerinden Hâfız Hasan’ın ve Nurcu iki mübârek mahdumlarının, Doktor Hakkı ve Hüsnü ve Araçlı Tâhir’in ve Daday’daki Fuâd gibi kıymetli kardeşlerimizin bayram tebriklerine mukâbil, rûhu canımızla hem geçmiş bayramlarını, hem Nur hizmetinde sebatkârâne muvaffakıyetlerini tebrik ediyoruz. Ve mektûbunu “Lâhika”ya geçmek için leffen gönderiyoruz.

Râbian: Nur kahramanlarından Re'fet kardeşimiz, kendi sisteminde gayet ehemmiyetli Abdülehad nâmında bir büyük hocayı, Risale-i Nura tam bağlı bir kardeşi İstanbul’da bulmuş. Cenâb-ı Hak, ikisini de dâima muvaffak eylesin, âmîn!

Hâmisen: Bir mikdardır hiç görmediğim bir tarzda pek şiddetli bir alâka ile, çoktan görmedikleri peder, vâlidelerine harâretli bir iştiyak ile ellerine sarılmaları gibi, iki yaşından on yaşına kadar masûm çocuklar, faytonla gezdiğim vakit beni görünce, aynen öyle uzaktan koşup benim ellerime sarıldıklarının ne hikmeti var diye hayret ediyordum. Birden ihtar edildi ki:

Bu küçücük masûmlar tâifesi, bir hiss-i kable'l-vukû' ile ileride Risale-i Nur ile saâdeti bulacaklarını ve tehlike-i manevîden kurtulacaklarını, belki de içinde çokları şâkird olacaklarını ve buranın maddî-manevî havasına imtizaç edemediğim için menfîlere verilen serbestiyet münâsebetiyle buradan gitmemekliğim için lâkayd olan büyüklerin bedeline, “Bizler nur dâiresindeyiz, bizi bırakma, gitme” gibi bir mânâ var, hissettim. ∗∗∗

► (195) ◄ Hüve Nüktesi

Hüve Nüktesi

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا

Çok Azîz ve Sıddık Kardeşlerim!

Kardeşlerim, لااِلٰهَاِلَّاهُوَ ve قُلْ هُوَ اللهُ deki (هُو) «Hû» lafzında, yalnız maddî cihette bir seyahat-ı hayâliye-i fikriyede hava sahifesinin mütâlaasıyla ânî bir sûrette görünen bir zarîf nükte-i tevhidde, meslek-i îmâniyenin hadsiz derece kolay ve vücûb derecesinde sühûletli bulunmasını; ve şirk ve dalâletin mesleğinde hadsiz derecede müşkülâtlı, mümteni' binler muhâl bulunduğunu müşâhede ettim. Gayet kısa bir işâretle, o geniş ve uzun nükteyi beyân edeceğim.

Evet; nasıl ki bir avuç toprak, yüzer çiçeklere nöbetle saksılık eden kabında, eğer tabiata, esbâba havâle edilse, lâzımgelir ki: Ya o kapta küçük mikyâsta yüzer, belki çiçekler adedince manevî makineler, fabrikalar bulunsun veyâhut o parçacık topraktaki herbir zerre, bütün o ayrı ayrı çiçekleri, muhtelif hâsiyetleriyle ve hayatdâr cihâzâtıyla yapmalarını bilsin. Âdeta bir ilâh gibi hadsiz ilmi ve nihâyetsiz iktidarı bulunsun.

Aynen öyle de: Emir ve irâdenin bir arşı olan havanın, rüzgârın herbir parçası ve bir nefes ve tırnak kadar olan (هُو) «Hû» lafzındaki havada, küçücük mikyâsta bütün dünyada mevcûd telefonların, telgrafların, radyoların ve hadsiz ve muhtelif konuşmaların merkezleri, santralları, âhize ve nâkileleri bulunsun ve o hadsiz işleri beraber ve bir ânda yapabilsin. Veyâhut o (هُو) «Hû» daki havanın, belki unsur-u havanın herbir parçasının herbir zerresi, bütün telefoncular ve ayrı ayrı umum telgrafçılar ve radyo ile konuşanlar kadar manevî şahsiyetleri ve kàbiliyetleri bulunsun ve onların umum dillerini bilsin ve aynı zamanda başka zerrelere de bildirsin, neşretsin. Çünkü, bilfiil o vaziyet kısmen görünüyor ve havanın bütün eczâsında o kàbiliyet var. İşte ehl-i küfrün ve tabîiyyûn ve maddiyûnların mesleklerinde değil bir muhâl, belki zerreler adedince muhâller ve imtina'lar ve müşkülâtlar âşikâre görünüyor.

Eğer Sâni'-i Zülcelâl'e verilse, hava bütün zerrâtıyla onun emirber neferi olur. Bir tek zerrenin, muntazam bir tek vazifesi kadar kolayca hadsiz küllî vazifelerini Hàlık’ının izniyle ve kuvvetiyle ve Hàlıka intisab ve istinâd ile ve sâni'inin cilve-i kudreti ile bir ânda, şimşek sür'atinde ve (هُو) «Hû» telaffuzu ve havanın temevvücü sühûletinde yapılır. Yani, kalem-i kudretin hadsiz ve hàrika ve muntazam yazılarına bir sahife olur. Ve zerreleri o kalemin uçları ve zerrelerin vazifeleri dahi, kalem-i kaderin noktaları bulunur. Bir tek zerrenin hareketi derecesinde kolay çalışır.

