► (033) ◄
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: En büyük müjde ve Risale-i Nurun tam serbestiyetine bir mukaddime olarak, çok ziyâde beşâretinize sevindik. Isparta adliyesinin üç sene bir menzilde saklamaları, o menzilin kirası olarak o üçyüz lira bedeline, yeni yazı Tarihçe-i Hayat’ı bana bırakılan beşyüzden ikişer lira fiat ile o üçyüz liraya o fiatı mukâbil tutarak o Tarihçe-i Hayat’tan elli tane gönderirsiniz. Dört sene hapis çeken mübârek Asâ-yı Mûsa ve Zülfikàr mecmuaları benim nazarımda pek fazla kıymetdâr olduğu için bana elli liralık gönderiniz. Size şimdi elli lira gönderiyorum.
Sâniyen: Nazîf’e bin Bârekallâh, bin Mâşâallâh. İkinci bir Husrev; İnebolu ikinci bir Isparta olduğunu isbât ediyor. Tarihçe-i Hayat’ın en mühim mes'elesi Medresetü'z-Zehrâ olması cihetiyle Nazîf’in bu neşriyatı, Reisicumhurun Medresetü'z-Zehrâ mânâsında ve Doğu Üniversitesi nâmında Şark Câmiü'l-Ezher’ine ciddi çalışmasına bir vesile olduğunu zannediyoruz.
Sâlisen: Dinar’ın Baraklı imâmı Süleyman’ın ehemmiyetli mektûbuna karşı yazınız ki: Türkler hakkında senâ-i Peygamberî muhakkaktır. Birkaç yerde Türklerden ehemmiyetle bahsetmiş. Hadîs var. Fakat bu hadîsin hakîki sûreti ne olduğunu yanımda Kütüb-ü Hadîsiye bulunmadığından bilemiyorum. Fakat mânâsı hakikat ve Türk Milletinin senâ-i Peygamberîye mazhar olduğu hakikattir. Bir nümûnesi Sultan Fâtih hakkındaki hadîstir.
Nurun birinci talebelerinden Hulûsî Bey’in, Ankara’da dostlarına Risale-i Nur dâiresine girmesine teşvik eden mânidâr ve güzel mektûbu dahi gösteriyor ki, yirmibeş seneden beri hiç sarsılmadan Nur hizmeti yapmasına bir nümûnedir.
Umum kardeşlerime ve hemşirelere binler selâm. ∗∗∗
► (034) ◄
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükrolsun, mahkemede üç sene hapsedilen Asâ-yı Mûsa Risalesinden ve Sikke-i Gaybiye Risalesinden beş nüshayı kemâl-i sürûr ile aldık. Cenâb-ı Hak sizlerden ebediyen râzı olsun. Âmîn.
Sâniyen: Mahkemeden verilen Zülfikàr nüshasında tashih olunmuş sehivler, bu nüshada tashih edilmemiş. Mu'cizât-ı Kur'âniyenin Dördüncü Zeyli’nin yüzonuncu sahifesinde sekizinci satırında “Hem Lâm’ın” sehivdir. “Hem Lâ’nın” olacak. Çünkü Kur'ânda “Lâm” otuzbindir; “Lâ” ondokuzbindir.
Sâlisen: Yeni harfle Isparta Sümerbank Fabrikasında bir zât bir mektûbunda bir suâl soruyor. Benim bedelime siz, “Kader Risalesi”ni ona tavsiye edersiniz. Ben hem rahatsızım, hem hususî mektûblar yazamıyorum. Hem Zübeyr de Ankara’ya gitmiş. Hem yeni harfi de bilemiyorum. Berây-ı ma'lûmât size gönderdim.
Râbian: Şoför Abdurrahman ile kendi nafakam elli lirayı daha gönderdim. Bana gönderdiğiniz kitapları ve Sözler Mecmuasını kalan borcuma hesab edersiniz. Pek acele oldu.
Umuma pek çok selâm ederim. ∗∗∗
► (035) ◄
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Sizi tebrik ediyorum. Ve bu defaki Husrev’in bakanlara yazdığı istid'a, pek mükemmel bir vesika-i tarihiye hükmündedir. Fakat bir-iki gün evvel Sungur’dan aldığımız bir telde, yüzseksenbeş eserin verilmesine emir verilmiş. Bu adedli cümleyi anlayamadık. Telgrafhânede müdürden sorduk. O memur, onu yanlış almış. Makineden ben kulağımla işittim. “Ve bütün eserlerin geri verilmesine demektir.” Hâtırımıza geldi ki, acaba yüzotuz risalenin bazılarını müteaddid cüz'leri birer risale yapıp yüzseksen beşe mi çıkardılar diye ihtimal verdik. Ve anlayamadık.
Hem Yeni Sabah Gazetesi yazdığı gibi Medresetü'z-Zehrâ’yı Doğu Üniversitesi nâmıyla büyük bir İslâm Dâru'l-Fünûnu Reisicumhur tâbiriyle, “Her müşkülâtı iktiham edip onun yapılmasına çalışacaklarını” haber aldık. İnşâallâh, kırk senedir takib ettiğimiz mühim bir maksadımız, vatan ve milletin menfaati için yapmağa mecbur olacaklar.
