Mektubat

Bir İkram-ı İlahi ve Bir Eser-i İnayet-i Rabbaniye

25. bölüm / 54

Bir İkram-ı İlahi ve Bir Eser-i İnayet-i Rabbaniye

BİR İKRAM-I İLÂHÎ

VE

BİR ESER-İ İNÂYET-İ RABBÂNİYE

﴾ وَاَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ ﴿ mazmununa mâsadak olmak emeliyle deriz: Şu risalenin te'lifinde, Cenâb-ı Hakk’ın bir eser-i inâyetini ve rahmetini zikredeceğim. Tâ, şu risaleyi okuyanlar, ehemmiyetle baksınlar.

İşte, şu risalenin te'lifi, hiç kalbimde yoktu. Çünkü risalet-i Ahmediyeye (A.S.M.) dair Otuzbirinci ve Ondokuzuncu Sözler yazılmıştı. Birdenbire, şu risaleyi yazmak için mücbir bir hâtıra kalbe geldi. Hem kuvve-i hâfızam, musîbetler neticesi olarak sönmüştü. Hem meşrebimde, yazdığım eserlerde, nakil sûretiyle (“kàle-kìle” sûretiyle) gitmemiştim. Hem yanımda kütüb-ü hadîsiye ve siyer kitapları yoktur. Bununla beraber, “Tevekkeltü Alallâh” diyerek başladım. Öyle bir muvaffakıyet oldu ki, Eski Said’in kuvve-i hâfızasından ziyâde hâfızam yardım etti. Her iki-üç saatte, sür'atle otuz-kırk sahife yazıldı. Bir tek saatte, onbeş sahife yazılıyordu. Ekser Buhârî, Müslim, Beyhakî, Tirmizî, Şifâ-i Şerîf, Ebû Nuaym, Taberî gibi kitaplardan naklediliyor. Hâlbuki bu nakilde hatâ olsa –hadîs olduğu için– günah olması lâzım geldiğinden kalbim titriyordu. Fakat anlaşıldı ki inâyet var ve şu risaleye ihtiyaç var. İnşâallâh sahîh bir sûrette yazılmıştır. Şâyet bazı elfâz-ı hadîsiyede veya râvilerin isminde bir yanlış bulunsa, tashih edilerek müsâmaha ile bakmalarını ihvânlarımdan ricâ ediyorum.

Said Nursî

Evet, biz müsveddeyi yazıyorduk. Üstadımız da söylüyordu. Yanında hiç kitab yoktu; hiç müracaat da etmiyordu. Birdenbire gayet sür'atli söylüyordu, biz de yazıyorduk. İki-üç saatte, otuz-kırk, daha fazla sahife yazıyorduk. Bizim de kanâatimiz geldi ki; bu muvaffakıyet, mu'cizât-ı Nebeviyenin bir kerâmetidir.

BİR İKRAM-I İLÂHÎ ||||| | :--------: | :------: | :------: | :------: | | Dâimî hizmetkârı: | Hizmetkârı ve müsvedde kâtibi: | Müsvedde kâtibi ve Âhiret kardeşi: | Müsvedde ve tebyiz kâtibi: | | Abdullâh Çavuş | Süleyman Sami | Hâfız Hâlid | Hâfız Tevfik | ## {#18614 .min}

∗∗∗

Mucizat-ı Ahmediye’nin Birinci Zeyli

Mu'cizât-ı Ahmediye’nin Birinci Zeyli

[Ondokuzuncu Söz, risalet-i Ahmediye’ye (A.S.M.) ve zeyli şakk-ı kamer mu'cizesine dair olduğundan; makam münâsebetiyle buraya alınmıştır.]

﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴾

“Ondört Reşehât” ı tazammun eden Ondördüncü Lem'anın:

Birinci Reşha

Birinci Reşhası: Rabbimizi bize ta'rif eden üç büyük küllî muarrif var:

Birisi: Şu kitab-ı kâinâttır ki; bir nebze şehâdetini, onüç Lem'a ile Nur Risalesinden Onüçüncü Ders’ten işittik.

Birisi: Şu kitab-ı kebîrin âyet-i kübrâsı olan Hâtemü'l-Enbiyâ Aleyhissalâtü Vesselâm’dır.

Birisi de: Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şândır.

Şimdi şu ikinci bürhân-ı nâtıkî olan Hâtemü'l-Enbiyâ Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanımalıyız, dinlemeliyiz.

Evet, o bürhânın şahs-ı manevîsine bak: Sath-ı arz bir mescid, Mekke bir mihrab; Medine bir minber; O bürhân-ı bâhir olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm, bütün ehl-i îmâna imâm, bütün insanlara hatîb, bütün enbiyâya reis, bütün evliyâya seyyid, bütün enbiyâ ve evliyâdan mürekkeb bir halka-i zikrin Serzâkiri, bütün enbiyâ hayatdâr kökleri, bütün evliyâ tarâvetdâr semereleri bir şecere-i nurâniyedir ki, herbir da'vâsını mu'cizâtlarına istinâd eden bütün enbiyâ ve kerâmetlerine i'timâd eden bütün evliyâ tasdik edip imza ediyorlar. Zîra O, لَااِلٰهَاِلَّااللهُ der, da'vâ eder. Bütün sağ ve sol, yani mâzi ve müstakbel taraflarında saf tutan o nurânî zâkirler; aynı kelimeyi tekrar ederek, icmâ ederek ma'nen “ Sadakte ve bilhakkı natakte!” derler. Hangi vehmin haddi var ki, böyle hesabsız imzalarla te'yid edilen bir müddeâya parmak karıştırsın!..

İkinci Reşha

İkinci Reşha: O nurânî bürhân-ı Tevhid, nasıl ki iki cenâhın icmâ ve tevâtürüyle te'yid ediliyor; öyle de, Tevrat ve İncil gibi, kütüb-ü semâviyenin (Hâşiye) <ft3>[^11]</ft3> yüzler işârâtı ve irhâsatın binler rumûzâtı ve hâtiflerin meşhûr beşârâtı ve kâhinlerin mütevâtir şehâdâtı ve şakk-ı kamer gibi binler mu'cizâtının delâlâtı ve Şerîat’ın hakkâniyetiyle te'yid ve tasdik ettikleri gibi; zâtında gayet kemâldeki ahlâk-ı hamîdesi ve vazifesinde nihâyet hüsnündeki secâya-yı gâliyesi ve kemâl-i emniyeti ve kuvvet-i îmânını ve gayet itmi'nânını ve nihâyet vüsûkùnu gösteren fevkalâde takvâsı, fevkalâde ubûdiyeti, fevkalâde ciddiyeti, fevkalâde metâneti; da'vâsında nihâyet derecede sâdık olduğunu güneş gibi âşikâre gösteriyor...

