Mektubat

On Yedinci İşaret

24. bölüm / 54

On Yedinci İşaret

ONYEDİNCİ İŞÂRET:

Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Kur'ândan sonra en büyük mu'cizesi, kendi zâtıdır. Yani: Onda ictimâ' etmiş ahlâk-ı àliyedir ki; herbir haslette en yüksek tabakada olduğuna, dost ve düşman ittifak ediyorlar. Hattâ şecâat kahramanı Hazret-i Ali, mükerreren diyordu: “Harbin dehşetlendiği vakit, biz Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın arkasına ilticâ edip tahassun ediyorduk.” Ve hâkezâ, bütün ahlâk-ı hamîdede en yüksek ve yetişilmeyecek bir dereceye mâlik idi. Şu mu'cize-i ekberi Allâme-i Mağrib Kàdî İyâz’ın Şifâ-i Şerîf’ine havâle ediyoruz. Elhak o zât, o mu'cize-i ahlâk-ı hamîdeyi pek güzel beyân edip isbât etmiştir.

Hem pek büyük ve dost ve düşmanla musaddak bir mu'cize-i Ahmediye (A.S.M.) şerîat-ı kübrâsıdır ki, ne misli gelmiş ve ne de gelecek. Şu mu'cize-i a'zamın bir derece beyânını, bütün yazdığımız Otuzüç Söz ve Otuzüç Mektûba ve Otuzbir Lem'aya ve Onüç Şuâ’ya havâle ediyoruz...

Hem Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mütevâtir ve kat'î bir mu'cize-i kübrâsı “Şakk-ı Kamer” dir. Evet şu inşikak-ı kamer; çok tarîklerle mütevâtir bir sûrette, İbn-i Mes'ûd, İbn-i Abbâs, İbn-i Ömer, İmâm-ı Ali, Enes, Huzeyfe gibi pek çok eâzım-ı sahâbeden müteaddid tarîklerle haber verilmekle beraber, nass-ı Kur'ânla; ﴾ اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ ﴿ âyeti, o mu'cize-i kübrâyı âleme ilân etmiştir. O zamanın inatçı Kureyş müşrikleri, şu âyetin verdiği habere karşı inkâr ile mukàbele etmemişler, belki yalnız “sihirdir!” demişler. Demek kâfirlerce dahi kamerin inşikakı kat'îdir. Şu mu'cize-i kübrâyı, şakk-ı kamere dair yazdığımız Otuzbirinci Söz’e zeyl olan Şakk-ı Kamer Risalesi’ne havâle ederiz.

Hem Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nasıl ki arz ahâlisine inşikak-ı kamer mu'cizesini göstermiş, öyle de; semâvât ahâlisine,

Mi'râc mu'cize-i ekberini göstermiştir. İşte, Mi'râc denilen şu mu'cize-i a'zamı, Otuzbirinci Söz olan Mi'râc Risalesi’ne havâle ederiz. Çünkü o risale, o mu'cize-i kübrâyı, ne kadar nurânî ve àlî ve doğru olduğunu kat'î bürhânlarla, hattâ mülhidlere karşı da isbât etmiştir. Yalnız, mu'cize-i Mi'râcın mukaddimesi olan Beytü'l-Mukaddes seyahati ve sabahleyin Kureyş Kavmi, Ondan Beytü'l-Mukaddes’in ta'rifatını istemesi üzerine hâsıl olan bir mu'cizeyi bahsedeceğiz. Şöyle ki:

Mi'râc gecesinin sabahında, Mi'râcını Kureyş’e haber verdi. Kureyş tekzîb etti. Dediler: “Eğer Beytü'l-Mukaddes’e gitmiş isen, Beytü'l-Mukaddes’in kapılarını ve duvarlarını ve ahvâlini bize ta'rif et!” Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân ediyor ki:

فَكَرَبْتُ كَرْبًا لَمْ اَكْرُبْ مِثْلَهُ قَطُّ فَجَلَّى اللّٰهُ لِى بَيْتَ الْمَقْدِسِ وَكَشَفَ الْحُجُبَ بَيْنِى وَبَيْنَهُ حَتَّى رَاَيْتُهُ فَنَعَتُّهُ وَاَنَا اَنْظُرُ اِلَيْهِ

Yani: “Onların tekzîblerinden ve suâllerinden pek çok sıkıldım. Hattâ öyle bir sıkıntı hiç çekmemiştim. Birden Cenâb-ı Hak, Beytü'l-Mukaddes’i bana gösterdi. Ben de Beytü'l-Mukaddes’e bakıyorum, birer birer herşeyi ta'rif ediyordum.” İşte o vakit Kureyş, baktılar ki, Beytü'l-Mukaddes’ten doğru ve tam haber veriyor...

Hem Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Kureyş’e demiş ki: “Yolda giderken sizin bir kafilenizi gördüm; kafileniz yarın filân vakitte gelecek.” Sonra o vakit kafileye muntazır kaldılar. Kafile bir saat teehhür etmiş; Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ihbarı doğru çıkmak için, ehl-i tahkîkin tasdikiyle, güneş bir saat tevakkuf etmiş. Yani arz, Onun sözünü doğru çıkarmak için; vazifesini, seyahatini bir saat ta'til etmiştir ve o ta'tili, güneşin sükûnetiyle göstermiştir.

İşte Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir tek sözünün tasdiki için, koca arz vazifesini terkeder; koca güneş şâhid olur. Böyle bir zâtı tasdik etmeyen ve emrini tutmayanın, ne derece bedbaht olduğunu ve Onu tasdik edip emrine ﴾ سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا ﴿ diyenlerin ne kadar bahtiyar olduklarını anla, اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلَى الْاِيمَانِ وَالْاِسْلاَمِ de.

On Sekizinci İşaret

ONSEKİZİNCİ İŞÂRET:

Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın en büyük ve ebedî ve yüzer delâil-i nübüvveti câmi' ve kırk vecihle i'câzı isbât edilmiş bir mu'cizesi dahi Kur'ân-ı Hakîm’dir. İşte şu mu'cize-i ekberin beyânına dair Yirmibeşinci Söz, takriben yüzelli sahifede, kırk vech-i i'câzını icmâlen beyân ve isbât etmiştir. Öyle ise, şu mahzen-i mu'cizât olan mu'cize-i a'zamı o Söz’e havâle ederek, yalnız iki-üç nükteyi beyân edeceğiz:

Birinci Nükte

BİRİNCİ NÜKTE:

Eğer denilse: İ'câz-ı Kur'ân belâğattadır. Hâlbuki umum tabakàtın hakları var ki, i'câzında hisseleri bulunsun. Hâlbuki belâğattaki i'câzı, binde ancak bir muhakkìk âlim anlayabilir?..

Elcevab: Kur'ân-ı Hakîm’in her tabakaya karşı bir nev'i i'câzı vardır. Ve bir tarzda, i'câzının vücûdunu ihsâs eder. Meselâ: Ehl-i belâğat ve fesâhat tabakasına karşı, hàrikulâde belâğattaki i'câzını gösterir.

