Emirdağ Lâhikası

► (119) ◄

29. bölüm / 31

► (119) ◄

[Üstadımızın köylerde dolaştığına dair çıkarılan uydurma habere karşı bir cevaptır; mûcib-i merak hiçbir şey yoktur.]

Üstadımız Said Nursî’nin iki seneden beri misâfir bulunduğu Isparta emniyetine bir ma'ruzâtımızdır.

1. Üstadımız Said Nursî otuz seneden beri bu Anadolu memleketinde gezdiği bütün vilâyet ve kazalarda kendisini zâbıtanın bir misâfiri olarak telâkki etmiş ve zâbıta efrâdı dâima dostane ve himâyekârâne muâmele göstermiştir. Kur'ânın hakîki ve parlak bir tefsiri olan Risale-i Nuru Isparta’da otuz sene evvel te'life başlayan Üstadımız hakàik-ı îmâniyeye gayet te'sirli bir sûrette hizmet etmekle tamamen âhirete müteveccih olan bu hizmetinin dünyevî bir fâidesi olarak, îmân sebebiyle kalblerde fenâlığa karşı dâimî bir yasakçı bırakmıştır. Onun neticesidir ki, âsâyişin te'minine vesile olmuştur.

Evet, Üstadımız adâlet-i hakîkiyeyi ifâde eden ﴾ وَ لاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى ﴿ yani: “Birisinin hatâsıyla başkası mes'ûl olamaz” âyet-i Kur'âniyesi ve “Bir masûmun hakkı yüz şerîr için dahi fedâ edilemez” gibi düstur-u Kur'âniye gereğince, yüzde on zâlimler yüzünden doksan masûmlara zarar vermek, hakîki adâlete, evâmir-i Kur'âniyeye tamamen zıttır... diye her tarafta neşretmiş ve kendisine zulüm yapılmasına karşı millet-i İslâmiyenin selâmeti için “Ben, değil dünya hayatımı, belki âhiret hayatımı da fedâ ediyorum” demiş ve demektedir.

Risale-i Nurun hakàik-ı îmâniye dersleriyle ve bütün mahkemelerde berâeti netice veren müdafaalarındaki Kur'ânî hakikatlerle hayat-ı ictimâiyenin uhrevî ve dünyevî saâdetine rehber olan hakàikı ders veren ve dolayısıyla âsâyişin muhâfazasına ve emniyet-i umumiyenin te'minine en büyük bir vesile Üstadımız olduğu, hayat-ı ictimâiyenin saâdetiyle alâkadar hamiyet-perver zâtların tasdikiyle sâbittir. Otuz seneden beri müteaddid tedkikler ve mahkemelerin berâet kararları vermesiyle ve şimdi de tamamen serbest bulunmasıyla ve eserleri büyük bir vüs'atle her tarafta, Anadolu’da ve Âlem-i İslâmın merkezlerinde ve garb memleketlerinin bazılarında yayılarak takdir ve tebriklere mazhar olmasıyla en ince esrârına kadar büyük bir dikkat ve ehemmiyetle her hâli tedkik edilen Üstadımızın mûcib-i mes'ûliyet hiçbir hâli gösterilememiştir.

Bir tarafta komünizm gibi din, ahlâk ve an'ane aleyhinde olup pek müdhiş bir tahribâtla yarı Avrupa’yı, Çin’i istilâ eden, umum dünyaya karşı müfsid, yırtıcı rejim-i küfrîsine mukâbil, milletler, devletler mâbeyninde tedbir aldıran ve bununla beraber haricî, gizli ifsad komiteleri de bu vatan aleyhinde müdhiş bir herc ü merce çalıştıkları bir zamanda biz otuz senelik pek hàlis ve te'sirli geniş bir hizmeti ibraz ederek ve Üstadımız Said Nursî’nin eserleri olan Risale-i Nur nüshalarından yüzbinlerinin intişarıyla ve yüzbinleri geçen okuyucularının hüsn-ü hâlini göstererek ve zâbıtaca Nur talebelerinden âsâyiş aleyhinde bir tekinin gösterilmemesini şâhid tutarak deriz ve kat'iyyen sâbittir ki, Risale-i Nur o tahribâtçı cereyanı durduran Kur'ânî ve îmânî bir seddir. İnsaflı zâbıta ehli de bu tahakkuk etmiş hakikate şehâdet ediyorlar.

Îmân hizmetinin manevî, uhrevî fâidelerinden kat'-ı nazar, dünyevî, millete ait mühim bir fâidesini vaktiyle Üstadımız şu sûretle ifâde etmiştir ki, zaman bunun ne kadar doğru olduğunu göstermiştir. O zaman demiş:

“Şimdi bu memleketin, bu vatan ve milletin saâdet-i hayatiye ve ebediyesi noktasında iki müdhiş cereyan var:

Birisi: Şimâlde çıkan dehşetli dinsizlik cereyanının bu vatanı manevî istilâsına karşı Kur'ânın hakikatleri ve îmânın nurlarıyla mukàbele etmektir. Çünkü o dinsizlik cereyanı manevî tahribât nev'inden olduğundan karşısında bir manevî mukàbele olmalıdır. Hakàik-ı Kur'âniyenin lemeâtı olan Risale-i Nur manevî tamirci bir atom bombası olarak bu dalâlet cereyanına mukàbele edebilir ve etmiştir.

İkincisi: Bin seneden beri İslâmiyetin kahraman bir ordusu ve bayraktarı olan Türk milletine; Âlem-i İslâmın adâvetini izâle etmek, Türkler yine eskisi gibi İslâmiyetin kahramanıdırlar kanâatini verdirmektir. Bu sûretle dörtyüz milyon hakîki kardeşleri bu millete kazandırmakla saâdet-i hayatiyesine en ehemmiyetli bir hizmeti îfâ eylemektir ki, Risale-i Nur îmân hakikatlerini bu vatanda neşrederek bu azîm fâideyi fiilen göstermiştir.

Risale-i Nurun bir talebesi evvelce elinde Nur Risaleleriyle ve oradan çıkardığı mev'izelerle şark hudud bölgesinde Rusların o zamanda o havâlideki propagandalarını durdurmuştu. Bu sûretle bir tek talebe bir ordu kadar vatana, millete ve âsâyişe hizmet etmiştir. Risale-i Nurun gaye ve maksadı tamamen uhrevî ve rızâ-yı İlâhî dâiresinde îmâna hizmet etmek olduğundan, netice verdiği sâir dünyevî iyilikler dolayısıyla, hayat-ı ictimâiyeye ait bir fâidesidir.”