[^11]:(Hâşiye) Hüseyin-i Cisrî, Risale-i Hamîdiye'sinde, yüz ondört işârâtı o kitaplardan çıkarmıştır. Tahriften sonra bu kadar bulunsa, elbette daha evvel çok tasrîhât varmış.

Üçüncü Reşha

Üçüncü Reşha: Eğer istersen gel, Asr-ı Saâdet’e, Cezîretü'l-Arab’a gideriz. Hayâlen olsun Onu vazife başında görüp ziyaret ederiz. İşte bak: Hüsn-ü sîret ve cemâl-i sûret ile mümtâz bir Zâtı görüyoruz ki; elinde mu'ciz-nümâ bir kitab, lisânında hakàik-âşinâ bir hitâb, bütün Benî Âdeme, belki cin ve inse ve meleğe, belki bütün mevcûdâta karşı, bir hutbe-i Ezeliyeyi tebliğ ediyor. Sırr-ı hilkat-i âlem olan muammâ-yı acîbânesini hall ve şerhedip ve sırr-ı kâinât olan tılsım-ı muğlakını feth ve keşfederek; bütün mevcûdâttan sorulan, bütün ukùlü hayret içinde meşgul eden, üç müşkül ve müdhiş suâl-i azîm olan: “Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?” suâllerine, mukni', makbûl cevab verir.

Dördüncü Reşha

Dördüncü Reşha: Bak, öyle bir ziyâ-yı hakikat neşreder ki, eğer Onun o nurânî dâire-i hakikat-i irşadından haric bir sûrette kâinâta baksan; elbette kâinâtın şeklini, bir mâtemhâne-i umumî hükmünde ve mevcûdâtı, birbirine ecnebî, belki düşman ve câmidâtı, dehşetli cenazeler ve bütün zevi'l-hayatı, zevâl ve firâkın sillesiyle ağlayan yetîmler hükmünde görürsün. Şimdi bak! Onun neşrettiği nur ile o mâtemhâne-i umumî, şevk u cezbe içinde bir zikirhâneye inkılâb etti. O ecnebî düşman mevcûdât, birer dost ve kardeş şekline girdi. O câmidât-ı meyyite-i sâmite; birer mûnis memur, birer musahhar hizmetkâr vaziyetini aldı. Ve o ağlayıcı ve şekvâ edici kimsesiz yetîmler; birer tesbih içinde zâkir veya vazife paydosundan şâkir sûretine girdi.

Beşinci Reşha

Beşinci Reşha: Hem o nur ile kâinâttaki harekât, tenevvüât, tebeddülât, tağayyürât; mânâsızlıktan ve abesiyetten ve tesâdüf oyuncaklığından çıkıp birer mektûbat-ı Rabbâniye, birer sahife-i âyât-ı tekvîniye, birer merâyâ-yı esmâ-i İlâhiye ve âlem dahi bir kitab-ı hikmet-i Samedâniye mertebesine çıktılar. Hem insanı, bütün hayvanatın mâdûnuna düşüren hadsiz za'f ve aczi, fakr ve ihtiyacâtı ve bütün hayvanlardan daha bedbaht eden vâsıta-i nakl-i hüzün ve elem ve gam olan aklı, o nur ile nurlandığı vakit, insan bütün hayvanat, bütün mahlûkat üstüne çıkar. O nurlanmış acz, fakr, akıl ile, niyâz ile; nâzenîn bir sultan.. ve fîzar ile, nâzdâr bir halife-i zemin olur. Demek o nur olmazsa; kâinât da, insan da, hattâ herşey dahi hiçe iner. Evet, elbette böyle bedî' bir kâinâtta, böyle bir Zât lâzımdır; yoksa, kâinât ve eflâk olmamalıdır!..

Altıncı Reşha

Altıncı Reşha: İşte O Zât; bir saâdet-i ebediyenin muhbiri, müjdecisi ve rahmet-i bînihâyenin kâşifi ve ilâncısı ve Saltanat-ı Rubûbiyetin mehâsininin dellâlı, seyircisi ve künûz-u esmâ-i İlâhiyenin keşşâfı, göstericisi olduğundan; böyle baksan, yani ubûdiyeti cihetiyle; Onu bir misâl-i muhabbet, bir timsâl-i rahmet, bir şeref-i insaniyet, en nurânî bir semere-i şecere-i hilkat göreceksin. Şöyle baksan, yani risaleti cihetiyle; bir bürhân-ı hak, bir sirâc-ı hakikat, bir şems-i hidayet, bir vesile-i saâdet görürsün. İşte bak! Nasıl berk-ı hâtıf gibi Onun nuru şarktan garbı tuttu. Ve nısf-ı arz ve hums-u beşer, Onun hediye-i hidayetini kabûl edip hırz-ı can etti. Bizim nefis ve şeytanımıza ne oluyor ki, böyle bir Zâtın bütün da'vâlarının esâsı olan لَااِلٰهَاِلَّااللهُ ’ı bütün merâtibiyle beraber kabûl etmesin ?..

Yedinci Reşha

Yedinci Reşha: İşte bak: Şu cezîre-i vâsiada, vahşî ve âdetlerine müteassıb ve inatçı muhtelif akvâmı, ne çabuk âdât ve ahlâk-ı seyyie-i vahşiyânelerini def'aten kal' ve ref' ederek; bütün ahlâk-ı hasene ile techiz edip, bütün âleme muallim ve medenî ümeme üstad eyledi. Bak; değil zâhirî bir tasallut.. belki akılları, rûhları, kalbleri, nefisleri fetih ve teshìr ediyor. Mahbûb-u kulûb, muallim-i ukùl, mürebbî-i nüfûs, sultan-ı ervâh oldu.