Ve ehl-i şiir ve hitâbet tabakasına karşı; garîb, güzel, yüksek üslûb-u bedî'in i'câzını gösterir. O üslûb herkesin hoşuna gittiği hâlde, kimse taklid edemiyor. Mürûr-u zaman o üslûbu ihtiyarlatmıyor, dâima genç ve tazedir. Öyle muntazam bir nesir ve mensûr bir nazmdır ki; hem àlî, hem tatlıdır.

Hem kâhinler ve gâibden haber verenler tabakasına karşı, hàrikulâde ihbarât-ı gaybiyedeki i'câzını gösterir.

Ve ehl-i tarih ve hâdisât-ı âlem ulemâsı tabakasına karşı, Kur'ândaki ihbarât ve hâdisât-ı ümem-i sâlife ve ahvâl ve vâkıât-ı istikbâliye ve berzahiye ve uhreviyedeki i'câzını gösterir.

Ve ictimâiyat-ı beşeriye ulemâsı ve ehl-i siyaset tabakasına karşı, Kur'ânın desâtir-i kudsiyesindeki i'câzını gösterir. Evet o Kur'ân’dan çıkan Şerîat-ı Kübrâ, o sırr-ı i'câzı gösterir.

Hem maârif-i İlâhiye ve hakàik-ı kevniyede tevağğul eden tabakaya karşı, Kur'ândaki hakàik-ı kudsiye-i İlâhiyedeki i'câzı gösterir veya i'câzın vücûdunu ihsâs eder.

Ve ehl-i tarîkat ve velâyete karşı, Kur'ân bir deniz gibi dâima temevvücde olan âyâtının esrârındaki i'câzını gösterir ve hâkezâ.. kırk tabakadan her tabakaya karşı bir pencere açar, i'câzını gösterir.

Hattâ, yalnız kulağı bulunan ve bir derece mânâ fehmeden avâm tabakasına karşı, Kur'ânın okunmasıyla başka kitaplara benzemediğini, kulak sâhibi tasdik eder.

Ve o âmî der ki: “Ya bu Kur'ân bütün dinlediğimiz kitapların aşağısındadır; bu ise, hiçbir düşman dahi diyemez ve hem yüz derece muhâldir. Öyle ise, bütün işitilen kitapların fevkındedir. Öyle ise, mu'cizedir.” İşte bu kulaklı âmînin fehmettiği i'câzı, ona yardım için bir derece izâh edeceğiz. Şöyle ki:

Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân, meydâna çıktığı vakit bütün âleme meydân okudu ve insanlarda iki şiddetli his uyandırdı:

Birisi: Dostlarında hiss-i taklidi; yani sevgili Kur'ânın üslûbuna karşı benzemeklik arzusu ve onun gibi konuşmak hissi...

İkincisi: Düşmanlarda bir hiss-i tenkid ve muâraza; yani Kur'ân üslûbuna mukàbele etmekle da'vâ-yı i'câzı kırmak hissi...

İşte bu iki hiss-i şedîd ile milyonlar Arabî kitaplar yazılmışlar, meydândadır. Şimdi bütün bu kitapların en belîğleri, en fasîhleri Kur'ânla beraber okunduğu vakit, her kim dinlese, kat'iyyen diyecek ki; Kur'ân bunların hiçbirisine benzemiyor. Demek Kur'ân, umum bu kitapların derecesinde değildir. Öyle ise herhalde, ya Kur'ân umumunun altında olacak; o ise yüz derece muhâl olmakla beraber, hiç kimse, hattâ şeytan bile olsa diyemez (Hâşiye) <ft3>[^8]</ft3> Öyle ise Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân, yazılan umum kitapların fevkındedir.

[^8]:(Hâşiye) Yirmialtıncı Mektûb'un ehemmiyetli Birinci Mebhası, şu cümlenin hâşiyesi ve izâhıdır.

Hattâ, mânâyı da fehmetmeyen câhil âmî tabakaya karşı da Kur'ân-ı Hakîm, usandırmamak sûretiyle i'câzını gösterir. Evet o âmî, câhil adam der ki: “En güzel, en meşhûr bir beyti iki-üç defa işitsem, bana usanç veriyor. Şu Kur'ân ise; hiç usandırmıyor; gittikçe daha ziyâde dinlemesi hoşuma gidiyor. Öyle ise bu, insan sözü değildir.”

Hem hıfza çalışan çocukların tabakasına karşı dahi, Kur'ân-ı Hakîm; o nâzik, zaîf, basit ve bir sahife kitabı hıfzında tutamayan o çocukların küçük kafalarında, o büyük Kur'ân ve çok yerlerinde iltibas ve müşevveşiyete sebebiyet veren birbirine benzeyen âyetlerin ve cümlelerin teşâbühüyle beraber; kemâl-i sühûletle, kolaylıkla o çocukların hâfızalarında yerleşmesi sûretinde, i'câzını onlara dahi gösterir.

Hattâ, az sözden ve gürültüden müteessir olan hastalara ve sekerâtta olanlara karşı Kur'ânın zemzemesi ve sadâsı; zemzem suyu gibi onlara hoş ve tatlı geldiği cihetle, bir nev'i i'câzını onlara da ihsâs eder.

Elhâsıl: Kırk muhtelif tabakàta ve ayrı ayrı insanlara, kırk vecihle Kur'ân-ı Hakîm, i'câzını gösterir veya i'câzının vücûdunu ihsâs eder. Kimseyi mahrum bırakmaz.

Hattâ yalnız gözü bulunan (Hâşiye) <ft3>[^9]</ft3> kulaksız, kalbsiz, ilimsiz tabakasına karşı da, Kur'ânın bir nev'i alâmet-i i'câzı vardır. Şöyle ki:

[^9]:(Hâşiye) Yalnız gözü bulunan; kulaksız, kalbsiz tabakasına karşı vech-i i'câzı, burada gayet mücmel ve muhtasar ve nâkıs kalmıştır. Fakat bu vech-i i'câzı Yirmidokuzuncu ve Otuzuncu Mektûblarda (Hâşiyecik) gayet parlak ve nurânî ve zâhir ve bâhir gösterilmiştir; hattâ körler de görebilir. O vech-i i'câzı gösterecek bir Kur'ân yazdırdık; İnşâallâh tab'edilecek; herkes de o güzel vechi görecektir. (Hâşiyecik) Otuzuncu Mektûb pek parlak tasavvur ve niyet edilmişti; fakat yerini başkasına, "İşârâtü'l-İ'câz"a verdi; kendisi meydâna çıkmadı.

