Mektubat

Yirmialtıncı Mektûb

34. bölüm / 54

Yirmialtıncı Mektûb

[Şu Yirmialtıncı Mektûb, birbiriyle münâsebeti az “ Dört Mebhas ” tır.]

Birinci Mebhas

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴾

﴿ وَاِمَّا يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِ اِنَّـهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ ﴾

HÜCCETÜ'L-KUR'ÂN ALE'Ş-ŞEYTAN VE HİZBİHİ

İblisi ilzam, şeytanı ifhàm (اِفْحَامْ) , ehl-i tuğyanı iskât eden Birinci Mebhas; bîtarafâne muhâkeme içinde şeytanın müdhiş bir desîsesini, kat'î bir sûrette reddeden bir vâkıadır. O vâkıanın mücmel bir kısmını, on sene evvel Lemeât’ ta yazmıştım. Şöyle ki:

Bu risalenin te'lifinden onbir sene evvel, Ramazan-ı Şerîfte İstanbul’da Bayezid Câmi-i Şerîf’inde hâfızları dinliyordum. Birden, şahsını görmedim; fakat manevî bir ses işittim gibi bana geldi, zihnimi kendine çevirdi. Hayâlen dinledim; baktım ki bana der:

— Sen, Kur'ânı pek àlî, çok parlak görüyorsun. Bîtarafâne muhâkeme et, öyle bak. Yani bir beşer kelâmı farzet, bak. Acaba o meziyetleri, o zînetleri görecek misin?..

Hakikaten ben de ona aldandım, beşer kelâmı farzedip, öyle baktım. Gördüm ki: Nasıl Bayezid’in elektrik düğmesi çevrilip söndürülünce ortalık karanlığa düşer, öyle de; o farz ile Kur'ânın parlak ışıkları gizlenmeğe başladı. O vakit anladım ki, benim ile konuşan şeytandır. Beni vartaya yuvarlandırıyor. Kur'ândan istimdâd ettim. Birden, bir nur kalbime geldi; müdafaaya kat'î bir kuvvet verdi. O vakit, şöylece şeytana karşı münâzara başladı.

Dedim:

— Ey şeytan! Bîtarafâne muhâkeme, iki taraf ortasında bir vaziyettir. Hâlbuki hem senin, hem insandaki senin şâkirdlerin; dediğiniz bîtarafâne muhâkeme ise; taraf-ı muhâlifi iltizamdır, bîtaraflık değildir, muvakkaten bir dinsizliktir. Çünkü Kur'âna kelâm-ı beşer diye bakmak ve öyle muhâkeme etmek; şıkk-ı muhâlifi esâs tutmaktır. Bâtılı iltizamdır, bîtarafâne değildir; belki bâtıla tarafgirliktir.

Şeytan dedi ki:

— Öyle ise ne Allah’ın kelâmı, ne de beşerin kelâmı deme. Ortada farzet, bak.

Ben dedim:

— O da olamaz. Çünkü; Münâzaun-fîh bir mal bulunsa, eğer iki müddeî birbirine yakın ise ve kurbiyet-i mekân varsa, o vakit, o mal, ikisinden başka birinin elinde veya ikisinin elleri yetişecek bir sûrette bir yere bırakılacak. Hangisi isbât etse, o alır. Eğer o iki müddeî birbirinden gayet uzak, biri maşrıkta, biri mağribde ise; o vakit kaideten sâhibü'l-yed kim ise onun elinde bırakılacaktır. Çünkü, ortada bırakmak kàbil değildir.

İşte Kur'ân kıymetdâr bir maldır. Beşer kelâmı Cenâb-ı Hakk’ın kelâmından ne kadar uzaksa; o iki taraf o kadar, belki hadsiz birbirinden uzaktır. İşte serâdan süreyyâya kadar birbirinden uzak o iki taraf ortasında bırakmak mümkün değildir. Hem ortası yoktur. Çünkü, Vücûd ve adem gibi ve nakızeyn gibi iki zıttırlar, ortası olamaz. Öyle ise Kur'ân için sâhibü'l-yed, taraf-ı İlâhîdir. Öyle ise Onun elinde kabûl edilip, öylece delâil-i isbâta bakılacak. Eğer öteki taraf Onun “Kelâmullâh” olduğuna dair bütün bürhânları birer birer çürütse elini Ona uzatabilir; yoksa uzatamaz. Heyhât! Binler berâhin-i kat'iyyenin mıhlarıyla Arş-ı A'zama çakılan bu muazzam pırlantayı hangi el bütün o mıhları söküp, o direkleri kesip, Onu düşürebilir?..

İşte ey şeytan! Senin rağmına, ehl-i hak ve insaf bu sûretteki hakikatli muhâkeme ile muhâkeme ederler. Hattâ en küçük bir delilde dahi, Kur'âna karşı îmânlarını ziyâdeleştirirler. Senin ve şâkirdlerinin gösterdiği yol ise;

bir kere, beşer kelâmı farzedilse, yani Arşa bağlanan o muazzam pırlanta yere atılsa; bütün mıhların kuvvetinde ve çok bürhânların metânetinde bir tek bürhân lâzım ki, Onu yerden kaldırıp, Arş-ı Maneviye çaksın. Tâ küfrün zulümâtından kurtulup, îmânın envârına erişsin. Hâlbuki buna muvaffak olmak pek güçtür. Onun için, senin desîsen ile şu zamanda, bîtarafâne muhâkeme sûreti altında, çokları îmânlarını kaybediyorlar.

Şeytan döndü ve dedi:

— Kur'ân, beşer kelâmına benziyor. Onların muhâveresi tarzındadır. Demek beşer kelâmıdır. Eğer, Allah’ın kelâmı olsa, Ona yakışacak, her cihetçe hàrikulâde bir tarzı olacaktı. Onun san'atı nasıl beşer san'atına benzemiyor; kelâmı da benzememeli?

Cevaben dedim:

— Nasıl ki, Peygamberimiz (A.S.M.) mu'cizâtından ve hasâisinden başka, ef'âl ve ahvâl ve etvârında beşeriyette kalıp, beşer gibi âdet-i İlâhiyeye ve evâmir-i tekvîniyesine münkàd ve mutî' olmuş. O da soğuk çeker, elem çeker ve hâkezâ... herbir ahvâl ve etvârında hàrikulâde bir vaziyet verilmemiş, tâ ki ümmetine ef'âliyle imâm olsun; etvârıyla rehber olsun; umum harekâtıyla ders versin. Eğer her etvârında hàrikulâde olsa idi; bizzat her cihetçe imâm olamazdı; herkese mürşid-i mutlak olamazdı, bütün ahvâliyle “Rahmeten li'l-âlemîn” olamazdı.