Sekizinci Reşha

Sekizinci Reşha: Bilirsin ki; sigara gibi küçük bir âdeti, küçük bir kavimde, büyük bir hâkim, büyük bir himmetle, ancak, dâimî kaldırabilir. Hâlbuki, bak bu Zât büyük ve çok âdetleri, hem inatçı, müteassıb büyük kavimlerden, zâhirî küçük bir kuvvetle, küçük bir himmetle, az bir zamanda ref'edip; yerlerine öyle secâya-yı àliyeyi ki, dem ve damarlarına karışmış derecede sâbit olarak vaz' ve tesbit eyliyor. Bunun gibi daha pek çok hàrika icraatı yapıyor. İşte şu Asr-ı Saâdet’i görmeyenlere, Cezîretü'l-Arab’ı gözlerine sokuyoruz! Haydi yüzer feylesofu alsınlar, oraya gitsinler, yüz sene çalışsınlar.. O zâtın, o zamana nisbeten, bir senede yaptığının yüzden birisini acaba yapabilirler mi?..

Dokuzuncu Reşha

Dokuzuncu Reşha: Hem bilirsin; küçük bir adam, küçük bir haysiyetle, küçük bir cemâatte, küçük bir mes'elede, münâzaralı bir da'vâda; hicâbsız, pervâsız, küçük, fakat hacâlet-âver bir yalanı, düşmanları yanında hilesini hissettirmeyecek derecede teessür ve telâş göstermeden söyleyemez. Şimdi bak bu Zâta; pek büyük bir vazifede, pek büyük bir vazifedâr, pek büyük bir haysiyetle, pek büyük emniyete muhtaç bir hâlde, pek büyük bir cemâatte, pek büyük husûmet karşısında, pek büyük mes'elelerde, pek büyük da'vâda, pek büyük bir serbestiyetle; bilâ-pervâ, bilâ-tereddüd, bilâ-hicâb, telâşsız, samîmî bir safvetle, büyük bir ciddiyetle, hasımlarının damarlarına dokunduracak şedîd ulvî bir sûrette söylediği sözlerinde hiç hilâf bulunabilir mi? Hiç hile karışması mümkün müdür? Kellâ! ﴾ اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْىٌ يُوحَى ﴿ Evet, hak aldatmaz, hakikat-bîn aldanmaz. Hak olan mesleği, hileden müstağnîdir. Hakikat-bîn gözüne hayâlin ne haddi var ki hakikat görünsün, aldatsın?..

Onuncu Reşha

Onuncu Reşha: İşte bak! Ne kadar merak-âver, ne kadar câzibedâr, ne kadar lüzumlu, ne kadar dehşetli hakàikı gösterir ve mesâili isbât eder. Bilirsin ki, en ziyâde insanı tahrîk eden meraktır. Hattâ eğer sana denilse: Yarı ömrünü, yarı malını versen; Kamer’den ve Müşteri’den biri gelir... Kamer’de ve Müşteri’de ne var ne yok, ahvâlini sana haber verecek. Hem doğru olarak senin istikbâlini ve başına ne geleceğini doğru olarak haber verecek. Merakın varsa vereceksin. Hâlbuki: Şu Zât öyle bir sultanın ahbârını söylüyor ki: Memleketinde Kamer, bir sinek gibi, bir pervâne etrafında döner. O Arz olan o pervâne ise, bir lamba etrafında pervâz eder. Ve o Güneş olan lamba ise; o sultanın binler menzillerinden bir misâfirhânesinde, binler misbâhlar içinde, bir lambasıdır. Hem öyle acâib bir âlemden, hakîki olarak bahsediyor ve öyle bir inkılâbdan haber veriyor ki; binler küre-i arz bomba olsa, patlasalar, o kadar acîb olmaz. Bak, Onun lisânında ﴾ اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ ﴾ ﴿ اِذَا السَّمَاءُ انْفَطَرَتْ ﴾ ﴿ اَلْقَارِعَةُ ﴿ gibi sûreleri işit.

Hem öyle bir istikbâlden doğru olarak haber veriyor ki; şu dünyevî istikbâl ona nisbeten bir katre serâb hükmündedir. Hem öyle bir saâdetten pek ciddi olarak haber veriyor ki; bütün saâdet-i dünyeviye, ona nisbeten, bir berk-ı zâilin, bir şems-i sermede nisbeti gibidir.

On Birinci Reşha

Onbirinci Reşha: Böyle acîb ve muammâ-âlûd şu kâinâtın perde-i zâhiriyesi altında, elbette ve elbette böyle acâib bizi bekliyor. Böyle acâibi haber verecek, böyle hàrika ve fevkalâde mu'ciz-nümâ bir Zât lâzımdır. Hem bu Zâtın gidişatından görünüyor ki; O görmüş ve görüyor ve gördüğünü söylüyor. Hem bizi ni'metleriyle perverde eden şu semâvât ve arzın İlâhı bizden ne istiyor? Marziyâtı nedir? Pek sağlam olarak bize ders veriyor. Hem bunlar gibi daha pek çok merak-âver, lüzumlu hakàikı ders veren bu Zâta karşı; herşeyi bırakıp Ona koşmak, Onu dinlemek lâzım gelirken; ekser insanlara ne olmuş ki, sağır olup kör olmuşlar..belki divâne olmuşlar ki, bu hakkı görmüyorlar, bu hakikati işitmiyorlar, anlamıyorlar!..

On İkinci Reşha

Onikinci Reşha: İşte şu Zât, şu mevcûdât Hàlık’ının vahdâniyetine, hakkâniyeti derecesinde hak bir bürhân-ı nâtık, bir delil-i sâdık olduğu gibi; Haşrin ve saâdet-i ebediyenin dahi bir bürhân-ı kàtı'ı, bir delil-i sâtı'ıdır. Belki, nasıl ki O Zât, hidayetiyle saâdet-i ebediyenin sebeb-i husûlü ve vesile-i vusûlüdür; öyle de duâsıyla, niyâzıyla, o saâdetin sebeb-i vücûdu ve vesile-i icâdıdır. Haşir mes'elesinde geçen şu sırrı, makam münâsebetiyle tekrar ederiz.

