Mektubat

On Altıncı İşaret

23. bölüm / 54

On Altıncı İşaret

ONALTINCI İŞÂRET:

İrhâsat denilen; bi'set-i nübüvvetten evvel, fakat nübüvvetle alâkadar olarak vücûda gelen hàrikalar dahi, delâil-i nübüvvettir. Şu da üç kısımdır:

Birinci Kısım

BİRİNCİ KISIM:

Nass-ı Kur'ânla; Tevrat, İncil, Zebûr ve Suhuf-u Enbiyânın, nübüvvet-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’a dair verdikleri haberdir.

Evet, mâdem o kitaplar semâvîdirler ve mâdem o kitab sâhibleri enbiyâdırlar; elbette ve herhalde, onların dinlerini nesheden ve kâinâtın şeklini değiştiren ve yerin yarısını getirdiği bir nur ile ışıklandıran bir Zâttan bahsetmeleri, zarûrî ve kat'îdir. Evet küçük hâdiseleri haber veren o kitaplar, nev'-i beşerin en büyük hâdisesi olan hâdise-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ı haber vermemek kàbil midir? İşte, mâdem bilbedâhe haber verecekler, herhalde ya tekzîb edecekler, tâ ki dinlerini tahribden ve kitaplarını neshten kurtarsınlar.. veya tasdik edecekler, tâ ki o hakikatli Zât ile, dinleri hurâfâttan ve tahrifattan kurtulsun. Hâlbuki, dost ve düşmanın ittifakıyla, tekzîb emâresi hiçbir kitapta yoktur. Öyle ise, tasdik vardır. Mâdem mutlak bir sûrette tasdik vardır ve mâdem şu tasdikin vücûdunu iktiza eden kat'î bir illet ve esâslı bir sebeb vardır; biz dahi, o tasdikin vücûduna delâlet eden üç hüccet-i kàtıa ile isbât edeceğiz.

Birinci Hüccet

Birinci Hüccet: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Kur'ânın lisânıyla onlara der ki: “Kitaplarınızda, benim tasdikim ve evsâfım vardır. Benim beyân ettiğim şeylerde, kitaplarınız beni tasdik ediyor.”

﴿ قُلْ فَاْتُوا بِالتَّوْرٰيةِ فَاتْلُوهَا اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ ﴾

﴿ قُلْ تَعَالَوْا نَدْعُ اَبْنَاءَنَا وَاَبْنَاءَكُمْ وَنِسَاءَنَا وَنِسَاءَكُمْ وَاَنْفُسَنَا وَاَنْفُسَكُمْ ثُمَّ نَبْتَهِلْ فَنَجْعَلْ لَعْنَةَ اللّٰهِ عَلَى الْكَاذِبِينَ ﴾

gibi âyetlerle, onlara meydân okuyor: “Tevratınızı getiriniz, okuyunuz ve geliniz; biz çoluk ve çocuğumuzu alıp Cenâb-ı Hakk’ın dergâhına el açıp, yalancılar aleyhinde lânetle duâ edeceğiz!” diye mütemâdiyen onların başına vurduğu hâlde, hiç Yahudî bir âlim veya Nasrânî bir kıssîs, O’nun bir yanlışını gösteremedi. Eğer gösterseydi, pek çok kesrette bulunan ve pek çok inâdlı ve hasedli olan kâfirler ve münâfık Yahudîler ve bütün âlem-i küfür, her tarafta ilân edeceklerdi. Hem demiş:

“Ya yanlışımı bulunuz, veyâhut sizinle mahvoluncaya kadar cihad edeceğim!” Hâlbuki bunlar, harbi ve perîşaniyeti ve hicreti ihtiyar ettiler. Demek yanlışını bulamadılar. Bir yanlış bulunsaydı, onlar kurtulurlardı...

İkinci Hüccet

İkinci Hüccet: Tevrat, İncil ve Zebûr’un ibareleri; Kur'ân gibi i'câzları olmadığından, hem mütemâdiyen tercüme tercüme üstüne olduğundan, pek çok yabânî kelimeler, içlerine karıştı. Hem müfessirlerin sözleri ve yanlış te'villeri, onların âyetleriyle iltibas edildi. Hem bazı nâdânların ve bazı ehl-i garazın tahrifatı da ilâve edildi. Şu sûrette, o kitaplarda tahrifat, tağyîrat çoğaldı. Hattâ Şeyh Rahmetullâh-i Hindî (allâme-i meşhûr) kütüb-ü sâbıkanın binler yerde tahrifatını, keşişlerine ve Yahudî ve Nasâra ulemâsına isbât ederek, iskât etmiş. İşte bu kadar tahrifatla beraber, şu zamanda dahi, meşhûr Hüseyin-i Cisrî (Rahmetullâhi Aleyh); o kitaplardan yüz on delil, nübüvvet-i Ahmediyeye dair çıkarmıştır. “Risale-i Hamîdiye”de yazmış. O risaleyi de, Manastırlı merhum İsmail Hakkı tercüme etmiş. Kim arzu ederse, ona müracaat eder, görür.

Hem pek çok Yahudî ulemâsı ve Nasâra ulemâsı, ikrar ve itiraf etmişler ki: “Kitaplarımızda Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın evsâfı yazılıdır.” Evet, gayr-ı müslim olarak başta meşhûr Rûm meliklerinden Hirakl itiraf etmiş, demiş ki: “Evet, İsâ Aleyhisselâm, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dan haber veriyor.”

Hem Rûm Meliki Mukavkıs nâmında Mısır hâkimi ve ulemâ-i Yehûd’un en meşhûrlarından İbn-i Sûriyâ ve İbn-i Ahtab ve onun kardeşi Kâ'b bin Esed ve Zübeyr bin Bâtıyâ gibi meşhûr ulemâ ve reisler, gayr-ı müslim kaldıkları hâlde ikrar etmişler ki: “Evet kitaplarımızda Onun evsâfı vardır; Ondan bahsediyorlar.”

Hem Yehûd’un meşhûr ulemâsından ve Nasâranın meşhûr kıssîslerinden, kütüb-ü sâbıkada evsâf-ı Muhammediyeyi (A.S.M.) gördükten sonra inâdı terkedip îmâna gelenler, evsâfını Tevrat ve İncil’de göstermişler, ve sâir Yahudî ve Nasrânî ulemâsını onunla ilzam etmişler.

