Mektubat

Ondokuzuncu Mektûb — Altıncı Nükteli İşaret

20. bölüm / 54

Altıncı Nükteli İşaret

ALTINCI NÜKTELİ İŞÂRET:

–Nakl-i sahîh-i kat'î ile– Hazret-i Fâtıma’ya (R.A.) fermân etmiş ki:

اَنْتِ اَوَّلُ اَهْلِ بَيْتِى لُحُوقًا بِى deyip, “Âl-i Beyt’imden herkesten evvel vefât edip, bana iltihak edeceksin.” diye söylemiş. Altı ay sonra haber verdiği gibi aynen zuhûr etmiş.

Hem Ebû Zerr’e fermân etmiş:

سَتُخْرَجُ مِنْ هُنَا وَتَعِيشُ وَحْدَكَ وَتَمُوتُ وَحْدَكَ deyip, Medine’den nefyedilip, yalnız hayat geçirip, yalnız bir sahrâda vefât edeceğini haber vermiş. Yirmi sene sonra haber verdiği gibi çıkmış.

Hem Enes İbn-i Mâlik’in halası olan Ümm-ü Haram’ın hânesinde uykudan kalkmış, tebessüm edip fermân etmiş:

رَاَيْتُ اُمَّتِى يَغْزُونَ فِى الْبَحْرِ كَالْمُلُوكِ عَلَى الْاَسِرَّةِ Ümm-ü Haram niyâz etmiş: “Duâ ediniz, ben de onlarla beraber olayım.” Fermân etmiş: “Beraber olacaksın.” Kırk sene sonra, zevci olan Ubâde İbn-i Sâmit refâkatiyle Kıbrıs’ın fethine gitmiş; Kıbrıs’ta vefât edip, mezarı ziyaretgâh olmuş. Haber verdiği gibi aynen zuhûr etmiş.

Hem –nakl-i sahîh-i kat'î ile– fermân etmiş ki:

يَخْرُجُ مِنْ ثَقِيفَ كَذَّابٌ وَمُبِيرٌ yani: “Sakif kabilesinden biri da'vâ-yı nübüvvet edecek ve biri, hunhar zâlim zuhûr edecek.” deyip, nübüvvet da'vâ eden meşhûr Muhtar’ı ve yüzbin adam öldüren Haccâc-ı Zâlim’i haber vermiş.

Hem –nakl-i sahîh-i kat'î ile–

سَتُفْتَحُ الْقُسْطَنْطِينِيَّةُ فَنِعْمَ الْاَمِيرُ اَمِيرُهَا وَنِعْمَ الْجَيْشُ جَيْشُهَا deyip, İstanbul’un İslâm eliyle fetholacağını ve Hazret-i Sultan Mehmed Fâtih’in yüksek bir mertebe sâhibi olduğunu haber vermiş. Haber verdiği gibi zuhûr etmiş.

Hem –nakl-i sahîh-i kat'î ile– fermân etmiş ki:

اِنَّ الدِّينَ لَوْ كَانَ مَنُوطًا بِالثُّرَيَّا لَنَالَهُ رِجَالٌ مِنْ اَبْنَاءِ فَارِسَ deyip, başta Ebû Hanîfe olarak İran’ın emsâlsiz bir sûrette yetiştirdiği ulemâ ve evliyâya işâret ediyor, haber veriyor.

Hem fermân etmiş ki: عَالِمُ قُرَيْشٍ يَمْلَءُ طِبَاقَ الْاَرْضِ عِلْمًا deyip, İmâm-ı Şâfiî’ye işâret edip haber veriyor.

Hem –nakl-i sahîh-i kat'î ile– fermân etmiş ki:

سَتَفْتَرِقُ اُمَّتِى ثَلاَثًا وَسَبْعِينَ فِرْقَةً اَلنَّاجِيَةُ وَاحِدَةٌ مِنْهَا. قِيلَ مَنْهُمْ؟ قَالَ مَا اَنَا عَلَيْهِ وَاَصْحَابِى

deyip ümmeti yetmişüç fırkaya inkısam edeceğini ve içinde fırka-i nâciye-i kâmile, Ehl-i Sünnet ve Cemâat olduğunu haber veriyor.

Hem fermân etmiş ki: اَلْقَدَرِيَّةُ مَجُوسُ هٰذِهِ الْاُمَّةِ deyip, çok şûbelere inkısam eden ve kaderi inkâr eden Kaderiye tâifesini haber vermiş. Hem, çok şûbelere inkısam eden Râfizîleri haber vermiş.

Hem –nakl-i sahîh-i kat'î ile– İmâm-ı Ali’ye (R.A.) demiş: “Sende, Hazret-i İsâ (A.S.) gibi iki kısım insan helâkete gider.

Birisi, ifrat-ı muhabbet.. diğeri, ifrat-ı adâvetle. Hazret-i İsâ’ya Nasrânî, muhabbetinden, hadd-i meşrûdan tecâvüz ile, hâşâ “İbnullâh” dediler. Yahudî, adâvetinden çok tecâvüz ettiler; nübüvvetini ve kemâlini inkâr ettiler. Senin hakkında da; bir kısım, hadd-i meşrûdan tecâvüz edecek, muhabbetinden helâkete gidecektir. لَهُمْ نَبْزٌ يُقَالُ لَهُمُ الرَّافِضِيَّةُ demiş. “Bir kısmı, senin adâvetinden çok ileri gidecekler; onlar da, ‘Havâriç’tir ve Emevîlerin müfrit bir kısım tarafdârlarıdır ki, onlara ‘Nâsibe’ denilir.”

Eğer denilse: Âl-i Beyt’e muhabbeti, Kur'ân emrediyor. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm çok teşvik etmiş. O muhabbet, Şîalar için belki bir özür teşkil eder. Çünkü ehl-i muhabbet, bir derece ehl-i sekirdir.

Ne için Şîalar hususan Râfizîler, o muhabbetten istifade etmiyorlar; belki, işâret-i Nebeviye ile o fart-ı muhabbette mahkûmdurlar?

Elcevab: Muhabbet iki kısımdır.