İşte, ben لااِلٰهَاِلَّاهُوَ ve قُلْ هُوَ اللهُ deki hareket-i fikriye ile seyahatimde, hava âlemini temâşâ ve o unsurun sahifesini mütâlaa ederken, bu mücmel hakikati tam vâzıh ve mufassal aynelyakìn müşâhede ettim ve (هُو) «Hû» nun lafzında, havasında böyle parlak bir bürhân ve bir lem'a-yı Vâhidiyet bulunduğu gibi, mânâsında ve işâretinde gayet nurânî bir cilve-i Ehadiyet ve çok kuvvetli bir hüccet-i Tevhid ve “ (هُو) «Hû» zamîrinin mutlak ve mübhem işâreti, hangi zâta bakıyor?” işâretine bir karîne-i taayyün o hüccette bulunması içindir ki, hem Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân, hem ehl-i zikir; makam-ı tevhidde bu kudsî kelimeyi çok tekrar ederler diye ilmelyakìn ile bildim.

Evet, meselâ; bir nokta beyaz kağıtta iki-üç nokta konulsa karıştığı ve bir adam, muhtelif çok vazifeleri beraber yapmasıyla şaşıracağı ve bir küçük zîhayata, çok yükler yüklenmesiyle altında ezildiği ve bir lisân ve bir kulak aynı ânda müteaddid kelimelerin beraber çıkması ve girmesi intizamını bozup karışacağı hâlde, aynelyakìn gördüm ki: (هُوَ) «Hüve» nin anahtarı ile ve pusulasıyla fikren seyahat ettiğim hava unsurunda herbir parçası, hattâ herbir zerresi içine muhtelif binler noktalar, harfler, kelimeler konulduğu veya konulabileceği hâlde, karışmadığını ve intizamını bozmadığını...

Hem ayrı ayrı pek çok vazifeler yaptığı hâlde, hiç şaşırmadan yapıldığını ve o parçaya ve zerreye, pek çok ağır yükler yüklendiği hâlde, hiç za'f göstermeyerek, geri kalmayarak intizam ile taşıdığını..

Hem binler ayrı ayrı kelime, ayrı ayrı tarzda, mânâda o küçücük kulak ve lisânlara kemâl-i intizamla gelip, çıkıp, hiç karışmayarak, bozulmayarak o küçücük kulaklara girip, o gayet incecik lisânlardan çıktığı ve o her zerre ve her parçacık, bu acîb vazifeleri görmekle beraber kemâl-i serbestiyet ile cezbedârâne hâl dili ile ve mezkûr hakikatin şehâdeti ve lisânıylaلااِلٰهَاِلَّاهُوَ ve ﴾ قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ ﴿ deyip gezer ve fırtınaların ve şimşek ve berk ve gök gürültüsü gibi havayı çarpıştırıcı dalgalar içerisinde, intizamını ve vazifelerini hiç bozmuyor ve şaşırmıyor. Ve bir iş diğer bir işe mâni olmuyor. Ben aynelyakìn müşâhede ettim.

Demek, ya herbir zerre ve herbir parça havada nihâyetsiz bir hikmet ve nihâyetsiz bir ilimi, irâdesi ve nihâyetsiz bir kuvveti, kudreti ve bütün zerrâta hâkim-i mutlak bir hàssaları bulunmak lâzımdır ki, bu işlere medâr olabilsin. Bu ise, zerreler adedince muhâl ve bâtıldır. Hiçbir şeytan dahi bunu hâtıra getiremez. Öyle ise bu sahife-i havanın hakkalyakìn, aynelyakìn, ilmelyakìn derecesinde bedâhetle Zât-ı Zülcelâl’in hadsiz gayr-ı mütenâhî ilmi ve hikmetle çalıştırdığı kalem-i kudret ve kaderin mütebeddil sahifesi ve bir levh-i mahfûzun âlem-i tağayyürde ve mütebeddil şuûnâtında bir levh-i mahv, isbât nâmında yazar-bozar tahtası hükmündedir.