2. Otuz-kırk seneden beri inzivada tecrid, hastalık ve hapis gibi sebeblerle zarûret olmadıkça insanlarla görüşmeğe tahammülü olmadığı için hàriçten gelen dostlarını dâima hatırlarını kırarak onları geri çevirmesi ve akşamdan ertesi gününün sabahına kadar hizmetçileri dahi yanına kabûl etmemesi öyle bir hakikattir ki, bu kadar zâhir ve gözle görünen bu hakikat karşısında başka bir söz söylemeğe lüzum yoktur. Üstadımız Said Nursî’nin eskiden beri bir fıtrî seciyesidir ki, inziva ve insanlarla zarûret olmadıkça görüşmemek bir düstur-u hayatı olmuştur. Hattâ hayatta kalan tek bir kardeşini dahi yakın bir şehirde iken otuz seneden beri görmediği hâlde görüşmek için yanına çağırmamıştır. Hem hizmetçileri de akşamdan ertesi gün sabaha kadar şiddetli bir zarûret olmadıkça odasına girememektedirler. Şiddetli hastalığı ve görüşmeğe tahammülü olmaması sebebiyle hàriçten gelen çok dostlarının hatırlarını incitip görüşmeden geri çeviriyor. Üstadımızla otuz seneden beri alâkadar olup dostane vaziyet gösteren zâbıtaya âsâyiş noktasında Risale-i Nurla pek ehemmiyetli hàrika hizmeti sâbit olan Üstadımızın bütün hâli mahkemelerce medâr-ı tedkik olmakla hiçbir hâli zâbıtaca gizli kalmadığından, bazı gizli din düşmanlarının onun hakkındaki uydurmalarıyla otuz senelik bir müşâhedeye dayanan müsbet kanâati bozmamak, hukuk-u umumiyeyi te'mine çalışanların vazifeleri iktizasıdır.

3. Üstadımız hastadır, hattâ Cuma’ya dahi çıkamamaktadır. Ara sıra hava almağa pek ziyâde muhtaç oluyor. Bu sebebden pek nâdir olarak kendine mahsûs bir odası bulunan ve otuz sene evvel on sene ikamet ettiği Barla Köyüne gider, bir müddet kalır, gelir. Bazen de burada yaz mevsiminde insanların bulunmadığı, şehrin haricindeki mahallere giderek iki-üç saat teneffüs eder gelir, ihtiyarlığı, hastalığı dolayısıyla yayan yürüyememekte olduğundan ve halkın hürmetkâr vaziyetiyle rahatsız etmemesi için bu basit gidip-gelmeyi otomobil ile yapar. Bunun haricinde hiçbir köye, meskûn hiçbir mahalle, hattâ otuz senelik dostları bulunan yerlere dahi mezkûr sebeblerle gitmiyor. İşte hâl ve vaziyet bundan ibarettir. Hakikat-i hâl de budur.

Hizmetinde bulunan

Tahiri, Zübeyr

HÂŞİYE: Çok yerlerde neşredilen ve müddeînin huzursuzluk ittihamının ademini gösteren ve Ankara Emniyet Umum Müdürlüğüne verilen bir hakikattir.

NUR TALEBELERİ ÂSÂYİŞÇİDİRLER

Âsâyişi muhâfaza ettiklerinin delil-i kat'îsi şudur: Altı vilâyetin altı zâbıta dâiresi, altıyüz bin talebelerin yirmisekiz sene zarfında haksız muâmelelere ma'rûz kaldıkları hâlde hiçbir vukûâtlarını kayd edememeleri; hattâ Afyon Savcısının âsâyiş ittihamına mukâbil Üstadımız demiş: “Bu yirmisekiz senede bir tek vukûâtı gösterebilir misiniz? Mâdem gösteremediniz, nasıl bu ittihamı ileri sürüyorsunuz? Yalnız küçük bir talebenin başka bir mes'eleden küçük bir vukûâtından başka ve altıyüz bin talebeden hiçbir vukûâtları olmadığı kat'î isbât eder ki, âsâyişi Nur Talebeleri muhâfaza ediyorlar” diye Afyon’da savcıya demiş ve susturmuştur. ∗∗∗

► (120) ◄

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

Azîz Kardeşlerim!

Bu defa motorlu kayık içinde Eğirdir’den Barla’ya giderken denizin dehşetli, emsâlsiz fırtınası Leyle-i Kadirdeki dehşetli hastalık gibi zahmet noktasını kaldırıp büyük bir rahmete vesile olduğunu sizlere müjde veriyorum. Altı arkadaş ile beraber şehîd olmak, yedi ihtimalden altı ihtimal ile deniz bize geniş bir kabir olmak için zemin hazırlandı. Fakat o hâl altında mükerrer tecrübelerle yağmurun Risale-i Nurla alâkadarlığı ve şimdi çok zamandır yağmura şiddetli ihtiyaç olduğu bu zamanda Risale-i Nurun gizli düşmanlarının tehlikesinden ve geniş plânından kurtulmasına bir işâret olarak o dehşetli hâletimiz bir sadaka-i makbûle hükmüne geçtiği remziyle o rahmet-i İlâhîden gelen emr-i Rahmânîyi imtisalindeki iştiyak ile yağmurun bir annesi olan bu deniz, o rahmete dair emr-i İlâhîyi gayet heyecanla ve iştiyak ile, acelelik ile getirmek için, bir şefkat tokadı nev'inden Nur Talebeleri olan bizim başımızı tokat ile yüzümüzü ve gözümüzü yağmurla okşadı.

Biz bu hâleti zâhiren hiddet, ma'nen şefkatkârâne okşamak nev'inde gördük. Ben daha fırtına ve yağmur başlamadan evvel hiss-i kable'l-vukû' ile hazine-i rahmete bir anahtar olacak dehşetli ve heyecanlı bir musîbet hissettiğimden mütemâdiyen Cevşeni ve Şah-ı Nakşibend’in virdini okuyordum. Denizin o dehşeti içinde kemâl-i şevk ile o mübârek denizi kabir olarak kabûl ediyordum.

