Mektubat

Sekizinci Mektûb

8. bölüm / 54

Sekizinci Mektûb

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ isimleri بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ e girdiklerinin ve her mübârek şeyin başında zikredilmelerinin çok hikmetleri var. Onların beyânını başka vakte ta'likan, şimdilik kendime ait bir hissimi söyleyeceğim:

Kardeşim, ben اَلرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ isimlerini öyle bir nur-u a'zam görüyorum ki, bütün kâinâtı ihâta eder ve her rûhun bütün hâcât-ı ebediyesini tatmin edecek ve hadsiz düşmanlarından emin edecek, nurlu ve kuvvetli görünüyorlar. Bu iki nur-u a'zam olan isimlere yetişmek için en mühim bulduğum vesile; fakr ile şükr, acz ile şefkattir. Yani, ubûdiyet ve iftikàrdır.

Şu mes'ele münâsebetiyle hâtıra gelen ve muhakkìkîne, hattâ bir üstadım olan İmâm-ı Rabbânî’ye muhâlif olarak diyorum ki: Hazret-i Yakub Aleyhisselâm’ın, Yûsuf Aleyhisselâm’a karşı şedîd ve parlak hissiyatı, muhabbet ve aşk değildir; belki şefkattir. Çünkü şefkat, aşk ve muhabbetten çok keskin ve parlak ve ulvî ve nezîhtir ve makam-ı nübüvvete lâyıktır; fakat muhabbet ve aşk, mecâzî mahbûblara ve mahlûklara karşı derece-i şiddette olsa, o makam-ı muallâ-yı nübüvvete lâyık düşmüyor. Demek Kur'ân-ı Hakîm’in parlak bir i'câz ile, parlak bir sûrette gösterdiği ve ism-i Rahîmin vusûlüne vesile olan hissiyat-ı Yakubiye, yüksek bir derece-i şefkattir. İsm-i Vedûd’a vesile-i vusûl olan aşk ise, Züleyhâ’nın, Yûsuf Aleyhisselâm’a karşı olan muhabbet mes'elesindedir. Demek Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân, Hazret-i Yakub Aleyhisselâm’ın hissiyatını, ne derece Züleyhâ’nın hissiyatından yüksek göstermişse; şefkat dahi o derece aşktan daha yüksek görünüyor.

Üstadım İmâm-ı Rabbânî, aşk-ı mecâzîyi makam-ı nübüvvete pek münâsib görmediği için demiş ki: “Mehâsin-i Yûsufiye, mehâsin-i uhreviye nev'inden olduğundan, ona muhabbet ise, mecâzî muhabbetler nev'inden değildir ki, kusur olsun.” Ben de derim: “Ey Üstad!

O, tekellüflü bir te'vildir; hakikat şu olmak gerektir ki: O, muhabbet değil, belki yüz defa muhabbetten daha parlak, daha geniş, daha yüksek bir mertebe-i şefkattir.” Evet, şefkat bütün envâ'ıyla latîf ve nezîhtir. Aşk ve muhabbet ise, çok envâ'ına tenezzül edilmiyor.

Hem şefkat pek geniştir. Bir zât, şefkat ettiği evlâdı münâsebetiyle bütün yavrulara, hattâ zîrûhlara şefkatini ihâta eder ve Rahîm isminin ihâtasına bir nev'i âyinedârlık gösterir. Hâlbuki aşk, mahbûbuna hasr-ı nazar edip, herşeyi mahbûbuna fedâ eder; yâhut mahbûbunu i'lâ ve senâ etmek için, başkalarını tenzîl ve ma'nen zemmeder ve hürmetlerini kırar. Meselâ biri demiş: “Güneş mahbûbumun hüsnünü görüp utanıyor, görmemek için, bulut perdesini başına çekiyor.” Hey âşık efendi! Ne hakkın var, sekiz ism-i a'zamın bir sahife-i nurânîsi olan güneşi böyle utandırıyorsun?

Hem şefkat hàlistir, mukàbele istemiyor; sâfî ve ivazsızdır.. hattâ şefkatleri en âdi mertebede olan hayvanatın yavrularına karşı fedâkârâne ivazsız şefkatleri buna delildir. Hâlbuki aşk ücret ister ve mukàbele taleb eder. Aşkın ağlamaları, bir nev'i talebdir, bir ücret istemektir.

Demek kıssa-i suver-i Kur'âniyenin en parlağı olan, kıssa-i Sûre-i Yûsuf’un en parlak nuru olan Hazret-i Yakub’un (A.S.) şefkati, ism-i Rahmân ve Rahîm’i gösterir ve şefkat yolu, rahmet yolu olduğunu bildirir ve o elem-i şefkate devâ olarak da ﴾ فَاللّٰهُ خَيْرٌ حَافِظًا وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ ﴿ dedirir.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Said Nursî ∗∗∗