Emirdağ Lâhikası

► (065) ◄ Dindar ve hamiyetkâr ve vatan-perver milletvekillerine şunu arzediyorum

23. bölüm / 31

► (065) ◄ Dindar ve hamiyetkâr ve vatan-perver milletvekillerine şunu arzediyorum

Dindar ve hamiyetkâr ve vatan-perver milletvekillerine şunu arzediyorum:

Mekke-i Mükerreme’de Hacerü'l-Esved yanında hürmet için konulduğunu hacıların gördükleri Zülfikàr Mu'cizât-ı Kur'âniye Mecmuası ’yla Medine-i Münevverede de Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın kabri üzerinde konulduğunu gördükleri Asâ-yı Mûsa Mecmuası gibi Risale-i Nurun bir kısım eczâları, Âlem-i İslâmın bizimle hakîki uhuvvetini te'mine vesile oldukları hâlde, müsâdere edilmek sûretiyle dört seneden beri evrak-ı muzırra gibi dosyalar içinde mahkeme mahzenlerinde çürütülmek sûretiyle imhasına çalışıldığı ve dört mahkeme berâetine ve serbestiyetine karar verdikleri ve biz de çok defa makàmâta istid'a ile müracaat edip serbestiyetini istediğimiz ve hem Başbakanın “Din propagandası yüzünden şimdiye kadar bu vatana hiçbir zarar gelmediğini” söylediği hâlde, bu dindarların serbestiyeti hakkındaki kanunun tasdikinin tâcili ve takdimi lâzım gelirken te'hir edilmesi, dindar meb'ûsların nazar-ı millette “kendilerine düşen en ehemmiyetli dinî vazifelerini yapmıyorlar” diye dindarların bir telâşları var. Biz de telâş ediyoruz ki dâhilî, gizli dinsizler ve komünizm hesabına çalışan hâinler bu vaziyetten istifade etmemeleri için bu gelecek hakikati sizlere beyân etmeğe hamiyeten mecbur oldum. O hakikat da budur ki:

DEMOKRAT DİNDAR MİLLETVEKİLLERİNE BİR

HAKİKATİ İHTAR

Bugünlerde hastalığım itibariyle kışın pek şiddetli hiddetine tahammül edemedim. Çok tecrübelerimle umumî bir hatânın neticesinde hava ile zemin zelzele ile fırtına ile gadab-ı İlâhîyi haber vermek nev'inden hiddet ediyorlar gibi âdete muhâlif bir vaziyet gösterdiler. Ben de bundan bir manevî fırtınaya alâmet hissettim. Kalbime geldi ki: “Acaba yine İslâmiyet ve hakàik-ı îmâniye zararına bir hatâ-yı umumî mi meydâna geldi?” Âdetim olmadığı hâlde ve dünya siyasetini terk ettiğim hâlde bu nokta için sordum: “Ne var? Cerideler ne haber veriyorlar?”

Bana dediler ki: “Din propagandasını yapan dindarların serbestiyet kanunu geri kalmış. Fakat solcular hakkındaki kanunu tâcil edip tasdik etmişler.”

Kalbime geldi ki: Bu vatan ve İslâmiyetin maslahatı, herşeyden evvel dindarların serbestiyeti hakkındaki kanunun hem tâcil, hem tasdik ve hem de çabuk mekteblerde tatbik edilmesi elzemdir. Çünkü bu tasdik ile Rusya’daki kırk milyona yakın Müslümanı, hem dörtyüz milyon Âlem-i İslâmın manevî kuvvetini bir ihtiyat kuvveti olarak bu vatana kazandırmakla beraber komünistin manevî tahribâtına karşı şimdiye kadar Rus’un Amerika ve İngiliz’e karşı tecâvüzünden ziyâde bin senelik adâvetinden dolayı en evvel bize tecâvüz etmesi adâvetinin muktezâsı iken, o tecâvüzü durduran, şübhesiz hakàik-ı Kur'âniye ve îmâniyedir. Öyle ise bu vatanda herşeyden evvel o acîb kuvvete karşı hakàik-ı Kur'âniye ve îmâniyeyi bilfiil elde tutup dinsizliğin önüne kuvvetli bir Sedd-i Zülkarneyn gibi bir Sedd-i Kur'ânî yapılması lâzım ve elzemdir.

Çünkü dinsizlik Rus’u, şimdiye kadar yarı Çin’i ve yarı Avrupa’yı istilâ ettiği hâlde, bize karşı tecâvüz ettirmeyip tevkìf ettiren, hakàik-ı îmâniye ve Kur'âniyedir. Yoksa Rusların tahribât nev'inden manevî kuvvetlerine karşı adliyenin binden birine maddî ceza vermesiyle; serserilere ve fakirlere, zenginlerin malını peşkeş çeken ve hevesli gençlere ehl-i nâmusun kızlarını ve ailelerini mübâh kılan ve az bir zamanda Avrupa’nın yarısını elde eden bir kuvvete karşı ancak ve ancak manevî bombalar lâzım ki, o da hakàik-ı Kur'âniye ve îmâniye atom bombası olup o dehşetli solculuk cereyanını durdursun. Yoksa adliye vâsıtasıyla yüzden birine verilen maddî ceza ile bu küllî kuvvet tevkìf edilmez.

Onun için dindar milletvekilleri bu tâcili lâzım gelen hakikati te'hir etmelerinden çok defa tecrübelerle gördüğümüz gibi bu defa da küre-i hava şiddetli soğuğu ile buna i'tirâz ediyor.

İki dehşetli harb-i umumînin neticesinde beşerde hâsıl olan bir intibâh-ı kavî ve beşerin tam uyanması cihetiyle kat'iyyen dinsiz bir millet yaşamaz, Rus da dinsiz kalamaz. Geri dönüp Hıristiyan da olamaz. Olsa olsa küfr-ü mutlakı kıran ve hak ve hakikate dayanan ve hüccet ve delile istinâd eden ve aklı ve kalbi iknâ eden Kur'ân ile bir musâlaha veya tâbi olabilir. O vakit dörtyüz milyon ehl-i Kur'âna kılınç çekemez.

Said Nursî ∗∗∗

► (066) ◄

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!

Evvelâ: Mevlid-i Şerîfinizi rûh u canımızla tebrik ediyoruz. Ve muvaffakıyetinizi ve Nurların fevkalâde te'sirli intişarlarını sizlere müjde ediyoruz. Ve Nurcuları tebrik ediyoruz.

Sâniyen: Bu mübârek gecede pek şiddetli bir ihtar kalbime geldi ki: İstanbul’daki Üniversiteciler Eski Said ile Yeni Said’in Tarihçe-i Hayat’ındaki hàrikaları yazmaları münâsebetiyle iki fikir meydâna gelmiş.

Birisi: Dostlarda benim haddimden pek ziyâde, fevkalâde bir nev'i velâyet gibi bir hüsn-ü zan hâsıl olmuş. Ve muârızlarda ve ehl-i felsefede de pek hàrika bir dehâ zannı ve hattâ bazılarında da kuvvetli bir sihir tevehhümüyle haddimden bin derece ziyâde bir tevehhüm hâsıl olmuş. Ve bu mânâya dair çok yerlerde “Bunun hakikati nedir?” diye maddî ve manevî izâhı benden istenilmişti. Ben de bu geceki şiddetli ihtar için çok mukaddemâtlı bir hakikati beyân etmeğe mecbur oldum.

Birinci Mukaddime: Nasıl ki bir çam ağacının buğday tanesi kadar bir çekirdeği, koca çam ağacına bir mebde' oluyor. Kudret-i İlâhî o acîb ağacı o çekirdekten halkediyor. Milyondan ancak bir hisse o çekirdekte bulunurken, o çekirdek Kader kalemiyle yazılan manevî bir fihriste olmuş. Yoksa bir köy kadar fabrikalar lâzımdır ki o acîb ağaç, dal ve budaklarıyla teşkil edilsin. İşte azamet ve kudret-i İlâhînin bir delili de budur ki, bir zerreden dağ gibi şeyleri halkeder.

İşte aynen bunun gibi, hiçbir mahviyet ve tevâzu' niyetiyle olmayarak, bütün kanâatimle ilân ediyorum ki: Benim hizmetim ve sergüzeşte-i hayatım, bir nev'i çekirdek hükmüne geçmiş. İnâyet-i İlâhiye ile bu zamanda ehemmiyetli bir hizmet-i îmâniyeye mebde' olmak için Kur'ândan gelen ve meyvedâr bir şecere-i àliye olan Nur Risalelerini ihsân etmiş. Ben bunu kasemle te'min ediyorum ki bütün hayatımda geçen o hàrikalardan dolayı ben kendimde kat'iyyen bir kàbiliyet ve bir meziyet ve o fevkalâdeliğe bir liyâkat görmüyordum. Hayret hayret içinde kalıyordum. Değil fevkalâde bir dehâ, veyâhut fevkalâde bir velâyet, belki kendi kendimi idare edecek ve hayat-ı ictimâiye ile münâsebetdâr olacak bir kàbiliyet görmüyordum. Gerçi zâhiren hodfürûşluk gibi bazı hâlât hayatımda görünmüştü. O da ihtiyarım haricinde halkların hüsn-ü zannını tekzîb etmemek için bir nev'i hodfürûşluk gibi oluyordu. Fakat halkların hüsn-ü zannı gibi, hakikatte olmadığını ve dünyaya yaramadığımı, böyle bin derece haddimden fazla bir teveccühe mazhar olduğumu bütün bütün hilâf-ı hakikat telâkki ediyordum. Fakat Cenâb-ı Hakk’a yüzbin şükür olsun ki yetmiş-seksen senelik hayatımın sonlarında onun hikmetini ihsân-ı İlâhi ile bir derece bildik ve kısaca bir kısmına işâret edeceğim. Ve çok nümûnelerinden bir kısım nümûnelerini beyân ediyorum:

Birinci Nümûne: Medrese usûlünce hiç olmazsa onbeş sene tahsil-i ilim lâzım geliyor ki hakàik-ı diniye ve ulûm-u İslâmiye tam elde edilsin. O zamanda Said’de; değil hàrika bir zekâ veya bir manevî kuvvet, belki bütün isti'dâd ve kàbiliyetinin haricinde bir acîb tarz ile bir-iki sene Sarf ve Nahiv mebâdîsini gördükten sonra, üç ayda acîb bir tarzda kırk-elli kitabı güyâ okumuş ve icâzet almış gibi bir hâlet göründü.