Ezcümle, meşhûr Abdullâh İbn-i Selâm ve Veheb İbn-i Münebbih ve Ebû Yâsir ve Şâmul (ki bu zât, Melik-i Yemen Tübba' zamanında idi.

Tübba' nasıl gıyâben ve bi'setten evvel îmân getirmiş, Şâmul de öyle...) ve Sâ'yenin iki oğlu olan Esid ve Sa'lebe ki: İbn-i Heyban denilen bir ârif-i billâh bi'setten evvel Benî-Nadr kabilesine misâfir olmuş, قَرِيبٌ ظُهُورُ نَبِىٍّ هٰذَا دَارُ هِجْرَتِهِ demiş, orada vefât etmiş. Sonra o kabile Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile harbettikleri zaman, Esid ve Sa'lebe meydâna çıktılar, o kabileye bağırdılar:

وَاللّٰهِ هُوَ الَّذِى عَهَدَ اِلَيْكُمْ فِيهِ ابْنُ هَيْبَانٍ Yani: “İbn-i Heyban’ın haber verdiği Zât budur; Onunla harbetmeyiniz!” Fakat onlar, onları dinlemediler; belâlarını buldular.

Hem ulemâ-i Yehûd’dan İbn-i Bünyamin ve Muhayrık ve Kâ'bü'l-Ahbâr gibi çok ulemâ-i Yehûd, evsâf-ı Nebeviyeyi kitaplarında gördüklerinden, îmâna gelmişler; sâir îmâna gelmeyenleri de ilzam etmişler.

Hem ulemâ-i Nasâradan meşhûr, bahsi geçen Buhayrâ-yı Râhib ki; Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Şam tarafına amucasıyla gittiği vakit oniki yaşında idi. Buhayrâ-yı Râhib, Onun hatırı için Kureyşlileri dâvet etmiş. Baktı ki, kafileye gölge eden bir parça bulut, daha kafile yerinde gölge ediyor. “Demek aradığım adam orada kalmış!” Sonra adam göndermiş, Onu da getirtmiş. Ebû Tâlib’e demiş: “Sen dön Mekke’ye git! Yahudîler hasûddurlar; bunun evsâfı Tevrat’ta mezkûrdur; hıyânet ederler!”

Hem Nastûru'l-Habeşe ve Habeş reisi olan Necâşî, evsâf-ı Muhammediyeyi kitaplarında gördükleri için, beraber îmân etmişler.

Hem Dağatır isminde meşhûr bir Nasrânî âlimi; evsâfı görmüş, îmân etmiş. Rûmlar içinde ilân etmiş, şehîd edilmiş.

Hem Nasrânî rüesâsından Hâris İbn-i Ebî Şümeri'l-Gasânî ve Şam’ın büyük dinî reisleri ve melikleri, yani Sâhib-i İlya ve Hirakl ve İbn-i Nâtûr ve Cârud gibi meşhûr zâtlar, kitaplarında evsâfını görmüşler ve îmân etmişler. Yalnız Hirakl dünya saltanatı için îmânını izhâr etmemiş.

Hem bunlar gibi, Selmânü'l-Fârisî, o da evvel nasrânî idi. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın evsâfını gördükten sonra, Onu arıyordu.

Hem Temim nâmında mühim bir âlim, hem meşhûr Habeş Reisi Necâşî, hem Habeş nasârası, hem Necrân papazları; bütün müttefikan haber veriyorlar ki: “Biz, evsâf-ı Nebeviyeyi kitaplarımızda gördük, onun için îmâna geldik.”

Üçüncü Hüccet

Üçüncü Hüccet: İşte bir nümûne olarak Tevrat, İncil, Zebûr’un Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’a ait âyetlerinin birkaç nümûnesini göstereceğiz:

Birincisi: Zebûr’da şöyle bir âyet var:

اَللّٰهُمَّ ابْعَثْ لَنَا مُقِيمَ السُّنَّةِ بَعْدَ الْفَتْرَةِ “Mukîmü's-Sünne” ise, ism-i Ahmedî’dir.

İncil’in âyeti:

قَالَ الْمَسِيحُ اِنِّى ذَاهِبٌ اِلَى اَبِى وَاَبِيكُمْ لِيَبْعَثَ لَكُمُ الْفَارَقْلِيطَا

Yani: “Ben gidiyorum, tâ size Faraklit gelsin!” Yani, Ahmed gelsin.

İncil’in ikinci bir âyeti:

اِنِّى اَطْلُبُ مِنْ رَبِّى فَارَقْلِيطًا يَكُونُ مَعَكُمْ اِلَى الْاَبَدِ Yani: “Ben Rabbim’den; hakkı bâtıldan farkeden bir peygamberi istiyorum ki, ebede kadar beraberinizde bulunsun.” Faraklit; اَلْفَارِقُ بَيْنَ الْحَقِّ وَالْبَاطِلِ mânâsında peygamberin o kitaplarda ismidir.

Tevrat’ın âyeti:

اِنَّ اللّٰهَ قَالَ لاِبْرَاهِيمَ اِنَّ هَاجَرَ تَلِدُ وَيَكُونُ مِنْ وَلَدِهَا مَنْ يَدُهُ فَوْقَ الْجَمِيعِ وَيَدُ الْجَمِيعِ مَبْسُوطَةٌ اِلَيْهِ بِالْخُشُوعِ

Yani: “Hazret-i İsmail’in vâlidesi olan Hâcer, evlâd sâhibesi olacak ve onun evlâdından öyle birisi çıkacak ki, o veledin eli, umumun fevkınde olacak ve umumun eli huşû ve itâatle ona açılacak.”

Tevrat’ın ikinci bir âyeti:

وَقَالَ يَا مُوسَى اِنِّى مُقِيمٌ لَهُمْ نَبِيًّا مِنْ بَنِى اِخْوَتِهِمْ مِثْلَكَ وَاُجْرِى قَوْلِى فِى فَمِهِ وَالرَّجُلُ الَّذِى لاَيَقْبَلُ قَوْلَ النَّبِىِّ الَّذِى يَتَكَلَّمُ بِاِسْمِى فَاَنَا اَنْتَقِمُ مِنْهُ

Yani: “Benî İsrail’in kardeşleri olan Benî-İsmail’den senin gibi birini göndereceğim. Ben, sözümü onun ağzına koyacağım; benim vahyimle konuşacak. Onu kabûl etmeyene azâb vereceğim.”