Böyle kazâ ile vefât eden şehîd hükmünde olduğu gibi, şehîd de velî hükmünde olmasından altı arkadaşıma acımadım. Yalnız içinde bulunan çocuğa bir parça acıdım. O kayığın makinesi bozulduğu ve yelkeni de, rüzgâr onun aksiyle geldiği için, fâide vermediğini ve denizin mevcleri de pek büyük; evvelâ kayığa ve zâhiren bize hücum etmesiyle beraber kayığın içine girmediği için kemâl-i sabır ve şükürle karşıladık ve sâlimen sâhile çıktık. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى كُلِّ حَالٍ dedik.

Said Nursî ∗∗∗

► (121) ◄

ÜSTADIMIZ DİYOR Kİ:

“Ben elli-altmış senedir küfr-ü mutlaka karşı îmâna hizmet etmek ve küfr-ü mutlakın neticesi olan anarşilikten milleti kurtarmak için bütün kuvvetimle îmân hizmetindeki ihlâsın neticesi olan âsâyişi muhâfaza ile, bir cânî yüzünden on masûmu zulümden kurtarmak için rahatımı, şerefimi, haysiyetimi hattâ lüzum olsa hayatımı fedâ etmekle, herbir tazyîkata, mânâsız, lüzumsuz şeylere karşı sabır ve tahammül ettim. İşte benim otuz-kırk senedir bu hizmet-i îmâniye için, benim hakkımda habbeyi kubbe yapıp bir bardak suda fırtına çıkarıp beni tâciz ettikleri hâlde, sırf hizmet-i îmâniyenin bir neticesi olan âsâyiş için sabır ve tahammül ettim. Bir misâli, beş mahkeme huzurunda hiç benim kıyafetime ilişilmediği hâlde ve mütemâdiyen gezdiğim hâlde ve hattâ İstanbul’da mahkememde yüzyirmi polis bulunduğu hâlde, aynı kıyafetime ilişmediler ve iki ay İstanbul’da yaya gezdiğim hâlde, mümânaat etmediler ve ilişmeğe hiç kimsenin hakkı yok.”

Çünkü, hem münzevî hem de câmiye gitmiyor ve çarşıda kalabalık yerlerde gezmiyor, yalnız otomobili ile çıkıyor. İnsanlarla zarûret olmadan konuşmuyor.. yalnız teneffüs için dağlar başında ve hàlî yerlerde geziyor. “Şimdi ehl-i dünyanın hiçbir hakkı yoktur ki vaziyetime, hâlime ilişsinler.”

Bir seyahat münâsebetiyle ve otomobili içinde İstanbul’a en mühim bir mes'ele-i îmâniye için gitmesinden, şimdi İstanbul’un bazı resmî adamları yirmi cihette kanunsuz bir tarzda kanun nâmına Üstadımızı bir bardak suda fırtına koparmak nev'inden milyonlar fedâkâr talebeleri bulunan bir zâta sinek kanadı kadar bir ehemmiyeti olmayan bir mes'ele için resmî adamları yanına göndermek olan yüz cihette ehemmiyetsiz, mânâsız ve bir habbeyi yüz kubbe yapmak gibi bu şeye karşı Üstadımız diyor:

“Mâdem îmân hizmetinde ihlâs-ı etemle, anarşiliği durdurmakla, âsâyişi muhâfaza etmekle sabır ve tahammül gerektir. Ben de bunun için rahatımı, haysiyetimi fedâ ediyorum. Onları da helâl ediyorum.”

Üstadımızın bu defa İstanbul’a gitmesi münâsebetiyle İstanbul müddei­umumîliğince ifâdesinin alınması için yanına gelen iki memura Üstadımız dedi: “Ben daha evvel bu mes'ele için mahkemede ifâde vermiştim ve mahkeme tahkîkat yapmış, neticede berâet vermiş. Başka diyeceğim yok.” diyerek Samsun Mahkemesine giden ve İstanbul mahkemesinde okuduğu ifâdâtını tekrar söyledi. Hem eskiden aldığı birkaç rapor var ki, hastalığı dolayısıyla başını sarmağa mecburdur ve şiddetli nezleden ve hastalıklardan dolayı istirahate ve tebdil-i havaya ihtiyacı vardır. Dâimî bir yerde kalması sıhhatine münâfîdir. Daha evvel lüzum da olmadığı için, bu raporları göstermeğe tenezzül etmiyordu, lüzum görmüyordu.

Hizmetinde bulunan Nur talebeleri

Tahiri, Zübeyr, Sungur, Hüsnü, Bayram ∗∗∗

► (122) ◄ Üstadımızın Vasiyetnâmesi

Üstadımızın Vasiyetnâmesi

Hem benim şahsımın, hem Risale-i Nurun şahs-ı manevîsinin sermâyesini, kendilerini Risale-i Nurun hizmetine vakfedenlerin ta'yinlerine vermek, hususan nafakasını çıkaramayanlara vermek lâzımdır.

Şimdiye kadar birkaç senedir ta'yinâtları verilen Nur talebeleri, hàslara ma'lûm olmuş. Ben de yanımda şimdi bulunan kardeşlerimi kendime vâris ve benim vazifemi yapmaya çalışmak lâzım. Tesânüdü de tam muhâfaza etsinler.

Evet, bu vasiyetnâmeyi tasdik ediyorum.

Said Nursî

► (123) ◄ Vasiyetnâmenin Hâşiyesidir

VASİYETNÂMENİN HÂŞİYESİDİR

Üstadımız âhir ömründe insanların sohbetinden men'edildiği cihetle anladı ki:

“Bu zamanda şahsiyet cihetiyle insanlara zarar verecek hâller var. Risale-i Nurun mesleğindeki a'zamî ihlâs için bu hastalık verilmiş. Çünkü bu zamanda şân, şeref perdesi altında riyâkârlık yer aldığından a'zamî ihlâs ile bütün bütün enâniyeti terk lâzımdır. Dostlar uzaktan rûhuma Fâtiha okusunlar, manevî duâ ve ziyaret etsinler. Kabrimin yanına gelmesinler. Fâtiha uzaktan da olsa rûhuma gelir. Risale-i Nurdaki a'zamî ihlâs ile bütün bütün terk-i enâniyet için buna bir manevî sebeb hissediyorum. Kendini Risale-i Nura vakfetmiş olan yanımda bulunanlardan nöbetle birer adam kabrimin yakınında olup bu mânâyı lüzumsuz ziyarete gelenlere bildirsinler.”