Bu hâl altmış sene sonra doğrudan doğruya gösterdi ki; o vaziyet ulûm-u îmâniyeyi üç-dört ayda, kısa bir zamanda ellere verebilecek bir tefsir-i Kur'ânî çıkacak ve o bîçâre Said de onun hizmetinde bulunacak işâretiyle; hem bir zaman gelecek ki, değil onbeş sene belki bir sene de ulûm-u îmâniyeyi ders alacak medreseler ele geçmeyecek ve azalacak bir zamana bir nev'i işâret-i gaybiye gibi mânâlar hâtıra geliyor.

İkinci Nümûne: O eski zamanda, Said’in o çocukluk zamanında büyük âlimlerle münâzarasını ve o âlimlerin suâllerine cevab vermesini; hattâ kendisi hiç suâl etmeden âlimlerin en müşkül suâllerine doğru cevab vermesini, ben kat'iyyen itiraf ediyorum ve i'tikàd ediyorum ki: O hâl ne hàrika zekâvetimden ve ne de acîb isti'dâdımdan neş'et etmiş değildir. Ben de bîçâre, mübtedî, sersem, gürültücü bir çocuk iken; hiç böyle, değil büyük âlimlere cevab vermek; belki küçük hocalara, hattâ küçük talebelere de mağlûb olur bir hâlde iken doğru cevab vermekliğim, kat'iyyen isti'dâdımdan ve zekâvetimden gelmemiş olduğuna kanâat-ı kat'iyyem var. Yetmiş senedir de hayret ediyordum.

Şimdi ihsân-ı İlâhî ile bir hikmetini anladım ki: Çekirdek gibi, medrese ilimlerine bir ağaç ihsân edilecek ve o ağacın hizmetinde bulunana karşı pek çok rakìbleri ve muârızları bulunacak.

İşte bu zamanda İslâmlar içinde muhtelif meşrebler ve meslekler sâhibleri birbirisini tenkid etmek ve eserine mukâbil eserler neşretmek; Mu'tezile ve Ehl-i Sünnet gibi birbirini kırmak âdetiyle bu zamanda o Nur ağacının hizmetkârının başına vuracak ve rekabet veya meşreb muhâlefetiyle en te'sirlisi ve en müdhişi medrese hocaları olmak lâzım gelirken, Cenâb-ı Hakk’a yüz bin şükür olsun ki eskiden beri devam etmekte olan o âdete muhâlif olarak, Risale-i Nur en ziyâde ulemânın damarlarına dokundurduğu hâlde hocaların Nurlara karşı tenkidkârâne eserler yazamadıklarının sebebi; o zamanda o çocuk Said’in ulemânın suâllerine karşı doğru cevab vermesi, ulemânın cesâretini kırmış ki, hiçbir yerde kıskanç hocalardan, hem meşrebce Said’e çok muhâlif oldukları hâlde Nur Risalelerine karşı mukâbil çıkmamaları, bu hâlin bir hikmeti olduğuna kanâatim gelmiş.

Yoksa böyle acîb bir zamanda ehl-i medresenin i'tirâzı başlasaydı, dinsizlik tarafdârları olan gizli düşmanlarımız hem Nurları, hem ulemâyı çürütmek için ehemmiyetli bir vesile yapacaklardı. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükrolsun ki, en ziyâde Nurların dokunduğu resmî ulemâ, aleyhinde bulunamadılar.

Üçüncü Nümûne: Eski Said’in çocukluk zamanından beri hem kendisi, hem babası fakir oldukları hâlde, başkalarının sadaka ve hediyelerini almadığının ve alamadığının ve şiddetli muhtaç olduğu hâlde hediyeleri mukâbilsiz kabûl etmediğinin ve Kürdistan âdeti talebelerin ta'yinâtı ahâlinin evlerinden verildiği ve zekâtla masrafları yapıldığı hâlde,

Said hiç bir vakit ta'yin almağa gitmediğinin ve zekâtı dahi bilerek almadığının bir hikmeti, şimdi kat'î kanâatimle şudur ki:

Âhir ömrümde Risale-i Nur gibi sırf îmânî ve uhrevî bir hizmet-i kudsiyeyi dünyaya âlet etmemek ve menâfi'-i şahsiyeye vesile yapmamak için o makbûl âdete ve o zararsız seciyeye karşı bana bir nefret ve bir kaçınmak ve şiddet-i fakr ve zarûreti kabûl edip elini insanlara açmamak hâleti verilmişti ki, Risale-i Nurun hakîki bir kuvveti olan hakîki ihlâs kırılmasın. Ve bunda bir işâret-i manevî hissediyordum ki: Gelecek zamanda maîşet derdiyle ehl-i ilmin mağlûbiyeti bu ihtiyaçtan gelecektir.

Dördüncü Nümûne: Yeni Said ihtiyarlığında bütün bütün siyasetten ve dünyadan kendini çekmeğe çalıştığı hâlde, ehl-i dünyanın bütün bütün kanuna ve insafa ve vicdâna, hattâ insanlığa muhâlif bir tarzda eşedd-i zulüm ile yirmisekiz sene işkencelerle ezdiklerine ve bir sineğin ısırmasına tahammül etmeyen o bîçâre Said’in baltalarla başına vurduklarına ve ihanetin en şeni'lerini yaptıklarına karşı, emsâlsiz bir sabır ve tahammül ona ihsân olunması ve gayet asabî ve sinirli olduğu gibi, fıtraten korkak olmadığı hâlde “Ecel birdir, tağayyür etmez” hakikatine, îmânından gelen büyük bir cesâretle beraber en korkak, en miskin bir vaziyette sükût edip sabretmesi; hattâ bir mikdar sonra o işkenceler sonunda rûhuna bir ferâh verilmesinin bir hikmeti, kanâat-ı kat'iyyemle budur ki:

Kur'ân-ı Hakîmin hakàik-ı îmâniyesini tefsir eden Risale-i Nuru hiçbir şeye ve şahsî menfaatlerine ve manevî kemâlâtlarına âlet yapmamak ve hakîki ihlâsı kırmamak için ehl-i siyaset Said hakkında “dini siyasete âlet yapmak” vehmini verip; tâ Said işkencelerle, hapislerle dini siyasete âlet etmesin diye ehl-i siyasetin zâlimâne hükümleri altında Kader-i İlâhî Nurdaki hakîki ihlâsı kırmamak için Said’e şefkatli tokatlar vurup “Sakın sakın, hakàik-ı îmâniyenin tefsiri olan Risale-i Nuru kendi şahsî menfaatlerine ve hattâ manevî kemâlâtlarına ve belâlardan ve muzır şeylerden kurtulmaklığına âlet yapma. Tâ ki Nurun en büyük kuvveti olan ihlâs-ı hakîki zedelenmesin!” diye Kader-i İlâhî’nin şefkatli tokatları olduğuna kat'î kanâat ediyorum.

Hattâ her ne vakit sırf âhiretime şahsî ibâdetle ziyâde meşguliyetim sebebiyle Nurun hizmetini bıraktığım aynı zamanında ehl-i dünya bana musallat olup bana azâb verdiğine kat'î kanâat getirmişim. Bu dördüncü nümûnenin izâhını en son yazılan mektûblardan, ehl-i siyaset, Said’i dini siyasete âlet yapar diye hapislere atması ve sonra Said onun hikmetini, yani kaderin şefkat tokatları olduğunu anlamasıyla onları helâl etmesi ve kendi tahammülünün hikmetini anlamasına dair olan o mektûba havâle ediyoruz.

Beşinci Nümûne: Bu bîçâre Said’in gayet muhtaç olduğu ve yetmiş seneden beri o san'atla meşgul olması ve bazı gün ikiyüz sahife kadar tashihe mecbur olmasıyla beraber, on yaşındaki zekî bir çocuğun on günde muvaffak olduğu yazı kadar bir yazıya mâlik olamadığına hayret ediliyordu. Hâlbuki Said bütün bütün isti'datsız değildir. Hem de nesebî kardeşlerinin hepsinin de güzel yazıları olduğu hâlde, bu kadar yazıya muhtaç iken böyle yarım ümmî vaziyetinin hikmeti, kanâat-ı kat'iyyemle şudur ki:

Bir zaman gelecek ki, cüz'î ve şahsî iktidarlar, kuvvetler mukàbele edemeyecek dehşetli ve manevî düşmanların hücumu zamanında güzel yazı sâhiblerini rûh u canıyla aramak ve hizmetine şerîk etmek ve o çekirdeğin etrafında su, hava, nur gibi o manevî ağaca hizmet etmek için o şahsî ve cüz'î hizmeti, küllî ve umumî ve kuvvetli ve bir kaleme mukâbil binler kalemi bulmak hikmetiyle ve buz parçası gibi benliğini o mübârek havuz içinde eritmesiyle hakîki ihlâsı elde etmek ve bu sûretle îmâna hizmet etmek hikmetiyle olmuş.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى ∗∗∗

► (067) ◄

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!