Tevrat’ın üçüncü bir âyeti:

قَالَ مُوسَى رَبِّ اِنِّى اَجِدُ فِى التَّوْرٰيةِ اُمَّةً هُمْ خَيْرُ اُمَّةٍ اُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ يَاْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ فَاجْعَلْهُمْ اُمَّتِى قَالَ تِلْكَ اُمَّةُ مُحَمَّدٍ

İhtar

İHTAR: Muhammed ismi, o kitaplarda مُشَفَّحْ ve اَلْمُنْحَمَنَّا ve حِمْيَاطَا gibi, Süryânî isimler sûretinde, “Muhammed” mânâsındaki İbranî isimleriyle gelmiş. Yoksa sarîh Muhammed ismi az vardı. Sarîh mikdarını dahi hasûd Yahudîler tahrif etmişler.

Zebûr’un âyeti:

يَا دَاوُدُ يَاْتِى بَعْدَكَ نَبِىٌّ يُسَمَّى اَحْمَدَ وَمُحَمَّدًا صَادِقًا سَيِّدًا اُمَّتُهُ مَرْحُومَةٌ

Hem Abâdile-i Seb'a’dan ve kütüb-ü sâbıkada çok tedkîkàt yapan Abdullâh İbn-i Amr İbni'l-Âs ve meşhûr ulemâ-i Yehûd’dan en evvel İslâm’a gelen Abdullâh İbn-i Selâm ve meşhûr Kâ'bü'l-Ahbâr denilen Benî-İsrail’in allâmelerinden; o zamanda daha çok tahrifata uğramayan Tevrat’ta aynen şu gelecek âyeti ilân ederek göstermişler. Âyetin bir parçası şudur ki; Hz. Mûsa ile hitâptan sonra, gelecek peygambere hitâben şöyle diyor.

يَا اَيُّهَا النَّبِىُّ اِنَّا اَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا وَحِرْزًا لِلْاُمِّيِّينَ اَنْتَ عَبْدِى سَمَّيْتُكَ الْمُتَوَكِّلَ لَيْسَ بِفَظٍّ وَلاَ غَلِيظٍ وَلاَ صَخَّابٍ فِى الْاَسْوَاقِ وَلاَ يَدْفَعُ بِالسَّيِّئَةِ السَّيِّئَةَ بَلْ يَعْفُو وَيَغْفِرُ وَلَنْ يَقْبِضَهُ اللّٰهُ حَتَّى يُقِيمَ بِهِ الْمِلَّةَ الْعَوْجَاءَ بِاَنْ يَقُولُوا لاَاِلٰهَاِلَّااللّٰهُ

Tevrat’ın bir âyeti daha:

مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ مَوْلِدُهُ بِمَكَّةَ وَهِجْرَتُهُ بِطَيْبَةَ وَمُلْكُهُ بِالشَّامِ وَاُمَّتُهُ الْحَمَّادُونَ

İşte şu âyette “Muhammed” lafzı, Muhammed mânâsında, Süryânî bir isimde gelmiştir.

Tevrat’ın diğer bir âyeti daha:

اَنْتَ عَبْدِى وَرَسُولِى سَمَّيْتُكَ الْمُتَوَكِّلَ İşte şu âyette, Benî-İshâk’ın kardeşleri olan Benî-İsmail’den ve Hazret-i Mûsa’dan sonra gelen peygambere hitâb ediyor.

Tevrat’ın diğer bir âyeti daha:

عَبْدِىَ الْمُخْتَارُ لَيْسَ بِفَظٍّ وَلاَ غَلِيظٍ İşte “Muhtar”ın mânâsı: “Mustafa” dır, hem ism-i Nebevîdir.

İncil’de, İsâ’dan sonra gelen ve İncil’in birkaç âyetinde “Âlem Reisi” ünvânıyla müjde verdiği nebînin ta'rifine dair:

مَعَهُ قَضِيبٌ مِنْ حَدِيدٍ يُقَاتِلُ بِهِ وَاُمَّتُهُ كَذٰلِكَ İşte şu âyet gösteriyor ki: “Sâhibü's-Seyf ve cihada memur bir peygamber gelecektir.” “Kadîb-i hadîd” kılınç demektir. Hem ümmeti de Onun gibi sâhibü's-seyf, yani cihada memur olacağını, Sûre-i Feth’in âhirinde:

﴿ وَ مَثَلُهُمْ فِى الْاِنْجِيلِ كَزَرْعٍ اَخْرَجَ شَطْاَهُ فَآزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوَى عَلٰى سُوقِـه۪ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغِيظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ ﴾

âyeti, İncil’in şu âyeti gibi, başka âyetlerine işâret edip, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, sâhibü's-seyf ve cihada memur olduğunu, İncil ile beraber ilân ediyor.

Tevrat’ın Beşinci Kitabının Otuzüçüncü Bâbında şu âyet var: “Hak Teâlâ, Tûr-i Sînâ’dan ikbâl edip bize, Sâîr’den tulû' etti ve Fâran dağlarında zâhir oldu.”

İşte şu âyet, nasıl ki “Tûr-i Sînâ’da ikbâl-i Hakk” fıkrasıyla Nübüvvet-i Mûseviyeyi ve Şam dağlarından ibaret olan “Sâîr’den tulû'-u Hakk” fıkrasıyla, nübüvvet-i İseviyeyi ihbar eder. Öyle de, bil'ittifak Hicaz dağlarından ibaret olan “Fâran dağlarından zuhûr-u Hakk” fıkrasıyla, bizzarûre risalet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) haber veriyor. Hem Sûre-i Feth’in âhirinde ﴾ ذٰلِكَ مَثَلُهُمْ فِى التَّوْرٰيةِ ﴿ hükmünü tasdiken, Tevrat’ta Fâran dağlarından zuhûr eden peygamberin sahâbeleri hakkında şu âyet var:

“Kudsîlerin bayrakları beraberindedir. Ve O’nun sağındadır.” “Kudsîler” nâmıyla tavsif eder. Yani: “O’nun sahâbeleri kudsî, sâlih evliyâlardır.”

Eş'ıya Peygamberin kitabında, Kırkikinci Bâbında şu âyet vardır: “Hak Sübhânehû; âhirzamanda, kendinin ıstıfâgerde ve bergüzîdesi kulunu ba's edecek ve ona, Rûhü'l-Emîn Hazret-i Cibrîl’i yollayıp, din-i İlâhîsini ona ta'lim ettirecek. Ve o dahi, Rûhü'l-Emînin ta'limi vechile nâsa ta'lim eyleyecek ve beyne'n-nâs hak ile hükmedecektir. O bir nurdur, halkı zulümâttan çıkaracaktır. Rabbin, bana kable'l-vukû' bildirdiği şeyi, ben de size bildiriyorum.”