İşte bak: O Zât öyle bir salât-ı kübrâda duâ ediyor ki; güyâ şu cezîre, belki arz, Onun azametli namazıyla namaz kılar, niyâz eder. Bak, hem öyle bir cemâat-i uzmâda niyâz ediyor ki; güyâ Benî Âdemin zaman-ı Âdemden asrımıza, kıyâmete kadar bütün nurânî, kâmil insanlar Ona ittibâ' ile iktidâ edip, duâsına “Âmîn” diyorlar. Hem bak; öyle bir hâcet-i âmme için duâ ediyor ki, değil ehl-i arz, belki ehl-i semâvât, belki bütün mevcûdât, niyâzına: “Evet Yâ Rabbenâ! Ver, biz dahi istiyoruz!” deyip iştirâk ediyorlar. Hem öyle fakirâne, öyle hazînâne, öyle mahbûbâne, öyle müştâkàne, öyle tazarrukârâne niyâz ediyor ki; bütün kâinâtı ağlattırıyor, duâsına iştirâk ettiriyor. Bak! Hem öyle bir maksad, öyle bir gaye için duâ ediyor ki; insanı ve âlemi.. belki bütün mahlûkatı esfel-i sâfilînden, sukùttan, kıymetsizlikten, fâidesizlikten; a'lâ-yı illiyîne, yani kıymete, bekàya, ulvî vazifeye çıkarıyor. Bak! Hem öyle yüksek bir fizâr-ı istimdâdkârâne ve öyle tatlı bir niyâz-ı istirhamkârâne ile istiyor, yalvarıyor ki; güyâ bütün mevcûdâta ve semâvâta ve Arş’a işittirip, vecde getirip, duâsına: “Âmîn, Allahümme âmîn!” dedirtiyor. Bak: Hem öyle Semi', Kerîm bir Kadîrden.. öyle Basîr, Rahîm bir Alîmden hâcetini istiyor ki; bilmüşâhede en hafî bir zîhayatın, en hafî bir hâcetini, bir niyâzını görür, işitir, kabûl eder, merhamet eder. Çünkü istediğini, velev lisân-ı hâl ile olsun, verir. Ve öyle bir sûret-i hakîmâne, basîrâne, rahîmânede verir ki şübhe bırakmaz, bu terbiye ve tedbir; öyle bir Semi' ve Basîr ve öyle bir Kerîm ve Rahîme hàstır.

On Üçüncü Reşha

Onüçüncü Reşha: Acaba, bütün efâdıl-ı Benî Âdemi arkasına alıp, arz üstünde durup, Arş-ı A'zama müteveccihen el kaldırıp duâ eden şu şeref-i nev'-i insan ve ferîd-i kevn ü zaman ve bihakkın Fahr-i Kâinât ne istiyor?.. Bak dinle... Saâdet-i ebediye istiyor, bekà istiyor, likà istiyor, Cennet istiyor. Hem merâyâ-yı mevcûdâtta ahkâmını ve cemâllerini gösteren bütün esmâ-i kudsiye-i İlâhiye ile beraber istiyor. Hattâ eğer rahmet, inâyet, hikmet, adâlet gibi hesabsız o matlûbun esbâb-ı mûcibesi olmasaydı; şu Zâtın tek duâsı, baharımızın icâdı kadar kudretine hafif gelen şu Cennetin binasına sebebiyet verecekti. Evet, nasıl ki Onun risaleti, şu dâr-ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi; öyle de, Onun ubûdiyeti dahi, öteki dârın açılmasına sebebdir. Acaba ehl-i akıl ve tahkîke

لَيْسَ فِى الْاِمْكَانِ اَبْدَعُ مِمَّا كَانَ dediren şu meşhûd intizam-ı fâik, şu rahmet içinde kusursuz hüsn-ü san'at ve misilsiz Cemâl-i Rubûbiyet, hiç böyle bir çirkinliği, böyle bir merhametsizliği, böyle bir intizamsızlığı kabûl eder mi ki; en cüz'î, en ehemmiyetsiz arzuları, sesleri, ehemmiyetle işitip îfâ etsin; en ehemmiyetli, en lüzumlu arzuları, ehemmiyetsiz görüp işitmesin, anlamasın, yapmasın! Hâşâ ve kellâ! Yüzbin defa hâşâ! Böyle bir Cemâl, böyle bir çirkinliği kabûl etmez, çirkin olmaz!

Yâhû, ey hayâlî arkadaşım! Şimdilik kâfîdir, geri gitmeliyiz. Yoksa, yüz sene şu zamanda, şu cezîrede kalsak; yine o Zâtın garâib-i icraatını ve acâib-i vezâifini yüzden birisine tamamen ihâta edip temâşâsında doyamayız!..

Şimdi gel, üstünde döneceğimiz her asra birer birer bakacağız. Bak! Nasıl her asır, O şems-i hidayetten aldıkları feyz ile çiçek açmışlar; Ebû Hanîfe, Şâfiî, Bayezid-i Bistâmî, Şah-ı Geylânî, Şah-ı Nakşibend, İmâm-ı Gazâlî, İmâm-ı Rabbânî gibi milyonlar münevver meyveler veriyor.

Meşhûdâtımızın tafsilâtını başka vakte ta'lik edip O mu'ciz-nümâ ve hidayet-edâya, bir kısım kat'î mu'cizâtına işâret eden bir salavât getirmeliyiz:

عَلٰى مَنْ اُنْزِلَ عَلَيْهِ الْفُرْقَانُ الْحَكِيمُ مِنَ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ ❀ مِنَ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ بِعَدَدِ حَسَنَاتِ اُمَّتِهِ عَلٰى مَنْ بَشَّرَ بِرِسَالَتِهِ التَّوْرٰيةُ وَالْاِنْجِيلُ وَالزَّبُورُ ❀ وَبَشَّرَ بِنُبُوَّتِهِ الْاِرْهَاصَاتُ وَهَوَاتِفُ الْجِنِّ وَاَوْلِيَاءُ الْاِنْسِ وَكَوَاهِنُ الْبَشَرِ ❀ وَانْشَقَّ بِاِشَارَتِهِ الْقَمَرُ ❀ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ بِعَدَدِ اَنْفَاسِ اُمَّتِهِ ❀ عَلٰى مَنْ جَائَتْ لِدَعْوَتِهِ الشَّجَرُ وَنَزَلَ سُرْعَةً بِدُعَائِهِ الْمَطَرُ وَاَظَلَّتْهُ الْغَمَامَةُ مِنَ الْحَرِّ ❀ وَشَبِعَ مِنْ صَاعٍ مِنْ طَعَامِهِ مِأتٌ مِنَ الْبَشَرِ وَنَبَعَ الْمَاءُ مِنْ بَيْنِ اَصَابِعِهِ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ كَالْكَوْثَرِ وَاَنْطَقَ اللّٰهُ لَهُ الضَّبَّ وَالظَّبْىَ وَالْجِذْعَ وَالذِّرَاعَ وَالْجَمَلَ وَالْجَبَلَ وَالْحَجَرَ وَالْمَدَرَ صَاحِبِ الْمِعْرَاجِ وَمَازَاغَ الْبَصَرُ ❀ سَيِّدِنَا وَشَفِيعِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ بِعَدَدِ كُلِّ الْحُرُوفِ الْمُتَشَكِّلَةِ فِى الْكَلِمَاتِ الْمُتَمَثِّلَةِ بِاِذْنِ