Hâfız Osman hattıyla ve basmasıyla olan Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın yazılan kelimeleri birbirine bakıyor. Meselâ Sûre-i Kehf’te:

﴾ وَثَامِنُهُمْ كَلْبُهُمْ ﴿ kelimesi, altında yapraklar delinse; Sûre-i Fâtır’daki ﴾ قِطْمِيرٍ ﴿ kelimesi, az bir inhirafla görünecek ve o kelbin ismi de anlaşılacak. Ve Sûre-i Yâsîn’de iki defa ﴾ مُحْضَرُونَ ﴿ birbiri üstüne; Ve's-sâffât’taki ﴾ مُحْضَرِينَ ﴿ ve ﴾ مُحْضَرُونَ ﴿ hem birbirine, hem onlara bakıyor; biri delinse, ötekiler az bir inhirafla görünecek. Meselâ Sûre-i Sebe’in âhirinde, Sûre-i Fâtır’ın evvelindeki iki ﴾ مَثْنَى ﴿ birbirine bakar. Bütün Kur'ânda yalnız üç ﴾ مَثْنَى ﴿ dan ikisi birbirine bakmaları tesâdüfî olamaz. Ve bunların emsâli pek çoktur. Hattâ bir kelime, beş-altı yerde yapraklar arkasında, az bir inhirafla birbirine bakıyorlar. Ve Kur'ânın birbirine bakan iki sahifesinde, birbirine bakan cümleleri kırmızı kalemle yazılan bir Kur'ânı ben gördüm.. “Şu vaziyet dahi, bir nev'i mu'cizenin emâresidir” o vakit dedim. Daha sonra baktım ki Kur'ânın, müteaddid yapraklar arkasında birbirine bakar çok cümleleri var ki, mânidâr bir sûrette birbirine bakar. İşte tertib-i Kur'ân, irşad-ı Nebevî ile; münteşir ve matbu' Kur'ânlar da, ilhâm-ı İlâhî ile olduğundan; Kur'ân-ı Hakîm’in nakşında ve o hattında, bir nev'i alâmet-i i'câz işâreti var. Çünkü o vaziyet, ne tesâdüfün işi ve ne de fikr-i beşerin düşünüşüdür. Fakat bazı inhiraf var ki, o da tab’ın noksanıdır ki; tam muntazam olsaydı, kelimeler tam birbiri üzerine düşecekti.

Hem, Kur'ânın Medine’de nâzil olan mutavassıt ve uzun sûrelerinin herbir sahifesinde “Lafzullâh” pek bedî' bir tarzda tekrar edilmiş.

Ağleben ya beş, ya altı, ya yedi, ya sekiz, ya dokuz, ya onbir aded tekrar ile beraber bir yaprağın iki yüzünde ve karşı karşıya gelen sahifede güzel ve mânidâr bir münâsebet-i adediye gösterir. (Hâşiye -1, 2, 3, 4) <ft3>[^10]</ft3>

[^10]:(Hâşiye-1) Hem ehl-i zikir ve münâcâta karşı, Kur'ânın zînetli ve kafiyeli lafzı ve fesâhatli, san'atlı üslûbu ve nazarı kendine çevirecek belâğatın mezâyâsı çok olmakla beraber; ulvî ciddiyeti ve İlâhî huzuru ve cem'iyet hâtırı veriyor, ihlâl etmiyor. Hâlbuki o çeşit mezâyâ-yı fesâhat ve san'at-ı lafziye ve nazm ve kafiye; ciddiyeti ihlâl eder, zarâfeti işmâm ediyor, huzuru bozar, nazarı dağıtır. Hattâ münâcâtın en latîfi ve en ciddisi ve en ulvî nazımlı ve Mısır'ın kaht u galâsının sebeb-i ref'i olan İmâm-ı Şâfiî'nin meşhûr bir münâcâtını çok defa okuyordum. Gördüm ki; nazımlı, kafiyeli olduğu için münâcâtın ulvî ciddiyetini ihlâl eder. Sekiz-dokuz senedir virdimdir. Hakîki ciddiyeti, ondaki kafiye ve nazımla birleştiremedim. Ondan anladım ki; Kur'ânın hàs, fıtrî, mümtâz olan kafiyelerinde nazm ve mezâyâsında bir nev'i i'câzı var ki, hakîki ciddiyeti ve tam huzuru muhâfaza eder, ihlâl etmez. İşte ehl-i münâcât ve zikr, bu nev'i i'câzı aklen fehmetmezse de kalben hisseder. (Hâşiye-2) Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân'ın manevî bir sırr-ı i'câzı şudur ki: Kur'ân, İsm-i A'zama mazhar olan Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın pek büyük ve pek parlak derece-i îmânını ifâde ediyor. Hem, mukaddes bir harita gibi âlem-i âhiretin ve âlem-i rubûbiyetin yüksek hakikatlerini beyân eden, gayet büyük ve geniş ve àlî olan hak dinin mertebe-i ulviyesini fıtrî bir tarzda ifâde ediyor, ders veriyor. Hem Hàlık-ı Kâinâtın, Umum Mevcûdâtın Rabbi cihetinde, hadsiz izzet ve haşmetiyle hitâbını ifâde ediyor. Elbette bu sûretteki ifâde-i Furkàn'a ve bu tarzdaki beyân-ı Kur'âna karşı ﴿ قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰى اَنْ يَاْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْآنِ لاَ يَاْتُونَ بِمِثْلِهِ ﴾ sırrıyla bütün ukùl-ü beşeriye ittihâd etse, bir tek akıl olsa dahi; karşısına çıkamaz; muâraza edemez. اَيْنَ الثَّرَا مِنَ الثُّرَيَّا Çünkü şu üç esâs nokta-i nazarında, kat'iyyen kàbil-i taklid değildir ve tanzîr edilmez! (Hâşiye-3) Kur'ân-ı Hakîm'in umum sahifeleri âhirinde âyet tamam oluyor. Güzel bir kafiye ile nihâyeti hitâm buluyor. Bunun sırrı şudur ki: En büyük âyet olan Müdâyene âyeti, sahifeler için; Sûre-i İhlâs ve Kevser satırlar için bir vâhid-i kıyâsî ittihàz edildiğinden, Kur'ân-ı Hakîm'in bu güzel meziyeti ve i'câz alâmeti görülüyor. (Hâşiye-4) Bu makamın bu mebhasında gayet ehemmiyetli ve haşmetli ve büyük ve Risale-i Nurun muvaffakıyeti noktasında gayet zînetli ve sevimli ve müşevvik kerâmetin, pek az ve cüz'î vaziyet ve kısacık nümûnelerine ve küçücük emârelerine, acelelik belâsıyla iktifâ edilmiş. Hâlbuki, o büyük hakikat ve o sevimli kerâmet ise, tevâfuk nâmıyla beş-altı nev'ileri ile Risale-i Nurun bir silsile-i kerâmetini ve Kur'ânın göze görünen bir nev'i i'câzının lemeâtını ve rumûzât-ı gaybiyenin bir menba'-ı işârâtını teşkil ediyor. Sonradan, Kur'ânda "Lafzullâh" ın tevâfukundan çıkan bir lem'a-i i'câzı gösteren yaldız ile bir Kur'ân yazdırıldı. Hem Rumûzât-ı Semâniye nâmındaki sekiz küçük risaleler, hurûfât-ı Kur'âniyenin tevâfukâtından çıkan münâsebet-i latîfe ve işârât-ı gaybiyelerinin beyânında te'lif edildi. Hem Risale-i Nuru tevâfuk sırrıyla tasdik ve takdir ve tahsin eden Kerâmet-i Gavsiye ve üç Kerâmet-i Aleviye ve İşârât-ı Kur'âniye nâmındaki beş aded risaleler yazıldı. Demek Mu'cizât-ı Ahmediye'nin te'lifinde o büyük hakikat icmâlen hissedilmiş; fakat maatteessüf müellif yalnız bir tırnağını görüp göstermiş; daha arkasına bakmayarak koşup gitmiş.