Aynen öyle de; Kur'ân-ı Hakîm, ehl-i şuûra imâmdır, cin ve inse mürşiddir, ehl-i kemâle rehberdir, ehl-i hakikate muallimdir. Öyle ise, beşerin muhâverâtı ve üslûbu tarzında olmak, zarûrî ve kat'îdir. Çünkü, cin ve ins münâcâtını ondan alıyor, duâsını ondan öğreniyor, mesâilini Onun lisânıyla zikrediyor, edeb-i muâşereti Ondan taallüm ediyor ve hâkezâ... herkes Onu merci' yapıyor. Öyle ise, eğer Hazret-i Mûsa Aleyhisselâm’ın Tûr-i Sînâ’da işittiği Kelâmullâh tarzında olsa idi, beşer bunu dinlemekte ve işitmekte tahammül edemezdi ve merci' edemezdi. Hazret-i Mûsa Aleyhisselâm gibi bir ulü'l-azm, ancak birkaç kelâmı işitmeye tahammül etmiştir. Mûsa Aleyhisselâm demiş:

اَهٰكَذَا كَلَامُكَ؟ قَالَ اللّٰهُ: لِي قُوَّةُ جَمِيعِ الْاَلْسِنَةِ

Şeytan yine döndü, dedi ki:

Kur'ânın mesâili gibi çok zâtlar o çeşit mesâili din nâmına söylüyorlar. Onun için bir beşer, din nâmına böyle bir şey yapmak mümkün değil mi?

Cevaben Kur'ânın nuruyla dedim ki:

Evvelâ: Dindar bir adam, din muhabbeti için; “Hak böyledir, hakikat budur. Allah’ın emri böyledir” der. Yoksa Allah’ı, kendi keyfine konuşturmaz. Hadsiz derece haddinden tecâvüz edip, Allah’ın taklidini yapıp, Onun yerinde konuşmaz ﴾ فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَبَ عَلٰى اللّٰهِ ﴿ düsturundan titrer.

Ve sâniyen: Bir beşer kendi başına böyle yapması ve muvaffak olması hiçbir cihetle mümkün değildir; belki yüz derece muhâldir. Çünkü, birbirine yakın zâtlar birbirini taklid edebilirler; bir cinsten olanlar birbirinin sûretine girebilirler; mertebece birbirine yakın olanlar, birbirinin makamlarını taklid edebilirler. Muvakkaten insanları iğfal ederler; fakat dâimî iğfal edemezler. Çünkü, ehl-i dikkat nazarında –alâ külli hâl– etvâr ve ahvâli içindeki tasannuâtlar ve tekellüfatlar sahtekârlığını gösterecek, hilesi devam etmeyecek. Eğer sahtekârlıkla taklide çalışan ötekinden gayet uzaksa; meselâ âdi bir adam, İbn-i Sînâ gibi bir dâhîyi, ilimde taklid etmek istese ve bir çoban bir pâdişahın vaziyetini takınsa, elbette hiç kimseyi aldatamayacak, belki kendi maskara olacak. Herbir hâli bağıracak ki: “Bu sahtekârdır!”

İşte –hâşâ, yüzbin defa hâşâ!– Kur'ân, beşer kelâmı farzedildiği vakit, nasıl ki, bir yıldız böceği bin sene tekellüfsüz hakîki bir yıldız olarak rasat ehline görünsün? Hem bir sinek, bir sene tamamen tavus sûretini tasannu'suz temâşâ ehline göstersin? Hem sahtekâr, âmî bir nefer, nâmdâr, àlî bir müşîrin tavrını takınsın, makamında otursun, çok zaman öyle kalsın, hilesini ihsâs etmesin? Hem müfteri, yalancı, i'tikàdsız bir adam; müddet-i ömründe dâima en sâdık, en emin, en mûtekid bir zâtın keyfiyetini ve vaziyetini en müdakkik nazarlara karşı telâşsız göstersin, dâhîlerin nazarında tasannu'u saklansın?.. Bu ise, yüz derece muhâldir; ona hiçbir zîakıl mümkün diyemez ve öyle de farzetmek bedîhî bir muhâli vâki farzetmek gibi bir hezeyandır.

Aynen öyle de, Kur'ânı, kelâm-ı beşer farzetmek; lâzımgelir ki: Âlem-i İslâm’ın semâsında bilmüşâhede pek parlak ve dâima envâr-ı hakàikı neşreden bir yıldız-ı hakikat, belki bir şems-i kemâlât telâkki edilen Kitab-ı Mübîn’in mâhiyeti –hâşâ sümme hâşâ!– bir yıldız böceği hükmünde tasannu'cu bir beşerin hurâfâtlı bir düzmesi olsun. Ve en yakınında olanlar ve dikkatle Ona bakanlar farkında bulunmasın. Ve Onu dâima àlî ve menba'-ı hakàik bir yıldız bilsin. Bu ise yüz derece muhâl olmakla beraber; sen ey şeytan! Yüz derece şeytanetinde ileri gitsen; buna imkân verdiremezsin, bozulmamış hiçbir aklı kandıramazsın! Yalnız ma'nen pek uzaktan baktırmakla aldatıyorsun; yıldızı, yıldız böceği gibi küçük gösteriyorsun.

Sâlisen: Hem Kur'ânı beşer kelâmı farzetmek; lâzımgelir ki: Âsârıyla, te'sirâtıyla, netâiciyle, âlem-i insaniyetin bilmüşâhede en rûhlu ve hayat-feşân, en hakikatli ve saâdet-resân, en cem'iyetli ve mu'ciz-beyân àlî meziyetleriyle yaldızlı bir Furkànın gizli hakikati; – hâşâ! – muâvenetsiz, ilimsiz bir tek insanın fikrinin tasnîâtı olsun.. yakınında Onu temâşâ eden ve merakla dikkat eden büyük zekâlar, ulvî dehâlar; Onda hiçbir zaman, hiçbir cihette sahtekârlık ve tasannu' eserini görmesin.. dâima ciddiyeti, samîmiyeti, ihlâsı bulsun!.. Bu ise yüz derece muhâl olmakla beraber; bütün ahvâliyle, akvâliyle, harekâtıyla bütün hayatında emâneti, îmânı, emniyeti, ihlâsı, ciddiyeti, istikameti gösteren ve ders veren ve sıddıkînleri yetiştiren en yüksek, en parlak, en àlî haslet telâkki edilen ve kabûl edilen bir Zâtı; en emniyetsiz, en ihlâssız, en i'tikàdsız farzetmekle, muzâaf bir muhâli vâki görmek gibi, şeytanı dahi utandıracak bir hezeyan-ı fikrîdir.

Çünkü şu mes'elenin ortası yoktur. Zîra, farz-ı muhâl olarak; Kur'ân, “Kelâmullâh” olmazsa; Arştan ferşe düşer gibi sukùt eder, ortada kalmaz; mecma'-ı hakàik iken, menba'-ı hurâfât olur. Ve o hàrika fermânı gösteren Zât –hâşâ sümme hâşâ– eğer Resûlullâh olmazsa; a'lâ-yı illiyînden, esfel-i sâfilîne sukùt etmek ve menba'-ı kemâlât derecesinden, mâden-i desâis makamına düşmek lâzım gelir, ortada kalamaz. Zîra Allah nâmına iftira eden, yalan söyleyen; en ednâ bir dereceye düşer. Bir sineği dâimî bir sûrette tavus görmek ve tavusun büyük evsâfını onda her vakit müşâhede etmek ne kadar muhâl ise, şu mes'ele de öyle muhâldir. Fıtraten akılsız, sarhoş bir divâne lâzım ki buna ihtimal versin!..