Rûh u canımızla mübârek bayramınızı tebrik ediyoruz. İnşâallâh Âlem-i İslâmın da büyük bir bayramına yetişirsiniz. Cemâhîr-i müttefika-i İslâmiyenin kudsî kanun-u esâsiyelerinin menba'ı olan Kur'ân-ı Hakîm, istikbâle tam hâkim olup beşeriyete tam bir bayramı getireceğine çok emâreler var.

Sâniyen: Şübhe kalmadı ki Nur Risaleleri ve Talebeleri, hıfz ve inâyet-i İlâhiyeye mazhardırlar ki bu zamanın hassâsiyetle ve bazı keyfî kanunlarla pek hiddetli bir inâd ile uzun zamandan beri Nur talebelerine ancak yüzde bir nisbetinde zarar verebildiler. Nurun fa'âl talebelerinden altı yüz talebesinin mahkemelerle meşgul edilmesine dehşetli bir plân varken yalnız altı talebeye muvakkaten ilişildi. Hattâ Nur kahramanının yazdığı gibi yirmibeş adliye mahkemeleri yüzbinler nüshalarında ve yüzbinler talebelerinde medâr-ı mes'ûliyet bir şey bulamıyorlar. Ve o kesretli adliyelerin “Nurlarda suç yok ve bulamıyoruz” demeleri kat'î bir delildir. Çünkü benim İstanbul ve Afyon gibi mahkemelerimde, onların o hassas ve sû-i istimâl edilebilir kanunlarına tam aykırı olarak söylediğim hâlde, beni mes'ûl etmedikleri gibi Nurlar da medeniyetin zâlimâne kanunlarını zîr ü zeber ettikleri hâlde, medâr-ı mes'ûliyet suç bulamadıkları kat'iyyen gösteriyor ki: Nurlardaki hakikat, karşısındaki muârızları mağlûb ederek adliyeleri de insafa getirmiştir. İnâyet-i İlâhiye, Kur'ânın bir mu'cize-i maneviyesi olan Risale-i Nuru muârızlarından muhâfaza ediyor. Muârızların hücumu ise, Nurların parlamasına ve intişarına vesile oluyor. ∗∗∗

► (068) ◄

Üstadımız diyor ki:

“Yirmi sekiz sene zarfında hükûmetin resmî adamlarından bana rast gelenler, hep sıkıntı verdikleri hâlde, zâbıtanın bana hiç sıkıntı vermediği gibi, bazı himâyetkârâne vaziyeti göstermelerinin hikmetini şimdi izhâr ediyorum ki: “Nur talebeleri ve Risaleleri, manevî bir zâbıta hükmünde âsâyiş ve emniyeti muhâfazaya –hem kudsî bir şekilde– çalıştıkları ve herkesin kalbinde nasihatleriyle îmân cihetinde bir yasakçı bıraktıkları tahakkuk etmiş.” Zâbıta bunu ma'nen hissetmiş ki bize her vakit dost göründü. Bunun sırrı budur ki:

Kur'ânın bir kanun-u esâsîsiyle yüzde doksan masûma zarar gelmemek için on cânî yüzünden âsâyişi bozmağa çalışanları men' ediyorlar. Birisinin günahı ile başkası mes'ûl olamaz. Bu sırra binâen şimdi âsâyişi bozmağa çalışan manevî, dehşetli kuvvetler mevcûd olduğu hâlde; Fransa, Mısır, Fas, İran gibi yerlerden daha ziyâde bu mübârek memlekette çalışıldığı hâlde emniyet ve âsâyişi bozamadıklarının en büyük sebebi, altı yüz bin Nur nüshaları ve beşyüzbin Nur talebeleri zâbıtaya bir manevî kuvvet olarak o manevî tahribâta karşı dayandıklarını zâbıta ma'nen hissetmişler ki yirmisekiz seneden beri resmî memurlara muhâlif olarak Nurlara insafkârâne ve merhametkârâne vaziyet gösteriyorlar.”

Hem Üstadımız diyor ki:

“Ben derim: Bu zamanda hocalardan hattâ sofîlerden ziyâde zâbıta efrâdı ehl-i takvâ olup kebâirden kendilerini muhâfaza ve ferâizi yapmasını vazifeleri iktiza ediyor. Ve ona ihtiyac-ı şedîd var. Tâ ki karşısındaki manevî tahribâtçılara karşı âsâyiş ve emniyet-i umumiyeye ait vazifelerini tam yapabilsinler.”

Hizmetindeki Nur Talebeleri ∗∗∗

► (069) ◄ Konuşan Yalnız Hakikattir

[Üstadımızın çok evvel yazmış olduğu zîrdeki mektûbu, şahsî nüfûz te'min ve dini siyasete âlet etmek ittihamlarına tam bir cevab olduğundan kararnâmeye ilhâk edilmiştir:]

KONUŞAN YALNIZ HAKİKATTİR

Risale-i Nurda isbât edilmiştir ki: Bazen zulüm içinde adâlet tecellî eder. Yani insan bir sebeble bir haksızlığa, bir zulme ma'rûz kalır, başına bir felâket gelir, hapse de mahkûm olur, zindâna da atılır. Bu sebeb haksız olur. Bu hüküm bir zulüm olur. Fakat bu vâkıa adâletin tecellîsine bir vesile olur. Kader-i İlâhî başka bir sebebden dolayı cezaya, mahkûmiyete istihkak kesbetmiş olan o kimseyi bu defa bir zâlim eliyle cezaya çarptırır, felâkete düşürür. Bu, Adâlet-i İlâhînin bir nev'i tecellîsidir.

Ben şimdi düşünüyorum. Yirmisekiz senedir vilâyet vilâyet, kasaba kasaba dolaştırılıyorum. Mahkemeden mahkemeye sürükleniyorum. Bana bu zâlimâne işkenceleri yapanların bana atfettikleri suç nedir? Dini siyasete âlet yapmak mı? Fakat bunu ne için tahakkuk ettiremiyorlar. Çünkü hakikat-i hâlde böyle bir şey yoktur. Bir mahkeme aylarca, senelerce suç bulup da beni mahkûm etmeye uğraşıyor. O bırakıyor; diğer bir mahkeme aynı mes'eleden dolayı beni tekrar muhâkeme altına alıyor. Bir müddet de o uğraşıyor; beni tazyîk ediyor, türlü türlü işkencelere ma'rûz kılıyor. O da netice elde edemiyor, bırakıyor. Bu defa bir üçüncüsü yakama yapışıyor. Böylece musîbetten musîbete, felâketten felâkete sürüklenip gidiyorum. Yirmisekiz sene ömrüm böyle geçti. Bana isnâd ettikleri suçun aslı ve esâsı olmadığını nihâyet kendileri de anladılar.

Onlar bu ittihamı kasden mi yaptılar, yoksa bir vehme mi kapıldılar? İster kasıt olsun, ister vehim olsun; ben böyle bir suçla münâsebet ve alâkam olmadığını kemâl-i kat'iyyetle yakìnen ve vicdânen biliyorum... Dini siyasete âlet edecek bir adam olmadığımı bütün insaf dünyası da biliyor. Hattâ beni bu suçla ittiham edenler de biliyorlar. O hâlde neden bana bu zulmü yapmakta ısrar edip durdular? Neden ben suçsuz ve masûm olduğum hâlde böyle devamlı bir zulme, muannid bir işkenceye ma'rûz kaldım? Neden bu musîbetlerden kurtulamadım? Bu ahvâl Adâlet-i İlâhiyeye muhâlif düşmez mi?

Bir çeyrek asırdır bu suâllerin cevablarını bulamıyordum. Bana zulüm ve işkence yaptıklarının hakîki sebebini şimdi anladım. Ben kemâl-i teessürle söylüyorum ki: Benim suçum, Hizmet-i Kur'âniyemi maddî ve manevî terakkiyâtıma, kemâlâtıma âlet yapmakmış...

Şimdi bunu anlıyorum, hissediyorum, Allah’a binlerle şükrediyorum ki: Uzun seneler ihtiyarım haricinde olarak hizmet-i îmâniyemi maddî ve manevî kemâlât ve terakkiyâtıma ve azaptan ve Cehennemden kurtulmama ve hattâ saâdet-i ebediyeme vesile yapmaklığıma, yâhut herhangi bir maksada âlet yapmaklığıma manevî gayet kuvvetli mânialar beni men' ediyordu. Bu derûnî hisler ve ilhâmlar beni hayretler içinde bırakıyordu. Herkesin; hoşlandığı manevî makàmâtı ve uhrevî saâdetleri, a'mâl-i sâliha ile kazanmak ve bu yola müteveccih olmak hem meşrû hakkı olduğu, hem de hiç kimseye hiçbir zararı bulunmadığı hâlde ben rûhen ve kalben men' ediliyordum. Rızâ-yı İlâhîden başka fıtrî vazife-i ilmiyenin sevkiyle yalnız ve yalnız îmâna hizmet hususu bana gösterildi. Çünkü şimdi bu zamanda hiçbir şeye âlet ve tâbi olmayan ve her gayenin fevkınde olan hakàik-ı îmâniyeyi fıtrî ubûdiyetle, bilmeyenlere ve bilmek ihtiyacında olanlara te'sirli bir sûrette bildirmek; bu keşmekeş dünyasında îmânı kurtaracak ve muannidlere kat'î kanâat verecek bir tarzda; yani hiçbir şeye âlet olmayacak bir tarzda, bir Kur'ân dersi vermek lâzımdır ki küfr-ü mutlakı ve mütemerrid ve inatçı dalâleti kırsın; herkese kat'î kanâat verebilsin. Bu kanâat da bu zamanda, bu şerâit dâhilinde, dinin hiçbir şahsî, uhrevî ve dünyevî, maddî ve manevî bir şeye âlet edilmediğini bilmekle husûle gelebilir.