İşte hava unsurunun yalnız nakl-i asvât vazifesinde mezkûr cilve-i Vahdâniyeti ve mezkûr acâibi gösterdiği ve dalâletin hadsiz muhâliyetini izhâr ettiği gibi; unsur-u havâînin, sâir ehemmiyetli vazifelerinden biri de elektrik, câzibe, dâfia, ziyâ gibi sâir letâifin naklinde şaşırmadan muntazaman, asvât naklindeki vazifeyi gördüğü aynı zamanda bu vazifeleri dahi gördüğü; aynı zamanında bütün nebâtât ve hayvanata teneffüs ve telkîh gibi hayata lüzumu bulunan levâzımatı kemâl-i intizam ile yetiştiriyor. Emir ve irâde-i İlâhiyenin bir arşı olduğunu kat'î bir sûrette isbât ediyor ve serseri tesâdüf ve kör kuvvet ve sağır tabiat ve karışık, hedefsiz esbâb ve âciz, câmid, câhil maddeler bu sahife-i havâiyenin kitabetine ve vazifelerine karışması hiçbir cihetle ihtimal ve imkânı bulunmadığını aynelyakìn derecesinde isbât ettiğini kat'î kanâat getirdim. Ve herbir zerre ve herbir parça lisân-ı hâl ile لااِلٰهَاِلَّاهُوَ ve ﴾ قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ ﴿ dediklerini bildim ve bu (هُوَ) «Hüve» anahtarı ile havanın maddî cihetindeki bu acâibi gördüğüm gibi, hava unsuru da bir (هُو) «Hû» olarak âlem-i misâl ve âlem-i mânâya bir anahtar oldu.

Mütebâkisi şimdilik yazdırılmadı. Umuma binler selâm.

Kardeşiniz

Said Nursî ∗∗∗

► (196) ◄

Kardeşlerim!

Merak etmeyiniz ve Nurun fevkalâde perde altındaki fütûhâtına kanâat ediniz. Şimdiye kadar hiçbir eserin böyle ağır şerâit altında bu derece te'sirli intişarını tarih göstermiyor.

Hem tam serbestiyet verilmemesinin sebebi ve hikmeti: Nurların fevkalâde kuvvetinden korkuyorlar. Belki sarsıntı verecek diye, tam takdir ve kabûl etmek ile beraber, şimdilik resmen intişarından telâş ettiklerini Diyânet Reisi büyük reisle görüşmesinden haber alınmış. Eski gibi hücum yok; belki musâlaha istiyorlar. Fakat Nurlar lehinde kuvvetli cereyanlar, inşâallâh o telâşı iştiyakla resmen neşrine çevirecek. Hem çok enâniyetliler, eserlerini tervîc etmek için, Nurların meydâna çıkmalarına kıskanmak damarıyla tarafdâr olmuyorlar. Merak etmeyiniz, Nur galebe edecek. ∗∗∗

► (197) ◄

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!

Evvelâ: Medresetü'z-Zehrâ’nın yirmi derslerini ve hediyesini aldım. Ona mukâbil, Dâru'l-Hikmet’te vazife-i ilmiyede iken ta'yinâtım olan, elime verilen ve o zaman tab'ettiğim risalelerin masrafından fazla kalan ve onunla hacca gitmek niyet ettiğim ve yirmi-otuz seneye yakın bir zamanda benim ihtiyat erzâkım bulunan doksan banknot ki, nazarımda bin banknot kadar kıymeti vardı, Medresetü'z-Zehrâ’nın kudsî derslerine medâr olmak için Nurun ehemmiyetli bir nâşiri ve Hâfız Ali’nin (R.H.) çalışkan bir vârisi Hâfız Mustafa (R.H.) ile size gönderdim. Bu yeni derslerin fiatı, aynı Sirâcü'n-Nur ve Sikke-i Gaybiye gibi benim hakkımda yedi buçuk lira olsun. Çünkü ben, çoklara hediye vermeğe mecbur oluyorum. Bununla beraber, herbir ders ve nüshayı Medresetü'z-Zehrâ’nın erkânlarından bin hediye hükmünde kabûl ediyorum.

Sâniyen: Risale-i Nur, hacılarla haric Âlem-i İslâma yayılıyor, kendi kendini lâyık ellere yetiştiriyor. Ve Şam’a el yazısı ile gönderdiğimiz Asâ-yı Mûsa ve Zülfikàr’ı hey'et-i ilmiye onbeş gün tedkik etmiş, tam takdir etmelerine alâmet olarak demişler. “Biz, bunu mecmualar hâlinde kısım kısım tab'edelim.”

Hem bunu birden tab'etmeğe çok para lâzım. Hem bunu şimdi birden arabîye tercüme etmek uzun zaman lâzım; imkân olmuyor. Onun için, oradaki eski talebem ve yeni gönderdiğim şâkird, kitabı onların elinden kurtarmağa çalışmışlar ki, para kazanmak için tab'etmemişler. O kardeşlerim, kendi ellerinde müştâklara okutturuyorlar. Hâlbuki ben, tab'etmek için iznim yoktu. Şimdi zamanı değil; hem arabîye çevirmek, Mısır ulemâsının iştirâkiyle ehemmiyetli ve yüksek bir hey'et-i ilmiye lâzım. Her ne ise, acele edilmiş.