İşte şu âyet, gayet sarîh bir sûrette, âhirzaman peygamberi olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın evsâfını beyân ediyor.

Mişâil nâmıyla müsemmâ Mihâil Peygamberin kitabının Dördüncü Bâbında şu âyet var: “Âhirzamanda bir ümmet-i merhume kàim olup, orada Hakka ibâdet etmek üzere, mübârek dağı ihtiyar ederler. Ve her iklimden orada birçok halk toplanıp, Rabb-i Vâhid’e ibâdet ederler. Ona şirk etmezler.”

İşte şu âyet, zâhir bir sûrette dünyanın en mübârek dağı olan cebel-i Arafat ve orada, her iklimden gelen hacıların tekbir ve ibâdetlerini ve ümmet-i merhume nâmıyla şöhret-şiâr olan Ümmet-i Muhammediyeyi ta'rif ediyor.

Zebûr’da, Yetmişikinci Bâbında şu âyet var:

“Bahirden bahire mâlik ve nehirlerden, arzın makta' ve müntehâsına kadar mâlik ola.. ve kendisine Yemen ve Cezayir mülûkü hediyeler götüreler.. ve pâdişahlar O’na secde ve inkıyad edeler. Ve her vakit O’na salât ve her gün kendisine bereketle duâ oluna.. ve envârı, Medine’den mütenevvir ola.. ve zikri, ebedü'l-âbâd devam ede.. O’nun ismi, şemsin vücûdundan evvel mevcûddur. Onun adı, güneş durdukça münteşir ola...”

İşte şu âyet, pek âşikâr bir tarzda Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tavsif eder. Acaba Hazret-i Dâvud Aleyhisselâm’dan sonra Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’dan başka hangi nebî gelmiş ki; şarktan garba kadar dinini neşretmiş ve mülûkü cizyeye bağlamış ve pâdişahları kendine secde eder gibi bir inkıyad altına almış ve her gün nev'-i beşerin humsunun salavât ve duâlarını kendine kazanmış ve envârı, Medine’den parlamış kim var? Kim gösterilebilir?

Hem Türkçe Yuhanna İncili’nin Ondördüncü Bâb ve otuzuncu âyeti şudur: “Artık sizinle çok söyleşmem, zîra bu âlemin reisi geliyor. Ve bende, O’nun nesnesi asla yoktur!” İşte “Âlemin Reisi” tâbiri, “Fahr-i Âlem”

demektir. Fahr-i Âlem ünvânı ise, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın en meşhûr ünvânıdır.

Yine İncil-i Yuhanna, Onaltıncı Bâb ve yedinci âyeti şudur: “Amma ben, size hakkı söylüyorum. Benim gittiğim, size fâidelidir. Zîra ben gitmeyince, tesellîci size gelmez.” İşte bakınız! Reis-i Âlem ve insanlara hakîki tesellî veren, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’dan başka kimdir? Evet Fahr-i Âlem O’dur ve fânî insanları i'dâm-ı ebedîden kurtarıp tesellî veren O’dur.

Hem İncil-i Yuhanna, Onaltıncı Bâb, sekizinci âyeti: “O dahi geldikte; dünyayı günaha dair, salâha dair ve hükme dair ilzam edecektir.” İşte, dünyanın fesâdını salâha çeviren ve günahlardan ve şirkten kurtaran ve siyaset ve hâkimiyet-i dünyayı tebdil eden Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’dan başka kim gelmiş?

Hem İncil-i Yuhanna, Onaltıncı Bâb, Onbirinci âyet: “Zîra bu âlemin reisinin gelmesinin hükmü gelmiştir.” İşte “Âlemin Reisi” (Hâşiye) <ft3>[^5]</ft3> elbette Seyyidü'l-Beşer olan Ahmed-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır.

[^5]: (Hâşiye) Evet o Zât, öyle bir reis ve sultandır ki; binüçyüz elli senede ve ekser asırlardan herbir asırda, lâakal üçyüz elli milyon tebaası ve raiyeti var. Kemâl-i teslîm ve inkıyadla, evâmirine itâat ederler, her gün Ona selâm etmekle tecdîd-i bîat ederler.

Hem İncil-i Yuhanna, Onikinci Bâb ve onüçüncü âyet: “Amma O Hak rûhu geldiği zaman, sizi bilcümle hakikate irşad edecektir. Zîra kendisinden söylemiyor. Bilcümle, işittiğini söyleyerek, gelecek nesnelerden size haber verecek.” İşte bu âyet sarîhtir. Acaba umum insanları birden hakikate dâvet eden ve her haberini vahiyden veren ve Cebrâil’den işittiğini söyleyen ve kıyâmet ve âhiretten tafsîlen haber veren, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’dan başka kimdir? Ve kim olabilir?

Hem kütüb-ü enbiyâda, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın, Muhammed, Ahmed, Muhtar mânâsında; Süryânî ve İbranî isimleri var. İşte Hazret-i Şuayb’ın suhufunda ismi, Muhammed mânâsında: مُشَفَّحْ dır. Hem Tevrat’ta yine Muhammed mânâsında: مُنْحَمَنَّا hem Nebiyyü'l-Harem mânâsında: حِمْيَاطَا Zebûr’da El-Muhtar ismiyle müsemmâdır. Yine Tevrat’ta: اَلْخَاتَمُ الْخَاتَمْ hem Tevrat’ta ve Zebûr’da: مُقِيمُ السُّنَّةِ Hem Suhuf-u İbrahim ve Tevrat’ta: مَازْمَازْ dır. Hem Tevrat’ta: اَحْيَدْ dir.

Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm demiş:

اِسْمِى فِى الْقُرْآنِ مُحَمَّدٌ، وَفِى الْاِنْجِيلِ اَحْمَدُ، وَفِى التَّوْرٰيةِ اَحْيَدُ buyurmuştur.

Hem İncil’de, esmâ-i Nebevîden: صَاحِبُ الْقَضِيبِ وَالْهِرَاوَةِ Yani: “Seyf ve asâ sâhibi.” Evet sâhibü's-seyf enbiyâlar içinde en büyüğü; ümmetiyle cihada memur, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dır.