İkinci Nükte

İKINCİ NÜKTE:

Hazret-i Mûsa Aleyhisselâm’ın zamanında sihrin revâcı olduğundan, mühim mu'cizâtı ona benzer bir tarzda geldiği ve Hazret-i İsâ Aleyhissalâm’ın zamanında ilm-i tıb revâcda olduğundan mu'cizâtının gâlibi o cinsten geldiği gibi, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın dahi zamanında Cezîretü'l-Arab’da en ziyâde revâcda dört şey idi:

Birincisi: Belâğat ve fesâhat.

İkincisi: Şiir ve hitâbet.

Üçüncüsü: Kâhinlik ve gâibden haber vermek.

Dördüncüsü: Hâdisât-ı mâziyeyi ve vâkıât-ı kevniyeyi bilmek idi.

İşte Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân geldiği zaman, bu dört nev'i ma'lûmât sâhiblerine karşı meydân okudu:

Başta ehl-i belâğata birden diz çöktürdü. Hayretle Kur'ânı dinlediler.

İkincisi ehl-i şiir ve hitâbet, yani muntazam nutuk okuyan ve güzel şiir söyleyenlere karşı öyle bir hayret verdi ki, parmaklarını ısırttı. Altun ile yazılan en güzel şiirlerini ve Kâbe duvarlarına medâr-ı iftihar için asılan meşhûr “Muallakàt-ı Seb'a”larını indirtti, kıymetten düşürdü.

Hem gâibden haber veren kâhinleri ve sâhirleri susturdu. Onların gaybî haberlerini onlara unutturdu. Cinnîlerini tardettirdi. Kâhinliğe hâtime çektirdi.

Hem ümem-i sâlifenin vekâyiine ve hâdisât-ı âlemin ahvâline vâkıf olanları, hurâfâttan ve yalandan kurtarıp, hakîki hâdisât-ı mâziyeyi ve nurlu olan vekâyi-i âlemi onlara ders verdi.

İşte bu dört tabaka, Kur'âna karşı kemâl-i hayret ve hürmetle onun önüne diz çökerek şâkird oldular. Hiçbirisi, hiçbir vakit bir tek sûreyle muârazaya kalkışamadılar...

Eğer denilse: Nasıl biliyoruz ki, kimse muâraza edemedi ve muâraza kàbil değil?

Elcevab: Eğer muâraza mümkün olsaydı, herhalde teşebbüs edilecekti. Çünkü muârazaya ihtiyaç şedîd idi. Zîra dinleri, malları, canları, iyâlleri tehlikeye düşüyor. Muâraza edilseydi kurtulurlardı. Eğer muâraza mümkün olsaydı, herhalde muâraza edecektiler. Eğer muâraza edilseydi, muâraza tarafdârları kâfirler, münâfıklar çok, hem pek çok olduğundan herhalde muârazaya tarafdâr çıkıp iltizam ederek, herkese neşredeceklerdi. –Nasıl ki İslâmiyetin aleyhinde herşeyi neşretmişler.– Eğer neşretseydiler ve muâraza olsaydı; her hâlde tarihlere, kitaplara şa'şaalı bir sûrette geçecekti. İşte meydânda bütün tarihler, kitaplar; hiçbirisinde Müseylime-i Kezzâb’ın birkaç fıkrasından başka yoktur. Hâlbuki Kur'ân-ı Hakîm, yirmiüç sene mütemâdiyen damarlara dokunduracak ve inâdı tahrîk edecek bir tarzda meydân okudu. Ve der idi ki:

“Şu Kur'ânın, Muhammedü'l-Emîn gibi bir ümmîden nazîrini yapınız ve gösteriniz.

Haydi, bunu yapamıyorsunuz; o zât ümmî olmasın, gayet âlim ve kâtib olsun.

Haydi bunu da getiremiyorsunuz; bir tek zât olmasın; bütün âlimleriniz, belîğleriniz toplansın, birbirine yardım etsin.. hattâ güvendiğiniz âliheleriniz size yardım etsin.

Haydi bununla da yapamayacaksınız; eskiden yazılmış belîğ eserlerden de istifade edip, hattâ gelecekleri de yardıma çağırıp, Kur'ânın nazîrini gösteriniz, yapınız.

Haydi bunu da yapamıyorsunuz; Kur'ânın mecmûuna olmasın da, yalnız on sûresinin nazîrini getiriniz.

Haydi on sûresine mukâbil hakîki doğru olarak bir nazîre getiremiyorsunuz; haydi hikâyelerden, asılsız kıssalardan terkîb ediniz. Yalnız nazmına ve belâğatına nazîre olsun getiriniz.

Haydi bunu da yapamıyorsunuz; bir tek sûresinin nazîrini getiriniz.

Haydi sûre uzun olmasın; kısa bir sûre olsun nazîrini getiriniz.

Yoksa; din, can, mal, iyâlleriniz; dünyada da, âhirette de tehlikeye düşecektir!”

İşte, sekiz tabakada, ilzam sûretinde, Kur'ân-ı Hakîm yirmiüç senede değil, belki bin üçyüz senede bütün ins ve cinne karşı bu meydânı okumuş ve okuyor. Hâlbuki evvelki zamanda o kâfirler can, mal ve iyâlini tehlikeye atıp en dehşetli yol olan harb yolunu ihtiyar ederek, en kolay ve en kısa olan muâraza yolunu terkettiler. Demek muâraza yolu mümkün değildi...

İşte hiçbir âkıl, hususan o zamanda Cezîretü'l-Arab’daki adamlar, hususan Kureyşliler gibi zekî adamlar; bir tek edîbleri, Kur'ânın bir tek sûresine nazîre yapıp Kur'ânın hücumundan kurtulmasını te'min ederek, kısa ve kolay yolu terkedip can, mal, iyâlini tehlikeye atıp en müşkülâtlı yola sülûk eder mi?

Elhâsıl: Meşhûr Câhız’ın dediği gibi: “Muâraza-i bilhurûf mümkün olmadı, muhârebe-i bissüyûfa mecbur oldular...”

Eğer denilse: Bazı muhakkìk ulemâ demişler ki: “Kur'ânın bir sûresine değil; bir tek âyetine, hattâ bir tek cümlesine, hattâ bir tek kelimesine muâraza edilmez ve edilmemiş.” Bu sözler mübâlağa görünüyor ve akıl kabûl etmiyor. Çünkü beşerin sözlerinde Kur'ân cümlelerine benzeyen çok cümleler var. Bu sözün sırr-ı hikmeti nedir?

Elcevab: İ'câz-ı Kur'ânda iki mezheb var:

Mezheb-i ekser ve râcih odur ki; Kur'ândaki letâif-i belâğat ve mezâyâ-yı meânî, kudret-i beşerin fevkındedir.

İkinci mercûh mezheb odur ki; Kur'ânın bir sûresine muâraza, kudret-i beşer dâhilindedir. Fakat Cenâb-ı Hak, mu'cize-i Ahmediye (A.S.M.) olarak men'etmiş. Nasıl ki; bir adam ayağa kalkabilir; fakat eser-i mu'cize olarak bir nebî dese ki: “Sen kalkamayacaksın!” o da kalkamazsa, mu'cize olur. Şu mezheb-i mercûha “Sarfe Mezhebi” denilir. Yani Cenâb-ı Hak cin ve insi men'etmiş ki, Kur'ânın bir sûresine mukàbele edebilsinler. Eğer men'etmeseydi, cin ve ins bir sûresine mukàbele ederdi. İşte şu mezhebe göre, “Bir kelimesine de muâraza edilmez” diyen ulemânın sözleri hakikattir. Çünkü, mâdem Cenâb-ı Hak, i'câz için onları men'etmiş; muârazaya ağızlarını açamazlar. Ağızlarını açsalar da; İzn-i İlâhî olmazsa kelimeyi çıkaramazlar.