Sâlisen: Harice göndermek için İstanbul’a gönderdiğimiz bir kısım nüshalar daha gönderilmemesinin sebebi, hacca gitmek için pek çoklar rağbet göstermediklerinden ve “Hududa fazla dikkat ediliyor ve bir bahâne ile çevriliyor” diye elinde olan emânet bulunan, hacca gidecek olan zât, bize yazmış ki: “Bunu posta ile doğrudan doğruya Mekke-i Mükerreme’de Mehmed Ali Mâliki, Vaziye Mahalle-i Şâmiye adresiyle gönderilsin” diye münâsib görmüş; onu, bahâne ile huduttan çevrilmemek için beraber götürmemiş. Çok da isabet olmuş. Çünkü, benim ve Nur şâkirdlerinin nâmına şimdi bu mecmuaları göndermek, her hâlde inkişafa başlayan İslâm birlik fikri ve İttihâd-ı İslâm siyaseti, Risale-i Nuru kendine bir kuvvet, bir âlet yapmağa çalışacaktı ve bizleri siyaset-i İslâmiyeye bakmağa mecbur edecekti. Hâlbuki Risale-i Nurun mesleğindeki sırr-ı ihlâs; îmân, Kur'ân hakikatlerinden başka hiçbir şeye âlet, tâbi olmadığı...

Hem müşterileri aramak değil, belki müşteriler hakîki ihtiyacını hissedip ve yarasının tedâvisi için Risale-i Nuru aramasının lüzumu... Hâlbuki gönderilecek o mübârek merkezler, şimdilik Nurlara hakîki ihtiyacını değil, belki Âlem-i İslâmın hayat-ı diniyesine ait cihetlerinden düşünmeğe mecbur olması...

Hem Nur mesleğinde benlik ve gösteriş bir nev'i şöhret-perestlik, merdud olduğundan, bu enâniyet zamanında insanlara kendini satmağa çalışmak ve beğendirmek, bir ânda Nur şâkirdleri böyle büyük bir imtiyaz gibi bu eserlerle meşhûr mevkilere kendilerini göstermek bir nev'i gösteriş olması cihetiyle, Kader-i İlâhî, Nur şâkirdlerini tam ihlâsın muhâfazası için şimdilik müsâade etmiyor.

............

Hâmisen: Kahraman ve sadâkatte hiç sarsılmadan ve kardeşiyle masûm olmalarıyla ve az zamanda pek çok kıymetdâr hizmet eden Süleyman Rüştü’nün dünyada, âhirette Cenâb-ı Hak onu manevî ve maddî ticâretinde dâima onu ihsânına mazhar eylesin, âmîn!

Sâdisen: “Hüve Nüktesi” pek ince, gerçi çok mücmel ve muhtasar olmuş, fakat herkes ondan pek kuvvetli bir nur-u îmânî hissedebilir diye size gönderildi. Fakat o nüktenin âhirlerinde “Her zerre, cezbedârâne hâl diliyle ﴾ لااِلٰهَاِلَّاهُوَ ﴿ ، قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ deyip gezer” cümlesine, “hâl diliyle ve mezkûr hakikatin şehâdeti ve lisânıyla” kelimeleri ilâve edilecek. Bu Hüve Nüktesi ile Yirmidokuzuncu Mektûb’un Beşinci Kısmı olan ﴾ اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ ﴿ âyeti münâsebetiyle bir seyahat-ı hayâliye ve yine “Yirmidokuzuncu Mektûb”un Birinci Kısmında yalnız “Nun-u Na'büdü” kapısıyla cemâat sırrını gösteren seyahat-ı hayâliye dahi beraber Sikke-i Gaybiye’nin âhirine veyâhut münâsib gördüğünüz yere konulsun. Eğer inâyât Sikke-i Gaybiye’ye konulmamış ise, onun da bir hülâsasını dercedilmesini size havâle ediyorum. ∗∗∗

► (198) ◄

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!

Mesmuâtıma nazaran, Şemsi ve isimlerini söylemeği münâsib bulmadığımız müellifler, Zülfikàr’dan ve sâir Risale-i Nurdan bazı kısımları kendi nâmlarına neşretmelerine râzıyım ve helâl ediyorum ve memnun olurum. Onlar da Nurun şâkirdleridirler, bu sûrette Nurları neşrederler. Yirmi seneden beri çoklar, hattâ büyük hocalar, eserlerinde ve müellifler de Nurun mes'elelerinden çoklarını almışlar ve alıyorlar. Hattâ değil böyle dost zâtları, belki resmî makamları bulunan ve eserler yazan ve Nurların intişarlarına tarafdâr olmayan ve eserleri revâc bulmak niyetiyle Nurun neşrine mâni olanları dahi helâl ediyoruz. Çünkü onların men'leri başka bir tarzda ve daha fâideli intişarına ve fütûhâtına vesile oluyorlar.

Ben, hâl-i hâzıra bakmadığım için bilemiyorum. İstemeyerek işittim ki: Eser yazan ve Nurdan çalan resmî büyük zâtlar diyorlar: “Risale-i Nuru okuyabilirsiniz, başkasına vermeyiniz.” Güyâ Nurlar onların eserlerini setrettirecek. Hâlbuki Nurlar, o eserlerdeki hakikatleri tasdik eder, onlara kuvvet ve revâc verir. İnşâallâh bir zaman onlar resmen neşrine mecbur olacaklar. Fakat İzmirli hâkimin dediği gibi, “Risale-i Nur gizlenmiyor ve başka kitaplara benzemiyor ve temellük edilmiyor, nerede bulunursa bulunsun, ben Nurdan gelmişim” der.