Yine İncil’de: “Sâhibü't-tâc”dır. Evet “Sâhibü't-tâc” ünvânı, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a mahsûstur. Tâc; amâme, yani sarık demektir. Eski zamanda, milletler içinde, milletçe umumiyet itibariyle sarık ve agel saran Kavm-i Arab’dır. İncil’de صَحِبُ التَّاجْ kat'î olarak “Resûl-i Ekrem” (Aleyhissalâtü Vesselâm) demektir.

Hem İncil’de اَلْبَارَقْلِيطْ veyâhut اَلْفَارَقْلِيطْ ki, İncil tefsirlerinde; “Hak ve bâtılı birbirinden tefrik eden hak-perest” mânâsı verilmiş ki, sonra gelecek insanları hakka sevkedecek Zâtın ismidir.

İncil’in bir yerinde, İsâ Aleyhisselâm demiş: “Ben gideceğim; tâ Dünyanın Reisi gelsin.” Acaba Hazret-i İsâ Aleyhisselâm’dan sonra dünyanın reisi olacak ve hak ve bâtılı fark ve temyiz edip Hazret-i İsâ Aleyhisselâm’ın yerinde insanları irşad edecek, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan başka kim gelmiştir? Demek Hazret-i İsâ Aleyhisselâm, ümmetine dâima müjde ediyor ve haber veriyor ki: “Birisi gelecek; bana ihtiyaç kalmayacak. Ben, O’nun bir mukaddimesiyim ve müjdecisiyim.”

Nasıl ki şu âyet-i kerîme:

﴿ واِذْ قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ يَا بَنِى اِسْرَائِيلَ اِنِّى رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَىَّ مِنَ التَّوْرٰيةِ وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَاْتِى مِنْ بَعْدِى اسْمُهُ اَحْمَدُ ﴾

(Hâşiye) <ft3>[^6]</ft3> Evet, İncil’de Hazret-i İsâ Aleyhisselâm, çok defalar ümmetine

[^6]:(Hâşiye) (اُمَّتُهُ الْحَمَّادُونَ) nin tetimmesidir: Seyyah-ı meşhûr Evliyâ Çelebi; Hazret-i Şem'un-u Safâ'nın türbesinde, ceylan derisinde yazılı İncil-i Şerîf'te, bu gelen âyeti okumuştur. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında nâzil olan âyet: ايتون : Bir oğlan, ازربيون yani İbrahim neslinden ola, پروفتون peygamber ola, لوغسلين yalancı olmaya, بنت Onun افزولات mevlidi Mekke ola. كه كالوشير sâlihlikle gelmiş ola. تونومنين Onun mübârek adı مواميت (∗) Ahmed Muhammed ola. اسفدوس Ona uyanlar, تاكرديسْ bu cihan ıssı olalar. بيست بيث dahi, ol cihan ıssı ola. (∗) Bu "Mevâmit" kelimesi "memed"den ve "memed" dahi "Muhammed"den tahrif edilmiş.

müjde veriyor; insanların en mühim bir reisi geleceğini... Ve o Zâtı da, bazı isimler ile yâdediyor. O isimler, elbette Süryânî ve İbranîdirler. Ehl-i tahkîk görmüşler. O isimler, “Ahmed, Muhammed, Fârikun Beyne'l-Hakkı Ve'l-Bâtıl” mânâsındadırlar. Demek İsâ Aleyhisselâm, çok defa Ahmed Aleyhissalâtü Vesselâm’dan beşâret veriyor.

Suâl: Eğer desen: “Neden Hazret-i İsâ Aleyhisselâm, her nebîden ziyâde müjde veriyor; başkalar yalnız haber veriyorlar, müjde sûreti azdır?”

Elcevab: Çünkü Ahmed Aleyhissalâtü Vesselâm, İsâ Aleyhisselâm’ı Yahudîlerin müdhiş tekzîbinden ve müdhiş iftiralarından ve dinini müdhiş tahrifattan kurtarmakla beraber.. İsâ Aleyhisselâm’ı tanımayan Benî-İsrail’in suûbetli şerîatına mukâbil, sühûletli ve câmi' ve ahkâmca, şerîat-ı İseviye’nin noksanını ikmal edecek bir şerîat-ı àliyeye sâhibdir. İşte onun için çok defa, “Âlemin Reisi geliyor!” diye müjde veriyor.

İşte Tevrat, İncil, Zebûr’da ve sâir suhuf-u enbiyâda çok ehemmiyetle, âhirde gelecek bir peygamberden bahisler var; çok âyetler var. Nasıl, bir kısım nümûnelerini gösterdik, hem çok nâmlar ile o kitaplarda mezkûrdur. Acaba bütün bu kütüb-ü enbiyâda, bu kadar ehemmiyetle, mükerrer âyetlerde bahsettikleri, âhirzaman peygamberi Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dan başka kim olabilir?..

İkinci Kısım

İKİNCİ KISIM:

İrhâsattan ve delâil-i nübüvvetten maksad şudur ki: Bi'set-i Ahmediye’den evvel, zaman-ı fetrette kâhinler, hem o zamanın bir derece evliyâ ve ârif-i billâh olan bir kısım insanları; Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın geleceğini haber vermişler ve ihbarlarını da neşretmişler, şiirleriyle gelecek asırlara bırakmışlar. Onlar çoktur; biz, ehl-i siyer ve tarihin nakil ve kabûl ettikleri meşhûr ve münteşir olan bir kısmını zikredeceğiz. Ezcümle:

Yemen pâdişahlarından Tübba' isminde bir melik, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın evsâfını eski kitaplarda görmüş, îmân etmiş. Şöyle bir şiirini ilân etmiş:

شَهِدْتُ عَلٰى اَحْمَدَ اَنَّهُ رَسُولٌ مِنَ اللّٰهِ بَارِى النَّسَمِ

فَلَوْ مُدَّ عُمْرِى اِلَى عُمْرِهِ لَكُنْتُ وَزِيرًا لَهُ وَابْنَ عَمٍّ

Yani: “Ben, Ahmed’in (A.S.M.) risaletini tasdik ediyorum. Ben Onun zamanına yetişseydim, Ona vezir ve ammizâde olurdum.” (Yani, Ali gibi olurdum.)