Biri: Mânâ-yı harfiyle, yani: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hesabına, Cenâb-ı Hak nâmına, Hazret-i Ali ile Hasan ve Hüseyin ve Âl-i Beyt’i sevmektir. Şu muhabbet Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın muhabbetini ziyâdeleştirir. Cenâb-ı Hakk’ın muhabbetine vesile olur. Şu muhabbet meşrûdur, ifratı zarar vermez, tecâvüz etmez, başkalarının zemmini ve adâvetini iktiza etmez.

İkincisi: Mânâ-yı ismiyle muhabbettir. Yani bizzat onları sever. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı düşünmeden Hazret-i Ali’nin kahramanlıklarını ve kemâlini ve Hazret-i Hasan ve Hüseyin’in yüksek faziletlerini düşünüp sever. Hattâ Allah’ı bilmese de, Peygamberi tanımasa da yine onları sever. Bu sevmek, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın muhabbetine ve Cenâb-ı Hakk’ın muhabbetine sebebiyet vermez. Hem ifrat olsa, başkaların zemmini ve adâvetini iktiza eder.

İşte, işâret-i Nebeviye ile, Hazret-i Ali hakkında ziyâde muhabbetlerinden, Hazret-i Ebû Bekiri's-Sıddık ile Hazret-i Ömer’den teberrî ettiklerinden hasârete düşmüşler. Ve o menfî muhabbet, sebeb-i hasârettir.

Hem –nakl-i sahîh-i kat'î ile– fermân etmiş ki:

اِذَا مَشَوُا الْمُطَيْطَاءَ وَخَدَمَتْهُمْ بَنَاتُ فَارِسَ وَالرُّومِ، رَدَّ اللّٰهُ بَاْسَهُمْ بَيْنَهُمْ وَسَلَّطَ شِرَارَهُمْ عَلٰى خِيَارِهِمْ

deyip “Ne vakit size Fars ve Rûm kızları hizmet etti; o vakit belânız, fitneniz içinize girecek.. harbiniz dâhilî olacak.. şerîrleriniz başa geçip, hayırlılar ve iyilerinize musallat olacaklar!” haber vermiş. Otuz sene sonra haber verdiği gibi çıkmış.

Hem –nakl-i sahîh-i kat'î ile– fermân etmiş ki:

وَتُفْتَحُ خَيْبَرُ عَلٰى يَدَىْ عَلِىٍّ deyip, “Hayber Kalesinin fethi, Ali’nineliyle olacak.” Me'mûlün pek fevkınde ikinci gün bir mu'cize-i Nebeviye olarak Hayber Kalesinin kapısını Hazret-i Ali çekip kalkan gibi istimâl ederek, fethe muvaffak olduktan sonra kapıyı yere atmış; sekiz kuvvetli adam, o kapıyı yerden kaldıramamış. Bir rivâyette kırk adam kaldıramamış.

Hem fermân etmiş ki:

لاَ تَقُومُ السَّاعَةُ حَتَّى تَقْتَتِلَ فِئَتَانِ دَعْوَاهُمَا وَاحِدَةٌ diye, Sıffîn’de Hazret-i Ali ile Muâviye’nin harbini haber vermiş.

Hem fermân etmiş ki: اِنَّ عَمَّارًا تَقْتُلُهُ الْفِئَةُ الْبَاغِيَةُ diye, “Bâğî bir tâife, Ammâr’ı katledecek.” Sonra, Sıffîn harbinde katledildi. Hazret-i Ali, onu Muâviye’nin tarafdârları bâğî olduklarına hüccet gösterdi. Fakat Muâviye te'vil etti. Amr İbnü'l-Âs dedi: “Bâğî yalnız onun kàtilleridir, umumumuz değiliz.”

Hem fermân etmiş ki: اِنَّ الْفِتَنَ لاَ تَظْهَرُ مَا دَامَ عُمَرُ حَيًّا diye; “Hazret-i Ömer sağ kaldıkça, içinizde fitneler zuhûr etmez!” haber vermiş, öyle de olmuş.

Hem Süheyl İbn-i Amr daha îmâna gelmeden esir olmuş. Hazret-i Ömer, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a demiş ki: “İzin ver, ben bunun dişlerini çekeceğim. Çünkü o, fesâhatiyle küffar-ı Kureyşi harbimize teşvik ediyordu.” Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş ki:

وَعَسَى اَنْ يَقُومَ مَقَامًا يَسُرُّكَ يَا عُمَرُ diye, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın vefâtı hengâmında olan dehşet-engîz ve sabır-sûz hâdisede, Hazret-i Ebû Bekiri's-Sıddık nasıl ki Medine-i Münevvere’de kemâl-i metânetle herkese tesellî verip mühim bir hutbe ile sahâbeleri teskin etmiş.. aynen onun gibi şu Süheyl, o hengâmda, Mekke-i Mükerreme’de, aynı Ebû Bekiri's-Sıddık gibi Sahâbeye teskin ve tesellî verip, ma'lûm fesâhatiyle Ebû Bekiri's-Sıddık’ın aynı hutbesinin meâlinde bir nutuk söylemiş. Hattâ iki hutbenin kelimeleri birbirine benzer.

Hem Sürâka’ya fermân etmiş ki:

كَيْفَ بِكَ اِذَا اُلْبِسْتَ سُوَارَىْ كِسْرَى diye; “Kisrâ’nın iki bileziğini giyeceksin!” Hazret-i Ömer zamanında Kisrâ mahvedildi.. zînetleri ve şâhâne bilezikleri geldi. Hazret-i Ömer Sürâka’ya giydirdi. Dedi:

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِى سَلَبَهُمَا كِسْرَى وَاَلْبَسَهُمَا سُرَاقَةَ ihbar-ı Nebevî’yi tasdik ettirdi.

Hem fermân etmiş ki: اِذَا ذَهَبَ كِسْرَى فَلاَ كِسْرَى بَعْدَهُ diye: “Kisrâyı Fars gittikten sonra, daha kisrâ çıkmayacak!” haber vermiş, hem öyle olmuş.

Hem Kisrâ elçisine demiş: “Şimdi, Kisrâ’nın oğlu Şirviye, Perviz Kisrâ’yı öldürdü.” O elçi tahkîk etmiş, aynı vakitte öyle olmuş; o da İslâm olmuş. Bazı ehâdîste, o elçinin adı Firuz’dur.