الرَّحْمنِ فِى مَرَايَا تَمَوُّجَاتِ الْهَوَاءِ عِنْدَ قِرَائَةِ كُلِّ كَلِمَةٍ مِنَ الْقُرْآنِ مِنْ كُلِّ قَارِءٍ مِنْ اَوَّلِ النُّزُولِ اِلَى آخِرِ الزَّمَانِ وَاغْفِرْلَنَا وَارْحَمْنَا يَا اِلٰهَنَا بِكُلِّ صَلَاةٍ مِنْهَا آمِينَ

“Şuâât-ı Mârifetü'n-Nebî” nâmındaki Türkçe bir risalede ve Ondokuzuncu Mektûb’da ve şu Söz’de icmâlen işâret ettiğimiz delâil-i nübüvvet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) beyân etmişim. Hem onda, Kur'ân-ı Hakîm’in vücûh-u i'câzı, icmâlen zikredilmiş. Yine Lemeât nâmında Türkçe bir risalede ve Yirmibeşinci Söz’de, Kur'ânın kırk vecihle mu'cize olduğunu icmâlen beyân ve kırk vücûh-u i'câzına işâret etmişim. O kırk vecihte yalnız nazımda olan belâğatı, “İşârâtü'l-İ'câz” nâmındaki bir Tefsir-i Arabîde, kırk sahife içinde yazmışım. Eğer ihtiyacın varsa, şu üç kitaba müracaat edebilirsin...

On Dördüncü Reşha

Ondördüncü Reşha: Mahzen-i mu'cizât ve mu'cize-i kübrâ olan Kur'ân-ı Hakîm, nübüvvet-i Ahmediye ile vahdâniyet-i İlâhiyeyi o derece kat'î isbât ediyor ki, başka bürhâna hâcet bırakmıyor. Biz de, Onun ta'rifine ve medâr-ı tenkid olmuş bir-iki lem'a-i i'câzına işâret ederiz:

İşte, Rabbimizi bize ta'rif eden Kur'ân-ı Hakîm:

“Şu kitab-ı kebîr-i kâinâtın bir tercüme-i ezeliyesi..

Şu sahâif-i arz ve semâda müstetir künûz-u esmâ-i İlâhiyenin keşşâfı..

Şu sutûr-u hâdisâtın altında muzmer hakàikın miftâhı..

Şu âlem-i şehâdet perdesi arkasındaki âlem-i gayb cihetinden gelen iltifatât-ı Rahmâniye ve hitâbât-ı Ezeliyenin hazinesi..

Şu âlem-i maneviye-i İslâmiyenin güneşi, temeli, hendesesi.. avâlim-i uhreviyenin haritası..

Zât ve sıfât ve şuûn-u İlâhiyenin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı, bürhân-ı nâtıkı, tercümân-ı sâtı'ı..

Şu âlem-i insaniyetin mürebbîsi, hikmet-i hakîkisi, mürşid ve hâdîsi..

Hem bir kitab-ı hikmet ve şerîat,

Hem bir kitab-ı duâ ve ubûdiyet,

Hem bir kitab-ı emr ve dâvet, hem bir kitab-ı zikir ve mârifet gibi, beşerin bütün hâcât-ı maneviyesine karşı birer kitab ve bütün muhtelif ehl-i mesâlik ve meşârib olan evliyâ ve sıddıkînin, asfiyâ ve muhakkìkînin herbirinin meşreblerine lâyık birer risale ibraz eden bir kütübhâne-i mukaddesedir.”

Sebeb-i kusur tevehhüm edilen tekrârâtındaki lem'a-i i'câza bak ki: Kur'ân hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı duâ, hem bir kitab-ı dâvet olduğundan; içinde tekrar, müstahsendir, belki elzem ve eblâğdır.

Ehl-i kusurun zannı gibi değil. Zîra; zikrin şe'ni, tekrar ile tenvirdir; duânın şe'ni, terdâd ile takrîrdir; emir ve dâvetin şe'ni, tekrar ile te'kiddir. Hem herkes, her vakit bütün Kur'ânı okumağa muktedir olamaz. Fakat bir sûreye, gâliben muktedir olur. Onun için; en mühim makàsıd-ı Kur'âniye ekser uzun sûrelerde dercedilerek, herbir sûre, bir küçük Kur'ân hükmüne geçmiş. Demek; hiç kimseyi mahrum etmemek için, Tevhid ve Haşir ve kıssa-i Mûsa gibi bazı maksadlar tekrar edilmiş...

Hem cismânî ihtiyaç gibi, manevî hâcât dahi muhteliftir. Bazısına insan her nefes muhtaç olur; cisme hava, rûha Hû gibi. Bazısına her saat; بِسْمِ اللهِ gibi ve hâkezâ... Demek tekrar-ı âyet, tekerrür-ü ihtiyaçtan ileri gelmiş. O ihtiyaca işâret ederek ve uyandırıp teşvik etmek, hem iştiyakı ve iştihâyı tahrîk etmek için tekrar eder.

Hem Kur'ân; müessistir, bir din-i mübînin esâsâtıdır ve şu Âlem-i İslâmiyetin temelleridir ve hayat-ı ictimâiye-i beşeriyeyi değiştirip, muhtelif tabakàtın mükerrer suâllerine cevaptır. Müessise, tesbit etmek için, tekrar lâzımdır; te'kid için terdâd lâzımdır; te'yid için takrîr, tahkîk, tekrir lâzımdır. Hem öyle mesâil-i azîme ve hakàik-ı dakikadan bahsediyor ki; umumun kalblerinde yerleştirmek için, çok defa muhtelif sûretlerde tekrar lâzımdır. Bununla beraber sûreten tekrardır. Fakat ma'nen herbir âyetin çok mânâları, çok fâideleri, çok vücûh ve tabakàtı vardır. Herbir makamda, ayrı bir mânâ ve fâide ve maksadlar için zikrediliyor.

Hem Kur'ânın, mesâil-i kevniyenin bazısında ibham ve icmâli ise; irşadî bir lem'a-i i'câzdır. Ehl-i ilhâdın tevehhüm ettikleri gibi medâr-ı tenkid olamaz ve sebeb-i kusur değildir.