Amma mezheb-i râcih ve ekser olan mezheb-i evvele göre dahi, o ulemânın beyân ettiği fikrin şöyle bir ince vechi vardır ki: Kur'ân-ı Hakîmin cümleleri, kelimeleri birbirine bakar. Bazı olur bir kelime, on yere bakar; onda, on nükte-i belâğat, on münâsebet bulunuyor. Nasıl ki İşârâtü'l-İ'câz nâmındaki tefsirde, Fâtiha’nın bazı cümleleri içinde ve ﴾ الٓمٓ ❀ ذٰلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ ﴿ cümleleri içinde, şu nüktelerden bazı nümûneleri göstermişiz.

Meselâ: Nasıl ki münakkaş bir sarayda, müteaddid, muhtelif nakışların düğümü hükmünde bir taşı, bütün nakışlara bakacak bir yerde yerleştirmek, bütün o duvarı nukùşuyla bilmeye mütevakkıftır. Hem nasıl ki, insanın başındaki gözbebeğini yerinde yerleştirmek, bütün cesedin münâsebâtını ve vezâif-i acîbesini ve gözün o vezâife karşı vaziyetini bilmekle oluyor. Öyle de: Ehl-i hakikatin çok ileri giden bir kısmı, Kur'ânın kelimâtında pek çok münâsebâtı ve sâir âyetlere, cümlelere bakan vücûhları, alâkaları göstermişler. Hususan ulemâ-i ilm-i hurûf daha ileri gidip, bir harf-i Kur'ânda, bir sahife kadar esrârı, ehline beyân ederek isbât etmişler. Hem mâdem Hàlık-ı küll-i şeyin kelâmıdır; herbir kelimesi, kalb ve çekirdek hükmüne geçebilir. (Etrafında, esrârdan müteşekkil bir cesed-i maneviye kalb ve bir şecere-i maneviyeye çekirdek hükmüne geçebilir.) İşte insanların sözlerinde, Kur'ânın kelimeleri gibi kelimeler, belki cümleler, âyetler bulunabilir. Fakat Kur'ânda, çok münâsebât gözetilerek bir tarz ile yerleştirildiği yerde; bir ilm-i muhît lâzım ki, öyle yerli yerine yerleşsin.

Üçüncü Nükte

ÜÇÜNCÜ NÜKTE:

Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hülâsatü'l-hülâsa bir icmâl-i mâhiyeti için, bir vakit Arabî ibare ile bir tefekkür-ü hakîkiyi, Cenâb-ı Hak benim kalbime ihsân etmişti. Şimdi aynen o tefekkürü, Arabî olarak yazacağız, sonra mânâsını beyân edeceğiz. İşte:

سُبْحَانَ مَنْ شَهِدَ عَلٰى وَحْدَانِيَّتِهِ وَصَرَّحَ بِاَوْصَافِ جَمَالِهِ وَجَلاَلِهِ وَكَمَالِهِ اَلْقُرْآنُ الْحَكِيمُ الْمُنَوَّرُ جِهَاتُهُ السِّتُّ اَلْحَاوِى لِسِرِّ اِجْمَاعِ كُلِّ كُتُبِ الْاَنْبِيَاءِ وَالْاَوْلِيَاءِ وَالْمُوَحِّدِينَ الْمُخْتَلِفِينَ فِى الْاَعْصَارِ وَالْمَشَارِبِ وَالْمَسَالِكِ الْمُتَّفِقِينَ بِقُلُوبِهِمْ وَعُقُولِهِمْ عَلٰى تَصْدِيقِ اَسَاسَاتِ الْقُرْآنِ وَكُلِّيَّاتِ اَحْكَامِهِ عَلٰى وَجْهِ الْاِجْمَالِ وَهُوَ مَحْضُ الْوَحْىِ بِاِجْمَاعِ الْمُنْزِلِ وَالْمُنْزَلِ وَالْمُنْزَلِ عَلَيْهِ وَعَيْنُ الْهِدَايَةِ بِالْبَدَاهَةِ وَمَعْدَنُ اَنْوَارِ الْاِيمَانِ بِالضَّرُورَةِ وَمَجْمَعُ الْحَقَائِقِ بِالْيَقِينِ وَمُوصِلٌ اِلَى السَّعَادَةِ بِالْعَيَانِ وَذُو الْاَثْمَارِ الْكَامِلِينَ بِالْمُشَاهَدَةِ وَمَقْبُولُ الْمَلَكِ وَالْاِنْسِ وَالْجَانِّ بِالْحَدْسِ الصَّادِقِ مِنْ تَفَارِيقِ الْاَمَارَاتِ وَالْمُؤَيَّدُ بِالدَّلاَئِلِ الْعَقْلِيَّةِ بِاِتِّفَاقِ الْعُقَلاَءِ الْكَامِلِينَ وَالْمُصَدَّقُ مِنْ جِهَةِ الْفِطْرَةِ السَّلِيمَةِ بِشَهَادَةِ اِطْمِئْنَانِ الْوِجْدَانِ وَالْمُعْجِزَةُ الْاَبَدِيَّةُ الْبَاقِى وَجْهُ اِعْجَازِهِ عَلٰى مَرِّ الزَّمَانِ بِالْمُشَاهَدَةِ وَالْمُنْبَسِطُ دَائِرَةُ اِرْشَادِهِ مِنَ الْمَلَاِ الْاَعْلَى اِلَى مَكْتَبِ الصِّبْيَانِ يَسْتَفِيدُ مِنْ عَيْنِ دَرْسٍ اَلْمَلٰئِكَةُ مَعَ الصَّبِيِّينَ وَكَذَا هُوَ ذُو الْبَصَرِ الْمُطْلَقِ يَرَى الْاَشْيَاءَ بِكَمَالِ الْوُضُوحِ وَالظُّهُورِ وَيُحِيطُ بِهَا وَيُقَلِّبُ الْعَالَمَ فِى يَدِهِ وَيُعَرِّفُهُ لَنَا كَمَا يُقَلِّبُ صَانِعُ السَّاعَةِ السَّاعَةَ فِى كَفِّهِ وَيُعَرِّفُهَا لِلنَّاسِ فَهٰذَا الْقُرْآنُ الْعَظِيمُ الشَّانِ هُوَ الَّذِى يَقُولُ مُكَرَّرًا

﴿ اَللّٰهُ لااِلٰهَاِلَّاهُوَ ﴾ ﴿ فَاعْلَمْ اَنَّـهُ لاَاِلٰهَاِلَّااللّٰهُ ﴾

İşte şu tefekkür-ü Arabînin tercümesi ve meâli şudur ki, yani:

Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın altı ciheti parlaktır ve nurludur. Evhâm ve şübehât içine giremez. Çünkü arkası Arş’a dayanıyor;

o cihette nur-u vahiy var. Önünde ve hedefinde saâdet-i dâreyn var. Ebede, âhirete el atmış; Cennet ve saâdet nuru var. Üstünde sikke-i i'câz parlıyor. Altında bürhân ve delil direkleri var. İçi hàlis hidayet... Sağı ﴾ اَفَلاَ يَعْقِلُونَ ﴿ ler ile ukùlü istintakla “Sadakte” dedirtiyor. Solunda; kalblere ezvâk-ı rûhâni vermekle, vicdânları istişhâd ederek “Bârekallâh” dediren Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’a hangi köşeden, hangi cihetten evhâm ve şübehâtın hırsızları girebilir!..