İkincisi: Meşhûr Kuss İbn-i Sâide ki, Kavm-i Arab’ın en meşhûr ve mühim hatîbi ve muvahhid bir zât-ı rûşen-zamîrdir. İşte şu zât da, bi'set-i Nebevîden evvel risalet-i Ahmediyeyi şu şiirle ilân ediyor:

اَرْسَلَ فِينَا اَحْمَدَ خَيْرَ نَبِىٍّ قَدْ بُعِثَ ❀ صَلَّى عَلَيْهِ اللّٰهُ مَا عَجَّ لَهُ رَكْبٌ وَحُثَّ

Üçüncüsü: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ecdâdından olan Kâ'b İbn-i Lüeyy, nübüvvet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) ilhâm eseri olarak şöyle ilân etmiş:

عَلٰى غَفْلَةٍ يَاْتِى النَّبِىُّ مُحَمَّدٌ ❀ فَيُخْبِرُ اَخْبَارًا صَدُوقًا خَبِيرُهَا

Yani: “Füc'eten, Muhammedü'n-Nebî gelecek, doğru haberleri verecek.”

Dördüncüsü: Yemen pâdişahlarından Seyf İbn-i Zîyezen, kütüb-ü sâbıkada Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın evsâfını görmüş; îmân etmiş, müştâk olmuş idi. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ceddi Abdülmuttalib; Yemen’e, kafile-i Kureyş ile gittiği zaman, Seyf İbn-i Zîyezen, onları çağırmış. Onlara demiş ki:

اِذَا وُلِدَ بِتِهَامَةَ وَلَدٌ بَيْنَ كَتْفَيْهِ شَامَةٌ كَانَتْ لَهُ الْاِمَامَةُ وَاِنَّكَ يَا عَبْدَ الْمُطَّلِبِ لَجَدُّهُ

Yani: “Hicaz’da bir çocuk dünyaya gelir. Onun iki omuzu arasında hâtem gibi bir nişan var. İşte o çocuk umum insanlara imâm olacak!” Sonra, gizli Abdülmuttalib’i çağırmış, “O çocuğun ceddi de sensin” diye kerâmetkârâne, bi'setten evvel haber vermiş...

Beşincisi: Varaka İbn-i Nevfel (Hatice-i Kübrâ’nın ammizâdelerinden). Bidâyet-i vahiyde, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm telâş etmiş. Hatice-i Kübrâ o hâdiseyi, meşhûr Varaka İbn-i Nevfel’e hikâye etmiş. Varaka demiş: “Onu bana gönder.” Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Varaka’nın yanına gitmiş, mebde'-i vahiydeki vaziyeti hikâye etmiş. Varaka demiş: بَشِّرْ يَا مُحَمَّدُ اِنِّى اَشْهَدُ اَنَّكَ اَنْتَ النَّبِىُّ الْمُنْتَظَرُ وَبَشَّرَ بِكَ عِيسَى

Yani: “Telâş etme, o hâlet vahiydir. Sana müjde! İntizar edilen nebî sensin! İsâ, seninle müjde vermiş!”

Altıncısı: Askelâni'l-Himyerî nâm ârif-i billâh, bi'setten evvel Kureyşîleri gördüğü vakit, “İçinizde da'vâ-yı nübüvvet eden var mı?” “Yok” derlerdi. Sonra bi'set vaktinde yine sormuş: “Evet” demişler, “Biri da'vâyı nübüvvet ediyor.” ... Demiş: “İşte, âlem Onu bekliyor.”

Yedincisi: Nasâra ulemâ-yı be-nâmından İbnü'l-Alâ, bi'setten ve peygamberi görmeden evvel haber vermiş. Sonra gelmiş, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı görmüş, demiş:

وَالَّذِى بَعَثَكَ بِالْحَقِّ لَقَدْ وَجَدْتُ صِفَتَكَ فِى الْاِنْجِيلِ وَبَشَّرَ بِكَ ابْنُ الْبَتُولِ

Yani: “Ben senin sıfatını İncil’de gördüm, îmân ettim. İbn-i Meryem, İncil’de senin geleceğini müjde etmiş.”

Sekizincisi: Bahsi geçen Habeş Pâdişahı Necâşî demiş:

لَيْتَ لِى خِدْمَتَهُ بَدَلاً عَنْ هٰذِهِ السَّلْطَنَةِ Yani: “Keşke şu saltanata bedel Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hizmetkârı olsaydım! O hizmetkârlık, saltanatın pek fevkındedir!”

Şimdi, ilhâm-ı Rabbânî ile gâibden haber veren bu âriflerden sonra; gâibden rûh ve cin vâsıtasıyla haber veren kâhinler, pek sarîh bir sûrette, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın geleceğini ve nübüvvetini haber vermişler. Onlar çoktur; biz, onlardan meşhûrları ve manevî tevâtür hükmüne geçmiş ve ekser tarih ve siyerde nakledilmiş birkaçını zikredeceğiz. Onların uzun kıssalarını ve sözlerini siyer kitaplarına havâle edip, yalnız icmâlen bahsedeceğiz.

Birincisi: Şıkk isminde meşhûr bir kâhindir ki; bir gözü, bir eli, bir ayağı varmış. Âdeta yarım insan... İşte o kâhin, manevî tevâtür derecesinde kat'î bir sûrette tarihlere geçmiş ki, risalet-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ı haber verip, mükerreren söylemiştir.

İkincisi: Meşhûr Şam kâhini Satîh’tir ki; kemiksiz, âdeta a'zâsız bir vücûd; yüzü göğsü içinde bir acûbe-i hilkat ve çok da yaşamış bir kâhindir. Gâibden verdiği doğru haberler, o zaman insanlarda şöhret bulmuş. Hattâ Kisrâ (yani Fars pâdişahı) gördüğü acîb rüyayı ve velâdet-i Ahmediye (A.S.M.) zamanında, sarayın on dört şerefesinin düşmesinin sırrını Satîh’ten sormak için, Muyzan denilen âlim bir elçisini göndermiş. Satîh demiş: “On dört zât, sizlerde hâkimiyet edecek; sonra saltanatınız mahvolacak. Hem birisi gelecek, bir din izhâr edecek. İşte, o sizin din ve devletinizi kaldıracak!” meâlinde Kisrâ’ya haber göndermiş. İşte o Satîh, sarîh bir sûrette Âhirzaman Peygamberi’nin gelmesini haber vermiş.

Hem kâhinlerden Sevâd İbn-i Karîbi'd-Devsî ve Hunâfir ve Ef'asiye Necrân ve Cizl İbn-i Cizli'l-Kindî ve İbn-i Halasati'd-Devsî ve Fâtıma Bint-i Nu'man-ı Neccâriye gibi meşhûr kâhinler, siyer ve tarih kitaplarında tafsîlen beyân ettikleri vecih üzere; Âhirzaman Peygamberinin geleceğini, o peygamber de, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm olduğunu haber vermişler.

