Mektubat

Yirminci Mektûb — Yirminci Mektubun Onuncu Kelimesine Zeyldir

28. bölüm / 54

Yirminci Mektubun Onuncu Kelimesine Zeyldir

Yirminci Mektûbun

Onuncu Kelimesine Zeyldir

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴾

﴿ اَلاَ بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ ﴾

﴿ ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلاً رَجُلاً فِيهِ شُرَكَاءُ مُتَشَاكِسُونَ ﴾

Suâl: Sen çok yerlerde demişsin ki: “Vahdette nihâyet derecede kolaylık var; kesrette ve şirkte nihâyet müşkülât oluyor. Vahdette vücûb derecesinde bir sühûlet var; şirkte imtina' derecesinde bir suûbet var” diyorsun. Hâlbuki gösterdiğin müşkülât ve muhâlât, vahdet tarafında da cereyan eder. Meselâ diyorsun: “Eğer zerreler memur olmazlarsa; herbir zerrede, ya bir ilm-i muhît veya bir kudret-i mutlaka veya hadsiz manevî makineler, matbaalar bulunmak lâzım gelir. Bu ise yüz derece muhâldir. Hâlbuki, o zerreler memur-u İlâhî de olsalar, yine öyle bir mazhariyet lâzım gelir.. tâ hadsiz muntazam vazifelerini yapabilsinler.” Bunun hallini isterim.

Elcevab: Çok Sözlerde izâh ve isbât etmişiz ki: Bütün mevcûdât bir tek Sâni'a verilse, bir tek mevcûd gibi kolay ve sühûletli olur. Eğer müteaddid esbâba ve tabiata isnâd edilse; bir tek sinek, semâvât kadar; bir çiçek, bir bahar kadar; bir meyve, bir bahçe kadar müşkülâtlı ve suûbetli olur. Mâdem şu mes'ele başka Sözlerde izâh ve isbât edilmiş; onlara havâle edip, şurada yalnız üç işâret ile, o hakikate karşı nefsin itmi'nânını te'min edecek üç temsîl beyân edeceğiz:

Birinci Temsil

Birinci Temsîl: Meselâ şeffâf parlak bir zerrecik, bizzat kendi başıyla bir kibrit başı kadar bir nur içinde yerleşmez ve ona masdar olamaz. Kendi cirmi kadar ve mâhiyeti mikdarınca bil'asâle cüz'î zerre gibi bir nuru olabilir. Fakat o zerrecik, güneşe intisab edip ona karşı gözünü açıp baksa; o vakit o koca güneşi ziyâsıyla, elvân-ı seb'asıyla, harâretiyle hattâ mesâfesiyle içine alabilir ve bir nev'i tecellî-i a'zamına mazhar olur. Demek o zerre kendi kendine kalsa, bir zerre kadar ancak iş görebilir. Eğer güneşe memur ve mensûb ve mir'ât sayılsa; güneş gibi, güneşin icraatındaki bir kısım cüz'î nümûnelerini gösterebilir.

İkinci Temsil

İşte ﴾ وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلَى ﴿ herbir mevcûd, hattâ herbir zerre, eğer kesrete ve şirke ve esbâba ve tabiata ve kendi kendine isnâd edilse; o vakit herbir zerre, herbir mevcûd, ya bir ilm-i muhît ve kudret-i mutlaka sâhibi olmalı veyâhut hadsiz manevî makine ve matbaalar, içinde teşekkül etmeli; tâ ona tevdî' edilen acîb vazifeleri yapabilsin. Eğer o zerreler Vâhid-i Ehad’e isnâd edilse; o vakit herbir masnû', herbir zerre Ona mensûb olur, Onun memuru hükmüne geçer. Şu intisabı onu tecellîye mazhar eder. Bu mazhariyet ve intisabla, nihâyetsiz bir ilim ve kudrete istinâd eder. Hàlık’ının kuvvetiyle, milyonlar defa kuvvet-i zâtîsinden fazla işleri, vazifeleri; o intisab ve istinâd sırrıyla yapar.