Evet Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân; asırları, meşrebleri, meslekleri muhtelif olan enbiyânın, evliyânın, muvahhidînin kitaplarının sırr-ı icmâını câmi'dir. Yani bütün o ehl-i kalb ve akıl, Kur'ân-ı Hakîm’in mücmel ahkâmını ve esâsâtını tasdik eder bir sûrette, o esâsâtı kitaplarında zikredip kabûl etmişler. Demek onlar, Kur'ân şecere-i semâvîsinin kökleri hükmündedirler.

Hem Kur'ân-ı Hakîm vahye istinâd ediyor ve vahiydir. Çünkü; Kur'ânı nâzil eden Zât-ı Zülcelâl, Mu'cizât-ı Ahmediye (A.S.M.) ile, Kur'ân vahiy olduğunu gösterir, isbât eder. Ve nâzil olan Kur'ân dahi, üstündeki i'câz ile gösterir ki, Arş’tan geliyor. Ve münzel-i aleyh olan Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bidâyet-i vahiydeki telâşı ve nüzûl-i vahiy vaktindeki vaziyet-i bî-hûşu ve herkesten ziyâde Kur'âna karşı ihlâs ve hürmeti gösteriyor ki; vahiy olup ezelden geliyor. Ona misâfir oluyor.

Hem o Kur'ân, bilbedâhe mahz-ı hidayettir. Çünkü onun muhâlifi, bilmüşâhede küfrün dalâletidir. Hem bizzarûre Kur'ân envâr-ı îmâniyenin mâdenidir. Elbette envâr-ı îmâniyenin aksi, zulümâttır. Çok Sözlerde bunu kat'î olarak isbât etmişiz.

Hem Kur'ân; bilyakìn, hakàikın mecma’ıdır. Hayâlât ve hurâfât, içine giremez. Teşkil ettiği hakikatli Âlem-i İslâmiyet, izhâr ettiği esâslı Şerîat ve gösterdiği àlî kemâlâtın şehâdetiyle; âlem-i gayba ait olan bahislerinde dahi, âlem-i şehâdetteki bahisleri gibi, ayn-ı hakàik olduğunu ve içinde hilâf bulunmadığını isbât eder.

Hem Kur'ân; bil'ayân ve şübhesiz, saâdet-i dâreyne îsâl eder, beşeri ona sevkeder. Kimin şübhesi varsa, bir defa Kur'ânı okusun ve dinlesin ne diyor.

Hem Kur'ânın verdiği meyveler; hem mükemmeldir, hem hayatdârdır. Öyle ise, Kur'ân ağacının kökü hakikattedir, hayatdârdır. Çünkü meyvenin hayatı, ağacın hayatına delâlet eder. İşte bak; her asırda ne kadar asfiyâ ve evliyâ gibi mükemmel ve kâmil zîhayat ve zînur meyveler vermiş.

Hem hadsiz müteferrik emârelerden neş'et eden bir hads ve kanâatle Kur'ân; hem ins, hem cin, hem meleğin makbûlü ve merğûbudur ki; okunduğu vakit, onlar iştiyakla pervâne gibi etrafına toplanıyorlar.

Hem Kur'ân vahiy olmakla beraber, delâil-i akliye ile te'yid ve tahkîm edilmiş. Evet kâmil ukalânın ittifakı buna şâhiddir. Başta ulemâ-i ilm-i kelâmın allâmeleri ve İbn-i Sînâ, İbn-i Rüşd gibi felsefenin dâhîleri müttefikan esâsât-ı Kur'âniyeyi; usûlleriyle, delilleriyle isbât etmişler.

Hem Kur'ân, fıtrat-ı selîme cihetiyle musaddaktır. Eğer bir ârıza ve bir maraz olmazsa; herbir fıtrat-ı selîme, Onu tasdik eder. Çünkü itmi'nân-ı vicdân ve istirahat-i kalb, Onun envârıyla olur. Demek fıtrat-ı selîme, vicdânın itmi'nânı şehâdetiyle, Onu tasdik ediyor. Evet fıtrat, lisân-ı hâliyle Kur'âna der: “Fıtratımızın kemâli sensiz olamaz!” Şu hakikati çok yerlerde isbât etmişiz.

Hem Kur'ân, bilmüşâhede ve bilbedâhe, ebedî ve dâimî bir mu'cizedir. Her vakit i'câzını gösterir. Sâir mu'cizât gibi sönmez, vakti bitmez; ebedîdir.

Hem Kur'ânın mertebe-i irşadında öyle bir genişlik var ki; bir tek dersinde, Hazret-i Cibrîl (A.S.), bir tıfl-ı nevresîde ile omuz omuza o dersi dinler, hisselerini alırlar. Ve İbn-i Sînâ gibi en dâhî feylesof, en âmî bir ehl-i kırâatle diz dize aynı dersi okurlar, derslerini alırlar. Hattâ bazen olur ki, o âmî adam kuvvet ve safvet-i îmân cihetiyle, İbn-i Sînâ’dan daha ziyâde istifade eder.

Hem Kur'ânın içinde öyle bir göz var ki; bütün kâinâtı görür, ihâta eder ve bir kitabın sahifeleri gibi kâinâtı göz önünde tutar, tabakàtını ve âlemlerini beyân eder. Bir saatin san'atkârı nasıl saatini çevirir, açar, gösterir, ta'rif eder; Kur'ân dahi, elinde kâinâtı tutmuş öyle yapıyor. İşte şöyle bir Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân’dır ki: ﴾ فَاعْلَمْ اَنَّـهُ لاَاِلٰهَاِلَّااللّٰهُ ﴿ der, vahdâniyeti ilân eder.