Hem –nakl-i sahîh-i kat'î ile– Hatîb İbn-i Beltea’nın, gizli Kureyş’e gönderdiği mektûbu haber vermiş. Hazret-i Ali ile Mikdâd’ı göndermiş. “Filân mevkide bir şahısta şöyle bir mektûb var, alınız, getiriniz!” Gittiler, aynı yerden aynı mektûbu getirdiler. Hâtıb’ı celbetti: “Neden yaptın?” demiş. O da, özür beyân etmiş, özrünü kabûl etmiş.

Hem –nakl-i sahîh ile– Utbe İbn-i Ebî Leheb hakkında fermân etmiş ki: يَاْكُلُهُ كَلْبُ اللّٰهِ diye, Utbe’nin âkıbet-i fecîasını haber vermiş. Sonra Yemen tarafına giderken bir arslan gelip onu yemiş. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hem bedduâsını, hem haberini tasdik etmiş.

Hem –nakl-i sahîh ile– Feth-i Mekke vaktinde, Hazret-i Bilâl-i Habeşî, Kâbe damına çıkıp ezân okumuş. Rüesâ-yı Kureyş’ten Ebû Süfyân, Attab İbn-i Esid ve Hâris İbn-i Hişam oturup konuştular. Attab dedi: “Pederim Esid bahtiyar idi ki, bugünü görmedi.” Hâris dedi ki: “Muhammed, bu siyah kargadan başka adam bulmadı mı ki, müezzin yapsın?” Hazret-i Bilâl-i Habeşî’yi tezyif etti. Ebû Süfyân dedi: “Ben korkarım, bir şey demeyeceğim; kimse olmasa da şu Batha’nın taşları Ona haber verecek, O bilecek.” Hakikaten bir parça sonra Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onlara rast geldi, harfiyen konuştuklarını söyledi. O vakit Attab ile Hâris şehâdet getirdiler, Müslüman oldular.

İşte ey bîçâre mülhid! Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanımayan kalbsiz adam! Bak, Kureyş’in iki muannid büyükleri, bir tek ihbar-ı gaybî ile îmâna geldiler. Ne kadar kalbin bozulmuş ki, manevî tevâtürle, bu ihbar-ı gaybî gibi binler mu'cizâtı işitiyorsun, yine kanâat-ı tâmmen gelmiyor!.. Her ne ise, sadede dönüyoruz.

Hem –nakl-i sahîh ile– Gazve-i Bedir’de, Hazret-i Abbâs Sahâbelerin eline esir düştüğü vakitte; fidye-i necât istenilmiş. O da demiş: “Param yok.” Hazret-i Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş ki: “Zevcen Ümm-ü Fadl yanında bu kadar parayı filân yere bırakmışsın.” Hazret-i Abbâs tasdik edip, “İkimizden başka kimsenin bilmediği bir sır idi.” O vakit kemâl-i îmânı kazanıp İslâm olmuş.

Hem –nakl-i sahîh-i kat'î ile– muzır bir sâhir olan Lebid-i Yahudî; Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı rencîde etmek için acîb ve müessir bir sihir yapmış. Bir tarağa saçları sarmış, üstünde sihir yapmış, bir kuyuya atmış. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Ali’ye ve Sahâbelere fermân etmiş: “Gidiniz, filân kuyuda bu çeşit sihir âletlerini bulup getiriniz!” Gitmişler, aynen öyle bulup getirmişler. Herbir ipi açıldıkça, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dahi rahatsızlığından hìffet buluyordu.

Hem –nakl-i sahîh ile– Ebû Hureyre ve Huzeyfe gibi mühim zâtlar bulunduğu bir hey'ette, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş ki: ضِرْسُ اَحَدِكُمْ فِى النَّارِ اَعْظَمُ مِنْ اُحُدٍ diye, birinin irtidadıyla müdhiş âkıbetini haber vermiş. Ebû Hureyre dedi: “O hey'etten, ben bir adamla ikimiz kaldık, ben korktum. Sonra öteki adam, Yemâme harbinde Müseylime tarafında bulunup, mürted olarak katledildi.” İhbar-ı Nebevînin hakikati çıktı.

Hem –nakl-i sahîh ile– Umeyr ve Safvan Müslüman olmadan evvel, mühim bir mala mukâbil, Peygamber’in (A.S.M.) katline karar verip; Umeyr ise, Peygamber’in (A.S.M.) katlini niyet ederek Medine’ye gelmiş. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Umeyr’i gördü, yanına çağırdı. Dedi: “Safvan ile mâceranız budur!” Elini Umeyr’in göğsüne koydu; Umeyr “Evet” dedi, Müslüman oldu.

Daha bunlar gibi pek çok sahîh ihbarât-ı gaybiye vukû' bulmuş. Meşhûr Kütüb-ü Sitte-i Sahîha-i Hadîsiye’de zikredilmiştir ve senedleriyle beyân edilmiştir. Bu risalede beyân edilen vâkıâtın ekseri, tevâtür-ü manevî hükmünde kat'îdir, yakìnîdirler. Başta Buhârî ve Müslim ki, Kur'ândan sonra en sahîh kitab olduklarını, ehl-i tahkîk kabûl etmiş. Ve sâir Sahîh-i Tirmizî, Nesâî ve Ebû Dâvud ve Müsned-i Hâkim ve Müsned-i Ahmed İbn-i Hanbel ve Delâil-i Beyhakî gibi kitaplarda an'anesiyle beyân edilmiştir.

Şimdi, ey mülhid-i bî-hûş! “Muhammed-i Arabî (A.S.M.) akıllı bir adam idi.” deyip geçme. Çünkü şu umûr-u gaybiyeye dair ihbarât-ı sâdıka-i Ahmediye (A.S.M.) iki şıktan hàlî değil. Ya diyeceksin ki: O zât-ı kudsîde öyle keskin bir nazar ve geniş bir dehâ var ki, mâzi ve müstakbeli ve umum dünyayı görür, bilir ve etraf-ı âlemi ve şark ve garbı temâşâ eder bir gözü.. ve geçmiş ve gelecek bütün zamanları keşfeder bir dehâsı vardır. Bu hâl ise, beşerde olamaz; eğer olsa, Hàlık-ı âlem tarafından verilmiş bir hàrika, bir mevhibe olur. Bu ise, tek başıyla bir mu'cize-i a'zamdır. Veyâhut inanacaksın ki: O Zât-ı Mübârek, öyle bir Zâtın memuru ve şâkirdidir ki, herşey Onun nazarında ve tasarrufundadır.