Sâniyen: Gönderdiğiniz, üç sene bizim gibi hapiste bulunan Zülfikàr ve Asâ-yı Mûsa’dan ehemmiyetli yerlere birkaç tane gönderdim. Ezcümle, Cezîre’de câmi imâmı Vastanlı Abdurrahîm benim eski talebelerimden olup buraya kadar geldi. Ben on aded mühim kitaplardan verdim. Fakat hâtırıma geldi ki, Zülfikàr’ın Mu'cizât-ı Kur'âniye Dördüncü Zeyli’nin iki yerde –biri sekizinci satırda, biri onikinci satırda– “Lâ’nın” yerine “Lâm’ın” yazılmış. Hâlbuki “Lâm” Kur'ânda otuz bindir. “Lâ” ondokuz bindir. Bu sehiv başka nüshalarda kısmen tashih edilmiş. Fakat mahkemenizde kalan Zülfikàrlarda tashih edilmemiş. Ben de burada unuttum. Siz Cezîre’nin müftüsü vâsıtasıyla o imâm Abdurrahîm’e müstensihin bu sehvini tashih edilmesini yazarsınız. Tâ ki Medresetü'z-Zehrâ’nın erkânı bu vâsıta ile Cezîre ile dahi münâsebetdâr olsun diye size havâle ediyorum.
Hem bu defa Husrev’in mektûbunda Zübeyr’in Nazîf’e göndereceği pusulayı oraya sehven gönderdiğini anladım. Husrev’in de küçük bir sehvi var. Çünkü Yirmidördüncü Mektûb değil. Yirmidördüncü Söz’ün Onuncu aslına dair Nazîf’e bir kısacık mektûbum vardı. Sûreti burada kalmamıştı. Onuncu Asıl’ın sûretini Nazîf’e gönderip o pusulanın sûretini bize göndermesi için demiştim. Hâlbuki Onuncu Asıl’ı sehven size göndermiş. Fakat gayet parlak, uzun istid'ası; bu küçücük sehvini hiçe indirdi, affettirdi.
Bu mes'elenin sırrı budur. Nazîf büyük bir hayır yapmak için Nurcuların ehemmiyetli bir virdi olan Cevşenü'l-Kebîr’i makine ile teksir etmiş. Bunun sevâbına dair, hâşiyesindeki pek hàrika ve müteşâbih hadîslerden faziletine dair olan parçayı beraber teksir etmek için bana yazmıştı.
Ben de dedim: Otuzbeş seneden beri her gün Cevşeni okuduğum hâlde o hâşiyeyi üç-dört defadan ziyâde okumadım. Onun için onun aynı münâsib olmaz. Tâ muârız ve zındıklar i'tirâz parmaklarını uzatmasınlar. İnşâallâh yakında o mübârek Cevşenü'l-Kebîr Nurcuları şevkiyle tenvir edecek.
Sâlisen: Ankara ve İstanbul Üniversite Nurcuları İstanbul’da ikibin aded Rehber’i tab'ediyorlar. Zannımca büyük Rehberdir. Daha iyi İnşâallâh gençlere büyük bir rehber olur. Kılınç Hacı Ali’ye Medresetü'z-Zehrâ ile münâsebetdâr olmak için siz yazınız ki: Asâ-yı Mûsa’yı edîb âlimler, güzelce tercüme etsinler. Tâ o tercüme münâsebetiyle Âlem-i İslâmın o üstadları Nurlarla alâkadar olsunlar.
Râbian: Hacca giden kardeşimiz marangoz Ahmed selâmetle gelmiş mi, merak ediyorum. Hem Zülfikàr ve Asâ-yı Mûsa’nın âhirinde Husrev’e ve yardımcılarına olan aynı duâyı Mustafa Gül ve refîklerini ilâve ile Sözler Mecmuasının âhirinde yazınız. Bâkî umumunuza selâm.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursî ∗∗∗
► (036) ◄
“Bu Muallim Osman, Ceylan’ın hapis arkadaşıdır. Ondan tam ders almış. İkinci bir Ceylan olmak kàbiliyeti var. Medâr-ı hayrettir; duâmda Nurcular dâiresinde her gün isimleriyle yâd ettiğim iki sofî meşreb, kendilerini satmak fikriyle bana ve Nura iliştiklerine dair mektûb geldi. Ben gücenmedim; onları daha ziyâde duâma aldım. Aynen eskiden İstanbul’da eski partinin desîseleriyle bize ilişen ma'lûm ihtiyar şeyh gibi onları hem kendime mübârek kardeş, hem dost bildim; hakkımı helâl ettim. Fakat iki İhlâs Lem'alarını okumalarını arzu ediyorum.
Kardeşlerim, siz dahi böylelerden gücenmeyiniz, münâkaşa etmeyiniz.”
Said Nursî ∗∗∗
► (037) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
[Mahkeme-i Kübrâ’ya Şekvâ ve Müdafaâtın bir hâşiyesidir.]
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bu meâlde adâlet-perver Demokratlara istid'a yazabilirsiniz. Hastayım; siz nasıl münâsib ise öyle yapınız. Avukatımızdan, bir gün evvel aldığımız mektûbda “Kitaplarımızın suç mevzûu olan ve olmayanlarını tefrik etmeye çalışıyorlar” diye haber verdi. Şimdiye kadar yaptıkları gibi yine hiçbir kanuna uymayan bir tarzda, binler kelime içinde bir risalede bir tek kelimeyi bahâne edip suç mevzûu yapmak, o risaleyi vermemek sûretiyle Nurların intişarına garazkârâne mâni olmak fikriyle, hem kararnâmelerini Mahkeme-i Temyizce bütün bütün bozan o kararnâmede suç mevzûu gösterdikleri, bizim aleyhimizde olmadığı hâlde müddeiumumînin iddianâmesine karşı hatâ-savâb cetvelinde seksenbir hatâsını ve garazkârlığını kat'î isbât ettiğimiz hâlde, şimdi aynı garazkârlıkla dörtyüz sahife Zülfikàr Risalesini; birkaç satır tesettür ve irsiyet hakkındaki, yüzbin tefsirin aynı mânâyı söylediklerine binâen otuz-kırk sene evvel yazılan cümlelerini suç mevzûu yapıp o mecmua-yı azîmeyi müsâdere edip bize vermemek, dünyada hangi kanun buna müsâade eder?