Said Nursî ∗∗∗

► (124) ◄ Menderes’in Konya Nutkuna Dair Açıklaması

MENDERES’İN KONYA NUTKUNA DAİR AÇIKLAMASI

Başvekil, sözlerinin maksadlı olarak tefsirlere tâbi tutulduğunu söylüyor. (Hususî muhabirimizden)

Ankara: Başvekil Adnan Menderes Konya’da söylemiş olduğu nutuk dolayısıyla yapılan neşriyat üzerine “Zafer” gazetesinin sorduğu bir suâli şu şekilde cevablandırmıştır:

“Konya’da Hükûmet Meydânında büyük bir kütle hâlinde toplanmış bulunan çok muhterem Konyalı vatandaşlarıma karşı söylediğim nutkun lâiklik telâkkimiz hakkındaki kısmını sû-i niyet sâhibi kalemlerde nasıl tefsire tâbi tutulduğunu, ben de esefle müşâhede ettim. Bunlardan bir kısım sözlerimin kardeşi kardeşe kırdıracak bir mâhiyette olduğunu, bir kısmı sağ politikacılara meydân açtığını ve mukaddesâtçılık yasağını ortadan kaldırdığını ve netice itibariyle Türk inkılâblarının büyük esâslarından birini zedelediğini ifâde etmişlerdir.

Bütün bu yazılarda dikkatime çarpan cihet, Konya’daki sözlerimin takib olunan maksadlara ve elde edilmek istenilen neticelere göre tahrif edilmiş olmasıdır. Mes'elenin iyice anlaşılması için evvelâ Konya’daki sözlerimi bir kere daha ve o günkü Anadolu Ajansında neşredildiği gibi tekrar etmek isterim. O gün aynen şöyle demiştim:

Şimdi size lâiklik telâkkimizden de bahsetmek istiyorum. Lâiklik bir taraftan din ile siyasetin birbirinden ayrılması, diğer taraftan ise vicdân hürriyeti mânâsına gelir. Din ile siyasetin kat'î sûrette birbirinden ayrılması esâsında en küçük tereddüde dahi tahammülümüz yoktur.

Vicdân hürriyeti bahsine gelince: Türk Milleti Müslümandır. Ve Müslüman olarak kalacaktır. Evvelâ kendine ve gelecek nesillere dinini telkin etmesi, onun esâsını ve kaidelerini öğretmesi ebediyen Müslüman kalmasının münâkaşa götürmez bir şartıdır. Hâlbuki mekteblerde din dersi olmayınca evlâdına kendi dinini telkin etmek ve öğretmek isteyen vatandaşlar bu imkânlardan mahrum edilmiş olurlar. Müslüman çocuğu dinini öğrenmek gibi pek tabîi bir haktan mahrum edilmemek icâb eder. Böyle mahrumiyet ve imkânsızlık vicdân hürriyetine uygundur denilmez. Bu itibarla orta mekteblerimize din dersleri koymak, yerinde bir tedbir olacaktır.

Dinsiz bir cem'iyetin, bir milletin pâyidâr olabileceğine inanmıyoruz. En ileri milletlerin dahi din ile siyaset ve dünya işlerini birbirinden ayırdıktan sonra ne derece dinlerine bağlı kaldıklarını biliyoruz. Bugünkü seviye ile asîl milletimize taassub isnâdı revâ görülemez. Milletimiz dinine sımsıkı bağlı olduğu kadar, umumiyetle dini en temiz duygularla benimsemektedir. İslâmlık, Milletimizin vicdânında en musaffâ seviyesini bulmuştur. Müslümanlığı ve onun esâslarını, farîzalarını ve kaidelerini kifâyetle telkin edip öğretecek öğretmenlerimizin yetiştirilmesine ayrıca gayret sarfedilecektir. Gelecek sene lise derecesinde ilk me'zunlarını verecek olan Konya İmâm Hatîb Mektebinin ileri seviyede din tahsili veren bir tedrîs müessesesi hâline getirilmesi ve bu müesseselerin benzerlerinin yurtta fazlalaştırılması uygun olacaktır” demiştir.

“Konya nutkunun bu kısmını muhterem Türk efkârı karşısında öylece tekrar ettikten sonra şunu ehemmiyetle tebârüz ettirmek isterim ki: Beyânâtım, herhangi bir iltibasa mahal vermeyecek kadar açıktır. Yapılacak tefsirlerde, ileri sürülecek mütâlaalarda bu açık metine sâdık kalmak esâstır. Hiç kimse benim söylediğim sözleri tahrif hakkına sâhib olmadığı gibi, hiçbir zaman aklımdan geçmeyen maksadı ve niyetleri bana atfetmeğe kimsenin hakkı olmamak lâzım gelir.”

Hâşiye: Başvekilin Konya’daki ehemmiyetli nutku için umum Nur Talebeleri ve mektebli masûm çocuklar nâmına bir tebrik yazacaktım. Şimdi kalbime geldi: Risale-i Nurun serbestiyetine dair müdafaâtlarımızın ve ehemmiyetli bir avukatımızın ehl-i vukûfa cevabının arkasında o nutku, Risale-i Nurun serbestiyetine dair bir sebeb ve sened göstermekle Anadolu’daki Müslümanları ve Nurun bütün Talebelerini ona bir manevî kuvvet ve duâcı yapmak, Ezân-ı Muhammedînin ilânı onlara nasıl bir manevî kuvvet hükmüne geçti; bu nutukla Risale-i Nurun serbestiyeti dahi, ona bir manevî kuvvet hükmüne geçmesi için ona tebrik yerine, da'vâ vekilimizin haklı müdafaasında bir hâşiye yaptık. (∗) <ft3>[^10]</ft3>

[^10]:(∗) Bu müdafaa Eşref Edîb'in neşrettiği küçük Tarihçe-i Hayat'tadır.