Ve bütün envâ'-ı kâinât ve bütün zamanlar Onun taht-ı emrindedir.. Defter-i kebîrinde herşey yazılıdır; istediği zaman talebesine bildirir ve gösterir. Demek Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, Üstad-ı Ezelîsinden ders alır, öyle ders verir...

Hem –nakl-i sahîh ile– Hazret-i Hâlid’i harb için Düvmetü'l-Cendel reisi olan Ükeydir’e gönderdiği vakit fermân etmiş ki:

اِنَّكَ تَجِدُهُ يَصِيدُ الْبَقَرَ diye, bakar-ı vahşî avında bulacağını, kavgasız esir edileceğini ihbar etmiş. Hazret-i Hâlid gitmiş, aynen öyle bulmuş, esir etmiş, getirmiş.

Hem –nakl-i sahîh ile– Kureyş, Benî-Hâşimî aleyhinde yazdıkları ve Kâbe’nin sakfına astıkları sahife hakkında fermân etmiş ki: “Kurtlar yazılarınızı yemiş, yalnız sahifedeki Esmâ-i İlâhiyeye ilişmemişler!” haber vermiş. Sonra sahifeye bakmışlar, aynen öyle olmuş.

Hem –nakl-i sahîh ile– “Beytü'l-Makdis’in fethinde büyük bir tâun çıkacak...” fermân etmişti. Hazret-i Ömer zamanında Beytü'l-Makdis fetholundu. Ve öyle bir tâun çıktı ki, üç günde yetmiş bin vefiyât oldu.

Hem –nakl-i sahîh ile– o zamanda vücûdu olmayan Basra ve Bağdat’ın vücûda geleceklerini ve Bağdat’a dünya hazinelerinin gireceğini.. ve Türkler ve Bahr-i Hazar etrafındaki milletler ile Arablar muhârebe edeceklerini ve sonra onlar çoklukla İslâmiyet’e girecek; Arablara, Arablar içinde hâkim olacaklarını haber vermiş. Demiş ki:

يُوشِكُ اَنْ يَكْثُرَ فِيكُمُ الْعَجَمُ يَاْكُلُونَ فَيْئَكُمْ وَيَضْرِبُونَ رِقَابَكُمْ

Hem fermân etmiş ki: هَلاَكُ اُمَّتِى عَلٰى يَدِ اُغَيْلِمَةٍ مِنْ قُرَيْشٍ diye, Emeviyenin, Yezid ve Velîd gibi şerîr reislerinin fesâdını haber vermiş.

Hem Yemâme gibi bir kısım yerlerde, irtidat vukû' bulacağını haber vermiş.

Hem gazve-i meşhûre-i Hendek’te fermân etmiş ki:

اِنَّ قُرَيْشًا وَالْاَحْزَابَ لاَ يَغْزُونِى اَبَدًا وَاَنَا اَغْزُوهُمْ diye, “Bundan sonra onlar bana değil, belki ben onlara hücum edeceğim!” haber vermiş, haber verdiği gibi çıkmış.

Hem –nakl-i sahîh ile– vefâtından bir-iki ay evvel fermân etmiş ki:

اِنَّ عَبْدًا خُيِّرَ فَاخْتَارَ مَا عِنْدَ اللّٰهِ diye, vefâtını haber vermiş.

Hem Zeyd İbn-i Suvahân hakkında fermân etmiş ki:

يَسْبِقُ عُضْوٌ مِنْهُ اِلَى الْجَنَّةِ Zeyd’den evvel, bir uzvu şehîd edileceğini haber vermiş. Bir zaman sonra, Nihâvend harbinde bir eli kesilmiş. Demek en evvel o el şehîd olup, ma'nen Cennet’e gitmiş.

İşte bütün bahsettiğimiz umûr-u gaybiye, on kısım envâ'-ı mu'cizâtından bir tek nev'idir. O nev'in on kısmından bir kısmını söylemedik. Şimdi, bu kısımla beraber i'câz-ı Kur'âna dair Yirmibeşinci Söz’de, gayet geniş ihbar-ı gayb nev'inin, dört nev'ini icmâlen beyân etmişiz. İşte buradaki nev'i ile beraber, Kur'ânın lisânıyla gaybdan haber verilen o dört büyük nev'i beraber düşün, gör ki; ne kadar kat'î, şübhesiz, parlak, kuvvetli, kavî bir bürhân-ı risalettir ki; bütün bütün kalbi, aklı bozulmayan, elbette îmân edecek ki: Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, Hàlık-ı külli şey ve Allâmü'l-Guyûb olan bir Zât-ı Zülcelâl’in resûlüdür ve Ondan haber alıyor...

Yedinci Nükteli İşaret

YEDİNCİ NÜKTELİ İŞÂRET:

Mu'cizât-ı Nebeviyenin bereket-i taam hususunda olan kısmından birkaç kat'î ve ma'nen mütevâtir misâline işâret edeceğiz. Bahisten evvel bir mukaddime zikri münâsibdir.