Yoksa komitecilik ve cem'iyetçilikten tevellüd eden dehşetli dinsizlik şahsiyet-i maneviyesine karşı çıkan bir şahıs en büyük manevî bir mertebede bulunsa yine vesveseleri bütün bütün izâle edemez. Çünkü îmâna girmek isteyen muannidin nefsi ve enesi diyebilir ki: “O şahıs, dehâsıyla, hàrika makamıyla bizi kandırdı.” Böyle der ve içinde şübhesi kalır.

Allah’a binlerce şükürler olsun ki yirmisekiz senedir dini siyasete âlet ittihamı altında, Kader-i İlâhî ihtiyarım haricinde dini, hiçbir şahsî şeye âlet etmemek için beşerin zâlimâne eliyle mahz-ı adâlet olarak beni tokatlıyor, îkaz ediyor; “Sakın!” diyor, îmân hakikatini kendi şahsına âlet yapma; tâ ki, îmâna muhtaç olanlar anlasınlar ki, yalnız hakikat konuşuyor. Nefsin evhâmı, şeytanın desîseleri kalmasın, sussun!”

İşte Nur Risalelerinin büyük denizlerin büyük dalgaları gibi gönüller üzerinde husûle getirdiği heyecanın, kalblerde ve rûhlarda yaptığı te'sirin sırrı budur; başka bir şey değildir. Risale-i Nurun bahsettiği hakikatlerin aynını binlerce âlimler, yüz binlerce kitaplar daha belîğâne neşrettikleri hâlde yine küfr-ü mutlakı durduramıyorlar. Küfr-ü mutlakla mücâdelede bu kadar ağır şerâit altında Risale-i Nur bir derece muvaffak oluyorsa, bunun sırrı işte budur. Said yoktur. Said’in kudret ve ehliyeti de yoktur. Konuşan yalnız hakikattir. Hakikat-i îmâniyedir. Mâdemki, nur-u hakikat, îmâna muhtaç gönüllerde te'sirini yapıyor; bir Said değil, bin Said fedâ olsun. Yirmisekiz sene çektiğim ezâ ve cefâlar ve ma'rûz kaldığım işkenceler ve katlandığım musîbetler hep helâl olsun. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, hakaret edenlere, türlü türlü ittihamlarla mahkûm etmek isteyenlere, zindânlarda bana yer hazırlayanlara, hepsine hakkımı helâl ettim.

Âdil kadere de derim ki:

Ben senin bu şefkatli tokatlarına müstehak idim. Yoksa herkes gibi gayet meşrû ve zararsız olan bir yol tutarak şahsımı düşünseydim; maddî-manevî füyûzât hislerimi fedâ etmeseydim, îmân hizmetinde bu büyük manevî kuvveti kaybedecektim. Ben maddî ve manevî herşeyimi fedâ ettim, her musîbete katlandım. Her işkenceye sabrettim. Bu sâyede hakikat-i îmâniye her tarafa yayıldı. Bu sâyede Nur mekteb-i irfanının yüzbinlerce, belki de milyonlarca talebeleri yetişti. Artık bu yolda, hizmet-i îmâniyede onlar devam edeceklerdir. Ve benim maddî ve manevî herşeyden ferâğat mesleğimden ayrılmayacaklardır. Yalnız ve yalnız Allah rızâsı için çalışacaklardır.

Benimle beraber çok talebelerim de türlü türlü musîbetlere, ezâ ve cefâlara ma'rûz kaldılar, ağır imtihanlar geçirdiler. Benim gibi onlar da bütün haksızlıklara ve haksız hareket edenlere karşı bütün haklarını helâl etmelerini isterim. Çünkü onlar bilmeyerek, Kader-i İlâhînin sırlarına, derin tecellîlerine akıl erdiremeyerek bizim da'vâmıza, hakikat-i îmâniyenin inkişafına hizmet ettiler. Bizim vazifemiz onlar için yalnız hidayet temennîsinden ibarettir. Bize ezâ ve cefâ edenlere karşı hiçbir talebemin kalbinde zerre kadar intikam emeli beslememesini ve onlara mukâbil Risale-i Nura sadâkat ve sebatla çalışmalarını tavsiye ederim.

Ben çok hastayım. Ne yazmağa, ne söylemeye tâkatim kalmadı. Belki de bunlar son sözlerim olur. Medresetü'z-Zehrâ’nın, Risale-i Nur talebeleri bu vasiyetimi unutmasınlar. ∗∗∗

► (070) ◄ İhtara Binâen Yazdırılmış Gayet Ehemmiyetli Bir Hakikattir

Kardeşlerim! Sizce münâsib ise Başvekil’e ve dindar meb'ûslara verilmek üzere

İHTARA BİNÂEN YAZDIRILMIŞ

GAYET EHEMMİYETLİ BİR HAKİKATTİR

Mukaddime: Kırk seneye yakın siyaseti terkettiğimden ve ekser hayatım bir nev'i inzivada geçtiğinden, hayat-ı ictimâiye ve siyâsiye ile meşgul olmadığımdan büyük bir tehlikeyi göremiyordum. Bugünlerde o tehlikenin hem millet-i İslâmiyeye ve hem de bu memleket ve hükûmet-i İslâmiyeye büyük bir zarar vermeğe zemin hazırlamakta olduğunu hissettim. Mecburiyetle, İslâmiyet milliyeti ve hâkimiyeti ve memleketin selâmeti için çalışan ehl-i siyaset ve cem'iyet-i beşeriyeye hamiyet ile çalışanlar için bana manevî bir ihtar edildiğinden Üç Nokta’yı beyân edeceğim:

Birinci Nokta: Gazeteleri dinlemediğim hâlde bir-iki senedir “irtica ile ittiham” kelimesi mütemâdiyen tekrar edildiğini işitiyordum. Eski Said kafasıyla dikkat ettim, kat'iyyen gördüm ki: Siyaseti dinsizliğe âlet yapan ve beşerdeki en dehşetli vahşet ve bedevîliğin bir kanun-u esâsîsine irticaa çalışan ve hamiyet maskesini başına geçiren gizli İslâmiyet düşmanları gaddârâne bir ittiham ile Ehl-i İslâmiyet ve hamiyet-i diniye ve kuvvet-i îmâniye cihetiyle değil dini siyasete âlet yapmak; belki de siyaseti dine âlet ve tâbi yapmakla, tâ İslâmiyetin kuvvet-i maneviyesinden bu hükûmet-i İslâmiyeyi tam kuvvetlendirmek ve dörtyüz milyon hakîki kardeşi arkasında ihtiyat kuvveti bulundurmak ve bir kısım zâlim Avrupa’nın dilenciliğinden kurtulmak için çalışanlara pek haksız olarak “irtica” damgasını vurup onları memlekete zararlı tevehhüm etmeleri, yerden göğe kadar hadsiz bir haksızlıktır. Nümûnelerinden birinci nümûnesi: Bu asrın dehşetli zulmüne karşı bir sed olarak İkinci Nokta’da beyân etmek zamanı geldi. Menşe'leri iki kanun-u esâsîye istinâd eden iki irtica var:

Biri: Siyâsî ve ictimâî ki, hakîki irticadır. Onun kanun-u esâsîsi çok sû-i istimâle ve zulme medâr olmuştur.

İkincisi: İrtica nâmı verilen hakîki bir terakkî ve adâletin esâsıdır.

İkinci Nokta: Beşerin vahşet ve bedevîlik zamanlarındaki bir kanun-u esâsîsine, medeniyet nâmına dine hücum edenler, irtica ile o vahşete ve bedevîliğe dönüyorlar. Beşerin selâmet, adâlet ve sulh-u umumîsini mahveden o dehşetli vahşiyâne kanun-u esâsî, şimdi bizim bu bîçâre memleketimize girmek istiyor. Garazkârâne ve anûdâne particilik gibi bazı cereyanları aşılamağa başlaması gibi bir ihtilâf görülüyor. O kanun-u esâsî de budur:

Bir tâifeden, bir cereyandan, bir aşîretten bir ferdin hatâsıyla o tâifenin, o cereyanın, o aşîretin bütün ferdleri mahkûm ve düşman ve mes'ûl tevehhüm ediliyor. Bir hatâ, binler hatâ hükmüne geçiriliyor. İttifak ve ittihâdın temel taşı olan kardeşlik ve vatandaşlık, muhabbet ve uhuvveti zîr ü zeber ediyor. Evet birbirine karşı gelen muannid ve muârız kuvvetler, kuvvetsiz oluyorlar. Bu kuvvetsizlikle zaîflendiği için millete ve memlekete ve vatana âdilâne hizmete muvaffak olunamadığından maddî ve manevî bir nev'i rüşvet vermeğe mecbur oluyorlar ki dinsizleri kendilerine tarafdâr yapmak için o gaddâr, engizisyonâne ve bedeviyâne ve vahşiyâne bu mezkûr kanun-u esâsîye karşı ayn-ı adâlet olan bu semâvî ve kudsî ﴾ وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى ﴿ nass-ı kat'îsiyle Kur'ânın bir kanun-u esâsîsi muhabbet ve uhuvvet-i hakîkiyeyi te'min eden ve bu millet-i İslâmiyeyi ve memleketi büyük tehlikeden kurtaran bu kanun-u esâsî ki “Birisinin hatâsıyla başkası mes'ûl olamaz.” Kardeşi de olsa, aşîreti ve tâifesi de olsa, partisi de olsa o cinayete şerîk sayılmaz. Olsa olsa o cinayete bir nev'i tarafgirlikle yalnız manevî günahkâr olup âhirette mes'ûl olur; dünyada değil. Eğer bu kanun-u esâsî çabuk düstur-u esâsî yapılmazsa hayat-ı ictimâiye-i beşeriye iki harb-i umumînin gösterdiği tahribâtın emsâliyle esfel-i sâfilîn olan o vahşî irticaa düşecek.