Hem Afyon Mahkemesindeki eserler –tekrârât-ı Kur'âniye ve melekler hakkındaki iki parçacık müstesnâ olarak– bütün eserler iki sene ellerinde kalarak hem Denizli, hem Ankara Ağır Ceza Mahkemesi berâetine karar vererek içinde suç mevzûu bulamadıkları ve bize iâde etmeğe karar verdikleri ve aynı eserler Isparta Hükûmetinin bir vakit müsâdere ile tamamen eline geçtiği hâlde, tamamıyla sâhiblerine iâde ettikleri ve sonra da Zülfikàrla Asâ-yı Mûsa’yı ruhsatsız eski yazı ile neşir bahânesiyle dört seneden beri müsâdere edip aynen hiçbiri zâyi' olmadan yüzyetmiş aded mecmuada bir suç mevzûu bulamadıkları için bizlere tamamen iâde ettikleri ve bizim en mühim suçumuz olarak gösterdikleri eski partinin bir kısım şeflerine hakikat nâmına i'tirâzımızın yüz misli ziyâde şimdiki dinî mecmualar, resmî cerideler aynı i'tirâzı şiddetle vurdukları hâlde, Risale-i Nurun bir mahrem parçası şimdiki zaman, tamamıyla ta'yin ettiği bir hadîsin hakikatini tefsir bahsinde şeflerin başı Lozan muâhedesinde hiçbir zaman hiçbir Müslüman hakîki Türk’ü, hiçbir Nasrâniyete ve Yahudîliğe ve başka dine girmeyen ve İslâm kahramanları olan Türkleri Protestan yapmağa ma'lûm hahambaşı ile ittifak ederek re'y veren o adam, bütün Ulemâ-yı İslâmın “Cevâzı yok” diye ittifakan hükmettikleri hâlde, on cihetle kanunlarla onu bütün bu vatandaki masûm Müslümanlara cebren giydirdiği ve tarih-i beşerde bu çeşit mânâsız acîb bir cebr-i umumî yapmak ve hiçbir kanuna uymayan keyfî kanun nâmına kanun ile onu bu millet-i İslâmiyeye cebren giydirmek; elbette o adama, o Lozan muâhedesinde verdiği dehşetli fikrini isbât etmiş ki, Din-i İslâma gayet muzır olarak Hadîsin haber verdiği adam bu zamanda o şeftir.
İşte hakikat böyle iken Afyon Mahkemesi, adâlet nâmına değil belki o ölmüş adamın muhabbeti taassubu nâmına, eski harfle de neşredilen kararnâmenin âhirinde bizi mahkûm etmek için en mühim sebeb, savcının garazkârlığı sebebiyle, mahkeme hey'eti demişler ki: “Said ve arkadaşları, Mustafa Kemâl’e din yıkıcı, süfyân demişler ve kalblerdeki sevgisini bozmağa çalışmışlar, onun için mahkûm ediyoruz.”
Acaba, ölmüş gitmiş bir adamın şahsına karşı bin defa böyle i'tirâz da olsa şahsî bir da'vâ oluyor. Mahkeme-i adâlet buna dair böyle bir hükmü vermek, elbette pek acîb bir mânâ, iş içinde vardır. Şimdi böyle adamların elinde Nur eserleri dört defa berâet kazandıkları ve şimdi Adliye Bakanı, üç defa Nur eserlerinin berâetine ve eserde suç mevzûu olmadığına, bizi mahkûm eden Afyon kararını bozmasıyla hüküm verdiği hâlde, şimdi bütün millet; adâlet ve şefkat ve diyânete hizmet bekledikleri Demokrat Hükûmeti zamanında, eski müstebidlerin dehşetli plânlarıyla Risale-i Nura karşı garazkârların keyfine bırakmamak; bırakılsa, Demokrat Hükûmeti aleyhinde büyük bir hıyânettir. Ve milletin tesellî ümîdini kırmaktır.
Benim Ankara’da bir vekilim Mustafa Sungur 17.11.950 tarihli çektiği telgrafta “Umum risalenin bize iâdesine karar verilmiş.” diye müjde verdi ve âdil Adliye Vekili üç defa berâet verdiği ve şimdi de Sungur’un mektûbuna göre, hem iâdesine emir verildiğini ve şimdi telefonla yine haber vereceğim söyledikleri hâlde, bu onaltı seneden beri aleyhimizde olan iftiralar ve jurnaller; hem Eskişehir, hem Denizli Mahkemesinden bütün dosyaları Afyon Mahkemesi mânâsız toplamak ve af kanununun çıkmasıyla ve mahkemelerin berâet vermesiyle o mübârek eserleri o dosyalar içerisine karıştırarak çürütmek için mahzene atmak ve üç seneden beri bizi aldatan bazı eşhâsa Nurların işlerini bırakmamak lâzım geliyor.
Başbakan ve Adliye Bakanına, bu gayet mühim mes'eleyi nazar-ı dikkatlerine arzediyoruz.