Mukaddime

MUKADDİME:

Şu gelecek bereketli mu'cizât misâlleri, herbiri, müteaddid tarîkle, hattâ bazıları onaltı tarîkle sahîh bir sûrette nakledilmiş. Ekserîsi, bir cemâat-i kesîre huzurunda vukû' bulmuş; o cemâat içinde mu'teber ve sâdık insanlar onlardan bahsedip nakletmişler. Meselâ: “Sâ' denilen dört avuç taamdan yetmiş adam yemişler, tok olmuşlar” naklediyor. O yetmiş adam, onun sözünü işitiyor, tekzîb etmiyor. Demek sükût ile tasdik ediyorlar. Hâlbuki, o asr-ı sıdk ve hakikatte ve o hak-perest ve ciddi ve doğru adam olan Sahâbeler, zerre mikdar yalanı görse, red ve tekzîb ederler. Hâlbuki bahsedeceğimiz vâkıaları çoklar rivâyet etmiş ve ötekiler de sükût ile tasdik etmişler. Demek, herbir hâdise ma'nen mütevâtir gibi kat'îdir. Hem Sahâbeler, Kur'ânın ve âyetlerin hıfzından sonra en ziyâde, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ef'âl ve akvâlinin muhâfazasına, bâhusus ahkâma ve mu'cizâta dair ahvâline bütün kuvvetleriyle çalıştıklarını ve sıhhatlerine pek çok dikkat ettiklerini, tarih ve siyer şehâdet ediyor. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a ait en küçük bir hareketi, bir sîreti, bir hâli ihmal etmemişler. Ve etmediklerini ve kaydettiklerini, kütüb-ü ehâdîsiye şehâdet ediyor. Hem Asr-ı Saâdette, mu'cizâtı ve medâr-ı ahkâm ehâdîsi, kitabetle çoklar kaydedip yazdılar. Hususan Abâdile-i Seb'a, kitabetle kaydettiler. Hususan “Tercümânü'l-Kur'ân” olan Abdullâh İbn-i Abbâs ve Abdullâh İbn-i Amr İbni'l-Âs, bâhusus otuz-kırk sene sonra, Tâbiîn’in binler muhakkìkleri, ehâdîsi ve mu'cizâtı yazı ile kaydettiler. Daha ondan sonra, başta dört imâm-ı müçtehid ve binler muhakkìk muhaddisler naklettiler; yazı ile muhâfaza ettiler. Daha hicretten ikiyüz sene sonra başta Buhârî, Müslim, Kütüb-ü Sitte-i makbûle vazife-i hıfzı omuzlarına aldılar. İbn-i Cevzî gibi şiddetli binler münekkidler çıkıp, bazı mülhidlerin veya fikirsiz veya hıfızsız veya nâdânların karıştırdıkları mevzû ehâdîsi tefrik ettiler, gösterdiler. Sonra ehl-i keşfin tasdikiyle; yetmiş defa Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm temessül edip, yakaza hâlinde Onun sohbetiyle müşerref olan Celâleddin-i Süyûtî gibi allâmeler ve muhakkìkler, ehâdîs-i sahîhanın elmaslarını, sâir sözlerden ve mevzuâttan tefrik ettiler. İşte bahsedeceğimiz hâdiseler, mu'cizeler, böyle elden ele –kuvvetli, emin, müteaddid ve çok, belki hadsiz ellerden– sağlam olarak bize gelmiş.

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى

İşte buna binâen; “Bu zamana kadar uzun mesâfeden gelen şu zamandan tâ o zamana kadar bu hâdiseleri nasıl bileceğiz ki karışmamış ve sâfîdir?” hâtıra gelmemelidir.

Berekete dair mu'cizât-ı kat'iyyenin;

Birinci Misal

Birinci misâli: Başta Buhârî ve Müslim, Kütüb-ü Sitte-i Sahîha müttefikan haber veriyorlar ki: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Hazret-i Zeyneb ile tezevvücü velîmesinde, Hazret-i Enes’in vâlidesi Ümm-ü Süleym, bir-iki avuç hurmayı yağ ile kavurarak bir kaba koyup Hazret-i Enes’le Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’a gönderdi. Enes’e fermân etti ki: “Filân, filânı çağır. Hem, kime tesâdüf etsen dâvet et!” Enes de kime rast geldiyse çağırdı. Üçyüz kadar sahâbe gelip, Suffa ve hücre-i saâdeti doldurdular. Fermân etti: تَحَلَّقُوا عَشَرَةً عَشَرَةً Yani, “Onar, onar halka olunuz!” Sonra mübârek elini o az taam üzerine koydu, duâ etti, “Buyurun!” dedi. Bütün o üçyüz adam yediler, tok olup kalktılar. Enes’e fermân etmiş: “Kaldır!” Enes demiş ki: “Bilmedim, taam kabını koyduğum vakit mi taam çoktu, yoksa kaldırdığım vakit mi çoktu farkedemedim.”

İkinci Misal

İkinci Misâl: Mihmandâr-ı Nebevî Ebû Eyyûbi'l-Ensârî hânesine teşrîf-i nebevî hengâmında Ebû Eyyûb der ki: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve Ebû Bekir-i Sıddık’a kâfî gelecek iki kişilik yemek yaptım.

Ona fermân etti: اُدْعُ ثَلاَثِينَ مِنْ اَشْرَافِ الْاَنْصَارِ otuz adam geldiler, yediler. Sonra fermân etti: اُدْعُ سِتِّينَ Altmış daha dâvet ettim; geldiler, yediler. Sonra fermân etti: اُدْعُ سَبْعِينَ Yetmiş daha dâvet ettim; geldiler, yediler. Kablarda yemek daha kaldı. Bütün gelenler o mu'cize karşısında İslâmiyet’e girip, bîat ettiler. O iki kişilik taamdan yüzseksen adam yediler.

Üçüncü Misal

Üçüncü Misâl: Hazret-i Ömer İbni'l-Hattâb ve Ebû Hureyre ve Seleme İbni'l-Ekva' ve Ebû Amrat-el-Ensârî gibi, müteaddid tarîklerle diyorlar ki:

Bir gazvede ordu aç kaldı. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a müracaat ettiler. Fermân etti ki:

“Heybelerinizde kalan bâkiye-i erzâkı toplayınız!” Herkes azar birer parça hurma getirdi. En çok getiren dört avuç getirebildi. Bir kilime koydular.

Seleme der ki: “Mecmûunu ben tahmin ettim, oturmuş bir keçi kadar ancak vardı.”

Sonra Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bereketle duâ edip, fermân etti:

“Herkes kabını getirsin!”

Koşuştular, geldiler. O ordu içinde hiçbir kab kalmadı, hepsini doldurdular. Hem fazla kaldı.

Sahâbeden bir râvi demiş:

“O bereketin gidişatından anladım; eğer ehl-i arz gelseydi; onlara dahi kâfî gelecekti...”

Dördüncü Misal

Dördüncü Misâl: Başta Buhârî ve Müslim, kütüb-ü sahîha beyân ediyorlar ki: Abdurrahman İbn-i Ebî Bekir-i Sıddık der: “Biz yüzotuz sahâbe, bir seferde Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraberdik.