İşte Kur'ân’ın bu gibi kudsî kanun-u esâsîsine irtica nâmını veren bedbahtlar, vahşet ve bedevîliğin dehşetli bir kanun-u esâsîsi olarak kabûl ettikleri şimdiki öylelerinin siyasetinin bir nokta-i istinâdı şudur ki: “Cemâatin selâmeti için ferd fedâ edilir. Vatanın selâmeti için eşhâsın hukuku nazara alınmaz. Devletin siyasetinin selâmeti için cüz'î zulümler nazara alınmaz” diye bir tek cânî yüzünden bir köyü mahvetmekle bin masûmun hakkını nazara almaz. Bir tek cânînin yüzünden bin adamın kılınçtan geçmesini câiz görür. Bir adamın yaralanması ile binler masûmu sıkıntıya verdirir. Ve ikiyüz adamı kurşuna dizilmesini o bahâne ile nazara almaz. Birinci Harb-i Umumîde üç bin adamın câniyâne siyaset hatâlarıyla otuz milyon bîçâre nev'-i beşer aynı harbde mahvedildiği gibi, binler misâller var.

İşte bu vahşiyâne irticaın, bu dehşetli zulümlerine karşı gelen Kur'ân şâkirdlerinin Kur'ânın yüzer kanun-u esâsîsinden ﴾ وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى ﴿ âyetinin ders verdiği kanun-u esâsîsi ile adâlet-i hakîkiyeyi ve ittihâdı ve uhuvveti te'min etmeğe çalışan ehl-i îmân fedâkârlarına “mürteci” nâmını verip onları müttehem etmek, mel'ûn Yezid’in zulmünü, adâlet-i Ömeriyeye tercih etmek misillû en vahşî ve zâlimâne bir engizisyon kanununu, beşerin en yüksek terakkiyâtına ve adâletine medâr olan Kur'ânın mezkûr kanun-u esâsîsine tercih etmek hükmündedir. Hükûmet-i İslâmiye ile bu memleketin selâmetine çalışan ehl-i siyasetin mezkûr hakikati nazara alması lâzımdır. Yoksa üç veya dört cereyanın muannidâne muâraza etmeleriyle, o kuvvetler, muâraza sebebiyle zayıflar. Memleketin menfaatine ve âsâyişine sarfedilecek o zaîf kuvvetle hâkimiyetini –hattâ istibdâd ile de olsa– âsâyiş ve emniyet-i umumiyeyi muhâfazaya kâfî gelmediğinden Fransız ihtilâl-i kebîrinin tohumlarının bu mübârek memleket-i İslâmiyeye ekilmesine yol vermektir diye telâş edilebilir.

Mâdem bu ittifaksızlıktan gelen za'fiyet ve kuvvetsizlik sebebiyle ecnebînin politikasına ve ehemmiyetsiz, muvakkat yardımlarına karşı bu acîb manevî rüşvetler veriliyor, dörtyüz milyon kardeşin uhuvvetine, milyarlar ecdâdın mesleğine ehemmiyet verilmiyor gibi bir mânâ hükmediyor. Ve âsâyiş ve siyasete zarar gelmemek için bu kadar isrâfât ile bol maaşlar sûretinde kuvvet te'minine kendilerini mecbur zannederek rüşvetler veriliyor; milletin fakr-u hâli nazara alınmıyor. Elbette ve elbette ve kat'î olarak şimdi bu memleketteki ehl-i siyaset, garba ve ecnebîye verdiği siyâsî ve manevî rüşvetin on mislini Âlem-i İslâmın ileride Cemâhîr-i müttefikası hükmünde olacak olan dörtyüz milyon Müslüman kardeşlere memleket ve milletin ve bu devlet-i İslâmiyenin selâmeti için gayet azîm bir bahşiş ve zararsız rüşvet vermesi lâzım ve elzemdir.

İşte o makbûl, lâzım ve çok menfaatli, câiz ve vâcib rüşvet ise teâvün-ü İslâmın esâsı ve hediye-i Kur'ânın semâvî bir düsturu ve râbıtası ve kudsî kanun-u esâsîsi olan

﴿ اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ ﴾ ﴿ وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَمِيعًا ﴾

﴿ وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى ﴾ ﴿ وَلاَ تَنَازَعُوا فَتَفْشَلوُا وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْ ﴾

kudsî, esâsî kanunlarını düstur-u hareket etmektir.

Üçüncü Nokta, şimdilik te'hir edildi.

Said Nursî

Hâşiye: Kardeşlerim! Evvelce gördüğünüz şiddetli ihtarın bir derece tağyîrine üç şey vesile oldu.

Birincisi: Nur kahramanı Husrev’in beyânıyla yirmibeş adliye mahkemelerinin “Risale-i Nurda suç yok” diye itiraflarıdır.

İkincisi: Nurun bir kahraman avukatı “Ankara hükûmeti Said aleyhinde olmadığından şiddetli kelimeler ta'dil edilse münâsibdir” demesidir.

Üçüncüsü: Kat'î haberlere göre Afyon Mahkemesi “Nurun altıyüz bin fedâkâr talebesi var” demesine binâen Malatya hâdisesi bahânesiyle hiç olmazsa Nur talebelerinden altıyüz fa'âl ve muktedir olanlarını mahkemeye vermek plânı var iken, yalnız onaltı adamı ve bundan yalnız altı adama ve bundan bir tek adamın bir sene mahkûm edilmesi Nurcular aleyhindeki zâlimâne tazyîkat hafifleşmesi ve def' olmasının alâmetidir. Onun için bir derece şiddetli kelimeler ta'dil edildi. ∗∗∗

► (071) ◄

[Hazret-i Üstad’ın Emirdağı’nda Santral Sabri, Sıddık Süleyman’a Arabî İşârâtü'l-İ'câz’dan verdiği derstir.]

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى آلِهِ وَاَصْحَابِهِ اَبَدًا دَائِمًا

İşârâtü'l-İ'câz’ın birinci cüz'ü ki: Tamamı yetmiş cüz' olacaktı. Fakat Risale-i Nur manevî bir tefsir-i Kur'ânî olduğu için dedi: Bu zamanda bana daha lüzum var. Öteki cüz'ler yerinde onlar yazıldı. Evet, İşârâtü'l-İ'câz, umum Risale-i Nur’un bir fihristesi, bir listesi ve o nur bahçesinin bir fidanlığı ve sırr-ı i'câzi'l-Kur'ânın bir menba'ı olduğu görünüyor. Gayet ince ve derin olduğu için şimdiye kadar âlimler pek azını anlamışlardı. Fakat kimin eline geçmiş ise, fevkalâde takdir etmiş ve “emsâlsiz” demiş. Dehşetli eski harb içinde, avcı hattında bazen de at üzerinde îcâzdaki i'câzın en ince münâsebâtını görmek ve onlarla tam meşgul olmak ve koca dehşetli harbin tehlikesi onu müşevveş etmemek ve incimâd derecesindeki soğukta avcı hattında o incecik i'câz münâsebetlerini herşeyden daha ehemmiyetli görmek, eski Said’in hakikaten Hizmet-i Kur'âniyede hàrika bir fedâkârlığıdır. Hattâ Yeni Said’in otuzbeş senede bu acîb zamanda gazeteleri okumamak ve on sene İkinci Harbi bilmemek, sormamak ve i'dâm niyetiyle hapisliğinde, Kur'ân esrârını yazmaktan vazgeçmemek ve bütün tehlikeleri hiçe saymaya nisbeten Eski Said’in o acîb vaziyetinde o dehşetlere ehemmiyet vermeden İşârâtü'l-İ'câz nüktelerini yazdığı zaman gösterdiği ilmî ve manevî fedâkârlığını Yeni Said’in bu otuz senedeki fedâkârlığından daha hàrika görüyoruz.

Sâniyen: Bu İşârâtü'l-İ'câz ’ın matbu' nüshasında hakikaten bir kerâmet var ki; tesâdüf ihtimali yoktur. Onun için bir defa daha aynı tarzda ve kerâmetli kıt'ada tab' etmek ve Arabistan’a ve Pakistan gibi yerlere göndermek münâsib görüldü. Fakat Eski Said, îcâzdaki i'câzı beyân ettiği ve en ince münâsebet-i belâğatı beyânı içinde gayet ince ve kısa, îcâzlı cümleleri bir derece izâh ve Türkçeye tercüme etmek lâzım geliyor.