Râbian: Hem Kur'ânı, kelâm-ı beşer farzetmek; lâzımgelir ki: Benî Âdem’in en büyük ve muhteşem ordusu olan Ümmet-i Muhammediye’nin (A.S.M.) mukaddes bir kumandanı olan Kur'ân; bilmüşâhede kuvvetli kanunlarıyla, esâslı düsturlarıyla, nâfiz emirleriyle o pek büyük orduyu iki cihanı fethedecek bir derecede bir intizam verdiği ve bir inzibat altına aldığı ve maddî ve manevî techiz ettiği ve umum efrâdın derecâtına göre akıllarını ta'lim ve kalblerini terbiye ve rûhlarını teshìr ve vicdânlarını tathîr, a'zâ ve cevârihlerini istimâl ve istihdam ettiği hâlde –hâşâ yüzbin hâşâ!– kuvvetsiz, kıymetsiz, asılsız bir düzme farzedip, yüz derece muhâli kabûl etmek lâzım gelmekle beraber; müddet-i hayatında ciddi harekâtıyla Hakk’ın kanunlarını Benî Âdem’e ders veren ve samîmî ef'âliyle hakikatin düsturlarını beşere ta'lim eden ve hàlis ve ma'kul akvâliyle, istikametin ve saâdetin usûllerini gösteren ve te'sis eden ve bütün tarihçe-i hayatının şehâdetiyle, Allah’ın azâbından çok havf eden ve herkesten ziyâde Allah’ı bilen ve bildiren ve nev'-i beşerin beşten birisine ve küre-i arzın yarısına, bin üçyüzelli sene kemâl-i haşmetle kumandanlık eden ve cihanı velveleye veren şöhret-şiâr şuûnâtıyla nev'-i beşerin, belki kâinâtın elhak medâr-ı fahri olan bir Zâtı –hâşâ, yüzbin defa hâşâ!–

Allah’tan korkmaz ve bilmez ve yalandan çekinmez, haysiyetini tanımaz farzetmekle, yüz derece muhâli birden irtikâb etmek lâzım gelir.

Çünkü, şu mes'elenin ortası yoktur. Zîra, farz-ı muhâl olarak Kur'ân Kelâmullâh olmazsa, Arş’tan düşse; orta yerde kalamaz. Belki yerde en yalancı birinin malı olduğunu kabûl etmek lâzım gelir. Bu ise ey şeytan! Yüz derece sen katmerli bir şeytan olsan, bozulmamış hiçbir aklı kandıramazsın ve çürümemiş hiçbir kalbi iknâ edemezsin!

Şeytan döndü dedi:

Nasıl kandıramam? Ekser insanlara ve insanın meşhûr âkıllerine Kur'ânı ve Muhammed’i inkâr ettirdim ve kandırdım.

Elcevab:

— Evvelâ: Gayet uzak mesâfeden bakılsa, en büyük şey, en küçük bir şey gibi görünebilir. Bir yıldız, bir mum kadardır denilebilir.

Sâniyen: Hem tebeî ve sathî bir nazarla bakılsa; gayet muhâl bir şey mümkün görünebilir.

Bir zaman bir ihtiyar adam, Ramazan hilâlini görmek için semâya bakmış. Gözüne bir beyaz kıl inmiş; o kılı ay zannetmiş. “Ay’ı gördüm” demiş. İşte muhâldir ki, hilâl, o beyaz kıl olsun. Fakat, kasden ve bizzat Ay’a baktığı ve o saçı, tebeî ve dolayısıyla ve ikinci derecede göründüğü için, o muhâli mümkün telâkki etmiş.

Sâlisen: Hem, kabûl etmemek başkadır, inkâr etmek başkadır. Adem-i kabûl, bir lâkaydlıktır, bir göz kapamaktır ve câhilâne bir hükümsüzlüktür. Bu sûrette, çok muhâl şeyler onun içinde gizlenebilir. Onun aklı onlarla uğraşmaz. Amma inkâr ise; o adem-i kabûl değil, belki o kabûl-ü ademdir; bir hükümdür. Onun aklı, hareket etmeye mecburdur. O hâlde senin gibi bir Şeytan, onun aklını elinden alır, sonra inkârı ona yutturur. Hem, ey Şeytan! Bâtılı hak ve muhâli mümkün gösteren gaflet ve dalâlet ve safsata ve inâd ve mağlata ve mükâbere ve iğfal ve görenek gibi şeytânî desîselerle, çok muhâlâtı intac eden küfür ve inkârı, o bedbaht insan sûretindeki hayvanlara yutturmuşsun!

Râbian: Hem Kur'ânı, kelâm-ı beşer farzetmek; lâzım gelir ki: Âlem-i insaniyetin semâsında yıldızlar gibi parlayan asfiyâlara, sıddıkînlere, aktâblara bilmüşâhede rehberlik eden ve bilbedâhe mütemâdiyen hak ve hakkâniyeti, sıdk ve sadâkati, emn ve emâneti umum tabakàt-ı ehl-i kemâle ta'lim eden ve erkân-ı îmâniyenin hakàikıyla ve erkân-ı İslâmiyenin desâtiriyle iki cihanın saâdetini te'min eden ve bu icraatının şehâdetiyle bizzarûre, hàlis hak ve sâfî hakikat ve gayet doğru ve pek ciddi olmak lâzım gelen bir kitabı, kendi evsâfının ve te'sirâtının ve envârının zıddıyla muttasıf tasavvur edip –hâşâ, hâşâ!– tasnîât ve iftiraların mecmuası nazarıyla bakmak, sofestâileri ve şeytanları dahi utandıracak ve titretecek şeni' bir hezeyan-ı küfrî olmakla beraber; izhâr ettiği din ve Şerîat-ı İslâmiyenin şehâdetiyle ve müddet-i hayatında gösterdiği bil'ittifak fevkalâde takvâsının ve hàlis ve sâfî ubûdiyetinin delâletiyle ve bil'ittifak kendinde göründüğü ahlâk-ı hasenesinin iktizasıyla ve yetiştirdiği bütün ehl-i hakikatin ve sâhib-i kemâlâtın tasdikiyle; en mûtekid, en metîn, en emin, en sâdık bir Zâtı –hâşâ, sümme hâşâ, yüzbin kere hâşâ!– i'tikàdsız, en emniyetsiz, Allah’tan korkmaz, yalandan çekinmez bir vaziyette farzedip, muhâlâtın en çirkin ve menfûr bir sûretini ve dalâletin en zulümlü ve zulümâtlı bir tarzını irtikâb etmek lâzımgelir.