Hem Risale-i Nurun sekiz senedir en mühim parçaları İstanbul’a gidiyordu ve kemâl-i şevkle müellifler okuyorlardı. Esâsen Risale-i Nur ise; ona şâkird olmak şartıyla, herkesin kendi malı gibidir.

Isparta’dan hacca giden ve benim bedelime dahi ma'nen hac etmeği va'd eden o mübârek kardeşlerimizi hàs şâkirdler dâiresinde bütün manevî kazançlarımıza hissedar etmeğe karar verdik. Cenâb-ı Hak, onları iki cihanda mes'ûd eylesin, âmîn!

Medresetü'z-Zehrâ’nın bana gönderdiği bu defaki Asâ-yı Mûsa fiatından kalan altmış banknotu yakında göndereceğim.

Hem Nur Ticârethânesini tebrik ediyorum. İnşâallâh, yakın zamanda muhâberemiz Nur Ticârethânesi sâhibi vâsıtasıyla olacak. Umuma birer birer selâm. ∗∗∗

► (199) ◄

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!

Evvelâ: Rehber’den yüz tanesini nâşirlerinden elli banknota aldım ve kendi Asâ-yı Mûsa nüshalarımdan sattığımdan onlara verdim. Bana son gönderdiğiniz Asâ-yı Mûsa fiatından borcum kalan altmış banknotun yerine size gönderdim. Yirmi-otuz tanesi Medresetü'z-Zehrâ’nın dâhilinde ve mütebâkisi Denizli, Milas, Burdur, Antalya, Aydın, İzmir gibi yerlere tensib ettiğiniz mikdarda gönderirsiniz. Asıl bunun ehemmiyetli hakîki fiatı, alan adam hiç olmazsa on adama okutmaktır. Çünkü nüshaları azdır.

Sâniyen: Mahkemedeki müdafaâtınızı beğendim, güzeldir. Teşrîn yirmiikiye te'hiri de hayırlıdır. Zâten onların elindeki kısmı, resmî adamların bir cihette hisseleridir, okusunlar; okumasalar da, yakınlarında dâirelerinde bulunması ve onlar vazifeten onların hakàikıyla mücmelen meşgul olması.. manevî ders alıyorlar, hiç merak etmeyiniz. Nurların inkişafı ve fütûhâtı gittikçe ziyâdeleşiyor, resmî adamların çoklarını içine alıyor. Resmî memurlara bir merak düşmüş, arıyorlar; buldukları vakit, tokadını yedikleri hâlde elini öpüyorlar.

Sâlisen: Küçük Isparta’nın kahramanlarından küçük İbrahim’le Sâlih’in mektûbları, beni fevkalâde mesrûr eyledi, bin Bârekallâh. O iki kardeşimiz, o havâlideki ehemmiyetli kardeşlerimizi ziyaret edip sıhhat ve selâmetlerini yazdıkları gibi, Karadeniz sâhillerinde Ordu, Sinop, Gerze, Ayancık, Bartın, Zonguldak gibi yerler Nurlarla münevver olduklarını ve İstanbul’un Üsküdar tarafından Nurcu vâiz hocalar Nura çalıştıklarını... ve Gerze’den mühim bir ticâret ve gayet Nurlara müştâk ve Nurlara tam çalışmağa azmeden bir yeni kardeşimizin güzel mektûbunu aldık. İbrahim’le Sâlih’i ve o zâtı çok selâmımızla beraber tebrik ediyoruz, muvaffakıyetlerine duâ ediyoruz.

Râbian: Alamescid imâmı fa'âl kardeşimiz İbrahim Edhem’in kendi sisteminde tam Nurcu olarak bulduğu vâiz Ali Şentürk’ün ve vâiz Osman Nuri’nin samîmî ve fedâkârâne ve Nur hizmetinde azîmkârâne mektûblarında arzu ettikleri tarzda hàs şâkirdler dâiresinde kabûl olmuşlar. Cenâb-ı Hak, onları muvaffak eylesin, âmîn! Ali Şentürk’ün mektûbunda ismi bulunan müfti-i belde Ali Rıza’ya pek çok selâm edip Ali Rıza nâmındaki çok ehemmiyetli kardeşlerimizin içinde Nur dâiresine girdiğini ve çoklara hüsn-ü misâl olacağını tebliğ ediniz.

Umuma binler selâm. ∗∗∗

► (200) ◄

Mu'cizeli Kur'ânımızdan Sûre-i Rahmân tevâfukât-ı latîfesi içinde bulunan cüz ile –güzel tevâfuklu bir cüz ile– İstanbul’da matbaacı Azîz’e göstermek için göndermiştik; o da çok beğenmiş, söz vermiş ki: “Ne vakit isterseniz, bunu da Hizb-i Kur'âniye ve Hizb-i Nuriye gibi fotoğrafla tab'edeceğim. Hindistan’a bir milyon Kur'ânı göndermeğe söz verdiğimden, bu mu'cizâtlı Kur'ânı da içinde onlara göndermek güzel olur.”