Dört avuç mikdarı olan bir sâ' ekmek için, hamur yapıldı. Bir keçi dahi kesildi, pişirildi. Yalnız ciğer ve böbrekleri kebap yapıldı. Kasem ederim, o kebaptan yüzotuz sahâbeden herbirisine bir parça kesti, verdi. Sonra Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, pişmiş eti iki kâseye koydu. Biz umumumuz tok oluncaya kadar yedik, fazla kaldı; ben fazlasını deveye yükledim.”

Beşinci Misal

Beşinci Misâl: Kütüb-ü sahîha kat'iyyetle beyân ediyorlar ki: Gazve-i Garrâ-i Ahzâb’da, meşhûr yevmü'l-Hendek’te, Hazret-i Câbirü'l-Ensârî kasem ile ilân ediyor. O günde, dört avuç olan bir sâ' arpa ekmeğinden, bir senelik bir keçi oğlağından bin adam yediler ve öylece kaldı. Hazret-i Câbir der ki: “O gün yemek, hânemde pişirildi; bütün bin adam o sâ'dan, o oğlaktan yediler, gittiler; daha tenceremiz dolu kaynıyor, daha hamurumuz ekmek yapılıyor. O hamura, o tencereye mübârek ağzının suyunu koyup, bereketle duâ etmişti.”

İşte şu mu'cize-i bereketi, bin zâtın huzurunda, onları ona alâkadar göstererek Hazret-i Câbir kasemle ilân ediyor. Demek şu hâdise, bin adam rivâyet etmiş gibi kat'î denilebilir.

Altıncı Misal

Altıncı Misâl: –Nakl-i sahîh-i kat'î ile– hàdim-i Nebevî Hazret-i Enes’in amucası meşhûr Ebû Talha der ki: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, yetmiş-seksen adamı, Enes’in koltuğu altında getirdiği az arpa ekmeğinden tok oluncaya kadar yedirdi. “O az ekmekleri parça parça ediniz!” emretti ve bereketle duâ etti. Menzil dar olduğundan, onar-onar gelip yediler, tok olarak gittiler.

Yedinci Misal

Yedinci Misâl: –Nakl-i sahîh-i kat'î ile– Şifâ-i Şerîf ve Müslim gibi kütüb-ü sahîha beyân ederler ki: Hazret-i Câbirü'l-Ensârî diyor: Bir zât, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan iyâli için taam istedi. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, yarım yük arpa verdi. Çok zaman o adam iyâli ile ve misâfirleriyle o arpadan yediler. Bakıyorlar, bitmiyor. Noksaniyetini anlamak için ölçtüler. Sonra bereket dahi kalktı, noksan olmağa başladı. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a geldi; vak'ayı beyân etti. Ona cevaben fermân etti: لَوْ لَمْ تَكِلْهُ لَاَكَلْتُمْ مِنْهُ وَلَقَامَ بِكُمْ

Yani: “Eğer kile ile tecrübe etmeseydiniz, hayatınızca size yeterdi.”

Sekizinci Misal

Sekizinci Misâl: Tirmizî ve Nesâî ve Beyhakî ve Şifâ-i Şerîf gibi kütüb-ü sahîha beyân ediyorlar ki: Hazret-i Semure İbn-i Cündüb der: “Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a bir kâse et geldi. Sabahtan akşama kadar, fevc fevc adamlar geldiler, yediler.”

İşte, mukaddimede beyân ettiğimiz sırra binâen, şu vâkıa-i bereket, yalnız Semure’nin rivâyeti değil, belki Semure, o yemeği yiyen cemâatlerin mümessili gibi, onların nâmına ve tasdiklerine binâen ilân ediyor.

Dokuzuncu Misal

Dokuzuncu Misâl: Şifâ-i Şerîf sâhibi ve meşhûr İbn-i Ebî Şeybe ve Taberânî gibi mevsuk ve sahîh muhakkìkler rivâyetiyle, Hazret-i Ebû Hureyre der: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bana emretti: “Mescid-i şerîfin suffasını mesken ittihàz eden yüzden ziyâde fukara-yı muhâcirîni dâvet et!” Ben dahi onları aradım, topladım. Umumumuza bir tabla taam konuldu. Biz, istediğimiz kadar yedik, kalktık. O kâse konulduğu vakit nasıl idi, yine öyle dolu kaldı; yalnız parmakların izi taamda görünüyordu.

İşte Hazret-i Ebû Hureyre, umum kâmilîn-i Ehl-i Suffa tasdikine istinâden, onlar nâmına haber verir. Demek, ma'nen umum Ehl-i Suffa rivâyet etmiş gibi kat'îdir. Hem hiç mümkün müdür ki, o haber hak ve doğru olmasa, o sâdık ve kâmil zâtlar sükût edip, tekzîb etmesinler.

Onuncu Misal

Onuncu Misâl: –Nakl-i sahîh-i kat'î ile– Hazret-i İmâm-ı Ali der: “Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Benî-Abdilmuttalib'i cem'etti. Onlar kırk adam idiler. Onlardan bazıları bir deve yavrusunu yerdi ve dört kıyye süt içerdi. Hâlbuki, umum onlara, bir avuç kadar bir yemek yaptı; umum yiyip tok oldular. Yemek eskisi gibi kaldı. Sonra, üç-dört adama ancak kâfî gelir ağaçtan bir kab içinde süt getirdi. Umumen içtiler, doydular. İçilmemiş gibi bâkî kaldı.”

İşte, Hazret-i Ali’nin şecâati; ve sadâkati kat'iyyetinde bir mu'cize-i bereket!

On Birinci Misal

Onbirinci Misâl: –Nakl-i sahîh ile– Hazret-i Ali ve Fâtımetü'z-Zehrâ velîmesinde, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Bilâl-i Habeşî’ye emretti: “Dört-beş avuç un ekmek yapılsın ve bir deve yavrusu kesilsin.” Hazret-i Bilâl der: Ben taamı getirdim, mübârek elini üstüne vurdu; sonra tâife tâife sahâbeler geldiler, yediler, gittiler. O yemekten bâkî kalan mikdara yine bereketle duâ etti, bütün ezvâc-ı tâhirâta, herbirine birer kâse gönderildi. Emretti ki: “Hem yesinler, hem yanlarına gelenlere yedirsinler.”