Rehber’in müsâderesine bahâneleri reddeden avukat Mihri’nin müdafaâtı gibi, Konya’da Başvekilin bu nutku da o bahâneleri reddeden bir hakikattir. ∗∗∗

► (125) ◄

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

Üstadımız Said Nursî diyor ki:

“Mâdem Isparta benim hakîki bir memleketimdir. Ben rûh u canımla bu hakîki memleketime ve insanlarına hayır kazandırmak istiyorum. Şimdi çok mühim olan hayır da şudur:

Afyon, nasıl ki bütün Risale-i Nur Külliyatını iâde etmekle Âlem-i İslâm ve hattâ âlem-i insaniyette çok büyük bir hayra vesile oldu ve sekiz seneden beri olan hatâyı hiçe indirip affettirdi. Bu mübârek Isparta dahi Âlem-i İslâm nazarında Mısır Câmiü'l-Ezher’i ve eski Şam-ı Şerîf mübârekiyetine mazhar olduğundan, elbette Risale-i Nuru sâhiblerine iâde etmekle hâsıl olacak çok büyük şeref noktasında Afyon’dan geri kalmayacak. Belki yirmi derece ileri gidecek. Isparta’nın âdil adliyesi, vatan-perver demokratı ve dindar halkı bu hayr-ı azîmi memleketlerine kazandırmak ve Afyon’un mazhar olduğu şereften yüz derece ziyâde bir şerefi kendilerine te'min etmek için, bu mübârek Isparta’nın mahsulü olan Nur Risalelerinin iâdesine çalışsınlar. Nasıl ki, Isparta’nın bir meb'ûsu olan Tahsin Tola, Ankara ve Afyon’un Risale-i Nur iâdesinde yüz adam kadar fâide verip bu hayr-ı azîmin yarısını Ispartalılara kazandırdı...”

Hizmetinde bulunan

Nur talebeleri ∗∗∗

► (126) ◄

Üstadımız izzet-i ilmiyeyi muhâfaza için eski zamandan beri en büyük reislere tezellül etmedi. Hem halkların hediyesini kabûl etmiyordu. Şimdi ise Üstadımız hem zaîf olduğu hâlde, ehl-i ilme bir mahzuru olmayan hediyeyi ise hastalıkla alamıyor. Hattâ biz hizmetkârlarından dahi en küçük bir şeyi mukàbelesiz yiyemiyor. Yese hasta oluyor. Bu hâleti, hiçbir şeye âlet olmayan Risale-i Nurdaki a'zamî ihlâsın muhâfazası için, bir hastalık sûretini aldı ve hastalıkla bu kaidesini bozmaktan men' ediliyor i'tikàdındayız. Hattâ Risale-i Nurun her tarafta neşir ve intişarının büyük bir bayramı münâsebetiyle ehl-i ilme lâzım olan musâfaha ve sohbet etmekten ve bu mübârek bayramda da en hàs talebeleri ve kardeşleriyle musâfaha ve sohbetten ve ona bakmaktan da şiddetle sıkılıp a'zamî ihlâsın muhâfazası için bir hastalık hâleti alarak men' edildiği ona ihtar edildi. Hattâ bizler gördük ki, bu mübârek bayramda şiddetli hastalığı için talebelerine dedi: “Benim kabrimi gayet gizli bir yerde.. bir-iki talebemden başka hiç kimse bilmemek lâzım geliyor. Bunu vasiyet ediyorum. Çünkü, dünyada sohbetten beni men' eden bir hakikat, elbette vefâtımdan sonra da o hakikat bu sûrette beni mecbur ediyor.”

Biz de Üstadımızdan sorduk:

Kabri ziyarete gelenler fâtiha okur, hayır kazanır. Acaba siz ne hikmete binâen kabrinizi ziyaret etmeyi men' ediyorsunuz?

Cevaben Üstadımız dedi ki:

“Bu dehşetli zamanda, eski zamandaki fir'avunların dünyevî şân ve şeref arzusuyla heykeller ve resimler ve mumyalarla nazar-ı beşeri kendilerine çevirmeleri gibi, enâniyet ve benlik, verdiği gafletle, heykeller ve resimler ve gazetelerle nazarları, mânâ-yı harfîden mânâ-yı ismiyle tamamen kendilerine çevirtmeleri ve uhrevî istikbâlden ziyâde dünyevî istikbâli hayâl edinmiş olmaları ile eski zamandaki Lillâh için ziyarete mukâbil ehl-i dünya kısmen bu hakikate muhâlif olarak mevtânın dünyevî şân ve şerefine ziyâde ehemmiyet verir. Öyle ziyaret ediyorlar. Ben de Risale-i Nurdaki a'zamî ihlâsı kırmamak için ve o ihlâsın sırrıyla, kabrimi bildirmemeyi vasiyet ediyorum. Hem şarkta, hem garbda, hem kim olursa olsun okudukları fâtihalar o rûha gider.

Dünyada beni sohbetten men' eden bir hakikat, elbette vefâtımdan sonra da o hakikat bu sûretle beni sevâb cihetiyle değil; dünya cihetiyle men' etmeye mecbur edecek.” dedi.

Hizmetinde bulunan talebeleri ∗∗∗

► (127) ◄ Üstadımızın Afyon Mahkeme Hey'etine Gönderdiği Yazının Sûretidir

ÜSTADIMIZIN AFYON MAHKEME HEY'ETİNE

GÖNDERDİĞİ YAZININ SÛRETİDİR

Bugün sizi tebrik ve size teşekkür için Afyon’a geldim. Çoktan beri kitaplarımızın zâyi' olmaması için ziyâde muhâfaza ettiğinize teşekkür ederim. Ve şimdi Ankara’ya göndereceğinizden sizi tebrik ederim. On sene evvel hususî olarak birisinin birisine yazdığı ve bazen de benim nâmımla yazılıp imzam bulunmayan ve neşrolmayan hususî mektûblar evvelce mahkemenizce tedkik edilip medâr-ı mes'ûliyet bir şey bulunmadığından nazar-ı itibara alınmadı. Hem mürûr-u zamana uğramış ve neşredilmemiş ve af kanunları görmüş, ma'lûmâtım olmamış ve Risale-i Nur kitaplarıyla alâkası olmayan mektûbları yeniden nazar-ı dikkate almak, hem ehl-i adâleti hem ehl-i vukûfu lüzumsuz meşgul edeceğinden böyle işgal etmemesi ve işimizin te'hire uğramaması için mezkûr hususî mektûblarım o mübârek kitaplara takılmaması adâletinizden temennî ediyoruz.

Bu mübârek adliye iki defa o kitapların berâetle iâdesine karar verdiği hâlde, bazı esbâba binâen mahpus kalmış. Aynı kitapları bazen tamamını, bazen ele geçirilen kısmını beş mahkemenin iâde ettiklerini ve beş emniyet dâiresi de sâhiblerine teslîm ettiklerini size haber veriyoruz. İnşâallâh adâletiniz ve hüsn-ü niyetiniz bu defa da iâdesine vesile olacak.

Hasta

Said Nursî ∗∗∗

► (128) ◄

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

Sayın Adnan Menderes!