Cenâb-ı Hak, inşâallâh Nurcuları muvaffak eder. ∗∗∗

► (201) ◄

Sikke-i Gaybiye’nin fiatı olarak elli Rehber’i nâşirlerinden parasını verdim, aldım, size gönderiyorum. Hem o mübârek mecmuanın bir mübârek fiatı olarak, bana hizmet eden ve şimdilik pek lüzumu bulunmayan ve başkalarına da vermek istemediğim iki tencere ve onbeş sene giydiğim pamuklu entari ve gayet mübârek bir kitaba mukâbil, bir çaydanlık ve yirmidört seneden beri tıraşa hizmet eden bir ustura ve çok zamandan beri bana hizmet eden bir çarşaf, hazır Kılınç Ali’nin pederiyle Ahmed Rasih’in tahmin ve tensibiyle, dokuz lira tencere, dokuz lira da çaydanlık, dokuz lira tıraş bıçağı, pamuklu entari ve çarşaf ile iki el havlusu ve bir iç donu ile bir pamuklu gömlek fiatı yekûnu yüzyirmi beş lira tahmin edilmiştir. Hazır olan zâtlar bu kıymeti takdir ettiler; ben, daha az fiat verdim; bu fiat çoktur derim.

Umuma selâm. ∗∗∗

► (202) ◄

Azîz, Sıddık Kardeşlerimiz!

Evvelâ: Leyâli-i aşerenizi tebrik ile beraber, size Nurun iki kerâmetini beyân ediyoruz. Şöyle ki: Bu sıralarda çok cihetlerde, hususan makine ile Nurların inkişafatı, gizli düşman zındıkları şaşırttı. Cüz'î, fakat elîm bir tarzda bir plân ile, çok evhâma ve iftiralara medâr olabilir bir hâdiseyi, bir bîçâre muhâkemesiz bir adamın vâsıtasıyla yaptırdılar ki, burada Nurun en mühim ve vazifesi en ehemmiyetli bir şâkirdini, tam hânesinin yanında dört gülle ile, o bîçâre adam yaralanıyor. Doktor “Yüzde yüz ölecektir” diyor. O mecrûhun tarafında da'vâ edecek, resmî, gayr-ı resmî çok adamlar varken ve yüzde doksan o ehemmiyetli şâkirde isnâd etmek ve o vesile ile hânesindeki bütün Nur Risalelerini ve mektûblarını taharrî bahânesiyle elde etmek yüzde doksan ihtimali varken ve o vâsıta ile beni ve Nurcuları alâkadar etmek ve o masûm şâkirdi de acîb iftiralarla lekedâr etmek, esbâblar olduğu hâlde, فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ sırrıyla yine inâyet-i İlâhiye imdâda yetişti. O adam tam yüzünden dört gülle ile yakından vurulduğu hâlde ölmedi. Ve hàrika bir sûrette hiçbir şâhid bulunmadı. Hiçbir emâre bulunmadı. O vurulan adam, ne mahkemeye, ne babasına, ne kardeşlerine, kim vurduğunu ısrar ettikleri hâlde söylemedi, yani söylettirilmedi. Eğer söyleseydi, habbeyi kubbe yapan münâfıklar, acîb iftiralar edeceklerdi.

Cenâb-ı Hak, ihsân ve keremiyle Nurları ve Nurcuları himâye edip, o hâdise ve o bombanın patlaması bize zarar vermedi. Kat'î kanâatimiz gelmiş ki, bu bir kerâmet-i Nuriyedir.

Hem o adam Nurların bir parçasını okuduğu cihetiyle, onun kerâmetiyle hayatını kurtardığı gibi, ondan aldığı cüz'î bir ders-i hakikat hissiyle, o elîm vaziyetinde ve inatçı tabiatında, yine Nurlara zarar gelmemek için susturuldu. Ne mahkemeye, ne akrabasına söylettirilmedi. Fakat benim yanıma bir defa geldiği ve istikamete söz verdiği hâlde, yanlış hareket ettiği için tokat yedi. Hattâ ittihama ma'rûz olabilir şâkirdin de, kemâl-i sadâkat ve ihlâs içinde bazı lâkaydlıkları yüzünden bir şefkat tokadı yediğini anladık. ∗∗∗

► (203) ◄ "Hüve Nüktesi"nin Âhirinde Bu Parça Yazılacak

“HÜVE NÜKTESİ”NİN ÂHİRİNDE BU PARÇA YAZILACAK

Gördüm ki; âlem-i misâl, nihâyetsiz fotoğraflar ve herbir fotoğraf, hadsiz hâdisât-ı dünyeviyeyi aynı zamanda hiç karıştırmayarak alıyor. Binler dünya kadar büyük ve geniş bir sinema-i uhreviye ve fâniyâtın fânî ve zâil hâllerini ve vaziyetlerini ve geçici hayatlarının meyvelerini sermedî temâşâgâhlarda ve Cennette saâdet-i ebediye ashâblarına da dünya mâceralarını ve eski hâtıralarını levhalarıyla gözlerine göstermek için pek büyük bir fotoğraf makinesi olarak bildim.