İşârâtü'l-İ'câz’ın hàrikalarından birisi de budur ki: Herbir âyetin sâir âyetlere münâsebâtını ve her âyetteki cümlelerinin birbirine karşı nisbetini ve nizâmını ve her cümledeki hey'etlerin ve harflerin mânâ-yı maksûda karşı nisbetlerini ve teveccühlerini gösterip âyetlerin intizamından ve cümlelerin nizâmından ve her cümlenin hey'etinin nazmından bir lem'a-i i'câz göstermesidir. Âdeta bir saatin sâniyeleri sayan mili ve dakikaları sayan yelkovanı ve saatleri sayan ibresi gibi o nazımdaki nükteleri beyân ve ondaki hakikati bürhânlarla izâh, hattâ bazen bir tek harfte büyük bir hakikati ifâde etmesidir. Ve herbir âyetin hakikatini gayet i'câz ile ve kat'î hüccetlerle isbât ediyor ki; şimdi yüzotuz risalenin çekirdekleri ve hülâsaları hükmündedirler. Ve cümlenin ve cümledeki hey'etlerin ve harflerin nüktelerini ve ifâde ettikleri zımnî hükümlerini bilâ istisna ilm-i belâğatın ince kaideleri ile ve ilm-i nahvin ve sarfın kaideleriyle ve ilm-i mantığın ve usûl-i din ve sâir ilimlerin kanunlarıyla beyân eder. Hattâ hurdebînî bir manevî âletle, görünmeyen incecik münâsebât-ı belâğatı beyân ediyor ve emârelerini gösteriyor. Ve Kur'ânın nazarı küllî olmasından bütün beyân edilen hak mânâlara ve nüktelere, elbette kudsî elfâz-ı Kur'âniye zımnî, remzî işâret ve delâlet eder denilebilir.

Husrev, Sungur, Hayri, Sâdık, Sabri, Sıddık Süleyman ∗∗∗

► (072) ◄

**اِفَادَةُ الْمَرَامِ**

اقول لما كان القرآن جامعا لاشتات العلوم وخطبة لعامة الطبقات فى كل الاعصار لا يتحصل له تفسير لائق من فهم الفرد الذى قلما يخلص من التعصب لمسلكه ومشربه. اذ فهمه يخصه ليس له دعوة الغير اليه الا ان يعديه قبول الجمهور. واستنباطه (لا بالتشهي) له العمل لنفسه فقط ولايكون حجة على الغير الا ان يصدقه نوع اجماع . فكما لا بد لتنظيم الاحكام واطرادها ورفع الفوضى الناشئة من حرية الفكر مع اهمال الاجماع وجود هيئة عالية من العلماء المحققين الذين - بمظهريتهم لامنية العموم واعتماد الجمهور - يتقلدون كفالة ضمنية للامة فيصيرون مظهر سر حجية الاجماع الذى لاتصير نتيجة الاجتهاد شرعًا ودستورًا الا بتصديقه وسكته ، كذلك لا بد لكشف معانى القرآن وجمع المحاسن المتفرقة فى التفاسير وتثبيت حقائقه المتجلية بكشف الفن وتمخيض الزمان من انتهاض هيئة عالية من العلماء المتخصصين المختلفين فى وجوه الاختصاص ولهم مع دقة نظر وسعةُ فكر لتفسيره

**نتيجة المرام:** انه لا بد ان يكون مفسر القرآن ذا دهاء عال واجتهاد نافذ وولاية كاملة . وما هو الآن الا الشخص المعنوى المتولد من امتزاج الارواح وتساندها وتلاحق الافكار وتعاونها وتظافر القلوب واخلاصها وصميميتها من بين تلك الهيئة. فبسر (للكل حكم ليس لكل) كثيرا ما يرى آثار الاجتهاد وخاصة الولاية ونوره وضيائها من جماعة خلت منها افرادها. ثم انى بينما كنت منتظرا ومتوجها لهذا المقصد بتظاهر هيئة كذلك وقد كان هذا غاية خيالى من زمان مديد- اذ سنح لقلبى من

قبيل الحس قبل الوقوع تقرب(١) زلزلة عظيمة ، فشرعت - مع عجزى وقصورى والاغلاق فى كلامى- فى تقييد ما سنح لى من اشارات اعجاز القرآن فى نظمه وبيان بعض حقائقه، ولم يتيسر لى مراجعة التفاسير فان وافقها فبها ونعمت والّا فالعهدة عليّ. فوقعت هذه الطامة الكبري- ففى اثناء اداء فريضة الجهاد كلما انتهزت فرصة فى خط الحرب قيدت ما لاح لى فى الاودية والجبال بعبارات متفاوتة باختلاف الحالات. فمع احتياجها الى التصحيح والاصلاح لايرضى قلبى بتغييرها وتبديلها اذاظهرت فى حالة من خلوص النية لا توجد الآن. فاعرضها لانظار اهل الكمال لا لانه تفسير للتنزيل بل ليصير- لو ظفر بالقبول- نوع مأخذ لبعض وجوه التفسير. وقد ساقنى شوقى الى ما هو فوق طوقى فان استحسنوه شجعونى على الدوام. ومن الله التوفيق

سعيد النورسى

________________

(١) وقد اخبرنا مرارًا فى اثناء الدرس وقوع زلزلة عظيمة (بمعنى الحرب العمومية) فوقعت كما اخبر.

**حمزه / محمد شفيق / محمد مهرى**

KISA BİR TERCÜMESİDİR

Şimdi bundan kırkbir sene evvel ve eski harb-i umumînin az evvelinde başlamış olduğu İşârâtü'l-İ'câz’ın ifâdetü'l-merâmında diyor ki:

Mâdem Kur'ân-ı Mu'cizi'l-Beyân ulûm-u hakîkiyenin envâ'ına câmi' ve umum asırlarda umum tabakàt-ı beşeriyeye müteveccih bir hutbe-i ezeliyedir. Elbette bir tek ferdin fehmi, ona lâyık ve mükemmel bir tefsir yapamaz ve mümkün olmuyor. Çünkü bir ferd pek nâdir olarak kendi hususî meslek ve meşrebinin te'sirinden kendi fikrini kurtarabilir. Onun hususî meşrebi te'sir ettikçe tam tamına hakikati sâfî olarak ifâde edemez. Ferdin fehmi ve mânâsı ona hàstır. O ferd onu kabûl eder. Fakat başkalarını ona dâvet edemez. Eğer cumhûr-u ulemâ onun fehmini kabûl ile başkalara şümûlünü gösterse o vakit başkasını o mânâya dâvet edebilir ve hakîki tam tefsir olabilir. Hem ferdin ahkâmda istinbatı ve ictihâdında (hevesi karışmamak şartıyla) o kendi nefsi için amel edebilir, fakat başkalarına hüccet tutamaz. Tâ bir nev'i icmâ o hükmü tasdik etsin. Nasıl ki: Ahkâm-ı şer'iyeyi tatbik ve tanzim ve icra etmek ve hürriyet-i fikirden neş'et eden manevî anarşiliği kaldırmak için gayet lâzımdır ki; ulemâ-i muhakkìkînden bir hey'et-i àliye bulunsun ki, o hey'et umumun emniyetine mazhariyetleriyle ve cumhûr-u ulemânın onlara i'timâdıyla ümmet için bir nev'i zımnî kefâlet ve da'vâ vekili hükmünde olmaları cihetinde icmâ-ı ümmet hüccetinin sırrına mazhar oluyorlar. O vakit ictihâdın neticesi o icmâ ile şer'an düstur olabilir. Ve icmâın tasdik ve sikkesiyle umuma şâmil oluyor. Aynen onun gibi lâzımdır.

Kur'ânın mânâlarının keşfi ve tefsirlerde ayrı ayrı mehâsininin cem'i, hem zamanın çalkamasıyla ve fenlerin keşfiyle cilvelenen, tezâhür eden Kur'ân’ın hakikatlerinin tesbiti için elzemdir ki: Muhakkìkîn-i ulemâdan herbiri bir fende mütehassıs, geniş fikre, ince nazara mâlik allâmelerden müteşekkil bir hey'et bu vazifeye sâhib çıksın.

Elhâsıl: Kur'ânı tefsir edene lâzım gelir ki; gayet àlî bir dehâ ve nüfûzlu derin bir ictihâd ve bir nev'i kuvve-i kudsiye sâhibi olmak gerektir. Bu zamanda öyle bir zât ancak bir şahs-ı manevî olabilir ki; o şahs-ı manevî, çok rûhların imtizacından ve tesânüdünden ve efkârın telâhukundan ve birbirine yardımından ve kalblerin birbirine in'ikâsından ve ihlâs ve samîmiyetlerinden, mezkûr bir hey'etten çıkabilir. O hey'etin bir rûh-u manevîsi hükmüne geçer.

Evet, “mecmûunda bir hàssa bulunur ki, ondaki her ferdde bulunmaz” düsturuyla çok defa ictihâdın âsârı ve nur-u velâyetin hàssaları ve ziyâsı bir cemâatte görünüyor. Hâlbuki; o cemâatin hangisine bakılsa o hàssa görünmüyor. Demek âmî adamların ihlâsla tesânüdleri, bir velâyet hàssasını veriyor. İşte bu hakikate binâen böyle bir maksad için bir hey'etin çıkmasına muntazır ve dâima bekliyordum. O ümîd, küçüklüğümden beri gaye-i hayâlim iken, birden hiss-i kable'l-vukû' kabîlinden kalbime bir sünûhât oldu ki: Maddî ve manevî iki zelzele-i azîme yaklaşıyordu (1) <ft3>[^2]</ft3> .

[^2]:(1) Evet, Üstadımız mükerreren Birinci Harb-i Umumî'den evvel çok defa bize Ulûm-u Arabiyeyi ders verdiği zaman bize kat'î bir tarzda "Büyük ve umumî bir zelzele yaklaşıyor, hazırlanınız. O zaman herkes benim gibi mücerredlere gıbta edecekler" diye söylüyorlardı. Pek az zamanda, Onun mükerreren verdiği haber aynen çıktı. Horhor'daki eski talebeleri nâmına Medresetü'l-Vâizîn me'zunlarından: Mehmed Sâdık, Sabri, Mehmed Şefîk, Mehmed Mihri, Hamza...