اَللّٰهُمَّ اجْعَلِ الْقُرْآنَ لَنَا فِى الدُّنْيَا قَرِينًا وَفِى الْقَبْرِ مُونِسًا وَفِى الْقِيَامَةِ شَفِيعًا وَعَلَى الصِّرَاطِ نُورًا وَمِنَ النَّارِ سِتْرًا وَحِجَابًا وَفِى الْجَنَّةِ رَفِيقًا وَاِلَى الْخَيْرَاتِ كُلِّهَا دَلِيلاً وَاِمَامًا

اَللّٰهُمَّ نَوِّرْ قُلُوبَنَا وَقُبُورَنَا بِنُورِ الْاِيمَانِ وَالْقُرْآنِ وَنَوِّرْ بُرْهَانَ الْقُرْآنِ بِحَقِّ وَبِحُرْمَةِ مَنْ اُنْزِلَ عَلَيْهِ الْقُرْآنُ عَلَيْهِ وَعَلٰى آلِهِ الصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ مِنَ الرَّحْمنِ الْحَنَّانِ آمِينَ

On Dokuzuncu Nükteli İşaret

ONDOKUZUNCU NÜKTELİ İŞÂRET:

Sâbık işâretlerde, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Cenâb-ı Hakk’ın resûlü olduğu gayet kat'î ve şübhesiz bir sûrette isbât edildi. İşte risaleti binler delâil-i kat'iyye ile sâbit olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, vahdâniyet-i İlâhiyenin ve saâdet-i ebediyenin en parlak bir delili ve en kat'î bir bürhânıdır. Biz şu işârette; o müşrık, parlak delile ve nâtık-ı sâdık bürhâna, hülâsatü'l-hülâsa bir icmâl ile küçük bir ta'rif yapacağız. Çünkü mâdem O delildir ve neticesi mârifet-i İlâhiyedir; elbette delili tanımak ve vech-i delâletini bilmek lâzımdır. Öyle ise, biz de gayet muhtasar bir hülâsa ile, vech-i delâletini ve sıhhatini beyân edeceğiz. Şöyle ki:

Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, şu kâinâtın mevcûdâtı gibi, Hàlık-ı Kâinâtın vücûduna ve vahdetine kendi zâtı delâlet ettiği gibi; o kendi delâlet-i zâtiyesini, bütün mevcûdâtın delâletiyle beraber, lisânıyla ilân etmiştir. Mâdem delildir; biz O delilin hüccet ve istikametine ve sıdk ve hakkâniyetine “Onbeş Esâs”ta işâret ederiz:

Birinci Esas

Birinci Esâs: Hem zâtıyla, hem lisânıyla, hem delâlet-i hâliyle, hem kàliyle kâinâtın Sâni'ine delâlet eden şu delil; hem hakikat-i kâinâtça musaddak, hem sâdıktır. Çünkü bütün mevcûdâtın vahdâniyete delâletleri elbette vahdâniyeti söyleyen Zâtı tasdik hükmündedir. Demek söylediği da'vâ da, umum kâinâtça musaddaktır. Hem, beyân ettiği kemâl-i mutlak olan vahdâniyet-i İlâhiye ve hayr-ı mutlak olan saâdet-i ebediye, bütün hakàik-ı âlemin hüsün ve kemâline muvâfık ve mutâbık olduğundan; O, da'vâsında elbette sâdıktır. Demek Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, vahdâniyet-i İlâhiyeye ve saâdet-i ebediyeye bir bürhân-ı nâtık-ı sâdık ve musaddaktır.

İkinci Esas

İkinci Esâs: Hem O delil-i sâdık ve musaddak, mâdem umum enbiyânın fevkınde binler mu'cizât ve neshedilmeyen bir şerîat ve umum cin ve inse şâmil bir dâvet sâhibi olduğundan, elbette umum enbiyânın reisidir. Öyle ise, umum enbiyânın mu'cizâtlarının sırrını ve ittifaklarını câmi'dir. Demek bütün enbiyânın kuvvet-i icmâı ve mu'cizâtlarının şehâdeti, Onun sıdk ve hakkâniyetine bir nokta-i istinâd teşkil eder. Hem Onun terbiyesi ve irşadı ve nur-u Şerîatıyla kemâl bulan bütün evliyâ ve asfiyânın sultanı ve üstadıdır. Öyle ise, onların sırr-ı kerâmetlerini ve icmâkârâne tasdiklerini ve tahkîklerinin kuvvetini câmi'dir. Çünkü onlar, üstadlarının açtığı ve kapıyı açık bıraktığı yolda gitmişler, hakikati bulmuşlar. Öyle ise, onların bütün kerâmetleri ve tahkîkatları ve icmâları, O mukaddes üstadlarının sıdk ve hakkâniyeti için bir nokta-i istinâd te'min eder.

Hem O bürhân-ı vahdâniyet, sâbık işâretlerde görüldüğü gibi; o kadar kat'î, yakìnî ve bâhir mu'cizeleri ve hàrika irhâsatları ve şübhesiz delâil-i nübüvveti var ve O Zâtı öyle bir tasdik ediyor ki, kâinât toplansa onların tasdikini ibtal edemez...

Üçüncü Esas

Üçüncü Esâs: Hem O mu'cizât-ı bâhire sâhibi olan vahdâniyet dellâlı ve saâdet-i ebediye müjdecisi, kendi Zât-ı Mübârekinde öyle ahlâk-ı àliye ve vazife-i risaletinde öyle secâya-yı sâmiye ve tebliğ ettiği şerîat ve dininde öyle hasâil-i gâliye vardır ki; en şedîd düşman dahi Onu tasdik ediyor, inkâra mecâl bulamıyor. Mâdem zâtında ve vazifesinde ve dininde, en yüksek ve güzel ahlâkları ve en ulvî ve mükemmel seciyeleri ve en kıymetdâr ve makbûl hasletleri bulunuyor; elbette O zât, mevcûdâttaki kemâlâtın ve ahlâk-ı àliyenin misâli ve mümessili ve timsâli ve üstadıdır. Öyle ise, zâtında ve vazifesinde ve dininde şu kemâlât ise; hakkâniyetine ve sıdkına o kadar kuvvetli bir nokta-i istinâddır ki, hiçbir cihette sarsılmaz.

Dördüncü Esas

Dördüncü Esâs: Hem mâden-i kemâlât ve muallim-i ahlâk-ı àliye olan O dellâl-ı vahdâniyet ve saâdet, kendi kendine söylemiyor; belki söylettiriliyor. Evet, Hàlık-ı Kâinât tarafından söylettiriliyor. Üstad-ı Ezelî’sinden ders alır; sonra ders verir. Çünkü, sâbık işâretlerde kısmen beyân edilen binler delâil-i nübüvvetle; Hàlık-ı Kâinât, bütün o mu'cizâtı Onun elinde halk etmekle gösterdi ki: O, Onun hesabına konuşuyor, Onun kelâmını tebliğ ediyor. Hem Ona gelen Kur'ân ise; içinde, dışında kırk vech-i i'câz ile gösterir ki; O, Cenâb-ı Hakk’ın tercümânıdır. Hem O, kendi zâtında bütün ihlâsıyla ve takvâsıyla ve ciddiyetiyle ve emânetiyle ve sâir bütün ahvâl ve etvârıyla gösterir ki; O kendi nâmına, kendi fikriyle demiyor.. belki Hàlık’ı nâmına konuşuyor. Hem Onu dinleyen bütün ehl-i hakikat, keşif ve tahkîk ile tasdik etmişler ve ilmelyakìn îmân etmişler ki: O kendi kendine konuşmuyor, belki Hàlık-ı Kâinât Onu konuşturuyor, ders veriyor, Onunla ders verdiriyor. Öyle ise; Onun sıdk ve hakkâniyeti, bu dört gayet kuvvetli esâsların icmâına istinâd eder.