Hem Levh-i Mahfûzun, hem âlem-i misâlin iki hücceti ve iki küçücük nümûnesi ve iki noktası, insanın başında olan kuvve-i hâfıza ve kuvve-i hayâliye, mercimek küçüklüğünde iken, hiç karıştırmayarak kemâl-i intizamla içlerinde bir büyük kütübhâne kadar ma'lûmâtın yazılması kat'î isbât eder ki, o iki kuvvenin nümûne-i ekber ve a'zamları âlem-i misâl ile Levh-i Mahfûzdur. Hava ve su unsurlarının, hususan nutfelerin suyu ve hava unsuru toprak unsurunun pek fevkınde daha ziyâde hikmet ve irâde ile ve kalem-i Kader ve Kudret ile yazıldıkları ve tesâdüf ve kör kuvvetin ve sağır tabiatın ve câmid, hedefsiz esbâbın karışması yüz derece muhâl ve hiçbir cihetle mümkün olmadığını Hakîm-i Zülcelâl’in kalem-i Kader ve Hikmetinin sahifesi olduğu ilmelyakìn ile kat'î bilindi. (Mütebâkisi şimdilik yazdırılmadı.)

﴿ سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ ﴾

Kardeşiniz

Said Nursî ∗∗∗

► (204) ◄

Azîz, Sıddık Kardeşlerim ve Hizmet-i Kur'âniyede Fa'âl, Sebatkâr Arkadaşlarım!

Evvelâ: Bu sene hacc-ı ekber mânâsını taşıyan leyâli-i aşerenizi rûh u canımızla tebrik ederiz.

Sâniyen: Hem dâhilde, hem hàriçte Nurun fütûhâtı devam ediyor. Fakat gizli düşmanlarımız olan ehl-i dalâlet ve sefâhet, ehemmiyetsiz bazı hâdiselerle Nur talebelerine telâş vermeğe ve habbeyi kubbe yapıp sarsıntı veriyorlar.

Bugünlerde ekser kitaplarım ve üç senelik muhâbere mektûblarım meydânda bulunan ehemmiyetli bir şâkirdin hânesine yakın, gecede bir vukûât oldu. Ondan istifade ile o şâkirdin hânesini taharrî etmek yüzde doksan ihtimal-i kavî varken, Cenâb-ı Hak, inâyetiyle ve hıfz ve himâyetiyle o hâneyi taharrîden kurtardı. Eğer sabahleyin sâfdil iki kardeşimizi ciddi îkaz etmeseydim ve kitab ve mektûbları oradan kaldırmasaydım, yine Nur dâiresi içinde büyükçe bir mes'ele olacaktı.

O vukûâtta bir nev'i siyaset korkusu da görünüyor. Gerçi inâyet-i İlâhiye bizi muhâfaza etti; fakat bu sırada ki, mecmualar çıkıyor ve intişar ediyor ve biz de pek çok sükûnete ve ihtiyata mecbur olduğumuz hâlde böyle heyecanlı bir hâdise, habbeyi kubbe yapan düşmanlarımız bize telâş ve sarsıntı verecekti. İnâyet-i İlâhiye, o plânı da def'etti, bizi muhâfaza etti.

Fakat o hilâf-ı me'mûl birden bu hâdiseden rûhuma gelen heyecan ve manevî darbe ve Nur hizmetine ehemmiyetli zarar gelmek düşünmesiyle, hiç ömrümde görmediğim bir sıkıntı ve a'sâbımda manevî yaralar açıldı. İhtiyarsız teessürât beni çok eziyordu. Birden Cenâb-ı Erhamürrâhimîn, kemâl-i merhametinden o teessürât-ı manevî yaralarıma tam bir merhem olarak çok fedâkâr Nuri Benli’yi ve Kastamonu kahramanı Sâdık Beyi ve İnebolu kahramanlarından İsmail’i tam bir merhem ve ilâç olarak ikinci gün gönderdi.

Hem onbeş seneden beri şehîd olmuş işittiğim ve dâima Ubeyd gibi şehîd talebelerim içinde ona duâ ettiğim, hem İşârâtü'l-İ'câz’ı, hem Onuncu Söz’ü tab'eden Molla Hamza hayatta, Irak’ta olduğunu ve Nurları aradığını.. memlekete giden kardeşimiz Emin’in mektûbunda o müjde, tamamıyla yaramı tedâvi etti. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun dedim.

Umum kardeşlerimize binler selâm ederiz. ∗∗∗

► (205) ◄

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!