Ben de, acz ve kusurumla, sözlerimdeki izâhsızlık ve muğlaklık ile beraber Kur'ânın nazmındaki i'câzın işârâtını ve kalbimde tahattur eden nüktelerini kaydedip kaleme almak ve âyâtın bazı îmânî hakikatlerini yazmaya şiddetli bir ihtar-ı gaybî hissettim.

Hâlbuki Harbde acîb bir vaziyette olduğumdan tefsirlere müracaat etmek kàbil olmadı. Kur'ândan başka merci' yoktu. Ben de yazdım. Yazdıklarım tefsirlere muvâfık geldiyse, güzel bir ni'met ve bir muvaffakıyet... Yoksa mes'ûliyet benim bîçâre fehmime aittir.

Aynı zamanda zelzele-i kübrâ mâhiyetinde olan maddî Birinci Harb-i Umumî ve o zelzele-i azîmenin âhirlerinde o mezkûr hey'etin yuvalarını tahrib eden manevî zelzele-i azîme meydâna çıktı ki, öyle bir hey'et-i àliye-i ilmiyeye ve böyle bir vazife yapmak için bütün kapılar kapandı. Ben de o noksan fehmimle eski Harb-i Umumîde farîza-i cihatta avcı hattında ne kadar fırsat buldumsa kalbime tulû' eden nükteleri yazıyordum. Derelerde, dağlarda hücum ederken kaydederdim. Fakat o acîb ayrı ayrı hâletlerin te'siriyle çeşit çeşit olmasından tashih ve ıslah edilmesine çok ihtiyaç varken benim kalbim tebdil ve tağyîrine râzı olmadı. Çünkü, her dakika şehîd olmaya hazırlandığımız için bir niyet-i hàlisa ile yazılmış ki; o hâlet her vakit bulunmuyor. Ben de o yazılarımı tenzîle bir tefsir olarak değil, belki tefsirin bazı vücûhuna bir nev'i me'haz olarak ehl-i kemâl olan ulemâ-i muhakkìkînin enzârına arz ediyorum. Hakikaten benim şevkim, benim tâkatimin pek fevkınde bir noktaya sevk etti. Eğer ehl-i tahkîk istihsân etseler, beni devama ve ileri gitmeye teşci' ve terğîb ederler.

Said Nursî ∗∗∗

► (073) ◄

﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴾

﴿ اَلرَّحْمنُ ❀ عَلَّمَ الْقُرْاٰنَ ❀ خَلَقَ الْاِنْسَانَ ❀ عَلَّمَهُ الْبَيَانَ ﴾

فَنَحْمَدُهُ مصلّيا على نبيه محمّد الّذى ارسله رحمة للعالمين وجعل معجزته الكبرى - الجامعة برموزها واشاراتها لحقائق الكائنات - باقية على مر الدهور الى يوم الدين وعلى آله عامة واصحابه كافة

أما بعد فاعلم اولاً: ان مقصدنا من هذه الاشارات تفسير جملة من رموز نظم القرآن. لأن الإعجاز يتجلى من نظمه. وما الإعجاز الزاهر الّا نقش النظم

و ثانيًا: ان المقاصد الأساسية من القرآن وعناصره الأصلية اربعة: التوحيد والنبوة والحشر والعدالة. لأنه لما كان بنو آدم كركب وقافلة متسلسلة راحلة من اودية الماضى وبلاده، سافرة فى صحراء الوجود والحياة، ذاهبة الى شواهق الاستقبال، متوجهة الى جنّاته فتهتزّ بهم المناسبات وتتوجه اليهم الكائنات. كأنه ارسلت حكومة الخلقة فن الحكمة مستنطقا وسائلا منهم بـ(يا بنى آدم! من أين؟ الى أين؟ ما تصنعون؟ مَنْ سلطانكم؟ مَنْ خطيبكم؟) فبينما المحاورة اذ قام من بين بنى آدم - كأمثاله الأماثل من الرسل اولى العزائم - سيّد نوع البشر محمّد الهاشمى صلّى الله تعالى عليه وسلّم وقال بلسان القرآن: (ايها الحكمة! نحن معاشر الموجودات نجيء بارزين من ظلمات العدم بقدرة سلطان الازل الى ضياء الوجود، ونحن معاشر بنى آدم بعثنا بصفة المأمورية ممتازين من بين اخواننا الموجودات بحمل الأمانة،

ونحن على جناح السفر من طريق الحشر الى السعادة الأبدية، ونشتغل الآن بتدارك تلك السعادة وتنمية الاستعدادات التى هى رأس مالنا، وأنا سيّدهم وخطيبهم. فها دونكم منشورى! وهو كلام ذلك السلطان الازلى يتلألأ عليه سكّة الإعجاز) - والمجيب عن هذه الأسئلة الجواب الصواب ليس إلا القرآن ذلك الكتاب.- كان(١) هذه الأربعة عناصره الأساسية.

________________

(١) جواب لما كان.

TERCÜMESİNİN BİR HÜLÂSASI

İnsanı halk edip Kur'ânı ona ta'lim eden Zât-ı Zülcelâl’in Rahmân ismiyle tecelli-yi kübrâsına, rahmetin tecelliyâtı adedince ona hamd ü senâ ederek ve Seyyidü'l-Beşer Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ı Rahmeten li'l-âlemîn gönderdiği o Resûl-i Ekremine Risaletin semereleri adedince Ona, âl ve ashâbına salât ü selâm ve hadsiz şükrediyoruz ki: Onun mu'cize-i kübrâsı ve hakàik-ı kâinâtın remizleri ve işâretleri ile tamamıyla cem'edilen Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân asırların geçmesi ile dâim, bâkî ve nev'-i beşere mürşid, tâ kıyâmete kadar bekà vermiş. Ve o Resûl-i Ekremi onlara Üstad-ı A'zam eylemiş.

Emmâ ba'dü biliniz ki: Evvelâ bu yazacağımız işârât ve nüktelerdeki maksadımız Kur'ânın nazmındaki bir kısım remizlerinin tefsiridir. Çünkü, yedi nev'i i'câzın en incesi, fakat kuvvetli ve lafzî fakat hakikatli i'câz, Kur'ânın nazmından tecellî ediyor. Evet, parlak i'câz elbette nazmın nakşından çıkıyor.

Sâniyen: Kur'ânda esâs maksadları ve anâsır-ı asliyesi dört hakikattir:

Tevhid, Nübüvvet, Haşir ve Adâlet’tir. Çünkü: Vaktâ kâinât sahrâsında Benî Âdem bir acîb ve büyük bir kafile ve sâir tâifeler beraber birbiri arkasında asırlar üstünde geçmiş zamanın derelerinden, şehir ve meşherlerinden sefer edip vücûd ve hayat sahrâsında yürüyüşüyle istikbâlin yüksek dağlarına azîmetle oradaki bağlarına gözleri müteveccih olmak cihetiyle hilâfet-i zemine mazhariyet noktasında ve sâir zîhayata tasarrufâtı cihetinde rû-yi zeminde ekser eşyanın nev'-i beşerle münâsebâtı iktizasıyla heyecana gelmesinden kâinât dahi onlara yüzlerini çevirip nev'-i beşerle ciddi alâkadar oluyor. Benî Âdem bir tek tâife iken yüz binler tâifelere karışmasında kâinât zemin gibi onlara netice-i hilkat-i âlem noktasında bakıyor. Güyâ hilkat-i kâinât hükûmeti; o hükûmetin zâbıta memuru hükmünde fenn-i hikmeti, bir müstantık ve sorgucu olarak o misâfir kafileye gönderip ondan suâl edip soruyor ki:

“Ey Benî Âdem! Nereden geliyorsunuz ve nereye gideceksiniz? Ve ne yapacaksınız? Ve herşeye karışıyor ve bazen karıştırıyorsunuz. Sultanınız ve hatîbiniz ve reisiniz ve ileri geleniniz kimdir? Tâ bana cevab versin.”

O muhâvereler içinde birden kafile-i Benî Âdemden Muhammedü'l-Hâşimî (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem), emsâlleri olan ulü'l-azm peygamberler gibi fenn-i hikmete karşı kalktı. Ve Kur'ânın lisânıyla dedi ki:

“Ey müstantık hikmet! Biz mevcûdât kafilesi, adem karanlıklarından Sultan-ı Ezelî’nin kudretiyle çıktık, ziyâ-yı vücûda girdik. Varlık nurunu bulduk. Herbir tâifemiz bir vazifeye girdik. Ve biz Benî Âdem tâifesi ise, bir emânet-i kübrâ rütbesi ve hilâfet-i zemin vazifesiyle sâir mevcûdât kardeşlerimizin içinde imtiyazlı ve memuriyet sıfatı ile bu meşher-i kâinâta gönderilmişiz. Her vakitte yola çıkmaya müheyyâ bir vaziyetteyiz ve haşir yolu ile saâdet-i ebediyenin kazanmasının tedâriki ile meşgulüz. Ve bizim re'sülmalımız olan isti'datlarımızın çekirdeklerini sünbüllendirmeye, îmân ve Kur'ânla inkişaf ettirmekle iştigâl ediyoruz. İşte o kafilenin reisi ve hatîbi benim. İşte elimdeki bu fermânı; manevî ve maddî hava, bir tek lisân gibi bütün kâinâta o fermânın her kelimesini bir ânda milyarlar yapıp işittiriyor. İşte o menşûr fermân, Ezel ve Ebed Sultanının kelâmıdır. Ve emirleri ve konuşmaları olduğuna delil-i kat'î, üstünde parlayan sikke-i şâhânesi ve tuğrâ-i sermediyesine bak, gör, git, söyle.”