Evet, böyle mübârek bir izdivâcda, elbette böyle bir bereket lâzımdır. Ve vukû'u kat'îdir!..

On İkinci Misal

Onikinci Misâl: Hazret-i İmâm-ı Cafer-i Sâdık, pederleri İmâm-ı Muhammedü'l-Bâkır’dan, o da pederi İmâm-ı Zeynelâbidîn’den, o dahi İmâm-ı Ali’den nakleder ki: Fâtımetü'z-Zehrâ, yalnız ikisine kâfî gelecek bir yemek pişirdi. Sonra, Ali’yi gönderdi; tâ Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm gelsin, beraber yesinler. Teşrîf etti ve emretti ki;

o yemekten herbir ezvâcına birer kâse gönderildi. Sonra kendine, hem Ali’ye, hem Fâtıma ve evlâdlarına birer kâse ayrıldıktan sonra, Hazret-i Fâtıma der: “Tenceremizi kaldırdık, daha dolu olup, taşıyordu. Meşîet-i İlâhiye ile, hayli zaman o yemekten yedik.”

Acaba niçin bu nurânî, yüksek silsile-i rivâyetten gelen şu mu'cize-i berekete, gözün ile görmüş gibi inanmıyorsun? Evet, buna karşı şeytan dahi bahâne bulamaz.

On Üçüncü Misal

Onüçüncü Misâl: Ebû Dâvud ve Ahmed İbn-i Hanbel ve İmâm-ı Beyhakî gibi sadûk imâmlar, Dükeynü'l-Ahmes İbn-i Saidi'l-Müzenî’den, hem altı kardeş ile beraber sohbete müşerref ve sahâbelerden olan Nu'man İbn-i Mukarrini'l-Ahmesiyyi'l-Müzenî’den, hem Cerîr’den naklederek, müteaddid tarîklerle Hazret-i Ömer İbni'l-Hattâb’dan naklediyorlar ki: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Ömer’e emretti: “Ahmesî kabilesinden gelen dört yüz atlıya, yolculuk için zâd ü zahîre ver!” Hazret-i Ömer dedi: “Yâ Resûlallâh! Mevcûd zâhire, birkaç sâ'dır. Kümesi, oturmuş bir deve yavrusu kadardır.” Fermân etti: “Git ver!” O da gitti, yarım yük hurmadan, dörtyüz süvariye kifâyet derecesinde zâd u zâhire verdi. Ve dedi: “Hiç noksan olmamış gibi eski hâlinde kaldı.”

İşte şu mu'cize-i bereket, dörtyüz adamla ve bâhusus Hazret-i Ömer ile münâsebetdâr bir sûrette vukû'a gelmiştir. Rivâyetlerin arkasında bunlar var. Bunların sükûtu, tasdiktir. İki-üç haber-i vâhid deyip, geçme! Böyle hâdiseler haber-i vâhid dahi olsa, tevâtür-ü manevî hükmünde kanâat verir.

On Dördüncü Misal

Ondördüncü Misâl: Başta Buhârî ve Müslim, kütüb-ü sahîha haber veriyorlar ki: Hazret-i Câbir’in pederi vefât eder; borcu çok, ziyâde medyûn. Borç sâhibleri de Yahudîler. Câbir, pederinin asıl malını guremâya verdi, kabûl etmediler. Hâlbuki bağındaki meyveleri, kaç senede deynine kâfî gelmeyecek. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etti: “Bağın meyvelerini koparınız, harman ediniz!” Öyle yaptılar. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, harman içinde gezdi, duâ etti. Sonra Câbir, harmandan pederinin bütün guremâsının borçlarını verdikten sonra; yine, bir senede bağdan gelen mahsulât kadar harmanda kaldı. Bir rivâyette, bütün guremâya verdiği kadar kaldı. O hâdiseden borç sâhibleri olan Yahudîler, çok taaccüb edip hayrette kaldılar.

İşte şu mu'cize-i bâhire-i bereket, yalnız Hazret-i Câbir gibi birkaç râvilerin haberi değil, belki manevî tevâtür hükmünde, o hâdise ile münâsebetdâr, hadd-i tevâtür derecesinde çok adamları temsîl ederek rivâyet etmişler.

On Beşinci Misal

Onbeşinci Misâl: Başta Tirmizî ve İmâm-ı Beyhakî gibi muhakkìkler, Hazret-i Ebû Hureyre’den nakl-i sahîh ile beraber haber veriyorlar ki: Ebû Hureyre demiş ki: Bir gazvede –başka bir rivâyette gazve-i Tebük’te– ordu aç kaldı. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etti: هَلْ مِن شَيْءٍ “Bir şey var mı?” diye emretti. Ben dedim: “Heybede bir parça hurma var.” (Bir rivâyette, onbeş tane imiş.) Dedi: “Getir!” Getirdim. Mübârek elini soktu, bir kabza çıkardı, bir kaba bıraktı; bereketle duâ buyurdular. Sonra onar-onar askeri çağırdı, umumen yediler. Sonra fermân etti: خُذْ مَا جِئْتَ بِهِ وَاقْبِضْ عَلَيْهِ وَلاَ تَكُبَّهُ Ben aldım elimi o heybeye soktum. Evvel getirdiğim kadar elime geçti. Sonra Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hayatında, Ebû Bekir ve Ömer ve Osman hayatında, o hurmalardan yedim. (Başka bir tarîkte rivâyet edilmiş ki, o hurmalardan kaç yük, fîsebîlillâh sarfettim. Sonra Hazret-i Osman’ın katlinde, o hurma kabı ile nehb ve gârât edildi, gitti.)

İşte, hoca-i kâinât olan Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın kudsî medresesi ve tekyesi olan Suffa’nın demirbaş bir mühim talebesi ve mürîdi ve kuvve-i hâfızanın ziyâdesi için duâ-yı Nebeviyeye mazhar olan Hazret-i Ebû Hureyre, gazve-i Tebük gibi bir mecma'-ı nâsta vukû'unu haber verdiği şu mu'cize-i bereket; ma'nen bir ordu sözü kadar kat'î ve kuvvetli olmak gerektir...