Elhâsıl: –Ondokuzuncu Mektûbun Onsekizinci İşâreti’nde denildiği gibi– Nasıl kulaklı âmî tabakası i'câz-ı Kur'ân fehminde demiş: “Kur'ân, bütün dinlediğim ve dünyada mevcûd kitaplara kıyâs edilse, hiçbirisine benzemiyor ve onların derecesinde değildir.” Öyle ise, ya Kur'ân umumun altındadır veya umumun fevkınde bir derecesi vardır. Umumun altındaki şık ise; muhâl olmakla beraber, hiçbir düşman, hattâ şeytan dahi diyemez ve kabûl etmez. Öyle ise Kur'ân, umum kitapların fevkındedir, öyle ise mu'cizedir. Aynen öyle de; biz de ilm-i usûl ve fenn-i mantıkça, “sebr ve taksim” denilen en kat'î hüccetle deriz:

Ey Şeytan ve Ey Şeytanın şâkirdleri! Kur'ân ya Arş-ı A'zamdan ve İsm-i A'zamdan gelmiş bir Kelâmullâh’tır veyâhut –hâşâ, sümme hâşâ, yüzbin kere hâşâ!– yerde, Allah’tan korkmaz ve Allah’ı bilmez, i'tikàdsız bir beşerin düzmesidir. Bu ise, ey şeytan! Sâbık hüccetlere karşı, bunu sen diyemezsin ve diyemezdin ve diyemeyeceksin. Öyle ise, bizzarûre ve bilâ-şübhe, Kur'ân, Hàlık-ı Kâinâtın kelâmıdır. Çünkü, ortası yoktur ve muhâldir ve olamaz. Nasıl ki kat'î bir sûrette isbât ettik; sen de gördün ve dinledin.

Hem, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm; ya Resûlullâhdır ve bütün resûllerin ekmeli ve bütün mahlûkatın efdalidir veyâhut –hâşâ, yüzbin defa hâşâ!– Allah’a iftira ettiği ve Allah’ı bilmediği ve azâbına inanmadığı için, i'tikàdsız, esfel-i sâfilîne sukùt etmiş bir beşer farzetmek (Hâşiye) <ft3>[^1]</ft3> lâzım gelir. Bu ise ey İblis! Ne sen ve ne de güvendiğin Avrupa feylesofları ve Asya münâfıkları bunu diyemezsiniz ve diyememişsiniz ve diyemeyeceksiniz ve dememişsiniz ve demeyeceksiniz. Çünkü, bu şıkkı dinleyecek ve kabûl edecek, dünyada yoktur. Onun içindir ki,

[^1]: (Hâşiye) Kur'ân-ı Hakîm, kâfirlerin küfriyâtlarını ve galiz tâbiratlarını ibtal etmek için zikrettiğine istinâden, ehl-i dalâletin fikr-i küfrîlerinin bütün bütün muhâliyetini ve bütün bütün çürüklüğünü göstermek için, şu tâbiratı farz-ı muhâl sûretinde titreyerek kullanmağa mecbur oldum.

güvendiğin o feylesofların en müfsidleri ve o münâfıkların en vicdânsızları dahi diyorlar ki: “Muhammed-i Arabî (A.S.M.) çok akıllı idi ve çok güzel ahlâklı idi.”

Mâdem şu mes'ele iki şıkka münhasırdır ve mâdem ikinci şık muhâldir ve hiçbir kimse buna sâhib çıkmıyor ve mâdem kat'î hüccetlerle isbât ettik ki, ortası yoktur; elbette ve bizzarûre, senin ve hizbü'ş-şeytanın rağmına olarak, bilbedâhe ve bihakka'l-yakìn Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm Resûlullâhdır ve bütün resûllerin ekmelidir ve bütün mahlûkatın efdalidir.

عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ بِعَدَدِ الْمَلَكِ وَالْاِنْسِ وَالْجَانِّ ∗∗∗

Şeytanın İkinci Küçük Bir İtirâzı

ŞEYTANIN İKİNCİ KÜÇÜK BİR İ'TİRÂZI:

Sûre-i ﴾ قٓ وَالْقُرْآنِ الْمَج۪يدِ ﴿ i okurken..

﴿ مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ اِلَّا لَدَيْهِ رَق۪يبٌ عَت۪يدٌ ❀ وَجَٓاءَتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ ذٰلِكَ مَا كُنْتَ مِنْهُ تَح۪يدُ ❀ وَنُفِخَ فِي الصُّورِ ذٰلِكَ يَوْمُ الْوَع۪يدِ ❀ وَجَٓاءَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَعَهَا سَٓائِقٌ وَشَه۪يدٌ ❀ لَقَدْ كُنْتَ ف۪ي غَفْلَةٍ مِنْ هٰذَا فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَٓاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَد۪يدٌ ❀ وَقَالَ قَر۪ينُهُ هٰذَا مَا لَدَىَّ عَت۪يدٌ ❀ اَلْقِيَا ف۪ي جَهَنَّمَ كُلَّ كَفَّارٍ عَن۪يدٍ ﴾

Şu âyetleri okurken Şeytan dedi ki:

Kur'ânın en mühim fesâhatini, siz Onun selâsetinde ve vuzûhunda buluyorsunuz. Hâlbuki şu âyette, nereden nereye atlıyor. Sekerâttan, tâ kıyâmete atlıyor. Nefh-i Sûr’dan, muhâsebenin hitâmına intikal ediyor ve ondan Cehenneme idhali zikrediyor. Bu acîb atlamaklar içinde hangi selâset kalır? Kur'ânın ekser yerlerinde, böyle birbirinden uzak mes'eleleri birleştiriyor. Böyle münâsebetsiz vaziyetle, selâset, fesâhat nerede kalır?

Elcevab: Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın esâs-ı i'câzının; en mühimlerinden belâğatından sonra îcâzdır. Îcâz, i'câz-ı Kur'ânın en metîn ve en mühim bir esâsıdır. Kur'ân-ı Hakîmde şu mu'cizâne îcâz, o kadar çoktur ve o kadar güzeldir ki; ehl-i tedkik, karşısında hayrettedirler.

Meselâ:

﴿ وَق۪يلَ يَٓا اَرْضُ ابْلَع۪ي مَٓاءَكِ وَيَا سَمَٓاءُ اَقْلِع۪ي وَغ۪يضَ الْمَٓاءُ وَقُضِىَ الْاَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلٰى الْجُودِىِّ وَق۪يلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ ﴾

Kısa birkaç cümle ile “Tûfân” hâdise-i azîmesini netâiciyle öyle îcâzkârâne ve mu'cizâne beyân ediyor ki; çok ehl-i belâğatı, belâğatına secde ettirmiş.

Hem meselâ:

﴿ كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِطَغْوٰيهَا ❀ اِذِ انْبَعَثَ اَشْقٰيهَا ❀ فَقَالَ لَهُمْ رَسُولُ اللّٰهِ نَاقَةَ اللّٰهِ وَسُقْيٰيهَا ❀ فَكَذَّبُوهُ فَعَقَرُوهَا فَدَمْدَمَ عَلَيْهِمْ رَبُّهُمْ بِذَنْبِهِمْ فَسَوّٰيهَا ❀ وَلَا يَخَافُ عُقْبٰيهَا ﴾

İşte, Kavm-i Semûd’un acîb ve mühim hâdisâtını ve netâicini ve sû-i âkıbetlerini böyle kısa birkaç cümle ile, îcâz içinde bir i'câz ile, selâsetli ve vuzûhlu ve fehmi ihlâl etmez bir tarzda beyân ediyor.