Hem Hazret-i Osman’ın akrabasından Sa'd İbn-i Bint-i Küreyz, kâhinlik vâsıtasıyla, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nübüvvetini gâibden haber almış. Bidâyet-i İslâmiyette, Hazret-i Osman-ı Zinnûreyn’e demiş ki: “Sen git îmân et!” Osman bidâyette gelmiş, îmân etmiş. İşte o Sa'd o vâkıayı böyle bir şiir ile söylüyor:

هَدَى اللّٰهُ عُثْمَانًا بِقَوْلِى اِلَى الَّتِى بِهَا رُشْدُهُ وَاللّٰهُ يَهْدِى اِلَى الْحَقِّ

Hem kâhinler gibi; “Hâtif” denilen, şahsı görünmeyen ve sesi işitilen cinnîler, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın geleceğini mükerreren haber vermişler. Ezcümle:

Zeyyab İbnü'l-Hâris’e, hâtif-i cinnî böyle bağırmış; Onun ve başkasının sebeb-i İslâmı olmuş:

يَا ذَيَابُ يَا ذَيَابُ اِسْمَعِ الْعَجَبَ الْعُجَابَ

بُعِثَ مُحَمَّدٌ بِالْكِتَابِ يَدْعُو بِمَكَّةَ فَلاَ يُجَابُ

Yine bir hâtif-i cinnî, Sâmia İbn-i Karreti'l-Gatafâniye böyle bağırmış, bazılarını îmâna getirmiştir. جَاءَ الْحَقُّ فَسَطَعَ وَدُمِّرَ بَاطِلٌ فَانْقَمَعَ

Bu hâtiflerin beşâretleri ve haber vermeleri pek meşhûrdur ve çoktur.

Hem nasıl kâhinler, hâtifler haber vermişler; öyle de, sanemler dahi ve sanemlere kesilen kurbanlar dahi, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risaletini haber vermişler. Ezcümle:

Kıssa-i meşhûredendir ki: Mâzen kabilesinin sanemi bağırıp demiş:

هٰذَا النَّبِىُّ الْمُرْسَلُ جَاءَ بِالْحَقِّ الْمُنْزَلِ diyerek, risalet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) haber vermiş.

Hem Abbâs İbn-i Mirdâs’ın sebeb-i İslâmiyeti olan meşhûr vâkıa şudur ki: Dımar nâmında bir sanemi varmış. O sanem, bir gün böyle bir ses vermiş: اَوْدَى ضِمَارُ وَكَانَ يُعْبَدُ مُدَّةً قَبْلَ الْبَيَانِ مِنَ النَّبِىِّ مُحَمَّدٍ Yani: “Muhammed gelmeden evvel bana ibâdet ediliyordu, şimdi Muhammed’in beyânı gelmiş; daha o dalâlet olamaz!”

Hazret-i Ömer, İslâmiyetten evvel saneme kesilen bir kurbandan böyle işitmiş: يَا آلَ الذَّبِيحِ اَمْرٌ نَجِيحٌ رَجُلٌ فَصِيحٌ يَقُولُ لاَاِلٰهَاِلَّااللّٰهُ

İşte bu nümûneler gibi çok vâkıalar var, mevsuk kitaplar kabûl edip nakletmişler.

Nasıl ki; kâhinler, ârif-i Billâh’lar, hâtifler, hattâ sanemler ve kurbanlar, risalet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) haber vermişler; herbir hâdise dahi, bir kısım insanların îmânına sebeb olmuş.

Öyle de, bazı taşlar üstünde ve kabirlerde ve kabirlerin mezar taşlarında hatt-ı kadîm ile مُحَمَّدٌ مُصْلِحٌ اَمِينٌ gibi ibareler bulunmuş; onunla bir kısım insanlar îmâna gelmişler. Evet hatt-ı kadîm ile bazı taşlarda bulunan مُحَمَّدٌ مُصْلِحٌ اَمِينٌ Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan ibarettir. Çünkü Ondan evvel, zamanına pek yakın, yalnız yedi Muhammed ismi var, başka yoktur. O yedi adamın hiçbir cihetle “Muslih-i Emin” tâbirine liyâkatleri yoktur.

Üçüncü Kısım

ÜÇÜNCÜ KISIM:

İrhâsattan Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın velâdeti hengâmında vücûda gelen hàrikalardır ve hâdiselerdir. O hâdiseler, Onun velâdetiyle alâkadar bir sûrette vücûda gelmiş.

Hem bi'setten evvel bazı hâdiseler var ki, doğrudan doğruya birer mu'cizesidir. Bunlar çoktur. Nümûne olarak, meşhûr olmuş ve eimme-i hadîs kabûl etmiş ve sıhhatleri tahakkuk etmiş birkaç nümûneyi zikredeceğiz:

Birincisi: Velâdet-i Nebevî gecesinde; hem annesi, hem annesinin yanında bulunan Osman İbn-i As’ın annesi, hem Abdurrahman İbn-i Avf’ın annesinin gördükleri azîm bir nurdur ki; üçü de demişler: “Velâdeti ânında biz öyle bir nur gördük ki; o nur, maşrık ve mağribi bize aydınlattırdı.”

İkincisi: O gece Kâbe’deki sanemlerin çoğu başı aşağı düşmüş.

Üçüncüsü: Meşhûr Kisrâ’nın eyvânı (yani saray-ı meşhûresi) o gece sallanıp inşikak etmesi ve ondört şerefesinin düşmesidir.

Dördüncüsü: Sava’nın takdis edilen küçük denizinin o gecede yere batması ve İstahr-Âbâd’da bin senedir dâima iş'âl edilen, yanan ve sönmeyen, Mecûsîlerin ma'bûd ittihàz ettikleri ateşin, velâdet gecesinde sönmesi...

İşte şu üç-dört hâdise işârettir ki: O yeni dünyaya gelen Zât, ateş-perestliği kaldıracak, Fars saltanatının sarayını parçalayacak, İzn-i İlâhî ile olmayan şeylerin takdisini men'edecektir.