On Altıncı Misal

Onaltıncı Misâl: Başta Buhârî, kütüb-ü sahîha –nakl-i kat'î ile– beyân ediyorlar ki: Hazret-i Ebû Hureyre aç olmuş, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın arkasından gidip, menzil-i saâdete gitmişler. Bakarlar ki bir kadeh süt, oraya hediye getirilmiş. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm emretti ki: “Ehl-i Suffa’yı çağır!” Ben kalbimden dedim ki: “Bu sütün bütününü ben içebilirim, ben daha ziyâde muhtacım.” Fakat emr-i Nebevî için, onları topladım, getirdim. Yüzü mütecâviz idiler. Fermân etti: “Onlara içir!” Ben de, o kadehteki sütü birer birer verdim. Herbirisi doyuncaya kadar içer, diğerine veririm. Böyle birer birer içirerek bütün ehl-i Suffa o sâfî sütten içtiler. Sonra fermân etti ki: بَقِىَ اَنَا وَاَنْتَ فَاشْرَبْ Ben içtim. İçtikçe, “İç!” fermân eder; tâ ben dedim: “Seni hak ile irsâl eden Zât-ı Zülcelâl'e kasem ederim, yer kalmadı ki içeyim.” Sonra kendisi aldı, Bismillâh deyip hamdederek bâkiyesini içti. Yüzbin âfiyet olsun.

İşte şu sâfî hàlis, süt gibi latîf, şübhesiz mu'cize-i bâhire-i bereket, beşyüzbin hadîsi hıfzına alan Hazret-i Buhârî başta olarak, Kütüb-ü Sitte-i Sahîha ile nakilleri, gözle görmek kadar kat'î olmakla beraber,

Medrese-i Kudsiye-i Ahmediye (A.S.M.) olan Suffa’nın nâmdâr, sâdık, hâfız bir şâkirdi olan Ebû Hureyre’nin, umum ehl-i Suffa’yı ma'nen işhâd ederek, âdeta umumunu temsîl edip şu ihbarı, tevâtür derecesinde kat'î telâkki etmeyenin, ya kalbi bozuk veya aklı yok. Acaba, Hazret-i Ebû Hureyre gibi sâdık ve bütün hayatını hadîse ve dine vakfeden; وَمَنْ كَذَبَ عَلَىَّ مُتَعَمِّدًا فَلْيَتَبَوَّاْ مَقْعَدَهُ مِنَ النَّارِ hadîsini işiten ve nakleden; hiç mümkün müdür ki, hıfzındaki ehâdîs-i Nebeviyenin kıymetini ve sıhhatini şübheye düşürüp, ehl-i Suffa’nın tekzîbine hedef edecek muhâlif bir söz ve asılsız bir vak'a söylesin? Hâşâ!..

Yâ Rab! Şu Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bereketi hürmetine bize ihsân ettiğin maddî ve manevî rızkımıza bereket ihsân et!..

Bir Nükte-i Mühimme

BİR NÜKTE-İ MÜHİMME:

Ma'lûmdur ki; zaîf şeyler ictimâ' ettikçe kuvvetleşir. İncecik ipler topak yapılsa, kuvvetli halat olur. Kuvvetli halatlar topak yapılsa, kimse koparamaz. İşte onbeş envâ'-ı mu'cizâttan yalnız bereket kısmındaki mu'cizâtı ve o kısmın onbeş kısmından ancak bir kısmını, onbeş misâl ile gösterdik. Herbir misâl, tek başıyla, Nübüvveti isbât eder bir derecede kuvvetli idi. Farz-ı muhâl olarak, bunların bir kısmını kuvvetsiz saysak da yine kuvvetsiz diyemeyiz. Çünkü kavî ile ittifak eden kavîleşir.

Hem şu onbeş misâlin ictimâ'ı; kat'î şübhesiz bir tevâtür-ü manevî ile, kuvvetli bir mu'cize-i kübrâyı gösterir. Şimdi, şu mecmûdaki mu'cize-i kübrâ, bereket mu'cizelerinden zikredilmemiş olan ondört kısm-ı âhere mezcedilse; kuvvetli halatları topak yapmak gibi, koparılması mümkün olmayan bir mu'cize-i ekber, içinde görünür. Sonra şu mu'cize-i ekberi, sâir ondört nev'i mu'cizâtın mecmûuna ilâve et, gör ki: Ne derece kuvvetli, sarsılmaz, kat'î bir bürhân-ı nübüvvet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) gösterir. İşte nübüvvet-i Ahmediye’nin (A.S.M.) direği, şu mecmûdan teşekkül eden dağ gibi kuvvetli bir direktir. Şimdi, cüz'iyâtta ve misâllerde, sû-i fehimden gelen şübhelerle, o metîn sakf-ı muallâyı sebatsız ve kàbil-i sukùt görmek, ne derece akılsızlık olduğunu anladın. Evet, berekete dair o mu'cizeler gösteriyorlar ki: Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm umuma rızık veren ve rızıkları halkeden bir Zât-ı Rahîm ve Kerîm’in sevgili memurudur; pek hürmetli bir abdidir ki rızkın envâ'ında, hilâf-ı âdet olarak, ona, hiçten ve sırf gaybdan ziyâfetler gönderiyor. Ma'lûmdur ki; Cezîretü'l-Arab, suyu ve zirâati az bir yerdir. Onun için ahâlisi, hususan bidâyet-i İslâmdaki sahâbeler, dıyk-ı maîşete ma'rûzdular. Hem, susuzluğa çok defa giriftâr oluyorlardı. İşte bu hikmete binâen, mu'cizât-ı bâhire-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mühimleri, taam ve su hususunda tezâhür etmiş. Bu hàrikalar, da'vâ-yı Nübüvvete delil ve mu'cize olmaktan ziyâde, ihtiyaca binâen, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a bir ikram-ı İlâhî, bir ihsân-ı Rabbânî, bir ziyâfet-i Rahmâniye hükmündedir. Çünkü, o mu'cizâtı görenler, Nübüvvet’i tasdik etmişler. Fakat mu'cize zuhûr ettikçe, îmân ziyâdeleşir; nurun alâ nur olur.