Hem meselâ:

﴿ وَذَا النُّونِ اِذْ ذَهَبَ مُغَاضِبًا فَظَنَّ اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ فَنَادٰى فِي الظُّلُمَاتِ اَنْ لَٓااِلٰهَاِلَّٓااَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ ﴾

İşte, ﴾ اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ ﴿ cümlesinden ﴾ فَنَادٰى فِي الظُّلُمَاتِ ﴿ cümlesine kadar çok cümleler matvîdir; o mezkûr olmayan cümleler, fehmi ihlâl etmiyor; selâsete zarar vermiyor. Hazret-i Yûnus Aleyhisselâm’ın kıssasından mühim esâsları zikreder; mütebâkisini akla havâle eder.

Hem meselâ: Sûre-i Yûsuf’ta ﴾ فَاَرْسِلُونِ ﴿ kelimesinden ﴾ يُوسُفُ اَيُّهَا الصِّدّ۪يقُ ﴿ ortasında yedi-sekiz cümle, îcâz ile tayyedilmiş. Hiç fehmi ihlâl etmiyor. Selâsetine zarar vermiyor. Bu çeşit mu'cizâne îcâzlar Kur'ân’da pek çoktur. Hem pek güzeldir.

Amma Sûre-i قٓ ın âyeti ise; ondaki îcâz, pek acîb ve mu'cizânedir. Çünkü kâfirin pek müdhiş ve çok uzun ve bir günü ellibin sene olan istikbâline ve o istikbâlin dehşetli inkılâbâtında kâfirin başına gelecek elîm ve mühim hâdisâta birer birer parmak basıyor. Şimşek gibi, fikri onlar üstünde gezdiriyor. O pek çok uzun zamanı, hazır bir sahife gibi nazara gösterir. Zikredilmeyen hâdisâtı; hayâle havâle edip, ulvî bir selâsetle beyân eder.

﴿ وَاِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَاَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ ﴾

İşte ey şeytan! Şimdi bir sözün daha varsa, söyle!

Şeytan der:

Bunlara karşı gelemem, müdafaa edemem. Fakat çok ahmaklar var, beni dinliyorlar. Ve insan sûretinde çok şeytanlar var, bana yardım ediyorlar. Ve feylesoflardan çok fir'avunlar var, enâniyetlerini okşayan mes'eleleri benden ders alıyorlar. Senin bu gibi Sözler’in neşrine sed çekerler. Bunun için sana teslîm-i silâh etmem!

﴿ سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ ﴾ ∗∗∗

İkinci Mebhas

[Şu mebhas, bana dâimî hizmet edenlerin, ahlâkımda gördükleri acîb ihtilâftan gelen hayretlerine karşı; hem iki talebemin benim hakkımda haddimden fazla hüsn-ü zanlarını ta'dil etmek için yazılmıştır.]

Ben görüyorum ki; Kur'ân-ı Hakîm’in hakàikına ait bazı kemâlât, o hakàika dellâllık eden vâsıtalara veriliyor. Şu ise yanlıştır. Çünkü, me'hazin kudsiyeti çok bürhânlar kuvvetinde te'sirât gösteriyor; onun ile, ahkâmı umuma kabûl ettiriyor. Ne vakit dellâl ve vekil gölge etse, yani onlara teveccüh edilse, o me'hazdeki kudsiyetin te'siri kaybolur. Bu sır içindir ki, bana karşı haddimden çok fazla teveccüh gösteren kardeşlerime bir hakikati beyân edeceğim. Şöyle ki:

Bir insanın müteaddid şahsiyeti olabilir. O şahsiyetler ayrı ayrı ahlâkı gösteriyorlar. Meselâ; büyük bir memurun, memuriyet makamında bulunduğu vakit bir şahsiyeti var ki, vakar iktiza ediyor, makamın izzetini muhâfaza edecek etvâr istiyor. Meselâ; her ziyaretçi için tevâzu' göstermek tezellüldür, makamı tenzîldir. Fakat kendi hânesindeki şahsiyeti, makamın aksiyle bazı ahlâkı istiyor ki, ne kadar tevâzu' etse iyidir. Az bir vakar gösterse, tekebbür olur ve hâkezâ... Demek bir insanın, vazifesi itibariyle bir şahsiyeti bulunur ki, hakîki şahsiyeti ile çok noktalarda muhâlif düşer. Eğer o vazife sâhibi, o vazifeye hakîki lâyıksa ve tam müstaîd ise, o iki şahsiyeti birbirine yakın olur. Eğer müstaîd değilse; meselâ bir nefer, bir müşîr makamında oturtulsa, o iki şahsiyet birbirinden uzak düşer. O neferin şahsî, âdi, küçük hasletleri; makamın iktiza ettiği àlî, yüksek ahlâk ile kàbil-i te'lif olamıyor.

İşte bu bîçâre kardeşinizde üç şahsiyet var. Birbirinden çok uzak, hem de pek çok uzaktırlar.

Birincisi: Kur'ân-ı Hakîm’in hazine-i àlîsinin dellâlı cihetindeki muvakkat, sırf Kur'âna ait bir şahsiyetim var. O dellâllığın iktiza ettiği pek yüksek ahlâk var ki, o ahlâk benim değil, ben sâhib değilim.

Belki, o makamın ve o vazifenin iktiza ettiği seciyelerdir. Bende bu nev'iden ne görseniz benim değil, onunla bana bakmayınız, o makamındır.

İkinci Şahsiyet: Ubûdiyet vaktinde, Dergâh-ı İlâhiyeye müteveccih olduğum vakit, Cenâb-ı Hakk’ın ihsânıyla bir şahsiyet veriliyor ki, o şahsiyet bazı âsârı gösteriyor. O âsâr, mânâ-yı ubûdiyetin esâsı olan; “kusurunu bilmek, fakr ve aczini anlamak, tezellül ile Dergâh-ı İlâhiyeye ilticâ etmek” noktalarından geliyor ki; o şahsiyetle, kendimi herkesten ziyâde bedbaht, âciz, fakir ve kusurlu görüyorum. Bütün dünya beni medh ü senâ etse, beni inandıramaz ki ben iyiyim ve sâhib-i kemâlim.

Üçüncüsü: Hakîki şahsiyetim, yani Eski Said’in bozması bir şahsiyetim var ki; o da Eski Said’den irsiyet kalma bazı damarlardır. Bazen riyâya, hubb-u câha bir arzu bulunuyor. Hem, asîl bir hânedândan olmadığımdan, hısset derecesinde bir iktisad ile, düşkün ve pest ahlâklar görünüyor.

Ey kardeşler! Sizi bütün bütün kaçırmamak için, bu şahsiyetimin gizli çok fenâlıklarını ve sû-i hâllerini söylemeyeceğim.

İşte kardeşlerim, ben müstaîd ve makam sâhibi olmadığım için, şu şahsiyetim, dellâllık ve ubûdiyet vazifelerindeki ahlâktan ve âsârdan çok uzaktır.