Said Nursî
Hâşiye: Acîb bir hâdise, adâlet ve dinden haric zâlimâne nümûnelerden birisi de, üç seneden beri müsâdere ettikleri Kur'ânımızı çok defa istediğimiz hâlde vermedikleri ve ikibin sekizyüz Lafza-i Celâl altınla yazılı, gözle görünen mu'cize-i Kur'âniyeyi gösteren o mübârek Kur'ânımızı bize vermediler. Şimdi avukat diyor ki: “Bir istid'a Diyânet Reisine yazınız ki, iâde edilsin.” Bunun gibi yüzler nümûneler var ki, sırf bir garazla ve ecnebî parmağıyla aleyhimize işler dönüyor. Bizi ve Âlem-i İslâmı pek sevindiren Demokratlar dikkat etsinler. Nurları ve Nurcuları bu işkencelerden kurtarsınlar.
Nur Talebeleri nâmına Said Nursî ∗∗∗
► (038) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Benim Abdurrahman’ım ve küçücük bir Husrev nâmını alan Ceylan, vazifesini iki-üç yerde tam yaptı, geldi. Şimdi daha büyük bir vazife için Ankara’ya Sungur gibi bir vekilim olarak gönderiyorum.
Sâniyen: Bazı zâtların mektûblarını berây-ı ma'lûmât size gönderdim.
Sâlisen: Benim Sözler Mecmuasından ve İnebolu’dan gelen yeni harf Tarihçe-i Hayat ve eski harf Cevşenden bana gönderilecek nüshaların mukâbili size ne kadar borcum olabilir, bildiriniz.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursî ∗∗∗
► (039) ◄
Azîz, Sıddık Kardeşim Osman Nuri!
Mâdem Cenâb-ı Hak, senin kudsî niyet ve ihlâsınla Ankara’da en mühim genç Saidleri, senin etrafına toplatmış. Mâdem Ankara’da benim bulunmamı lüzumlu görüyorsunuz. Ben de şimdi nafakamla tedârik ettiğim nüshalarımı o küçük Medrese-i Nuriyeme benim bedelime gönderiyorum. Onların adedince Saidler, seninle komşu olurlar. Hem fedâkâr evlâdın çok fevkınde sadâkatle şimdiye kadar hizmetleriyle herbiri birer genç Said olarak beş-on Abdurrahmanlarım hükmünde Sungur, Ceylan, Sâlih, Abdullâh, Ahmed, Ziya gibi genç ve çalışkan Saidleri senin yanına hem benim vekilim, hem senin talebelerin olarak benim bedelime o küçücük Medrese-i Nuriyeye nezâret ve bir nev'i dershâne olarak re'yinize bırakıyorum.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursî ∗∗∗
► (040) ◄
Azîz, Sıddık ve Mübârek Kardeşlerim!
Evvelâ: Husrev’in imzasıyla Reisicumhura verilen telgraf, bir ihtimali var ki; Ankara’da küçük Husrevler, Husrev’in kalemiyle yazılan Kur'ânı fotoğrafla tab'etmek ihtimali hâtırımıza geldi. Siz Isparta postahânesinden anlayınız ki, ne mâhiyette bir telgraftır? Bana da ma'lûmât veriniz. Merak ettim.
Sâniyen: Konya’daki Rıfat Filiz kardeşimizin mektûbunda, bazı sofîlerin bize hafif tenkidlerinin hiç ehemmiyeti yoktur. Sakın müteessir olmasınlar. Hiçbir vecihle mukàbele etmesinler. Şimdi ehl-i îmânın, hususan ehl-i tarîkatın ve bilhassa şahsıma ait tenkidlerini bir nev'i nasihat ve bir nev'i iltifat telâkki ederim. Onlara hakkımı helâl ediyorum. Şimdi ehl-i ilhâdın bize dehşetli zararlarına karşı kardeşlerimiz olan ehl-i îmânın gayet hafif şahsıma karşı tenkidlerini bir nev'i îkaz ve bizi ihtiyata sevk için bir dostluk telâkki ediyorum.
Sâlisen: Bu yakında Afyon’da haftalık gazeteler, gizli münâfıkların tahrîki ile beni de, alâkamız olmadığı bir şeye münâsebetdâr göstermiş. Buradaki Nurcular da onu tekzîb ettiler. Merak edilecek bir şey değildir. Medresetü'z-Zehrâ erkânlarının hàrika ve müessir ve Âlem-i İslâma menfaatli Hizmet-i Nuriyelerini bütün rûh u canımızla tebrik ediyoruz. Umum kardeşlerimize ve hemşirelerimize binler selâm eder, duâ eder ve duâlarınızı istiyorum.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursî ∗∗∗
► (041) ◄
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Mübârekler köyünden Ali ile Hacı Süleyman ve Dinar tarafından Abdurrahman ve Himmet ve daha evvel gelen ehemmiyetli bir Nurcu hemşehrisi yanıma geldiler. Cenâb-ı Hakk’a çok şükürler ediyorum ki, Mübârekler köyünde (Kuleönü) eskisi gibi Nurlara şiddetli alâkalarını muhâfaza ediyorlar. Ve onların sadâkat ve ihlâslarının bir kerâmetidir ki: Kendime mahsûs on mecmua kitaplarımı lüzumuna binâen Ankara’ya gönderdiğim ve çok ehemmiyetli ve uzak yerlerden benden kitapları istedikleri aynı zamanda Kuleönü mübârekleri kendilerine mahsûs Nur mecmualarını gönderdiğim mikdarın aynı olarak Medresetü'z-Zehrâ’nın bir hediyesi olarak bana getirdiler. Hususan Birinci Abdurrahman olan Büyük
Mustafa’nın kendi el yazısı olan bütün Mektûbat ve Lâhikayı içinde buldum. Cenâb-ı Hak o kitapların harfleri adedince herbirisine mukâbil bin rahmet ihsân etsin. Âmîn.