Beşinci Esas

Beşinci Esâs: Hem, O tercümân-ı kelâm-ı Ezelî; ervâhları görüyor, melâikelerle sohbet ediyor, cin ve insi de irşad ediyor. Değil ins ve cin âlemi, belki âlem-i Ervâh ve âlem-i Melâike fevkınde ders alıyor. Ve mâverâsında münâsebeti var ve ıttılâ'ı vardır. Sâbık mu'cizâtı ve tevâtürle kat'î mâcera-yı hayatı, şu hakikati isbât etmiştir. Öyle ise kâhinler ve sâir gâibden haber verenler gibi, Onun haberlerine değil cin, değil ervâh, değil melâike; belki Cibrîl’den başka Melâike-i Mukarrebîn dahi karışamıyor. Hattâ ekser evkàtta, Onun arkadaşı olan Hazret-i Cebrâil’i dahi bazı geri bırakıyor.

Altıncı Esas

Altıncı Esâs: Hem O (melek, cin ve beşerin seyyidi olan) zât, şu kâinât ağacının en münevver ve mükemmel meyvesi ve rahmet-i İlâhiyenin timsâli ve muhabbet-i Rabbâniyenin misâli ve Hakkın en münevver bür­hânı ve hakikatin en parlak sirâcı ve tılsım-ı kâinâtın miftâhı ve muammâ-yı hilkatin keşşâfı ve hikmet-i âlemin şârihi ve saltanat-ı İlâhiyenin dellâlı ve mehâsin-i san'at-ı Rabbâniyenin vassâfı ve câmiiyet-i isti'dat cihetiyle O zât, mevcûdâttaki kemâlâtın en mükemmel enmûzecidir. Öyle ise, O zâtın şu evsâfı ve şahsiyet-i maneviyesi işâret eder, belki gösterir ki: O zât, kâinâtın illet-i gayesidir. Yani; O zâta, şu kâinâtın Hàlık’ı bakmış, kâinâtı halketmiştir. Eğer Onu icâd etmeseydi, kâinâtı dahi icâd etmezdi denilebilir. Evet, cin ve inse getirdiği hakàik-ı Kur'âniye ve envâr-ı îmâniye ve zâtında görünen ahlâk-ı àliye ve kemâlât-ı sâmiye, şu hakikate şâhid-i kàtı’dır.

Yedinci Esas

Yedinci Esâs: Hem O bürhân-ı Hak ve sirâc-ı hakikat, öyle bir din ve şerîat göstermiştir ki; iki cihanın saâdetini te'min edecek desâtiri câmi'dir. Ve câmi' olmakla beraber, kâinâtın hakàikını ve vezâifini ve Hàlık-ı Kâinâtın esmâsını ve sıfâtını, kemâl-i hakkâniyetle beyân etmiştir. İşte o İslâmiyet ve Şerîat, öyle bir tarzda muhît ve mükemmeldir ve öyle bir sûrette kâinâtı kendiyle beraber ta'rif eder ki: Onun mâhiyetine dikkat eden elbette anlar ki; o din, bu güzel kâinâtı yapan Zâtın, o kâinâtı kendiyle beraber ta'rif edecek bir beyânnâmesidir ve bir ta'rifesidir. Nasıl ki bir sarayın ustası, o saraya münâsib bir ta'rife yapar. Kendini vasıflarıyla göstermek için, bir ta'rife kaleme alır, öyle de; Din ve Şerîat-ı Muhammediye’de (A.S.M.) öyle bir ihâta, bir ulviyet, bir hakkâniyet görünüyor ki; kâinâtı halk ve tedbir edenin kaleminden çıktığını gösterir. Ve o kâinâtı güzelce tanzim eden kim ise, şu dini güzelce tanzim eden yine Odur. Evet o nizâm-ı ekmel, elbette bu nazm-ı ecmeli ister.

Sekizinci Esas

Sekizinci Esâs: İşte mezkûr sıfatlarla muttasıf ve her cihet ile sarsılmaz kuvvetli istinâd noktalarına dayanan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, âlem-i şehâdete müteveccih olarak, âlem-i gayb nâmına, cin ve insin başları üzerine ilân ederek; istikbâlde gelecek asırlar arkasında duran akvâma ve milletlere hitâb edip öyle bir nidâ eder ki; umum cin ve inse, umum yerlere, umum asırlara işittiriyor. Evet, işitiyoruz!..

Dokuzuncu Esas

Dokuzuncu Esâs: Hem öyle yüksek, kuvvetli hitâb ediyor ki; bütün asırlar Onu dinler. Evet, aks-i sadâsını herbir asır işitiyor...

Onuncu Esas

Onuncu Esâs: Hem O zâtın gidişatında görünüyor ki; görüyor, öyle haber veriyor. Çünkü en tehlikeli vakitlerde, kemâl-i metânetle tereddüdsüz, telâşsız söylüyor. Bazı olur tek başıyla dünyaya meydân okuyor...

On Birinci Esas

Onbirinci Esâs: Hem bütün kuvvetiyle öyle kuvvetli dâvet edip çağırır ki; yarı yeri ve nev'-i beşerin beşte birini sesine karşı “Lebbeyk!” dedirtti, ﴾ سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا ﴿ söylettirdi.

On İkinci Esas

Onikinci Esâs: Hem öyle bir ciddiyetle dâvet ve öyle esâslı bir sûrette terbiye eder ki; düsturlarını asırların cebhesinde ve aktârın taşlarında nakşediyor ve dehirlerin yüzlerinde pâyidâr ediyor...

On Üçüncü Esas

Onüçüncü Esâs: Hem tebliğ ettiği ahkâmın sağlamlığına öyle bir vüsûk ve güvenmekle söylüyor ve dâvet ediyor ki; dünya toplansa, Onu bir hükmünden geri çevirip pişman edemez. Buna şâhid bütün tarih-i hayatı ve siyer-i seniyesidir.

On Dördüncü Esas

Ondördüncü Esâs: Hem öyle bir itmi'nân ile, bir i'timâd ile dâvet eder, tebliğ eder ki; kimseden minnet almaz.. Hiçbir müşkülâta karşı telâş etmez; tereddüdsüz, kemâl-i samîmiyetle ve safvetle ve herkesten evvel kendisi amel edip kabûl ederek, getirdiği ahkâmı ilân eder. Buna şâhid ise; herkesçe, dost ve düşmanca ma'lûm olan meşhûr zühdü ve istiğnâsı ve dünyanın fânî müzeyyenâtına adem-i tenezzülüdür.

On Beşinci Esas

Onbeşinci Esâs: Hem getirdiği dine herkesten ziyâde itâati ve Hàlık’ına karşı herkesten ziyâde ubûdiyeti ve menhiyâta karşı herkesten ziyâde takvâsı, kat'iyyen gösterir ki: O, Sultan-ı Ezel ve Ebedin mübelliğidir, elçisidir. Ve O, Ma'bûd-u Bilhakkın en hàlis abdidir ve kelâm-ı Ezelî’nin tercümânıdır.

Şu onbeş aded esâsların neticesi şudur ki: Mezkûr evsâf ile muttasıf şu Zât; bütün kuvvetiyle, bütün hayatında mükerreren ve mütemâdiyen ﴾ فَاعْلَمْ اَنَّـهُ لاَاِلٰهَاِلَّااللّٰهُ ﴿ der, vahdâniyeti ilân eder.

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلٰى آلِهِ عَدَدَ حَسَنَاتِ اُمَّتِهِ

﴿ سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ ﴾ ∗∗∗