Hem <fr2> دِادِ حَقْ رَا قَابِلِيَّتْ شَرْطْ نِيسْتْ </fr2> kaidesince, Cenâb-ı Hakk merhametkârâne kudretini benim hakkımda böyle göstermiş ki; en ednâ bir nefer gibi bu şahsiyetimi, en a'lâ bir makam-ı müşîriyet hükmünde olan hizmet-i esrâr-ı Kur'âniyede istihdam ediyor. Yüzbinler şükür olsun... Nefis cümleden süflî, vazife cümleden a'lâ...

اَلْحَمْدُ لله هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى ∗∗∗

Üçüncü Mebhas

﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴾

﴿ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَاُنْثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا ﴾

Yani:

لِتَعَارَفُوا مُنَاسَبَاتِ الْحَيَاةِ الْاِجْتِمَاعِيَّةِ فَتَعَاوَنُوا عَلَيْهَا لَا لِتَنَاكَرُوا فَتَخَاصَمُوا

Yani: “Sizi tâife tâife, millet millet, kabile kabile yaratmışım; tâ birbirinizi tanımalısınız ve birbirinizdeki hayat-ı ictimâiyeye ait münâsebetlerinizi bilesiniz, birbirinize muâvenet edesiniz. Yoksa sizi kabile kabile yaptım ki; yekdiğerinize karşı inkâr ile yabânî bakasınız, husûmet ve adâvet edesiniz değildir!”

Şu mebhas “Yedi Mes'ele” dir.

Birincisi Mesele

BİRİNCİ MES'ELE: Şu âyet-i kerîmenin ifâde ettiği hakikat-i àliye, hayat-ı ictimâiyeye ait olduğu için, hayat-ı ictimâiyeden çekilmek isteyen Yeni Said lisânıyla değil, belki İslâmın hayat-ı ictimâiyesiyle münâsebetdâr olan Eski Said lisânıyla, Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân’a bir hizmet maksadıyla ve haksız hücumlara bir siper teşkil etmek fikriyle yazmağa mecbur oldum.

İkinci Mesele

İKİNCİ MES'ELE: Şu âyet-i kerîmenin işâret ettiği “teârüf ve teâvün düsturu” nun beyânı için deriz ki: Nasıl ki bir ordu fırkalara, fırkalar alaylara, alaylar taburlara, bölüklere, tâ takımlara kadar tefrik edilir. Tâ ki, her neferin muhtelif ve müteaddid münâsebâtı ve o münâsebâta göre vazifeleri tanınsın, bilinsin.. tâ, o ordunun efrâdları, düstur-u teâvün altında, hakîki bir vazife-i umumiye görsün ve hayat-ı ictimâiyeleri, a'dânın hücumundan masûn kalsın. Yoksa tefrik ve inkısam; bir bölük bir bölüğe karşı rekabet etsin, bir tabur bir tabura karşı muhâsamet etsin, bir fırka bir fırkanın aksine hareket etsin değildir. Aynen öyle de:

Hey'et-i ictimâiye-i İslâmiye, büyük bir ordudur, kabâil ve tavâife inkısam edilmiş. Fakat binbir bir birler adedince cihet-i vahdetleri var. Hàlıkları bir, Rezzâkları bir, Peygamberleri bir, Kıbleleri bir, Kitapları bir, Vatanları bir, bir, bir, bir... binler kadar bir, bir... İşte bu kadar bir birler; uhuvveti, muhabbeti ve vahdeti iktiza ediyorlar. Demek kabâil ve tavâife inkısam, şu âyetin ilân ettiği gibi, teârüf içindir, teâvün içindir; tenâkür için değil, tahâsum için değildir!..

Üçüncü Mesele

ÜÇÜNCÜ MES'ELE: Fikr-i milliyet, şu asırda çok ileri gitmiş. Hususan dessâs Avrupa zâlimleri, bunu İslâmlar içinde menfî bir sûrette uyandırıyorlar; tâ ki, parçalayıp, onları yutsunlar.

Hem fikr-i milliyette bir zevk-i nefsânî var; gafletkârâne bir lezzet var; şeâmetli bir kuvvet var. Onun için şu zamanda hayat-ı ictimâiye ile meşgul olanlara, “Fikr-i milliyeti bırakınız!” denilmez. Fakat, fikr-i milliyet iki kısımdır. Bir kısmı menfîdir, şeâmetlidir, zararlıdır; başkasını yutmakla beslenir, diğerlerine adâvetle devam eder, müteyakkız davranır. Şu ise, muhâsamet ve keşmekeşe sebebdir. Onun içindir ki, hadîs-i şerîfte fermân etmiş: اَلْاِسْلَامِيَّةُ جَبَّتِ الْعَصَبِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةَ

Ve Kur'ân da fermân etmiş:

﴿ اِذْ جَعَلَ الَّذِينَ كَفَرُوا فِى قُلُوبِهِمُ الْحَمِيَّةَ حَمِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةِ فَاََنْزَلَ اللّٰهُ سَكِينَتَهُ عَلٰى رَسُولِـه۪ وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ وََاَلْزَمَهُمْ كَلِمَةَ التَّقْوَى وَكَانُوا اََحَقَّ بِهَا وَاََهْلَهَا وَكَانَ اللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا ﴾

İşte şu hadîs-i şerîf, şu âyet-i kerîme, kat'î bir sûrette menfî bir milliyeti ve fikr-i unsuriyeti kabûl etmiyorlar. Çünkü, müsbet ve mukaddes İslâmiyet milliyeti, ona ihtiyaç bırakmıyor.

Evet, acaba hangi unsur var ki, üçyüz elli milyon vardır? Ve o İslâmiyet yerine o unsuriyet fikri, fikir sâhibine o kadar kardeşleri, hem ebedî kardeşleri kazandırsın! Evet, menfî milliyetin, tarihçe pek çok zararları görülmüş.

Ezcümle: Emevîler, bir parça fikr-i milliyeti siyasetlerine karıştırdıkları için, hem Âlem-i İslâmı küstürdüler, hem kendileri de çok felâketler çektiler. Hem Avrupa milletleri, şu asırda unsuriyet fikrini çok ileri sürdükleri için, Fransız ve Alman’ın çok şeâmetli ebedî adâvetlerin­den başka; Harb-i Umumî’deki hâdisât-ı müdhişe dahi, menfî milliyetin nev'-i beşere ne kadar zararlı olduğunu gösterdi. Hem bizde ibtidâ-i hürriyette –Bâbil Kalesinin harâbiyeti zamanında “tebelbül-ü akvâm” tâbir edilen “teşâub-u akvâm” ve o teşâub sebebiyle dağılmaları gibi– menfî milliyet fikriyle, başta Rûm ve Ermeni olarak pekçok “kulüpler” nâmında sebeb-i tefrika-i kulûb, muhtelif mülteciler cem'iyetleri teşekkül etti. Ve onlardan şimdiye kadar, ecnebîlerin boğazına gidenlerin ve perîşan olanların hâlleri, menfî milliyetin zararını gösterdi.