Sâniyen: Onbir ay Husrev’in istirahatine fevkalâde hàlisâne hapiste hizmet eden ve müdafaâtında gayet güzel mukàbele eden Nurun küçük kahramanlarından Mustafa, dünkü gün benim yanıma geldi, dedi: “Ben, ağabeyim Husrev’in yanına ziyaretine gideceğim.” Dedim: Gerçi hem senin, hem onun hakkınızdır bu ziyaret. Fakat bugün dört talebe geldiler, Isparta’ya gittiler, o cihette ihtiyaç kalmadı. Sen de Risale-i Nur hesabına mühim bir köyde imâm olduğun için, o hizmet de benim şahsî hizmetimden daha ziyâde Nurlara fâidesi olduğu gibi, Husrev’in ziyaretinden şimdilik daha kıymetdâr olabilir. Eğer o köyde Hizmet-i Nuriye olmasaydı, Mustafa gibi hàlis ve fedâkâr hizmetkâra ihtiyacım vardı. Öyle ise, şimdilik ziyareti te'hir et.
Sâlisen: Konyalı Hacı Sabri kardeşimiz yanıma geldi. Ben, Sâdık, Hayri, Mustafa hazır iken çok ehemmiyetli sohbetimiz Hacı Sabri’ye mühim bir ders oldu. Bilhassa Medresetü'z-Zehrâ erkânlarının, hususan Husrev’in bu vatan ve millet ve Âlem-i İslâma hizmet-i îmâniyeleri ve tahribci dinsizlerin desîselerine sed çekmeleri o kadar büyük bir hasenedir ki, farz-ı muhâl, binler seyyie olsa afvettirir. Öyle ise, başta Husrev olarak o erkânların hiçbir hareketini tenkid etmemek ve kemâl-i ihlâs ve samîmiyet ile onlara tesânüd ve tam kardeş olmak lâzımdır diye bu meâlde bir ders oldu. İnşâallâh Hacı Sabri de Hoca Sabri ve Rüştü ve emsâlleri gibi rûh u can ile alâkadar ve Husrev’e tam kardeş olacak; meşreb ihtilâfı daha te'sir etmeyecek.
Hasta Kardeşiniz
Said Nursî ∗∗∗
► (042) ◄
Azîz, Sıddık Kardeşlerim, Medresetü'z-Zehrâ Erkânları, Nur Nâşirleri!
Evvelâ: Bir mes'eleyi biz münâsib gördük; size, asıl Nur hakkında söz sâhibi Medresetü'z-Zehrâ erkânlarının tensibine, havâle etmek için kalbe geldi. Şöyle ki:
Bugünlerde bana hizmet eden üç arkadaşımızın muvakkaten birkaç gün benden ders almak iştiyaklarına binâen ve eski zamanda talebelerime verdiğim kıymetdâr bir hâtırayı hayatlandırmak iştiyakına binâen, matbu' Lemeâtı her gün bir sahifesini ders veriyordum. Hem ben, hem onlar çok hayretle ve takdirle karşılıyorduk. Fikrimize geldi ki: Bu matbu' risalenin, sâir matbu' risaleler gibi nüshalarının kalmadığının sebebi, bunun çok kıymetdâr olduğunu bilen düşman kısmı intişarına mâni olduklarına ve dost kısmı, kıymeti için elinden çıkarmadığına kanâatimiz geldi.
Hem gördük ki: Bu Lemeât, Risale-i Nurun mühim bir kısmının çekirdekleri, tohumları hükmünde gayet güzel vecîzelere ve hiçbir edîbin ve mütefekkirin muvaffak olamadığı bir tarzla sehl-i mümteni' gibi taklid edilmez büyük bir hakikat-i ictimâiyeyi küçük bir vecîzede ve manzûm bir kitabı, mensûr gibi, aynı nesirli bir kitab gibi, hiç nazmı hâtıra getirmeden kolayca okunacak bir tarzda bulunması otuzyedi sene evvel Ramazan-ı Şerîfin yirmi gününde her gün bir-iki saat iştigâliyle bir tarzda koca bir kitab kadar uzun, bir nev'i mesnevî yazılması ve içinde yirmi yerde, bir ihtar-ı gaybiye nev'inde haber verdiklerinin otuz-kırk sene sonra aynen meâli çıkmış gibi o noktalara elimize geçen bir nüshada işâret koyduk. Gösteriyor ki: Bu Lemeât, Risale-i Nur’un bir müjdecisi ve fihristesi ve bir fidanlık nümûnesidir kanâatimiz geldi.
Sâniyen: Bu Lemeât’ın işâret ettiğimiz kısımları Otuzüçüncü Söz nâmında Sözlerin âhirinde yazılması, Nur Kahramanı Husrev’in ve Medresetü'z-Zehrâ erkânlarının re'yine havâle ediyoruz. Umum kardeş ve hemşirelerime selâm ve duâ ve duâlarını istiyoruz.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Said Nursî
Hâşiye: Eğer kabûl etseniz, yanımdaki Lemeât sonra gönderilecek. ∗∗∗
► (043) ◄
Azîz, Sıddık, Sâdık, Muhlis ve Hàlis Kardeşlerim ve Hemşirelerim!