Evet, en müşkül, en umumî ve bütün mevcûdâta sorulan bu üç-dört gayet acîb suâle tam doğru ve mükemmel cevab veren yalnız ve yalnız Kur'ân-ı Mu'cizü'l-beyândır ki; başında ﴾ ذٰلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ ﴿ fermânıyla ilân edilmiş.

Mâdem baştan buraya kadar bir hakikati anladın. Elbette bu hakikatten anlaşılıyor ki, Kur'ânın anâsır-ı esâsiyesi o dört hakikattir. Yani; “tevhid”, “nübüvvet”, “haşir” ve “adâlet”tir. İşte bu dört hakikat nasıl ki mecmû-u Kur'ân’da dört rükündür. Öyle de, o dört makàsıd çok sûrelerin herbirisinde bulunuyorlar. Herbir sûre bir küçük Kur'ân olur. Belki çok cümlelerin içinde de o dört maksada telmihen işâretler var.

Belki bazen bir tek kelimede o dört esâsa remizler var. Çünkü Kur'ânın eczâları ve kelime ve âyetleri, mecmûuna karşı birer âyine hükmüne geçer, birbirinden in'ikâs eder. Güyâ Kur'ân müteselsilen âyet ve cümle ve kelimelerine o maksadların nurunu veriyor. Âyinede güneş gibi bazen bir kelime, bir cümle; bir küçük Kur'ân’ı gösterir. İşte Kur'âna mahsûs bu nükte, yani cüz, küll gibi aynı maksadı göstermesi maksadıyla Kur'ân müşahhas bir ferd olduğu hâlde, çok efrâdı bulunan bir küllî gibi ilm-i mantıkça ta'rif edilir. Demek Kur'ânda bin Kur'ânlar var ki, şahs-ı küllî olmuş. Hem öyle de lâzım gelir. Çünkü hadsiz ve gayet muhtelif tâifelere ders olduğu için, aynı derste hadsiz o tâifeler adedince dersler bulunmak lâzım gelir.

Suâl: Eğer denilse: Bu dört maksad-ı asliyeyi bize “Bismillâh” ve “Elhamdülillâh” cümlesinde göster.

Cevab: Deriz ki: Mâdem Bismillâh Allah’ın abdlerine bir ders olarak nâzil olmuş, elbette söylemek mânâsında olanقُلْ kelimesi Bismillâh içinde vardır. İlm-i sarf ile, mukadder tâbir edilir. İşte Bismillâh’takiقُلْ takdiri, bütün Kur'ândakiقُلْ، قُلْ (söyle, söyle) lafızlarının esâsı ve anası.. bu Bismillâh’takiقُلْ dür. Buna binâenقُلْ kelimesinde Risalete işâret olduğu gibi, Bismillâh’ta dahi Ulûhiyete remiz var veبِسْمِ deki ب nin takdimi,قُلْ ün Besmelenin âhirinde mukadder olması hasr ve yalnız mânâsını ifâde ettiğinden tevhide işâret ediyor. Yani, yalnız O’nun ismiyle başla.. ve meded al. Ve “Rahmân” isminde adâletin nizâmına ve rahmetin cilvelerine işâret var. Çünkü; muhtelif, karmakarışık mevcûdât, intizamı ile güzelleşmiş. Ve rahmetin cilvelerine mazhar olabilir. Ve “Rahîm”de haşre işâret var. Çünkü; mânâsında hem afvetmek, hem rahmet ve şefkat etmek ve bu fânî dünyada o dört mânâ hakikati ile umumî bir sûrette görünmediğinden elbette bir diyar-ı âharda o mânâlar tamamıyla tezâhür edebilir. Hem rahmet ve şefkatin hakikati, dirilmemek üzere ölmekle kàbil-i tevfik değildir. Demek “Rahîm”deki şefkat, parmağını Cennete uzatmış gösteriyor.

Şimdi ﴾ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ.. مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ ﴿ e bakınız!

﴾ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ﴿ da Ulûhiyetin zâhir işârâtı var. Çünkü, bütün hamd Allah’a mahsûstur. Ulûhiyeti gösterdiği gibi, tevhidi de gösteriyor.

Evet,لِلّٰهِ deki “lâm”, ilm-i sarfça bir mânâsı ihtisas ve istihkaktır. اَلْحَمْدُ deki “elif, lâm” bir mânâsı istiğraktır. Demek bütün hamdler Allah’a mahsûstur. Demek tevhidi, kat'î ifâde ediyor.

﴾ رَبِّ الْعَالَمِينَ ﴿ lafzında hem adâlete, hem nübüvvete işâret var. Çünkü, onsekiz bin âlemin zerreden ve zerrelerden, sineklerden tut, tâ bin defa zeminden büyük seyyâreler ve yıldızlara kadar gayet mükemmel bir muvâzene, bir intizam, bir mükemmel terbiye, gayet mükemmel bir adâlet-i kübrâyı gösteriyor.

Nübüvvete işâreti ise: Mâdem nev'-i beşerin fıtrî kuvvelerine sâir hayvanat gibi had konulmamış, ondan tecâvüzât çıkmış. Hem insan; maddî olduğu gibi, maneviyat cihetinde de bütün kâinâtla alâkadar olmasından, hilkat-i kâinâttaki hikmet-i àliye-i beşeriyeti, nizâm ve intizam altında olan çekirdek hükmünde olan isti'dâdâtı, inkişaf ettirmekle emânet-i kübrâ vazifesini yapmak cihetiyle nübüvvet zarûrîdir ki: ﴾ رَبِّ الْعَالَمِينَ ﴿ deki عَالَمِينَ içindeki yüksek makamını bulabilsin ve halife-i zemin olup melâikeye rüchâniyetini gösterebilsin.

Ve ﴾ مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ ﴿ cümlesi ise, haşri tasrîh ediyor. Çünkü: ﴾ يَوْمِ الدِّينِ ﴿ yani, din günü ve ceza günü ve maneviyat günü demek. Nasıl dünya; maddiyât ve maddî harekâtın ve amellerinin günüdür. Elbette o harekâtın neticelerini ve o hizmetlerinin ücretlerini ve o maneviyatın semerâtlarını belki o fâniyât ve zâilâtın bâkî ve dâimî eserlerini ve âlem-i misâl sinemasıyla ve fotoğrafıyla alınan umum o fâniyât ve zâillerin sahife-i amellerini gösterecek ve neşredecek bir gün gelecektir diye ifâde ediyor.

Bismillâh, Elhamdülillâh cümleleri gibi Kur'ân’da ekserî yerlerinde böyle dört unsur-u esâsiye içinde görünebilir. Meselâ: ﴾ اِنَّٓا اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ ﴿ bir sadef gibi bu dört cevâhir içindedir. Dikkat etsen görürsün. “Biz sana verdik Kevser’i.” Yani, Zât-ı Zülcelâl’in seni nübüvvetle ve maddî-manevî te'min-i adâletle müşerref ettiği gibi, Cennette Kevser’i ihsân ediyor.

Ey sâil! Pek uzun hakikati kısa kesip bu üç misâli minvâl ve mekik yap; üstünde o münâsebât ve işârâtı dokumaya başla. Biz de şimdi Bismillâh’dan başlıyoruz. İzâhı, tafsîli Risale-i Nur ve Birinci Söz ve Besmele Lem'asına ve sâir Risale-i Nurdaki Bismillâh’ın hakikatlerine dair hüccetlerine havâle edip, yalnız nazm itibariyle küçük bir îmâ ederiz. Şöyle ki:

Bismillâh güneş gibidir. Başkalarını tenvir ettiği gibi, kendini de gösteriyor. Her nefes ve her dakika rûhlar ona hava ve su gibi muhtaç olduğundan onun hakikatini herkesin rûhu hisseder. Kalb ve hayâl bilmese de ehemmiyeti yok. Onun için beyân ve ta'riften müstağnîdir.

Harfler ve cüz'lerinden evvelâ ب nin fenn-i sarfça bir mânâsı istiânedir. Bir mânâ-yı örfîsi teberrük mânâsı olmasından buب nin merci'-i mütealliki kendi mânâsından çıkan اَسْتَعِينُ ve اَتَيَمَّنُ fiillerine bağlanıyor. Veyâhut Bismillâh’daki perdesinde قُلْ (söyle) den çıkan اِقْرَاْ(oku) fiiline bakar. Yani: “Yâ Rabbi, ben senin isminin yardımıyla ve onun bereketiyle okuyacağım. Herşey senin kudretinle ve icâdınla ve tevfikinle olduğu gibi, yalnız ve yalnız senin isminle başlıyorum.”

Demek Bismillâh’dan sonra اِقْرَاْ okumak lafzı, âhirinde mukadder olmasından hem ihlâs, hem tevhidi ifâde eder.

Amma اِسْمkelimesi ise: Biliniz ki, Zât-ı Vâcibü'l-Vücûdun bin bir esmâsından bir kısmına “Esmâ-i Zâtiye” denilir ki, her cihetle Zât-ı Akdes’i gösterir. Onun adı ve onun ünvânıdır. “Allah, Ehad, Samed, Vâcibü'l-Vücûd” gibi çok esmâ var. Bir kısmına da “Esmâ-i Fiiliye” tâbir edilir ki, çok nev'ileri var. Meselâ: “Gaffâr, Rezzâk, Muhyî, Mümît, Mün'im, Muhsin.” ∗∗∗