Şimdi ise, en ziyâde birbirine muhtaç ve birbirinden mazlum ve birbirinden fakir ve ecnebî tahakkümü altında ezilen anâsır ve kabâil-i İslâmiye içinde, fikr-i milliyetle birbirine yabânî bakmak ve birbirini düşman telâkki etmek, öyle bir felâkettir ki, ta'rif edilmez. Âdeta bir sineğin ısırmaması için, müdhiş yılanlara arka çevirip, sineğin ısırmasına karşı mukàbele etmek gibi bir divânelikle, büyük ejderhalar hükmünde olan Avrupa’nın doymak bilmez hırslarını, pençelerini açtıkları bir zamanda, onlara ehemmiyet vermeyip, belki ma'nen onlara yardım edip; menfî unsuriyet fikriyle şark vilâyetlerindeki vatandaşlara veya cenûb tarafındaki dindaşlara adâvet besleyip, onlara karşı cebhe almak, çok zararları ve mehâliki ile beraber; o cenûb efrâdları içinde düşman olarak yoktur ki, onlara karşı cebhe alınsın, cenûbdan gelen Kur'ân nuru var; İslâmiyet ziyâsı gelmiş; o içimizde vardır ve her yerde bulunur.

İşte o dindaşlara adâvet ise; dolayısıyla İslâmiyete, Kur'âna dokunur. İslâmiyet ve Kur'âna karşı adâvet ise, bütün bu vatandaşların hayat-ı dünyeviye ve hayat-ı uhreviyesine bir nev'i adâvettir. Hamiyet nâmına hayat-ı ictimâiyeye hizmet edeyim diye, iki hayatın temel taşlarını harâb etmek; hamiyet değil, hamâkattir!..

Dördüncü Mesele

DÖRDÜNCÜ MES'ELE: Müsbet milliyet, hayat-ı ictimâiyenin ihtiyac-ı dâhilîsinden ileri geliyor; teâvüne, tesânüde sebebdir; menfaatli bir kuvvet te'min eder; uhuvvet-i İslâmiyeyi daha ziyâde te'yid edecek bir vâsıta olur.

Şu müsbet fikr-i milliyet; İslâmiyete, hàdim olmalı, kale olmalı, zırhı olmalı; yerine geçmemeli. Çünkü İslâmiyet’in verdiği uhuvvet içinde, bin uhuvvet var; âlem-i bekàda ve âlem-i berzahta o uhuvvet bâkî kalıyor. Onun için uhuvvet-i milliye ne kadar da kavî olsa, onun bir perdesi hükmüne geçebilir. Yoksa onu onun yerine ikame etmek; aynı kalenin taşlarını, kalenin içindeki elmas hazinesinin yerine koyup, o elmasları dışarı atmak nev'inden ahmakàne bir cinayettir!

İşte ey Ehl-i Kur'ân olan şu vatanın evlâdları! Altıyüz sene değil, belki Abbâsîler zamanından beri bin senedir Kur'ân-ı Hakîm’in bayraktarı olarak, bütün cihana karşı meydân okuyup, Kur'ânı ilân etmişsiniz. Milliyetinizi, Kur'âna ve İslâmiyete kale yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müdhiş tehâcümâtı def'ettiniz, tâ;

﴿ يَاْتِى اللّٰهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ اَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ اَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِى سَبِيلِ اللّٰهِ ﴾

âyetine güzel bir mâsadak oldunuz. Şimdi, Avrupa’nın ve frenk-meşreb münâfıkların desîselerine uyup, şu âyetin evvelindeki hitâba mâsadak olmaktan çekinmelisiniz ve korkmalısınız.

Cây-i dikkat bir hâl: Türk Milleti, anâsır-ı İslâmiye içinde en kesretli olduğu hâlde, dünyanın her tarafında olan Türkler ise Müslümandır. Sâir unsurlar gibi müslim ve gayr-ı müslim olarak iki kısma inkısam etmemiştir. Nerede Türk tâifesi varsa, Müslümandır. Müslümanlıktan çıkan veya Müslüman olmayan Türkler, Türklükten dahi çıkmışlardır (Macarlar gibi). Hâlbuki küçük unsurlarda dahi, hem müslim ve hem de gayr-ı müslim var.

Ey Türk kardeş! Bilhassa sen dikkat et! Senin milliyetin İslâmiyet’le imtizaç etmiş. Ondan kàbil-i tefrik değil. Tefrik etsen, mahvsın! Bütün senin mâzideki mefâhirin, İslâmiyet defterine geçmiş. Bu mefâhir, zemin yüzünde hiçbir kuvvetle silinmediği hâlde, sen şeytanların vesveseleriyle, desîseleriyle o mefâhiri kalbinden silme!...

Beşinci Mesele

BEŞİNCİ MES'ELE: Asya’da uyanan akvâm, fikr-i milliyete sarılıp, aynen Avrupa’yı her cihetle taklid ederek, hattâ çok mukaddesâtları o yolda fedâ ederek hareket ediyorlar. Hâlbuki her milletin kàmet-i kıymeti başka bir elbise ister. Bir cins kumaş bile olsa; tarzı, ayrı ayrı olmak lâzım gelir. Bir kadına, bir jandarma elbisesi giydirilmez! Bir ihtiyar hocaya, tango bir kadın libâsı giydirilmediği gibi, körü körüne taklid dahi, çok defa maskaralık olur. Çünkü:

Evvelâ: Avrupa bir dükkân, bir kışla ise; Asya bir mezraa, bir câmi hükmündedir. Bir dükkâncı dansa gider, bir çiftçi gidemez. Kışla vaziyeti ile mescid vaziyeti bir olmaz.

Hem, ekser enbiyânın Asya’da zuhûru, ağleb-i hükemânın Avrupa’da gelmesi, kader-i Ezelînin bir remzi ve işâretidir ki; Asya akvâmını intibâha getirecek, terakkî ettirecek, idare ettirecek; din ve kalbdir. Felsefe ve hikmet ise, din ve kalbe yardım etmeli, yerine geçmemeli.

Sâniyen: Din-i İslâmı, Hıristiyan dinine kıyâs edip, Avrupa gibi dine lâkayd olmak, pek büyük bir hatâdır. Evvelâ Avrupa, dinine sâhibdir. Başta Wilson, Loyd George, Venizelos gibi Avrupa büyükleri, papaz gibi dinlerine müteassıb olmaları şâhiddir ki; Avrupa dinine sâhibdir, belki bir cihette müteassıbdır.

Sâlisen: İslâmiyeti Hıristiyan dinine kıyâs etmek, kıyâs-ı maa'l-fârıktır, o kıyâs yanlıştır. Çünkü, Avrupa dinine müteassıb olduğu zaman medenî değildi; taassubu terketti, medenîleşti.

Hem din, onların içinde üçyüz sene muhârebe-i dâhiliyeyi intac etmiş. Müstebid zâlimlerin elinde avâmı, fukarayı ve ehl-i fikri ezmeye vâsıta olduğundan; onların umumunda muvakkaten dine karşı bir küsmek hâsıl olmuştu. İslâmiyet’te ise, tarihler şâhiddir ki, bir defadan başka dâhilî muhârebeye sebebiyet vermemiş. Hem ne vakit Ehl-i İslâm, dine ciddi sâhib olmuşlarsa, o zamana nisbeten yüksek terakkî etmişler. Buna şâhid, Avrupa’nın en büyük üstadı, Endülüs Devlet-i İslâmiyesidir. Hem ne vakit, Cemâat-i İslâmiye dine karşı lâkayd vaziyeti almışlar, perîşan vaziyete düşerek tedennî etmişler.