Otuzbeş seneden beri siyaseti terk eden Üstadımız Bediüzzaman Hazretleri, şimdi Kur'ân ve İslâmiyet ve vatan hesabına bütün kuvvetiyle ve talebeleriyle, dersleriyle Demokrat Partinin iktidarda kalmasını muhâfazaya çalıştığına, biz Demokrat Parti mensûbları ve Nur Talebeleri kat'î kanâatimiz gelmiştir.

Üstadımızdan, niçin Demokrat Partiyi muhâfazaya çalıştığını sorduk.

Cevaben: “Eğer Demokrat Parti düşse, ya Halk Partisi veya Millet Partisi iktidara gelecek. Hâlbuki; Halk Partisi İttihâdçıların bozuk kısmının cinayetleri ve hem cumhûriyetin birinci reisinin Sevr Muâhedesiyle ve çok siyâsî desîselerin icbarıyla onbeş senede yaptığı icraatının kısm-ı a'zamı tamamıyla eski partiye yüklendiği için, bu asîl Türk milleti ihtiyarıyla o partiyi kat'iyyen iktidara getirmeyecek.

Çünkü Halk Partisi iktidara gelecek olursa, komünist kuvveti aynı partinin altında bu vatana hâkim olacaktır. Hâlbuki, bir Müslüman kat'iyyen komünist olamaz, anarşist olur. Bir Müslüman hiçbir zaman ecnebîlerle mukayese edilemez. İşte bunun için, hayat-ı ictimâiye ve vatanımıza dehşetli bir tehlike teşkil eden bu partinin iktidara gelmemesi için, Demokrat Parti’yi, Kur'ân ve vatan ve İslâmiyet nâmına muhâfazaya çalışıyorum.” dedi.

“Milletçilere gelince: Eğer bu partide sırf İslâmiyet esâs olsa (Hâşiye) <ft3>[^11]</ft3> , Demokrat Partiye yardım ettiği gibi, muhâlif ve muârız olmayarak, iktidara gelmesine çalışmaz. Eğer bu partide: Irkçılık ve Türkçülük fikri esâs ise, birden hakîki Türk olmayan bu vatandaki ekseriyetin ancak onda üçü Türk’tür, kalan kısmı da başka milletlerle karışmıştır. O zaman Hürriyetin başında olduğu gibi bu asîl ve masûm Türk milleti aleyhine bir milliyetçilik tarafgirliği meydâna gelecek, o vakit hakîki Türkleri, ecnebîler boyunduruğu altına girmeğe mecbur edecek. Veya Türkleşmiş sâir unsurdan olan ve bu vatanda mevcûd ırkçılık ve unsurculuk damarıyla bir ecnebîye istinâd ile masûm Türk milletini tahakkümleri altına alacaklar. Bu durum ise, dehşetli, tehlikeli olduğundan, Kur'ân ve vatan ve millet hesabına, dindar ve dine hürmetkâr Demokrat Partinin iktidarda kalmasını te'min etmeleri için ders veriyorum” dedi.

[^11]:(Hâşiye) İslâmiyet milleti herşeye kâfîdir. Din, dil bir ise, millet de birdir. Din bir ise, yine millet birdir.

Sayın Adnan Menderes,

Bütün gayesi vatan ve milletin selâmeti uğruna çalışan ve ders veren Üstadımız Bediüzzaman gibi mübârek ve muhterem bir zâtın Demokrat Partiye yaptığı yardımı kıskanan Halk Partisi ve Millet Partisi elemanları, iktidar partisi yapıyormuşçasına çeşit çeşit bahâne ve eziyet yaparak Üstadımızı Demokrat Partiden soğutmak için var kuvvetleriyle çalıştıklarına kat'î kanâatimiz gelmiş.

Sizin gibi “Dinin icâblarını yerine getireceğiz, din bu memleket için hiçbir tehlike teşkil etmez” diyen bir başvekilden; vatan, millet, İslâmiyet adına partimize maddî ve manevî büyük yardımları dokunan bu mübârek Üstadımızın kitaplarının ve kendisinin tamamen serbest bırakılarak bir daha rahatsız edilmemesinin te'minini saygı ve hürmetlerimizle ricâ ediyoruz.

Demokratlar âzâlarından Nur Talebeleri:

Mustafa, Nuri, Nuri, Hamza, Süleyman,

Hasan, Seydi, Receb, İbrahim, Fâruk,

Muzaffer, Tâhir, Sâdık, Mehmed ∗∗∗

► (129) ◄ Demokratlara Büyük Bir Hakikati İhtar

DEMOKRATLARA BÜYÜK BİR HAKİKATİ İHTAR

Şimdi Kur'ân, İslâmiyet ve bu vatan zararına üç cereyan var:

Birincisi: Komünist, dinsizlik cereyanı. Bu cereyan, yüzde otuz-kırk adama zarar verebilir.

İkincisi: Eskiden beri müstemlekâtların, Türklerle alâkalarını kesmek için, Türkiye dâiresinde dinsizliği neşretmek için; ifsad komitesi nâmında bir komite. Bu da yüzde on-yirmi adamı bozabilir.

Üçüncüsü: Garblılaşmak ve Hıristiyanlara benzemek ve bir nev'i Purutluk mezhebini İslâmlar içinde yerleştirmeye çalışan ve dinde hissesi olmayan bir kısım siyâsîler hey'etidir. Bu cereyan yüzde, belki binde birisini, Kur'ân ve İslâmiyet aleyhine çevirebilir.

Biz Kur'ân hizmetkârları ve Nurcular, evvelki iki cereyana karşı dâima Kur'ân hakikatlerini muhâfazaya çalışmışız. Mümkün olduğu kadar dünyaya ve siyasete bakmamağa mesleğimiz bizi mecbur ediyormuş. Şimdi mecburiyetle bakmağa lüzum oldu. Gördük ki: Demokratlar, evvelki iki müdhiş cereyana karşı bize (Nurculara) yardımcı hükmünde olabilirler. Hem onların dindar kısmı dâima o iki dehşetli cereyana mesleklerince muârızdırlar. Yalnız dinde hissesi az olan bir kısım garblılaşmak ve garblılara tam benzemek mesleğini takib edenler ise, üçüncü cereyana bir yardım ediyorlar. Mâdem o cereyanın yüzde ancak birisini belki binden birisini Purutlar ve Hıristiyan gibi yapmağa çevirebilirler. Çünkü, İngiliz ikiyüz sene zarfında tahakküm ettiği ikiyüz milyon İslâmdan ikiyüz adamı Purutluğa çevirememiş ve çeviremez.