Evvelâ: Size hem acîb, hem elîm, hem latîf bir mâcera-yı hayatımı, düşmanlarımın hem şeni', hem bin ihtimalden bir tek ihtimal ile hiçbir şeytan hiçbir kimseyi kandıramadığı bir iftiralarını ve Nura karşı istimâl edilecek hiçbir silâhları kalmadığını beyân etmeğe bir münâsebet geldi. Şöyle ki:

Tarih-i hayatımı bilenlere ma'lûmdur. Ellibeş sene evvel ben, yirmi yaşlarında iken, Bitlis’te merhum Vâli Ömer Paşa hânesinde iki sene onun ısrarıyla ve ilme ziyâde hürmetiyle kaldım. Onun altı aded kızları vardı. Üçü küçük, üçü büyük. Ben, üç büyükleri, iki sene beraber bir hânede kaldığımız hâlde, birbirinden tefrik edip tanımıyordum. O derece dikkat etmiyordum ki bileyim. Hattâ bir âlim misâfirim yanıma geldi, iki günde onları birbirinden farketti, tanıdı. Herkes ve ben de, bu hâle hayret ederdik. Bana sordular: “Neden bakmıyorsun?”

Derdim: “İlmin izzetini muhâfaza etmek, beni baktırmıyor.”

Hem kırk sene evvel İstanbul’da Kağıthâne şenliğinin yevm-i mahsûsunda, Köprü’den tâ Kağıthâne’ye kadar Halic’in iki tarafında binler açık saçık Rûm ve Ermeni ve İstanbullu karı ve kızlar dizildikleri sırada, ben ve merhum meb'ûs Molla Seyyid Tâhâ ve meb'ûs Hacı İlyas ile beraber kayığa bindik, o kadınların yanlarından geçiyorduk. Benim hiç haberim yoktu. Hâlbuki Molla Tâhâ ve Hacı İlyas, beni tecrübeye karar verdikleri ve nöbetle beni tarassud ettiklerini bir saat seyahat sonunda itiraf edip dediler:

“Senin bu hâline hayret ettik, hiç bakmadın.”

Dedim: “Lüzumsuz, geçici, günahlı zevklerin âkıbeti elemler, teessüfler olmasından istemiyorum.”

Hem bütün tarih-i hayatımda hediyeleri kabûl etmek ve minnet altına girip halkın sadaka ve ihsânlarını almaktan çekindiğimi, benimle arkadaşlık edenler bilirler. Nurların ve hizmet-i îmâniye ve Kur'âniyenin şerefini ve selâmetini himâye etmek için, dünyanın maddî ve ictimâî ve siyâsî bütün ezvâkını ve merakını terkettiğimi ve i'dâm gibi ehl-i garazın bütün tehdidlerine beş para ehemmiyet vermediğimi, yirmi sene işkenceli esâretimdeki iki dehşetli hapislerimde ve mahkemelerimde kat'î göründü.

İşte yetmiş beş sene devam eden bu düstur-u hayatım varken, Risale-i Nurun fevkalâde kıymetini kırmak fikriyle şeytanların bile hâtır ve hayâline gelmeyen bir iftira, resmî makamını işgal eden bir adam yaptı. Ve demiş: “Gecede tablalarla baklavalar, fâhişe ve nâmussuzlar yanına gidiyorlar.” Hâlbuki benim kapım gecede dışarıdan ve içeriden kilitli, hem sabaha kadar bir bekçi o bedbahtın emriyle kapımı bekliyordu. Hem buradaki komşular ve bütün dostlar bilirler ki; ben, işâ namazından sonra, tâ sabaha kadar hiç kimseyi yanıma kabûl etmemişim.

İşte böyle bir iftiraya bir sefîh, ahmak insan; eşek olsa, sonra şeytan olsa, buna ihtimal vermez. O adam anladı, o gibi plânlardan vazgeçti, buradan başka yere Cehennem olup gitti. Onun resmiyet cihetiyle beni değil, belki Nurcuları lekedâr etmek için kurduğu plânı ile, bu yeni hâdiseyi vesile edip şâkirdlere leke sürmek istenildi. Fakat hıfz ve himâyet ve inâyet-i İlâhiye, o plânı da hàrika bir tarzda akîm bıraktı.

Bu beyânla ben nefsimi tebrie etmiyorum, belki “kudsî hizmet-i îmâniye, o nefsi bütün hevesâtından vazgeçirmiş; ve o hizmetteki manevî zevk ona kâfî geliyor” demek istiyorum ve Nurcuların ihtiyat ve dikkate ihtiyaçlarını beyân ediyorum.

Sâniyen: Makine işinde tecrübeli ve muktedir hususî kâtibi size gönderiyorum. Kendim zahmetle yazdığımdan, bundan sonra kısaca yazacağım, gücenmeyiniz.

Sâlisen: Eflani taraflarında hatîb Mehmed’e, Tevfik’e selâm ediyorum, rüyası mübârektir.

Râbian: Bu dakikada Kastamonu Husrevi Mehmed Feyzi’nin tebrik ve Nur fütûhâtının müjdelerini hâvî parlak, güzel mektûbunu aldım; ve o kıymetli kardeşimiz başta olarak Hilmi, Emin, Beşkardeşler, Ulviyeler, Zehralar, Lütfiyeler gibi Nurcu hemşirelerimizin hem leyâli-i aşerelerini, hem bayramlarını rûh u canımızla tebrik ediyoruz. Hem Hulûsî’nin, hem Feyzi’nin mektûblarını leffen gönderiyoruz. ∗∗∗