Eğer desen: “Acaba neden Kur'ân-ı Hakîm, felsefenin mevcûdâttan bahsettiği gibi etmiyor? Bazı mesâili mücmel bırakır; bazısını; nazar-ı umumîyi okşayacak, hiss-i âmmeyi rencîde etmeyecek, fikr-i avâmı tâciz edip yormayacak bir sûret-i basîtane-i zâhirânede söylüyor?”

Cevaben deriz ki: Felsefe, hakikatin yolunu şaşırmış, onun için.. Hem geçmiş derslerden ve Sözler’den elbette anlamışsın ki: Kur'ân-ı Hakîm, şu kâinâttan bahsediyor; tâ, zât ve sıfât ve esmâ-i İlâhiyeyi bildirsin. Yani, bu kitab-ı kâinâtın meânîsini anlattırıp, tâ Hàlık’ını tanıttırsın. Demek mevcûdâta kendileri için değil, belki mûcidleri için bakıyor. Hem umuma hitâb ediyor. İlm-i Hikmet ise; mevcûdâta, mevcûdât için bakıyor. Hem hususan ehl-i fenne hitâb ediyor. Öyle ise, mâdem ki Kur'ân-ı Hakîm mevcûdâtı delil yapıyor, bürhân yapıyor; delil, zâhirî olmak, nazar-ı umuma çabuk anlaşılmak gerektir. Hem mâdemki Kur'ân-ı Mürşid, bütün tabakàt-ı beşere hitâb eder; kesretli tabaka ise, tabaka-i avâmdır; elbette irşad ister ki; lüzumsuz şeyleri ibham ile icmâl etsin ve dakîk şeyleri temsîl ile takrib etsin. Ve mağlatalara düşürmemek için, zâhirî nazarlarında bedîhî olan şeyleri, lüzumsuz, belki zararlı bir sûrette tağyîr etmemektir.

Meselâ güneşe der: “Döner bir sirâcdır, bir lambadır.” Zîra güneşten; güneş için, mâhiyeti için bahsetmiyor.. belki bir nev'i intizamın zenbereği ve nizâmın merkezi olduğundan; intizam ve nizâm ise, Sâni'in âyine-i mârifeti olduğundan bahsediyor. Evet der: ﴾ وَالشَّمْسُ تَجْرِى ﴿ “Güneş döner.” Bu “döner” tâbiriyle; kış, yaz, gece, gündüzün deverânındaki muntazam tasarrufât-ı Kudreti ihtar ile, Azamet-i Sâni'i ifhâm eder.

İşte bu “dönmek” hakikati ne olursa olsun, maksûd olan ve hem mensûc, hem meşhûd olan intizama te'sir etmez.

Hem der: ﴾ وَجَعَلَ الشَّمْسَ سِرَاجًا ﴿ şu “sirâc” tâbiriyle; âlemi bir kasr sûretinde, içinde olan eşya ise, insana ve zîhayata ihzar edilmiş müzeyyenât ve mat'ûmât ve levâzımat olduğunu ve güneş dahi, musahhar bir mumdâr olduğunu ihtar ile rahmet ve ihsân-ı Hàlık’ı ifhâm eder.

Şimdi bak; şu sersem ve geveze felsefe ne der? Bak diyor ki: “Güneş, bir kitle-i azîme-i mâyia-i nâriyedir. Ondan fırlamış olan seyyârâtı etrafında döndürüp.. cesâmeti bu kadar, mâhiyeti böyledir, şöyledir...” Mûhiş bir dehşetten, müdhiş bir hayretten başka, rûha bir kemâl-i ilmî vermiyor. Bahs-i Kur'ân gibi etmiyor. Buna kıyâsen, bâtınen kof, zâhiren mutantan felsefî mes'elelerin ne kıymette olduğunu anlarsın. Onun şa'şaa-i sûrîsine aldanıp, Kur'ânın gayet mu'ciz-nümâ beyânına karşı hürmetsizlik etme!..

İhtar

İHTAR: Arabî Risaletü'n-Nurda, Ondördüncü Reşha’nın Altı Katresi var. Bâhusus, Dördüncü Katre’nin Altı Nüktesi var. Kur'ân-ı Hakîm’in kırk kadar envâ'-ı i'câzından onbeşini beyân eder. Ona iktifâen burada ihtisar ettik. İstersen ona müracaat et; bir hazine-i mu'cizât bulursun...

اَللّٰهُمَّ اجْعَلِ الْقُرْآنَ شِفَاءً لَنَا مِنْ كُلِّ دَاءٍ وَمُونِسًا لَنَا فِى حَيَاتِنَا وَبَعْدَ مَمَاتِنَا وَفِى الدُّنْيَا قَرِينًا وَفِى الْقَبْرِ مُونِسًا وَفِى الْقِيَامَةِ شَفِيعًا وَعَلَى الصِّرَاطِ نُورًا وَمِنَ النَّارِ سِتْرًا وَحِجَابًا وَفِى الْجَنَّةِ رَفِيقًا وَاِلَى الْخَيْرَاتِ كُلِّهَا دَلِيلاً وَاِمَامًا بِفَضْلِكَ وَجُودِكَ وَكَرَمِكَ وَرَحْمَتِكَ يَا اَكْرَمَ الْاَكْرَمِينَ وَيَا اَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ آمِينَ

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ اُنْزِلَ عَلَيْهِ الْفُرْقَانُ الْحَكِيمُ وَعَلٰى آلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ آمِينَ

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Said Nursî

Şakk-ı Kamer Mucizesine Dairdir

Şakk-ı Kamer

Mu'cizesine Dairdir

(ONDOKUZUNCU VE OTUZBİRİNCİ SÖZLER’İN ZEYLİ)

﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴾

﴿ اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ ❀ وَاِنْ يَرَوْ آيَةً يُعْرِضُوا وَ يَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ ﴾

Kamer gibi parlak bir mu'cize-i Ahmediye (A.S.M.) olan inşikak-ı kamer’i evhâm-ı fâside ile inhisâfa uğratmak isteyen feylesoflar ve onların muhâkemesiz mukallidleri diyorlar ki: “Eğer inşikak-ı kamer vukû' bulsa idi, umum âleme ma'lûm olurdu. Bütün tarih-i beşerin nakletmesi lâzım gelirdi?”