İkinci Temsîl: Meselâ iki kardeş var. Birisi cesur, kendine güvenir; diğeri hamiyetli, milliyet-perverdir. Bir muhârebe zamanında kendine güvenen adam devlete intisab etmez, kendi başıyla iş görmek ister. Kendi kuvvetinin menba'larını belinde taşımaya mecbur olur. Techizâtını, cephanelerini kendi kuvvetine göre çekmeye muztardır. O şahsî ve küçük kuvvet mikdarınca, düşman ordusunun bir onbaşısıyla ancak mücâdele eder; fazla bir şey elinden gelmez. Öteki kardeş kendine güvenmiyor ve kendisini âciz, kuvvetsiz biliyor; pâdişaha intisab etti, askere kaydedildi. O intisab ile, koca bir ordu ona nokta-i istinâd oldu. Ve o istinâd ile arkasında, pâdişahın himmetiyle bir ordunun manevî kuvveti tahşid edilebilir bir kuvve-i maneviye ile harbe atıldı. Tâ düşmanın mağlûb ordusu içindeki şahın büyük bir müşîrine rastgeldi; kendi pâdişahı nâmına, “Seni esir ediyorum, gel!” der, esir eder, getirir. Şu hâlin sırrı ve hikmeti şudur ki:

Evvelki başıbozuk, kendi menba'-ı kuvvetini ve techizâtını kendisi taşımaya mecbur olduğu için, gayet cüz'î iş görebilirdi. Şu memur ise; kendi kuvvetinin menba'ını taşımaya mecbur değil, belki onu ordu ve pâdişah taşıyor. Mevcûd telgraf ve telefon teline, makinesini küçük bir tel ile rabtetmek gibi, şu adam bu intisabla kendini o hadsiz kuvvete rabteder.

İşte ﴾ وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلَى ﴿ eğer her mahlûk, her zerre doğrudan doğruya Vâhid-i Ehad’e isnâd edilse ve onlar ona intisab etseler; o vakit o intisab kuvvetiyle ve seyyidinin havliyle, emriyle; karınca, Fir'avun’un sarayını başına yıkar, baş aşağı atar.. sinek, Nemrud’u gebertip Cehenneme atar.. bir mikrop, en cebbâr bir zâlimi kabre sokar.. buğday tanesi kadar çam çekirdeği, bir dağ gibi bir çam ağacının destgâhı ve makinesi hükmüne geçer.. havanın zerresi, bütün çiçeklerin, meyvelerin ayrı ayrı işlerinde, teşekkülâtlarında muntazaman, güzelce çalışabilir. Bütün bu kolaylık, bilbedâhe memuriyet ve intisaptan ileri geliyor. Eğer iş başıbozukluğa dönse, esbâba ve kesrete ve kendi kendilerine bırakılıp şirk yolunda gidilse, o vakit herşey, cirmi kadar ve şuûru mikdarınca iş görebilir.

Üçüncü Temsîl: Meselâ, iki arkadaş var; hiç görmedikleri bir memleketin ahvâline dair istatistikli bir nev'i coğrafya yazmak istiyorlar.

Birisi, o memleketin pâdişahına intisab edip, telgraf ve telefon dâiresine girer. On paralık bir tel ile, kendi telefon makinesini devletin teline rabteder. Her yer ile görüşür, muhâbere eder, ma'lûmât alır. Gayet muntazam ve mükemmel coğrafya istatistiğine ait san'atkârâne bir eser yapar.

Öteki arkadaş ise, ya elli sene mütemâdiyen gezecek ve müşkülâtla her yeri görüp her hâdiseyi işitecek, veyâhut milyonlarla lirayı sarfedip, devletin tel ve telefon temdidatı kadar ve pâdişah gibi telgraf sâhibi olacak. Tâ evvelki arkadaşı gibi o mükemmel eseri yapsın.

Öyle de: ﴾ وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلَى ﴿ eğer hadsiz eşya ve mahlûkat Vâhid-i Ehad’e verilse, o vakit o irtibat ile herşey birer mazhar olur. O Şems-i Ezelî’nin tecellîsine mazhariyetle, kavânîn-i hikmetine ve desâtir-i ilmiyesine ve nevâmis-i kudretine irtibat peydâ eder. O vakit havl ve kuvvet-i İlâhiye ile herşeyi görür bir gözü ve her yere bakar bir yüzü ve her işe geçer bir sözü hükmünde bir cilve-i Rabbâniyeye mazhar olur. Eğer o intisab kesilse, o şey, bütün eşyadan dahi inkıtâ' eder, cirmi kadar bir küçüklüğe sığışır. O hâlde bir ulûhiyet-i mutlaka sâhibi olmalı ki, evvelki vaziyette gördüğü işleri görebilsin.