Bütün rûh u canımızla bayramlarınızı, hem bu sene serbestçe hàlisâne Hacca gidenlerin bayramlarını, hem bu vatandaki istibdâdın kırılmasıyla hürriyet-i şer'iyeye bu milletin mazhariyete başlamasını ve bu milletin bu manevî bayramını ve Âlem-i İslâmın ittifakkârâne intibâhlarının manevî bayramlarını ve Risale-i Nurun hakikat-i Kur'âniyeye dair verdikleri haberlerini zamanın tasdik etmelerini ve en geniş bir dâirede o manevî envâr-ı Kur'âniyeye, beşer ihtiyacını hissetmesini tebrik ediyoruz.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى ∗∗∗
► (044) ◄
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Seyyid Sâlih’in Haleb ve havâlisindeki çok ehemmiyetli İhvân-ı Müslimîn Cem'iyeti için sizden istediği Nur mecmualarından, kendime mahsûs mecmualardan on tanesini ona gönderdim ki onlara versin.
Sâniyen: Denizli, hem Denizli’deki Nur kardeşlerimizle ziyâde alâkadarım. Merhum Hasan Feyzi’nin arkadaşları ne vaziyette olduklarını ve Yakub Cemâl eski kardeşimiz ne hâlde ve nerede olduğunu merak ederken, aynı vakitte Yakub Cemâl’in Denizli Nurcuları nâmına güzel bayram tebriki beni çok sevindirdi. Mütehassirâne ve müştâkàne hayâlen beni Denizli’de gezdirdi, “Mâşâallâh, Bârekallâh!” dedim.
Sâlisen: Nurcuları yirmi seneden beri tâzib eden ve hapislere sokan bedbahtlardan bazıları, her günde bir ay bize verdikleri sıkıntılar kadar manevî azâb çekiyorlar. Biz o zâlimleri Cehenneme havâle edip sabrederdik. Fakat hizmet-i îmâniye kudsiyeti, o bedbahtlara dünyada da bir nev'i Cehennemi, adâlet-i İlâhiyeden istemiş ki, bazıları bir senede istibdâd-ı mutlakadan aldığı lezzeti hiçe indiriyor gördük; zaman gösterdi. Demek adâlet ve inâyet-i İlâhiyenin himâyeti bize kâfîdir.
Râbian: Ali Osman’ın vefâtıyla hem akrabasını, hem Medresetü'z-Zehrâ ve Nur dâiresini tâziye ediyorum. Ve onu da tebrik ediyorum ki, vazifesini tam yapmış ve şimdi de Nur kahramanları Hâfız Ali ve Hâfız Mustafa yanında duâma dâhildir.
Umum kardeşlerime binler selâm.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Said Nursî ∗∗∗
► (045) ◄ Mahremdir. Şimdilik Medresetü'z-Zehrâ erkânlarına mahsûstur
[Mahremdir. Şimdilik Medresetü'z-Zehrâ erkânlarına mahsûstur.]
İHTİYAR KADINLARA EHEMMiYETLİ BiR MÜJDE
VE BEKÂR VE MÜCERRED KALMAK İSTEYEN GENÇ
KIZLARA BiR İHTAR
Hadîs-i Şerîfte عَلَيْكُمْ بِدِينِ الْعَجَائِزِ gösteriyor ki âhir zamanda kuvvetli îmân, ihtiyar kadınlarda bulunur ki “Dindar ihtiyar kadınların dinine tâbi olunuz” diye Hadîs-i Şerîf fermân etmiş. Hem Risale-i Nurun dört esâsından bir esâsı şefkattir ve kadınlar şefkat kahramanı bulunmasından, hattâ en korkağı da kahramancasına rûhunu yavrusuna fedâ eder. Ve bu zamanda o kıymetdâr vâlideler ve hemşireler, büyük bir hâdise ile karşılaşıyorlar. Mahremce ve ifşası münâsib olmayan bir hakikat-i fıtriyesini Nur şâkirdlerinden mücerred kalmak isteyen veya mecbur kalan kızlar kısmına beyân etmek lâzım gelir diye rûhuma ihtar edildi. Ben de derim ki:
Kızlarım, hemşirelerim! Bu zaman, eski zamana benzemiyor. Terbiye-i İslâmiye yerine terbiye-i medeniye, yarım asra yakın hayat-ı ictimâiyemize yerleştiği için, bir erkek bir kadını ebedî bir refîka-i hayat ve saâdet-i hayat-ı dünyeviyeye medâr ve sâir günahlardan kendini muhâfaza etmek için almak lâzım gelirken; o bîçâre zaîfeyi dâim tahakküm altında, yalnız dünyevî, muvakkat gençliğinde sever. Ona verdiği rahatın bazı on misli onu zahmetlere sokar. Eğer şer'an “küfüv” tâbir edilen birbirine denk olmazsa, hukuk-u şer'iye nazara alınmadığından, hayatı dâima azâb içinde geçer. Kıskançlık da müdâhale ederse daha berbat olur. İşte bu izdivâca sevk eden üç sebeb var:
Birisi: Tenâsülün devamı için, Hikmet-i İlâhiyece o fıtrî hizmete bir ücret olarak bir fıtrî meyil ve şevk vermiş. Hâlbuki o zevk on dakikada bir lezzet verse de, eğer meşrû ise, erkek bir saat meşakkat çekebilir. Fakat kadın, on dakikalık o zevk için on ay çocuğu kendi vücûdunda zahmetini çekmekle on sene çocuğun hayatına yardımla meşakkat çeker. Demek o on dakikalık fıtrî meyl, bu uzun meşakkatlere sevk ettiği için ehemmiyeti kalmaz. His ve nefis, onunla onu izdivâca tahrîk etmemeli.