Elcevab: İnşikak-ı kamer; da'vâ-yı nübüvvete delil olmak için, o da'vâyı işiten ve inkâr eden hazır bir cemâate, gecede, vakt-i gaflette, ânî olarak gösterildiğinden, hem ihtilâf-ı metâli' ve sis ve bulut gibi rü'yete mâni esbâbın vücûdu ile beraber, o zamanda medeniyet taammüm etmediğinden ve hususî kaldığından ve tarassudât-ı semâviye pek az olduğundan, bütün etraf-ı âlemde görülmek, umum tarihlere geçmek, elbette lâzım değildir. Şakk-ı kamer yüzünden bu evhâm bulutlarını dağıtacak çok noktalardan şimdilik “Beş Nokta” yi dinle:

Birinci Nokta

BİRİNCİ NOKTA: O zaman, o zemindeki küffarın gayet şedîd derecede inâdları, tarihen ma'lûm ve meşhûr olduğu hâlde; Kur'ân-ı Hakîm’in ﴾ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ ﴿ demesiyle, şu vak'ayı umum âleme ihbar ettiği hâlde; Kur'ânı inkâr eden o küffardan hiçbir kimse, şu âyetin tekzîbine, yani ihbar ettiği şu vâkıanın inkârına ağız açmamışlar. Eğer o zamanda o hâdise, o küffarca kat'î ve vâki bir hâdise olmasa idi; şu sözü serrişte ederek, gayet dehşetli bir tekzîbe ve peygamberin ibtal-i da'vâsına hücum göstereceklerdi.

Hâlbuki: Şu vak'aya dair siyer ve tarih, o vak'a ile münâsebetdâr küffarın adem-i vukû'una dair hiçbir şeyini nakletmemişlerdir. Yalnız: ﴾ وَ يَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ ﴿ âyetinin beyân ettiği gibi, tarihçe menkul olan şudur ki: O hâdiseyi gören küffar, "Sihirdir" demişler ve "Bize sihir gösterdi. Eğer sâir taraflardaki kervan ve kafileler görmüşlerse hakikattir. Yoksa bize sihir etmiş." demişler. Sonra sabahleyin Yemen ve başka taraflardan gelen kafileler ihbar ettiler ki: "Böyle bir hâdiseyi gördük." Sonra küffar, Fahr-i Âlem (A.S.M.) hakkında -Hâşâ-: "Yetîm-i Ebû Tâlib'in sihri, semâya da te'sir etti" dediler.

İkinci Nokta

İKİNCİ NOKTA: Sa'd-ı Taftazanî gibi eâzım-ı muhakkìkînin ekseri demişler ki: “İnşikak-ı kamer; parmaklarından su akması, umum bir orduya su içirmesi, câmide hutbe okurken dayandığı kuru direğin müfârakat-ı Ahmediye’den (A.S.M.) ağlaması, umum cemâatin işitmesi gibi mütevâtirdir. Yani, öyle tabakadan tabakaya bir cemâat-i kesîre nakletmiştir ki, kizbe ittifakları muhâldir. Hâle gibi meşhûr bir kuyruklu yıldızın bin sene evvel çıkması gibi mütevâtirdir. Görmediğimiz Serendip adasının vücûdu gibi tevâtürle vücûdu kat'îdir.” demişler. İşte böyle gayet kat'î ve şühûdî mesâilde teşkîkât-ı vehmiye yapmak, akılsızlıktır. Yalnız muhâl olmamak kâfîdir. Hâlbuki şakk-ı kamer, bir volkanla inşikak eden bir dağ gibi mümkündür.

Üçüncü Nokta

ÜÇÜNCÜ NOKTA: Mu'cize; da'vâ-yı nübüvvetin isbâtı için, münkirleri iknâ etmek içindir, icbar etmek için değildir. Öyle ise; da'vâ-yı nübüvveti işitenler için, iknâ edecek bir derecede mu'cize göstermek lâzımdır. Sâir taraflara göstermek veyâhut icbar derecesinde bir bedâhetle izhâr etmek; Hakîm-i Zülcelâl’in hikmetine münâfî olduğu gibi, sırr-ı teklife dahi muhâliftir. Çünkü: “Akla kapı açmak, ihtiyarı elinden almamak” sırr-ı teklif iktiza ediyor. Eğer Fâtır-ı Hakîm, inşikak-ı kameri, feylesofların hevesâtına göre bütün âleme göstermek için bir-iki saat öyle bıraksa idi ve beşerin umum tarihlerine geçse idi, o vakit sâir hâdisât-ı semâviye gibi ya da'vâ-yı nübüvvete delil olmazdı ve risalet-i Ahmediyeye (A.S.M.) hususiyeti kalmazdı. Veyâhut bedâhet derecesinde öyle bir mu'cize olacaktı ki: Aklı icbar edecek, aklın ihtiyarını elinden alacak; ister istemez nübüvveti tasdik edecek. Ebû Cehil gibi kömür rûhlu, Ebû Bekir-i Sıddık gibi elmas rûhlu adamlar bir seviyede kalıp, sırr-ı teklif zâyi' olacaktı. İşte bu sır içindir ki: Hem ânî, hem gece, hem vakt-i gaflet, hem ihtilâf-ı metâli' ve sis ve bulut gibi sâir mevâni'i perde ederek umum âleme gösterilmedi veyâhut tarihlere geçirilmedi...

Dördüncü Nokta

DÖRDÜNCÜ NOKTA: Şu hâdise; gece vakti, herkes gaflette iken, ânî bir sûrette vukû' bulduğundan etraf-ı âlemde elbette görülmeyecek. Bazı efrâda görünse de, gözüne inanmayacak. İnandırsa da; elbette böyle mühim bir hâdise, haber-i vâhid ile tarihlere bâkî bir sermâye olmayacak...

Bazı kitaplarda: “Kamer, iki parça olduktan sonra yere inmiş.” ilâvesi ise; ehl-i tahkîk reddetmişlerdir. “Şu mu'cize-i bâhireyi kıymetten düşürmek niyetiyle, belki bir münâfık ilhâk etmiş.” demişler.

Hem meselâ o vakit, cehâlet sisiyle muhât İngiltere, İspanya’da yeni gurûb; Amerika’da gündüz; Çin’de, Japonya’da sabah olduğu gibi.. başka yerlerde başka esbâb-ı mâniaya binâen elbette görülmeyecek. Şimdi bu akılsız mu'terize bak, diyor ki: “İngiltere, Çin, Japon, Amerika gibi akvâmın tarihleri bundan bahsetmiyor. Öyle ise vukû' bulmamış.” Bin nefrîn onun gibi Avrupa kâselislerinin başına!..

