Birincisi: İhtiyarlık sırrıyla, hemen ekseriyet-i mutlaka ile, akran ve ahbabım ve akàribimden yalnız ve garîb kaldım. Onlar beni bırakıp âlem-i Berzaha gittiklerinden neş'et eden hazîn bir gurbeti hissettim. İşte şu gurbet içinde ayrı diğer bir dâire-i gurbet açıldı. O da geçen bahar gibi alâkadar olduğum ekser mevcûdât beni bırakıp gittiklerinden hâsıl olan firkatli bir gurbeti hissettim. Ve şu gurbet içinde bir dâire-i gurbet daha açıldı ki, vatanımdan ve akàribimden ayrı düşüp, yalnız kaldığımdan tevellüd eden firkatli bir gurbeti hissettim. Ve şu gurbet içinde, gecenin ve dağların garîbâne vaziyeti bana rikkatli bir gurbeti daha hissettirdi. Ve şu gurbetten dahi şu fânî misâfirhâneden ebedü'l-âbâd tarafına harekete âmâde olan rûhumu, fevkalâde bir gurbette gördüm.
Altıncı Mektûb
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
سَلاَمُ اللّٰهِ وَرَحْمَتُهُ وَبَرَكَاتُهُ عَلَيْكُمَا وَعَلٰى اِخْوَانِكُمَا مَادَامَ الْمَلَوَانِ وَتَعَاقَبَ الْعَصْرَانِ وَمَادَارَ الْقَمَرَانِ وَاسْتَقْبَلَ الْفَرْقَدَانِ
Gayretli kardeşlerim, hamiyetli arkadaşlarım ve dünya denilen diyar-ı gurbette medâr-ı tesellîlerim!
Mâdem Cenâb-ı Hak sizleri, fikrime ihsân ettiği mânâlara hissedar etmiştir; elbette hissiyatıma da hissedar olmak hakkınızdır. Sizleri ziyâde müteessir etmemek için, gurbetimdeki firkatimin ziyâde elim kısmını tayyedip, bir kısmını sizlere hikâye edeceğim. Şöyle ki:
Şu iki-üç aydır pek yalnız kaldım. Bazen onbeş-yirmi günde bir defa misâfir yanımda bulunur. Sâir vakitlerde yalnızım. Hem yirmi güne yakındır, dağcılar yakınımda yok, dağıldılar...
İşte gece vakti, şu garîbâne dağlarda, sessiz, sedâsız, yalnız, ağaçların hazînâne hemhemeleri içinde, kendimi birbiri içinde beş muhtelif renkli gurbetlerde gördüm.
Birden “Fesübhânallâh” dedim; bu gurbetlere ve karanlıklara nasıl dayanılır... düşündüm. Kalbim feryâd ile dedi:
Yâ Rab! Garîbem, bîkesem, zaîfem, nâtuvânem, alîlem, âcizem, ihtiyarem. Bî-ihtiyarem, el-amân-gûyem, afv cûyem, meded-hâhem zidergâhet İlâhî!
Birden nur-u îmân, feyz-i Kur'ân, lütf-u Rahmân imdâdıma yetiştiler. O beş karanlıklı gurbetleri, beş nurânî ünsiyet dâirelerine çevirdiler.
Lisânım, ﴾ حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ ﴿ söyledi.
Kalbim:
﴿ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لااِلٰهَاِلَّاهُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ ﴾
âyetini okudu. Aklım dahi ızdırâbından ve dehşetinden feryâd eden nefsime hitâben dedi:
Bırak bîçâre feryâdı, belâdan kıl tevekkül. Zîra feryâd, belâ-ender, hatâ-ender belâdır bil.
Belâ vereni buldunsa eğer; safâ-ender, vefâ-ender, atâ-ender belâdır bil.
Mâdem öyle, bırak şekvâyı şükret, çün belâbil, demâ keyfinden güler hep gül-mül.
Ger bulmazsan, bütün dünya cefâ-ender, fenâ-ender, hebâ-ender belâdır bil.
Cihan dolu belâ başında varken, ne bağırırsın küçücük bir belâdan, gel tevekkül kıl.
Tevekkül ile belâ yüzünde gül, tâ o da gülsün; o güldükçe küçülür, eder tebeddül.
Hem üstadlarımdan Mevlâna Celâleddin’in nefsine dediği gibi dedim:
<fr3>اُو گُفْتْ اَلَسْتُ وتُو گُفْتِى بَلَى شُكْرِ بَلَى چِيسْت كَشِيدَنْ بَلاَ </fr3>
<fr3>سِرِّ بَلاَچِيسْت كِه يَعْنِى مَنَمْ حَلْقَه زَنِ دَرْگَهِ فَقْر وفَنَا</fr3>
O vakit nefsim dahi: “Evet evet.. acz ve tevekkül ile, fakr ve ilticâ ile nur kapısı açılır, zulmetler dağılır. Elhamdülillâhi alâ nuri'l-îmân ve'l-İslâm” dedi. Meşhûr Hikem-i Atâiyenin şu fıkrası:
مَاذَا وَجَدَ مَنْ فَقَدَهُ ❀ وَمَاذَا فَقَدَ مَنْ وَجَدَهُ
Yani: “Cenâb-ı Hakk’ı bulan, neyi kaybeder? Ve Onu kaybeden, neyi kazanır?” Yani;“Onu bulan herşeyi bulur, Onu bulmayan hiçbir şey bulmaz, bulsa da başına belâ bulur.” Ne derece àlî bir hakikat olduğunu gördüm ve طُوبَى لِلْغُرَبَاءِ hadîsinin sırrını anladım, şükrettim.
İşte kardeşlerim, karanlıklı bu gurbetler, çendan nur-u îmânla nurlandılar; fakat yine bende bir derece hükümlerini icra ettiler ve şöyle bir düşünceyi verdiler: “Mâdem ben garîbim ve gurbetteyim ve gurbete gideceğim; acaba şu misâfirhânedeki vazifem bitmiş midir? Tâ ki sizleri ve Sözler’i tevkîl etsem ve bütün bütün alâkamı kessem.” fikri hâtırıma geldi. Onun için sizden sormuştum ki; “Acaba yazılan Sözler kâfî midir, noksanı var mı? Yani vazifem bitmiş midir? Tâ ki rahat-ı kalble kendimi nurlu, zevkli hakîki bir gurbete atıp, dünyayı unutup, Mevlâna Celâleddin’ in dediği gibi
<fr3>دَانِى سَمَاعْ چِه بُوَدْ بِى خُودْ شُدَنْ زِهَسْتِى</fr3>
<fr3>اَنْدَرْ فَنَاىِ مُطْلَقْ ذَوْقِ بَقَا چَشِيدَنْ</fr3>
deyip, ulvî bir gurbeti arayabilir miyim?” diye sizi o suâller ile tasdî' etmiştim.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Said Nursî ∗∗∗