Hem hiçbir tarihte bir İslâm, Hıristiyan olduğunu ve kanâatle başka bir dini İslâmiyete tercih etmiş olduğu işitilmediğinden, iktidar partisinde bulunan az bir kısım, dinin zararına siyaset nâmıyla üçüncü cereyana yardım etse de; mâdem o Demokrat Partisi, meslek itibariyle öteki iki cereyan-ı azîmenin durmasında ve def'etmesinde mecburî vazifeleri olmasından, bu vatana ve İslâmiyete büyük bir fâidesi dokunabilir. Bu cihetten biz, Demokratları iktidar yerinde muhâfaza etmeye Kur'ân menfaatine kendimizi mecbur biliyoruz. Onlardan hayır beklemek değil; belki dehşetli, baştaki iki cereyana siyasetlerince muârız oldukları için, onların az bir kısmı dine verdikleri zararı, vücûdun parçalanmasına bedel, yalnız bir parmağı kesmek gibi pek cüz'î bir zararla pek küllî bir zarardan kurtulmamıza sebeb oluyorlar bildiğimizden o iktidar partisinin lehinde ehl-i dini yardıma dâvet ediyoruz. Ve dinde lâübâlî kısmını dahi cidden îkaz edip “Aman çabuk Hakikat-i İslâmiyeye yapışınız!” ihtar ediyoruz ki vatan ve millet ve onların hayatı ve saâdeti, hakàik-ı Kur'âniyeye dayanmak ve bütün Âlem-i İslâmı arkasında ihtiyat kuvveti yapmak ve uhuvvet-i İslâmiye ile dörtyüz milyon kardeşi bulmak ve Amerika gibi din lehinde ciddi çalışan muazzam bir devleti kendine hakîki dost yapmak, îmân ve İslâmiyetle olabilir. Biz bütün Nurcular ve Kur'ân hizmetkârları onlara hem haber veriyoruz, hem İslâmiyete hizmette muvaffakıyetlerine duâ ediyoruz. Hem de ricâ ediyoruz ki; bu memleketin bir ehemmiyetli mahsulü ve vatanda ve şimdi Âlem-i İslâmda pek büyük fâidesi ve hizmeti bulunan Risale-i Nuru, müsâderelerden kurtarıp neşrine hizmet etsinler. Bu vatandaki dindarları kendine tarafdâr etsinler. Ve selâmeti bulsunlar.

Said Nursî ∗∗∗

► (130) ◄

Medâr-ı İbret ve Hayret ve Şükrândır ki:

Yirmidokuz senedir, elli seneden beri benimle muârız gizli düşman komiteler bütün desîseleriyle aleyhimde adliyeyi, hükûmeti sevketmeye çalışırken ve her desîseye baş vururken.. yüzotuz kitabımı, binler mektûblarımı tedkik ve taharrî için adliyenin nazarını celbetmiş. O adliyeler beşi kat'î berâet ve umum kitapları suç yok diye iâdeye karar vermeleri ve geçen Malatya hâdisesi münâsebetiyle yine gizli düşmanlarımız hükûmetin ve adliyenin nazar-ı dikkatini bizlere çevirmeye çalıştıkları hâlde, yirmiüç mahkeme demişler ki: “Suç bulamıyoruz” (Hâşiye) <ft3>[^12]</ft3> . Acaba benim gibi dünya ehli ile münâsebeti pek az ve Risale-i Nur gibi hakikati hiçbir şeye fedâ etmeyen yüzotuz kitabında bu kadar aleyhimizde bahâne arayanlar varken hiçbir suç bulunmaması ve yalnız Eskişehir’in bir tek mes'ele olan tesettürden başka o da cevab verildikten sonra kanâat-ı vicdâniyeye çevrilmesi.. hâlbuki, Nur talebeleri gibi takvâya tarafdâr olanlardan bir tek adamın on mektûbunda on günde onu mes'ûl edecek bazı maddeler bulunur. Bu kadar hadsiz bir derecede kesretli bir şeyde medâr-ı mes'ûliyet adliyeler gösterememesi iki şeyden hàlî değil:

[^12]:(Hâşiye) Denizli'de bütün Risale-i Nur eczâları iâde edilmesi ve İstanbul'da ve Ankara'da ele geçen bütün Risaleleri iâde etmeleri ve Tarsus - Mersin'de ellerine geçen umum risaleleri iâde etmeleri ve dört ay Ankara bütün risaleleri tedkik ile iâdesine ve berâetine karar vermeleri ve o berâet ve iâdeyi temyiz dört defa tasdik etmesi ve en ziyâde uğraşan Afyon, dört sene sonra iki defa berâet ve iâdesine karar vermesi gösteriyor ki, adliyeler tamamıyla hakîki adâletle iş görmüşler ki, yeni şeylerin ehemmiyeti kalmıyor.

Ya kat'iyyen bir inâyet ve hıfz-ı İlâhiyedir ki, bu cihette merhametini, rahîmiyetini Nur talebeleri, Kur'ân hizmetkârları hakkında gösteriyor ki; bize temâs eden bütün adliyeleri böyle hàrika bir adâlete ve hiçbir cihette haksızlık yapmamağa ve böyle aleyhimizde binler esbâb varken o hakikat-i kudsiye-i Kur'âniyenin bir hizmetine yardım etmişler. Biz de bütün rûh u canımızla onlara teşekkür ederiz.

Eski zaman adliyelerinin önünde pâdişahlar, fukaralarla diz çöküp muhâkeme olması ve Hazret-i Ömer (R.A.), adâleti zamanında âdi bir Hıristiyanla; Hazret-i Ali (R.A.), âdi bir Yahudî ile muhâkeme olması ile gösterilen, adliyedeki haktan başka hiçbir şeye âlet olmadığını gösteren adliyelik adâletinin bu sırr-ı azîmine bizimle alâkadar olan bu adliyeler –bize temâs eden cihette– mazhar olmuşlar. Onun içindir ki, yirmisekiz senedir bu kadar işkenceler, hapisler, tazyîkatlar gördüğüm hâlde, hiçbir adliye adamlarına, bu sırr-ı azîme binâen değil küsmek ve bedduâ, bil'akis kalben bir minnetdârlık, bir nev'i teşekkür, bir tebrik var.

Said Nursî ∗∗∗

► (131) ◄

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا

Azîz, Sıddık, Vefâdâr, Fedâkâr Kardeşlerim!

Evvelen: Bütün rûh u canımla fevkalâde nurânî hizmet-i îmâniyenizi tebrik ederim.