Hem İslâmiyet, vücûb-u zekât ve hurmet-i ribâ gibi binler şefkat-perverâne mesâil ile fukarayı ve avâmı himâye ettiği: ﴾ اَفَلَا يَعْقِلُونَ ﴾ اَفَلَا يَتَفَكَّرُونَ ﴿ اَفَلَا يتَدَبَّرُونَ ﴿ gibi kelimâtıyla aklı ve ilmi istişhâd ve îkaz ettiği ve ehl-i ilmi himâye ettiği cihetle; dâima İslâmiyet, fukaraların ve ehl-i ilmin kalesi ve melce'i olmuştur. Onun için, İslâmiyete karşı küsmeye hiçbir sebeb yoktur. İslâmiyetin, Hıristiyanlık ve sâir dinlere cihet-i farkının sırr-ı hikmeti şudur ki:

İslâmiyetin esâsı, mahz-ı Tevhiddir; vesâit ve esbâba, te'sir-i hakîki vermiyor; icâd ve makam cihetiyle kıymet vermiyor. Hıristiyanlık ise, “velediyet” fikrini kabûl ettiği için, vesâit ve esbâba bir kıymet verir, enâniyeti kırmaz. Âdeta rubûbiyet-i İlâhiyenin bir cilvesini azîzlerine, büyüklerine verir. ﴾ اِتَّخَذُوا اَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِ ﴿ âyetine mâsadak olmuşlar. Onun içindir ki, Hıristiyanların dünyaca en yüksek mertebede olanları, gurur ve enâniyetlerini muhâfaza etmekle beraber – sâbık Amerika Reisi Wilson gibi – müteassıb bir dindar olur. Mahz-ı Tevhid dini olan İslâmiyet içinde, dünyaca yüksek mertebede olanlar, ya enâniyeti ve gururu bırakacak veya dindarlığı bir derece bırakacak. Onun için, bir kısmı lâkayd kalıyorlar, belki dinsiz oluyorlar.

Altıncı Mesele

ALTINCI MES'ELE: Menfî milliyette ve unsuriyet fikrinde ifrat edenlere deriz ki:

Evvelâ: Şu dünya yüzü, hususan şu memleketimiz, eski zamandan beri çok muhâceretlere ve tebeddülâta ma'rûz olmakla beraber;

merkez-i hükûmet-i İslâmiye bu vatanda teşkil olduktan sonra, akvâm-ı sâireden pervâne gibi çokları içine atılıp, tavattun etmişler. İşte bu hâlde; Levh-i Mahfûz açılsa ancak hakîki unsurlar birbirinden tefrik edilebilir. Öyle ise, hakîki unsuriyet fikrine, hareketi ve hamiyeti bina etmek, mânâsız ve hem pek zararlıdır. Onun içindir ki; menfî milliyetçilerin ve unsuriyet-perverlerin reislerinden ve dine karşı pek lâkayd birisi, mecbur olmuş, demiş: “Dil, din bir ise, millet birdir.” Mâdem öyledir; hakîki unsuriyete değil; belki dil, din, vatan münâsebâtına bakılacak. Eğer üçü bir ise, zâten kuvvetli bir millet; eğer biri noksan olursa, tekrar milliyet dâiresine dâhildir.

Sâniyen: İslâmiyetin mukaddes milliyeti, bu vatan evlâdının hayat-ı ictimâiyesine kazandırdığı yüzer fâideden iki fâideyi misâl olarak beyân edeceğiz:

Birincisi

Birincisi: Şu Devlet-i İslâmiye, yirmi-otuz milyon iken, bütün Avrupa’nın büyük devletlerine karşı hayatını ve mevcûdiyetini muhâfaza ettiren, şu devletin ordusundaki Nur-u Kur'ândan gelen şu fikirdir: “Ben ölsem şehîdim, öldürsem gâziyim.” Kemâl-i şevk ile ve aşk ile ölümün yüzüne gülerek istikbâl etmiş. Dâima Avrupa’yı titretmiş. Acaba dünyada basit fikirli, sâfî kalbli olan neferâtın rûhunda şöyle ulvî fedâkârlığa sebebiyet verecek, hangi şey gösterilebilir? Hangi hamiyet onun yerine ikame edilebilir ve hayatını ve bütün dünyasını severek ona fedâ ettirebilir?..

İkincisi

İkincisi: Avrupa’nın ejderhaları (büyük devletleri) her ne vakit şu devlet-i İslâmiyeye bir tokat vurmuşlarsa; üçyüz elli milyon İslâmı ağlatmış ve inletmiş. Ve o müstemlekât sâhibleri, onları inletmemek ve sızlatmamak için, elini çekmiş.. elini kaldırırken indirmiş. Şu hiçbir cihette istisğar edilmeyecek manevî ve dâimî bir kuvvetü'z-zahr yerine hangi kuvvet ikame edilebilir? Gösterilsin! Evet o azîm, manevî kuvvetü'z-zahrı, menfî milliyet ile ve istiğnâkârâne hamiyet ile gücendirmemeli!..

Yedinci Mesele

YEDİNCİ MES'ELE: Menfî milliyette fazla hamiyet-perverlik gösterenlere deriz ki: Eğer şu milleti ciddi severseniz, onlara şefkat ederseniz; öyle bir hamiyet taşıyınız ki, onların ekserîsine şefkat sayılsın. Yoksa, ekserîsine merhametsizcesine bir tarzda, şefkate muhtaç olmayan bir kısm-ı kalîlin muvakkat gafletkârâne hayat-ı ictimâiyelerine hizmet ise, hamiyet değildir. Çünkü, menfî unsuriyet fikriyle yapılacak hamiyetkârlığın, milletin sekizden ikisine muvakkat fâidesi dokunabilir. Lâyık olmadıkları o hamiyetin şefkatine mazhar olurlar. O sekizden altısı, ya ihtiyardır, ya hastadır, ya musîbet-zededir, ya çocuktur, ya çok zaîftir, ya pek ciddi olarak âhireti düşünür müttakìdirler ki; bunlar hayat-ı dünyeviyeden ziyâde, müteveccih oldukları hayat-ı berzahiyeye ve uhreviyeye karşı bir nur, bir tesellî, bir şefkat isterler ve hamiyetkâr mübârek ellere muhtaçtırlar. Bunların ışıklarını söndürmeye ve tesellîlerini kırmağa hangi hamiyet müsâade eder? Heyhât! Nerede millete şefkat, nerede millet yolunda fedâkârlık!

Rahmet-i İlâhiyeden ümîd kesilmez. Çünkü Cenâb-ı Hak, bin seneden beri Kur'ânın hizmetinde istihdam ettiği ve ona bayraktar ta'yin ettiği bu vatandaşların muhteşem ordusunu ve muazzam cemâatini, muvakkat ârızalarla inşâallâh perîşan etmez. Yine o nuru ışıklandırır ve vazifesini idâme ettirir... ∗∗∗