İkincisi: Fıtraten kadın, za'fı için maîşet noktasında bir yardımcıya muhtaçtır. O ihtiyaç için şimdiki terbiye-i İslâmiyeden ders almayan, serseriliğe, tahakküme alışanlardan o küçük bir iâşesi hatırı için tahakkümler altına girip riyâkârâne kocasının rızâsını tahsil etmek yolunda hayat-ı dünyeviye ve uhreviyesinin medârı olan ubûdiyetini ve ahlâkını bozmak bedeline, köy kadınları gibi kendi nafakasını kendi çalışmasıyla kazanmak, on defa daha kolaydır. Rezzâk-ı Hakîki çocukların rızkını süt ile verdiği gibi, onların da rızkını o Hàlık-ı Rahîm veriyor. O rızık hatırı için namazsız ve ahlâkını kaybetmiş bir zevci aramak, riyâkârâne çalışıp tahakkümü altına girmek; elbette Nur Talebesinin kârı değil.
Üçüncüsü: Kadınlığın fıtratında çocuk okşamak ve sevmek meyelânı var. Ve bir evlâdının dünyada ona hizmeti ve âhirette de şefâati ve vâlidesi öldükten sonra ona hasenâtı ile yardımı, o meyl-i fıtrîyi kuvvetlendirip evlendirmeğe sevketmiş. Hâlbuki şimdi terbiye-i İslâmiye yerine terbiye-i medeniye ile on taneden bir-iki hakîki evlâd, kendi vâlidesinin şefkatine mukâbil fedâkârâne hizmet ve dindarâne duâlarıyla ve hasenâtlarıyla vâlidesinin defter-i a'mâline haseneler yazdırmak ve âhirette sâlih ise vâlidesine şefâat etmek ihtimaline mukâbil, ondan sekizi o hâleti göstermediğinden; bu fıtrî meyl ve nefsânî şevk ile o bîçâre zaîfeler böyle ağır bir hayata kat'î mecbur olmadan girmemek gerektir. İşte bu işâret ettiğimiz hakikate binâen, bekâr kalmak isteyen Nur şâkirdlerinden olan kızlara derim ki:
Tam muvâfık ve dindar ve ahlâklı bir zevc bulmadan kendilerini açık saçıklıkla satmasınlar. Eğer bulunmadı; Nurun bir kısım fedâkâr şâkirdleri gibi mücerred kalıp tâ ona lâyık ve ebedî bir arkadaş olacak ve terbiye-i İslâmiyeyi almış vicdânlı bir müşteri ona çıksın. Ve saâdet-i ebediyesi, muvakkat bir keyf-i dünyevî için bozulmasın. Ve medeniyetin seyyiâtı içinde boğulmasın.
Said Nursî
Hâşiye: Hemşireler ve genç kızlar Tesettür Risalesi’ni okumalıdırlar. ∗∗∗
► (046) ◄ Hapsin Latîf Bir Hâtırası
HAPSiN LATÎF BİR HÂTIRASI
Hapislerde, hususan Afyon hapsinde; eski, zâlim müstebidlerin aldatmak sûretinde arasıra af bahsini etmesinden bîçâre mahpuslar benden soruyordular: “Acaba af olacak mı?”
Ben de derdim: Bu zâlimler aldatıyorlar. Fakat Nur şâkirdleri mâdem mahpuslara tesellî vermek ve yüzde doksanını namaz kıldırmak hikmetiyle üç defa hapse girdiler. Rahmet-i İlâhiyeden kuvvetli ümîd ederim ki, hapislerin tam bir af ile çıkmasına bir alâmet olduğuna kuvvetle ümîd ve müjde ediyorum. Çok defa çok adamlara bu tesellîyi veriyordum. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükrolsun ki; kahraman Demokratlar o ümîd ve ihbarlarımı tasdik ettirip keyfî, tarafgirâne bazı kanunların bahânesiyle ve garazkâr bazı memurların tarafgirlik hesabına bahânelerle ezilen çok masûm mahpusları azaptan kurtarmağa vesile oldular. Ve milletin cür'etkâr kısmını kendine ve âsâyişe tarafdâr ettiler. O vesile ile pek çok mahpuslar Nurlara ve Nurculara cidden alâkadarlık sebebiyle tamamıyla ıslah-ı hâl edip vatan ve millete değil muzır, belki birer hizb ve uzv-u nâfi' hükmüne geçtiler.
Said Nursî ∗∗∗
► (047) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Çok Sevgili Üstadımız Efendimiz!
“Risale-i Nur imha edilmez” diye yazılan ayn-ı hakikat parçayı Başbakan, Adliye Bakanına ev adresleriyle; yine diğer bakanların da resmî adreslerine gönderdik. Görüştüğümüz meb'ûslara veriyoruz. Hepsi de bu hususta çalışacaklarını söylüyorlar. Isparta Meb'ûsu Senirkentli Tahsin Tola, ziyâde alâkadar oluyor ve diyor ki: “Hükûmet şimdi komünistlikle mücâdeleye başladı. Bu mücâdele yalnız zâbıta ile olamaz. Nurcular yirmi seneden beri mücâdele ediyorlar. Ve hükûmete büyük yardımda bulunuyorlar. Ve bugün memleketteki muhtelif cereyanların en hayırlısı ve en te'sirlisi Nurculardır diyorlar.”