Elhâsıl: Vahdet ve îmân yolunda, vücûb derecesinde bir sühûlet ve kolaylık var. Şirk ve esbâbda, imtina' derecesinde müşkülât ve suûbet var. Çünkü bir vâhid, külfetsiz olarak kesîr eşyaya bir vaziyet verir ve bir neticeyi istihsâl eder. Eğer o vaziyeti almayı ve o neticeyi istihsâl etmeyi, o eşya-yı kesîreye havâle edilse, o vakit pek çok külfetle ve pek çok hareketlerle ancak o vaziyet alınır ve o netice istihsâl edilir. Meselâ Üçüncü Mektûb’da denildiği gibi; semâvât meydânında, şems ve kamer kumandası altında yıldızlar ordusunu harekete getirmekle, her gece ve her sene, şa'şaalı tesbihkârâne bir seyerân ve cereyan vermek demek olan câzibedâr, sevimli vaziyet-i semâviye ve mevsimlerin değişmesi gibi büyük maslahatların vücûd bulması demek olan o ulvî, hikmetli netice-i arziye, eğer vahdete verilse; o Sultan-ı Ezel, kolayca küre-i arz gibi bir neferi, o vaziyet ve o netice için ecrâm-ı ulviyeye kumandan ta'yin eder. O vakit arz, emir aldıktan sonra, memuriyet neş'esinden mevlevî gibi zikir ve semâ'a kalkar; az bir masrafla o güzel vaziyet hâsıl olur, o mühim netice vücûd bulur. Eğer arza, “Sen dur, karışma!” denilse ve o netice ve o vaziyetin istihsâli de semâvâta havâle edilse ve vahdetten, kesrete ve şirke gidilse; her gün ve her sene, binler derece küre-i arzdan büyük olan milyonlar adedince yıldızlar hareket etmek, milyarlar sene mesâfeyi yirmidört saatte ve bir senede kestirmek lâzımdır.

Üçüncü Temsil

Netice-i Meram

Netice-i Merâm: Kur'ân ve ehl-i îmân, hadsiz masnûâtı bir Sâni'-i Vâhide verir. Doğrudan doğruya her işi Ona isnâd eder. Vücûb derecesinde sühûletli bir yolda gider, sevkeder... Ve ehl-i şirk ve tuğyan, bir masnû'-u vâhidi, hadsiz esbâba isnâd ederek, imtina' derecesinde suûbetli bir yolda gider. Şu hâlde Kur'ân yolunda, bütün masnûâtla; dalâlet yolunda, bir masnû'-u vâhid beraberdirler. Hattâ, belki bütün eşyanın vâhidden sudûru, bir vâhidin hadsiz eşyadan sudûrundan çok derece eshel ve kolaydır. Nasıl ki bir zâbit, bin neferin tedbirini, bir nefer gibi kolay yapar ve bir neferin tedbiri, bin zâbite havâle edilse; bin nefer kadar müşkülâtlı olur, keşmekeşe sebebiyet verir.

İşte şu hakikati, şu âyet-i azîme, ehl-i şirkin başına vuruyor.. dağıtıyor:

﴿ ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلاً رَجُلاً فِيهِ شُرَكَاءُ مُتَشَاكِسُونَ وَرَجُلاً سَلَمًا لِرَجُلٍ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلاً اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ ﴾

﴿ سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ ﴾

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْكَائِنَاتِ وَعَلٰى آلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ آمِينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

اَللّٰهُمَّ يَا اَحَدُ يَا وَاحِدُ يَا صَمَدُ يَا مَنْ لااِلٰهَاِلَّاهُوَ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ ❀ يَا مَنْ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ ❀ وَيَا مَنْ يُحْيِى وَيُمِيتُ ❀ يَا مَنْ بِيَدِهِ الْخَيْرُ ❀ يَا مَنْ هُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْئٍ قَدِيرٌ ❀ يَا مَنْ اِلَيْهِ الْمَصِيرُ ❀ بِحَقِّ اَسْرَارِ هٰذِهِ الْكَلِمَاتِ اِجْعَلْ نَاشِرَ هٰذِهِ الرِّسَالَةِ وَرُفَقَائَهُ وَصَاحِبَهَا سَعِيدًا مِنَ الْمُوَحِّدِينَ الْكَامِلِينَ وَمِنَ الصِّدِّيقِينَ الْمُحَقِّقِينَ وَمِنَ الْمُؤْمِنِينَ الْمُتَّقِينَ آمِينَ

اَللّٰهُمَّ بِحَقِّ سِرِّ اَحَدِيَّتِكَ اِجْعَلْ نَاشِرَ هٰذَا الْكِتَابِ نَاشِرًا لِاَسْرَارِ التَّوْحِيدِ وَقَلْبَهُ مَظْهَرًا لِاَنْوَارِ الْاِيمَانِ وَلِسَانَهُ نَاطِقًا بِحَقَائِقِ الْقُرْآنِ آمِينَِ.. آمِينَِ.. آمِينَ