Sâniyen: Ankara’da dindar Ahrarların kongresinde beni Diyânet Riyâseti dâiresinde bir vazife ile tavzif etmeyi harâretle istemelerine ve Medresetü'z-Zehrâ’nın Nur talebelerini, bu mes'elede bana kabûl ettirmekte vâsıta yapmalarına karşı derim: O toplantıda bu teklifi yapan meb'ûslara ve dindar arkadaşlarına çok teşekkür ve çok selâm ve muvaffakıyetlerine çok duâ ederiz. Fakat ben ziyâde zaîf ve şiddetli hasta ve ihtiyar ve kabir kapısında ve perîşan olduğumdan, o kudsî vazifeyi yapmağa iktidarım olmamasından benim yerimde Risale-i Nurun şahs-ı manevîsi, benim bedelime Nur şâkirdlerinin hàs ve hàlis ve İslâmiyetin hakîki fedâkârlarının şahsiyet-i maneviyesi, o kudsî vazifeyi şimdiye kadar gayr-ı resmî perde altında yaptıkları gibi, inşâallâh resmî bir sûrette dahi yapabilecekler. Onlara havâle ederiz...

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Duânıza muhtaç kardeşiniz

Said Nursî ∗∗∗

► (132) ◄

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

[Îmânın dünyada dahi bir nev'i Cennet lezzetini benim hayatımda te'min ettiğine dair.]

Ben dokuz yaşımdan beri şefkatli vâlidemi görmediğimden sohbetinde bulunamadım. O hürmetli muhabbetten mahrum kaldığım ve üç hemşiremi de onbeş yaşımdan sonra göremediğim, Allah rahmet etsin vâlidemle beraber berzah âlemlerine gittikleri için dünyanın çok zevkli, lezzetli olan uhuvvetkârâne sohbetlerinden merhamet ve hürmetten mahrum kaldığımdan ve üç kardeşimden iki kardeşimi elli seneden beri görmediğimden (Allah onlara rahmet etsin) öyle kıymetdâr, dindar, âlim iki kardeşimin sohbetinden, hürmetkârâne muhabbet, merhametkârâne şefkatteki sürûrdan mahrum kaldığımdan bu dünyada Risale-i Nurun îmânda Cennet çekirdeği bulunduğunu gösterdiği gibi, bugün dört fedâkâr hizmetimde bulunan manevî evlâdlarımla bir seyahat ettiğim zaman îmândaki Cennet çekirdeğinin bir zerreciği kat'iyyen rûhuma ihtar edildi.

Ömrümde mücerred kaldığımdan dünyada çocuklarım olmamasından, çocuklara karşı şefkatkârâne zevklerinden, memnuniyetlerinden de mahrum kaldığım ile beraber bu noksaniyeti hissetmiyordum. Bugün dört yarama mukâbil, Cenâb-ı Hak gayet zevkli bir mânâyı ihsân etti. Üç cihetle tedâvi etti.

Birincisi: Risale-i Nur’da beyân edilen hadîs-i şerîfteki عَلَيْكُمْ بِدِينِ الْعَجَائِزِ sırrıyla, ihtiyar kadınların Risale-i Nur cihetinde hàrika istifadeleri ve zevk-i rûhânileri merhume vâlidemin merhametkârâne hususî şefkatinden gelen lezzete mukâbil küllî ve umumî bir sûrette binler vâlideleri Rahmet-i İlâhiye bana ihsân ettiği gibi, üç merhume hemşirelerimin şefkatkârâne, kardeşâne sevinç ve sürûrlarına bedel, yüzbinler genç hanımları bana hemşire nev'inde Risale-i Nur cihetiyle verip duâları ile ve Nurlarla alâkadarlıkları ile hemşirelerim yüzünden kaybettiğim üç fâide yerine binler fâide-i manevî ve sürûr-u rûhî ihsân etmiş. Bu ikinci kısmın hakikat olduğuna çok delil ve emâreleri var, kardeşlerim biliyorlar.

Hem merhum kardeşimin vefâtıyla fedâkârâne dünyadaki maddî, manevî muâvenetlerinden ve muhabbet ve şefkatlerinden mahrumiyetime bedel, Rahmet-i İlâhiye o hususî iki-üç kardeş yerine yüzbinler hakîki kardeş gibi hakîki şefkat, muâvenet ve yardım eden, hattâ değil yalnız dünya hayatını belki hayat-ı uhreviye sermâyesini de Risale-i Nurun hizmetinde bana yardım etmek için fedâi kardeşleri ihsân etmiş.

Dünyada evlâdlarım olmadığından gayet zevkli olan çocuklara şefkat meziyetinden mahrumiyetime bedel, bir-iki çocuk şefkatine bedel yüzbinlerle masûmları ki, ileride Risale-i Nurla beslenmeleri cihetiyle, bu hususî, cüz'î üç şefkatkârâne vaziyeti yüzbinlere çevirdi. Buna dair çok emâreleri var. Hattâ bana hizmet edenler biliyorlar ki, peder ve vâlidesinden çok ziyâde bir şefkat, bir hürmet, bir bağlılık masûm çocukların bana karşı Bolvadin’de ve Emirdağı’ndaki ekser yollarda göstermeleri, bu cüz'î, şahsî, hususî zevki, lezzeti, şefkatkârâne hürmeti binler küllî ve umumî bir sûrete çevirdiğine çok misâlleri var.

Mübârek bir kısım zîrûhlarda hiss-i kable'l-vukû' olduğu gibi, masûm çocukların bir hiss-i kable'l-vukû' ile Risale-i Nurun onlara dünyevî, uhrevî bir babalıkla terbiye ve muhâfaza etmesini rûhları hissetmiş ki, Nurun hizmetkârına babalarından ve vâlidelerinden daha şiddetli bir hürmet gösteriyorlar. Hattâ benim hiç görmediğim, tanımadığım üç yaşındaki bir kız çocuğu yalın ayak dikenlere basarak, koşarak geldi. Hattâ pekçok dostlarım Bolvadin’de bulunduğu için otomobil ile çok hızlı gittiğimiz hâlde kurtulamıyoruz. Hattâ her yerde hiç beni işitip görmedikleri hâlde, peder ve vâlidesine gösterdikleri alâkayı göstermeleri benim hakkımda; nefsim, hevesim cismânî cihetinde dahi îmânda bir Cennet çekirdeği var olduğunu gördüm.

Said Nursî ∗∗∗