Vâiz ve meb'ûs Ömer Bilen, diğer meb'ûs Hasan Fehmi Ustaoğlu ve Fehmi Çobanoğlu isimli ihtiyar zâtlar, size pekçok hürmet ve selâm ediyorlar. Her ikisi dahi Risale-i Nurun şahs-ı manevîsi nâmına sevgili Üstadımızı, bu asrın bir Mürşid-i Hakîkisi söyleyerek, “Onların himmetidir ki, bu umulmadık zafer kazanıldı.” diyorlar. Siz sevgili Üstadımızdan çok cihetle yardım gördüğünü söyleyen bu muhterem milletvekilleri, sizin duâ ve Risale-i Nurun hizmetine güvenerek ileriye pek büyük ümîdle baktıklarını ve “İslâmiyetin bütün şa'şaasıyla âlem-i insaniyet çapında parlayacağını Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden bekliyoruz” diyorlar. Dünkü Çarşamba günü üç meb'ûs, bir aralık, Üstadımızı ziyaret edeceklerini konuşmuşlar.
Abdullâh, Sungur ∗∗∗
► (048) ◄ Mahkeme-i Kübrâya Şekvâ ve Müdafaâtın Bir Hâşiyesi Olan Parçanın Hülâsasıdır
MAHKEME-İ KÜBRÂYA ŞEKVÂ VE MÜDAFAÂTIN BİR
HÂŞİYESİ OLAN PARÇANIN HÜLÂSASIDIR
Size bu defa Mahkeme-i Temyize gönderdiğimiz –avukatın Temyiz Mahkemesine gönderdiği– istid'anın sûretidir. Ve dehşetli kararnâmeye karşı; hülâsası sizin tarafınızdan bu meâlde, müsâdere kararnâmesine mukâbil, dindar meb'ûslara dersiniz:
Bu tarzda müsâdere ne derece kanuna muhâlif ve Demokrat hükûmetini tanımamak ve Adliye Bakanının verdiği emri ne derece dinlemediklerini ve ehemmiyet vermediklerini gösteriyor. Ve adliye adâleti haricinde dehşetli bir garaz hükmediyor. Kitaplarımızın ellerindeki tamamını, binler kelimeden bir-iki kelimeyi suç mevzûu bahânesiyle vermek istemediklerini ve bu sûretle Nurların neşrine mâni olmak istediklerini ve suç diye gösterdikleri noktalarda bizim tarafımızdan müdafaâtımızda onların seksenbir hatâlarını “Hatâ-savâb Cetveli”nde isbât edilmekle açık garazkârlıklarının gösterildiğini; hem elyevm yasak olmayan yüzbinler tefsirlerde yazılı bulunan tesettür ve irsiyet hakkındaki iki âyetin birkaç satırlık tefsiri yüzünden dünyada hiçbir kanunun müsâade etmediği acîb bir zulüm ile dörtyüz sahifelik Zülfikàr Mecmuasını müsâdere edip bize vermemek sûretiyle bir zulüm irtikâb ettiklerini; hem Afyon’da iki sene ellerinde kalan bütün Risale-i Nurun parçaları, daha evvelden hem Denizli, hem Ankara, hem Isparta mahkemelerinde berâet ettirilip sâhiblerine iâde edildiğini ve bilâhare Zülfikàr ve Asâ-yı Mûsa’yı ruhsatsız neşir bahânesiyle Isparta hükûmeti müsâdere edip dört sene zaptettikten sonra hiçbiri noksan olmadan yüzyetmiş mecmuayı bize iâde ettiklerini ve bizim en mühim suçumuz, Risale-i Nurun mahrem bir parçasında elli sene evvel bir hadîsin tefsirinde, cebrî kanunlarla şapkayı giydiren ve Din-i İslâmı bu mübârek Türk Milletinden kaldırmak için Lozan Muâhedesinde söz veren ve pek şiddetli ve dehşetli hücumlarına rağmen hiçbir hakîki Müslüman Türk’ü protestan yapamayan ve Millet-i İslâm için pekçok zararlı olduğunu ef'âliyle isbât eden ve Hadîs-i Şerîfin haber verdiği o müdhiş şahıs kendisi olduğunu, hayat ve memâtıyla gösteren Mustafa Kemâl’e bir mahrem eserde “Din yıkıcı, Süfyân” dediğimizi ve “kalblerdeki sevgisini bozmağa çalıştığımızı” isnâd edip kararnâmede mahkûmiyetimize sebeb olduğunu ve Mahkeme-i Temyizin Afyon Mahkemesinin bu haksız kararını bozmasıyla yeniden görülmeğe başlanan da'vâ af kanunu çıkmasıyla, dosyalarıyla ve bütün Nur eserleriyle çürütülmek için mahzene atıldığını ve bilâhare Adliye Bakanlığınca, Sungur’un keşîde ettiği telgrafı üzerine, bütün eserlerin verilmesine emir verildiği hâlde hiçbiri iâde edilmeyerek yeniden suç mevzûu olanlarını tefrik etmek; belki tamamını suç mevzûu yapmak istemeleriyle Risale-i Nurun tam serbestîsine mâni olmak istediklerini bildiren ve üç seneden beri bizi aldatan böyle eşhâsa, Nurun işlerini bırakmamak için Başbakan ve Adliye Bakanının nazar-ı dikkatlerine arzedilmek üzere bu meâldeki adâlet-perver Demokratlara istid'a yazılması, vatan ve millet menfaatine lüzumu var.
Lafza-i Celâl üzerinde i'câzı gözle görülen Kur'ânımızı almak için istid'a ile Diyânet Riyâsetine müracaat edilmesi gibi sırf garazla ve ecnebî parmağıyla aleyhimize dönen işlerden ve işkencelerden bizi ve Âlem-i İslâmı pekçok sevindiren Demokratların dikkat edip Nurcuları kurtarmalarını, hürriyet-perver hükûmetten ricâ ederiz. ∗∗∗