Zeyl
Üçüncü Hatvede:
﴾ مَا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ وَمَا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ ﴿ dersini verdiği gibi; nefsin muktezâsı dâima iyiliği kendinden bilip fahr ve ucbe girer. Bu hatvede, nefsinde yalnız kusuru ve naksı ve aczi ve fakrı görüp, bütün mehâsin ve kemâlâtını, Fâtır-ı Zülcelâl tarafından ona ihsân edilmiş ni'metler olduğunu anlayıp, fahr yerinde şükür ve temeddüh
Üçüncü Hatvede
Birinci Hatvede: ﴾ فَلَا تُزَكُّوا اَنْفُسَكُمْ ﴿ âyeti işâret ettiği gibi; tezkiye-i nefis etmemek. Zîra insan, cibilliyeti ve fıtratı hasebiyle nefsini sever. Belki, evvelâ ve bizzat yalnız zâtını sever, başka herşeyi nefsine fedâ eder. Ma'bûd’a lâyık bir tarzda nefsini medheder. Ma'bûd’a lâyık bir tenzîh ile nefsini meâyibden tenzîh ve tebrie eder. Elden geldiği kadar kusurları kendine lâyık görmez ve kabûl etmez; nefsine perestiş eder tarzında şiddetle müdafaa eder. Hattâ fıtratında tevdî' edilen ve Ma'bûd-u Hakîkinin hamd ve tesbihi için ona verilen cihâzât ve isti'dâdı, kendi nefsine sarfederek ﴾ مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُ ﴿ sırrına mazhar olur. Kendini görür, kendine güvenir, kendini beğenir. İşte şu mertebede, şu hatvede tezkiyesi, tathîri; onu tezkiye etmemek, tebrie etmemektir.
İkinci Hatvede:
﴾ وَلَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ نَسُوا اللّٰهَ فَاَنْسٰيهُمْ اَنْفُسَهُمْ ﴿ dersini verdiği gibi; kendini unutmuş, kendinden haberi yok. Mevti düşünse, başkasına verir. Fenâ ve zevâli görse, kendine almaz. Ve külfet ve hizmet makamında nefsini unutmak, fakat ahz-ı ücret ve istifade-i huzûzât makamında nefsini düşünmek, şiddetle iltizam etmek; nefs-i emmârenin muktezâsıdır.
Şu makamda tezkiyesi, tathîri, terbiyesi; şu hâlin aksidir. Yani, nisyan-ı nefis içinde nisyan etmemek. Yani, huzûzât ve ihtirasatta unutmak ve mevtte ve hizmette düşünmek...
Birinci Hatvede
Üçüncü hatveye;
﴾ مَا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ وَمَا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ ﴿ âyeti işâret ediyor.
Dördüncü hatveye: ﴾ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ ﴿ âyeti işâret ediyor.
Şu dört hatvenin kısa bir izâhı şudur ki:
İkinci Hatvede
Dördüncü Hatvede:
Hâtime
Şu acz, fakr, şefkat, tefekkür tarîkindeki dört hatvenin izâhatı; hakikatin ilmine, Şerîatın hakikatine, Kur'ânın hikmetine dair olan yirmialtı aded Sözlerde geçmiştir. Yalnız, şurada bir-iki noktaya kısa bir işâret edeceğiz, şöyle ki:
Evet şu tarîk daha kısadır. Çünkü dört hatvedir. Acz, elini nefisten çekse, doğrudan doğruya Kadîr-i Zülcelâl'e verir. Hâlbuki en keskin tarîk olan aşk, nefsinden elini çeker, fakat mâşuk-u mecâzîye yapışır. Onun zevâlini bulduktan sonra Mahbûb-u Hakîkiye gider.
Hem şu tarîk daha eslemdir. Çünkü nefsin şatahat ve bâlâ-pervâzâne da'vâları bulunmaz. Çünkü acz ve fakr ve kusurdan başka nefsinde bulmuyor ki, haddinden fazla geçsin.
Hâtime
﴾ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ ﴿ dersini verdiği gibi; nefis, kendini serbest ve müstakil ve bizzat mevcûd bilir. Ondan bir nev'i rubûbiyet da'vâ eder. Ma'bûd’una karşı adâvetkârâne bir isyanı taşır. İşte gelecek şu hakikati derketmekle ondan kurtulur, hakikat şudur ki: Herşey nefsinde mânâ-yı ismiyle fânîdir, mefkûddur, hâdistir, ma'dûmdur. Fakat mânâ-yı harfiyle ve Sâni'-i Zülcelâl’in esmâsına âyinedârlık cihetiyle ve vazifedârlık itibariyle şâhiddir, meşhûddur, vâciddir, mevcûddur. Şu makamda tezkiyesi ve tathîri şudur ki: Vücûdunda adem, ademinde vücûdu vardır. Yani kendini bilse, vücûd verse, kâinât kadar bir zulümât-ı adem içindedir. Yani, vücûd-u şahsîsine güvenip, Mûcid-i Hakîki’den gaflet etse, yıldız böceği gibi bir şahsî ziyâ-yı vücûdu, nihâyetsiz zulümât-ı adem ve firâklar içinde bulunur, boğulur. Fakat enâniyeti bırakıp, bizzat nefsi hiç olduğunu ve Mûcid-ı Hakîki’nin bir âyine-i tecellîsi bulunduğunu gördüğü vakit, bütün mevcûdâtı ve nihâyetsiz bir vücûdu kazanır. Zîra bütün mevcûdât esmâsının cilvelerine mazhar olan Zât-ı Vâcibü'l-Vücûdu bulan bir kalb, herşeyi bulur.
Dördüncü Hatvede
yerinde hamdetmektir. **Şu mertebede tezkiyesi; ﴾ قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا ﴿ sırrıyla şudur ki; kemâlini kemâlsizlikte, kudretini aczde, gınâsını fakrda bilmektir.**
Hem, bu tarîk daha umumî ve cadde-i kübrâdır. Çünkü kâinâtı, Ehl-i Vahdeti'l-Vücûd gibi, huzur-u dâimî kazanmak için, i'dâma mahkûm zannedip “Lâ mevcûde illâ Hû” hükmetmeye veyâhut Ehl-i Vahdetü'ş-şühûd gibi, huzur-u dâimî için kâinâtı nisyan-ı mutlak hapsinde hapse mahkûm tahayyül edip “Lâ meşhûde illâ Hû” demeye mecbur olmuyor. Belki i'dâmdan ve hapisten gayet zâhir olarak Kur'ân affettiğinden, o da sarf-ı nazar edip ve mevcûdâtı kendileri hesabına hizmetten azlederek, Fâtır-ı Zülcelâl hesabına istihdam edip esmâ-i hüsnâsının mazhariyet ve âyinedârlık vazifesinde istimâl ederek, mânâ-yı harfî nazarıyla onlara bakıp, mutlak gafletten kurtulup huzur-u dâimîye girmektir; herşeyde Cenâb-ı Hakk’a bir yol bulmaktır.
Elhâsıl: Mevcûdâtı mevcûdât hesabına hizmetten azlederek, mânâ-yı ismiyle bakmamaktır... ∗∗∗