Beşincisi: Çendan velâdet gecesinde değil, fakat velâdete pek yakın olduğu cihetle, o hâdiseler de irhâsat-ı Ahmediye’dir ki (A.S.M.), sûre-i ﴾ اَلَمْ تَرَ كَيْفَ ﴿ de nass-ı kat'î ile beyân edilen “Vak'a-i Fîl”dir ki; Kâbe’yi tahrib etmek için, Ebrehe nâmında Habeş meliki gelip, Fîl-i Mahmûdî nâmında cesîm bir fîli öne sürüp gelmiş. Mekke’ye yakın olduğu vakit fîl yürümemiş. Çare bulamamış, dönmüşler. Ebâbil kuşları onları mağlûb etmiş ve perîşan etmiş; kaçmışlar. Bu kıssa-i acîbe, tarih kitaplarında tafsîlen meşhûrdur. İşte şu hâdise, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın delâil-i nübüvvetindendir. Çünkü velâdete pek yakın bir zamanda, kıblesi ve mevlidi ve sevgili vatanı olan Kâbe-i Mükerreme, gaybî ve hàrika bir sûrette Ebrehe’nin tahribinden kurtulmuştur.

Altıncısı: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, küçüklüğünde, Halîme-i Sa'diye’nin yanında iken, Halîme ve Halîme’nin zevcinin şehâdetleriyle; güneşten rahatsız olmamak için, çok defa üstünde bir bulut parçasının Ona gölge ettiğini görmüşler ve halka söylemişler ve o vâkıa sıhhatle şöhret bulmuş.

Hem, Şam tarafına oniki yaşında iken gittiği vakit, Buhayrâ-yı Râhib’in şehâdetiyle, bir parça bulut Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın başına gölge ettiğini görmüş ve göstermiş.

Hem yine bi'setten evvel, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, bir defa Hatice-i Kübrâ’nın Meysere ismindeki hizmetkârıyla ticâretten geldiği zaman, Hatice-i Kübrâ, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın başında, iki meleğin bulut tarzında gölge ettiklerini görmüş. Kendi hizmetkârı olan Meysere’ye demiş. Meysere dahi Hatice-i Kübrâ’ya demiş: “Bütün seferimizde ben öyle görüyordum.”

Yedincisi: Nakl-i sahîh ile sâbittir ki; Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, bi'setten evvel, bir ağacın altında oturdu; o yer kuru idi, birden yeşillendi. Ağacın dalları, Onun başı üzerine eğilip kıvrılarak gölge yapmıştır.

Sekizincisi: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ufak iken, Ebû Tâlib’in evinde kalıyordu. Ebû Tâlib, çoluk ve çocuğu ile Onunla beraber yerlerse, karınları doyardı. Ne vakit o Zât yemekte bulunmazsa tok olmuyorlardı. Şu hâdise hem meşhûrdur, hem kat'îdir.

Hem Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın küçüklüğünde O’na bakan ve hizmet eden Ümm-ü Eymen demiş: “Hiçbir vakit Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm açlık ve susuzluktan şikâyet etmedi, ne küçüklüğünde ve ne de büyüklüğünde...”

Dokuzuncusu: Murdiası olan Halîme-i Sa'diye’nin malında ve keçilerinin sütünde, kabilesinin hilâfına olarak çok bereketi ve ziyâde olmasıdır. Bu vâkıa hem meşhûrdur, hem kat'îdir.

Hem sinek Onu tâciz etmezdi, Onun cesed-i mübârekine ve libâsına konmazdı. Nasıl ki evlâdından Seyyid Abdülkadir-i Geylânî (K.S.) dahi, ceddinden o hâli irsiyet almıştı; sinek ona da konmazdı.

Onuncusu: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, dünyaya geldikten sonra, bâhusus velâdet gecesinde, yıldızların düşmesinin çoğalmasıdır ki, şu hâdise Onbeşinci Söz’de kat'iyyen bürhânlarıyla isbât ettiğimiz üzere; şu yıldızların sukùtu, şeyâtîn ve cinlerin gaybî haberlerden kesilmesine alâmet ve işârettir. İşte mâdem Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm vahiy ile dünyaya çıktı; elbette yarım yamalak ve yalanlar ile karışık, kâhinlerin ve gâibden haber verenlerin ve cinlerin ihbarâtına sed çekmek lâzımdır ki, vahye bir şübhe îrâs etmesinler ve vahye benzemesin. Evet bi'setten evvel kâhinlik çoktu. Kur'ân nâzil olduktan sonra onlara hâtime çekti. Hattâ çok kâhinler îmâna geldiler. Çünkü, daha cinler tâifesinden olan muhbirlerini bulamadılar... Demek Kur'ân hâtime çekmişti. İşte eski zaman kâhinleri gibi, şimdi de medyumlar sûretinde yine bir nev'i kâhinlik Avrupa’da ispirtizmacıların içlerinde baş göstermiş. Her ne ise...

Elhâsıl: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nübüvvetinden evvel nübüvvetini tasdik ettiren ve tasdik eden pek çok vâkıalar, pek çok zâtlar zâhir olmuşlar. Evet dünyaya ma'nen reis olacak (Hâşiye) <ft3>[^7]</ft3> ve dünyanın manevî şeklini değiştirecek ve dünyayı âhirete mezraa yapacak ve dünyanın mahlûkatının kıymetlerini ilân edecek ve cin ve inse saâdet-i ebediyeye yol gösterecek ve fânî cin ve insi i'dâm-ı ebedîden

[^7]: (Hâşiye) Evet SULTAN-I LEVLÂKE LEVLÂK, öyle bir reistir ki; Bin üçyüz elli senedir saltanatı devam ediyor. Birinci asırdan sonra herbir asırda lâakal üçyüz elli milyon tebaası ve raiyeti vardır. Küre-i arzın yarısını bayrağı altına almış ve tebaası, kemâl-i teslîmiyetle O'na her gün salât ü selâm ile tecdîd-i bîat ederek emirlerine itâat ederler.

kurtaracak ve dünyanın hikmet-i hilkatini ve tılsım-ı muğlakını ve muammâsını açacak ve Hàlık-ı Kâinât’ın makàsıdını bilecek ve bildirecek ve o Hàlık’ı tanıyıp umuma tanıttıracak bir Zât, elbette o daha gelmeden; herşey, her nev', her tâife Onun geleceğini sevecek ve bekleyecek ve hüsn-ü istikbâl edecek ve alkışlayacak ve Hàlık’ı tarafından bildirilirse, o da bildirecek. Nasıl ki sâbık işâretlerde ve misâllerde gördük ki; herbir nev'-i mahlûkat, Onu hüsn-ü istikbâl ediyor gibi mu'cizâtını gösteriyorlar, mu'cize lisânıyla nübüvvetini tasdik ediyorlar...