Beşinci Nokta

BEŞİNCİ NOKTA: İnşikak-ı kamer, kendi kendine bazı esbâba binâen vukû' bulmuş tesâdüfî, tabîi bir hâdise değil ki; âdi ve tabîi kanunlarına tatbik edilsin. Belki şems ve kamerin Hàlık-ı Hakîmi, resûlünün risaletini tasdik ve da'vâsını tenvir için hàrikulâde olarak o hâdiseyi îka' etmiştir. Sırr-ı irşad ve sırr-ı teklif ve hikmet-i risaletin iktizasıyla, hikmet-i Rubûbiyetin istediği insanlara ilzam-ı hüccet için gösterilmiştir. O sırr-ı hikmetin iktiza etmedikleri, istemedikleri ve da'vâ-yı nübüvveti henüz işitmedikleri aktâr-ı zemindeki insanlara göstermemek için, sis ve bulut ve ihtilâf-ı metâli' haysiyetiyle; bazı memleketin kameri daha çıkmaması ve bazıların Güneşleri çıkması ve bir kısmının sabahı olması ve bir kısmının güneşi yeni gurûb etmesi gibi, o hâdiseyi görmeye mâni pek çok esbâba binâen gösterilmemiş. Eğer umum onlara dahi gösterilse idi; o hâlde, ya işâret-i Ahmediye’nin (A.S.M.) neticesi ve mu'cize-i nübüvvet olarak gösterilecekti.. o vakit risaleti, bedâhet derecesine çıkacaktı. Herkes tasdike mecbur olurdu. Aklın ihtiyarı kalmazdı. Îmân ise, aklın ihtiyarıyladır. Sırr-ı teklif zâyi' olurdu. Eğer sırf bir hâdise-i semâviye olarak gösterilse idi, risalet-i Ahmediye (A.S.M.) ile münâsebeti kesilirdi. Ve Onunla hususiyeti kalmazdı.

Elhâsıl: Şakk-ı kamerin imkânında şübhe kalmadı, kat'î isbât edildi. Şimdi, vukû'una delâlet eden çok bürhânlarından altısına (Hâşiye) <ft3>[^12]</ft3> işâret ederiz. Şöyle ki:

[^12]:(Hâşiye) Yani, altı defa icmâ sûretinde, vukû'una dair altı hüccet vardır. Bu makam çok izâha lâyık iken, maatteessüf kısa kalmıştır.

Ehl-i adâlet olan sahâbelerin, vukû'una icmâı.. ve ehl-i tahkîk umum müfessirlerin, ﴾ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ ﴿ tefsirinde onun vukû'una ittifakı..

ve ehl-i rivâyet-i sâdıka bütün muhaddisînin, pek çok senedlerle ve muhtelif tarîklerle vukû'unu nakletmesi.. ve ehl-i keşf ve ilhâm bütün evliyâ ve sıddıkînin şehâdeti.. ve ilm-i kelâmın meslekçe birbirinden çok uzak olan imâmlarının ve mütebahhir ulemânın tasdiki.. ve nass-ı kat'î ile dalâlet üzerine icmâları vâki olmayan Ümmet-i Muhammediyenin (A.S.M.) o vak'ayı telâkki-i bilkabûl etmesi; güneş gibi inşikak-ı kameri isbât eder.

Elhâsıl: Buraya kadar tahkîk nâmına ve hasmı ilzam hesabına idi. Bundan sonraki cümleler, hakikat nâmına ve îmân hesabınadır. Evet, tahkîk öyle dedi. Hakikat ise diyor ki:

Semâ-yı risaletin kamer-i münîri olan hâtem-i dîvân-ı nübüvvet; nasıl ki, mahbûbiyet derecesine çıkan ubûdiyetindeki velâyetin kerâmet-i uzmâsı ve mu'cize-i kübrâsı olan Mi'râc ile, yani bir Cism-i Arzî semâvâtta gezdirmekle semâvâtın sekenesine ve âlem-i ulvî ehline rüchâniyeti ve mahbûbiyeti gösterildi ve velâyetini isbât etti. Öyle de: Arza bağlı, semâya asılı olan kameri, bir arzlının işâretiyle iki parça ederek arzın sekenesine, o arzlının risaletine öyle bir mu'cize gösterildi ki: Zât-ı Ahmediye (A.S.M.) kamerin açılmış iki nurânî kanadı gibi; Risalet ve velâyet gibi iki nurânî kanadıyla, iki ziyâdâr cenâh ile, evc-i kemâlâta uçmuş.. tâ Kàb-ı Kavseyn’e çıkmış; hem ehl-i semâvât, hem ehl-i arza medâr-ı fahr olmuştur...

عَلَيْهِ وَعَلٰى آلِهِ الصَّلَاةُ وَالتَّسْلِيمَاتُ مِلْاَ الْاَرْضِ وَالسَّمٰوَاتِ

﴿ سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ ﴾ ∗∗∗

Mucizat-ı Ahmediye (A.S.M) Zeylinin Bir Parçasıdır

Mu'cizât-ı Ahmediye (A.S.M)

Zeylinin bir parçasıdır

[Risalet-i Ahmediye (A.S.M.) delâili hakkında olup, Mi'râc Risalesinin Üçüncü Esâsının nihâyetindeki üç mühim müşkülden birinci müşküle ait suâle, muhtasar bir fihriste sûretinde verilen cevaptır.]

Suâl: Şu mi'râc-ı azîm, ne için Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’a mahsûstur?

Elcevab: Şu birinci müşkülünüz, otuzüç aded Sözlerde tafsîlen halledilmiştir. Yalnız şurada, Zât-ı Ahmediye’nin (A.S.M.) kemâlâtına ve delâil-i nübüvvetine ve o mi'râc-ı a'zama en elyak o olduğuna icmâlî işâretler nev'inde bir muhtasar fihriste gösteriyoruz... Şöyle ki:

Evvelâ: Tevrat, İncil, Zebûr gibi kütüb-ü mukaddese, pek çok tahrifata ma'rûz oldukları hâlde; şu zamanda dahi Hüseyin-i Cisrî gibi bir muhakkìk, nübüvvet-i Ahmediyeye (A.S.M.) dair o kitaplardan, yüz ondört işârî beşâretler çıkarıp, Risale-i Hamîdiye’de göstermiştir.

Sâniyen: Tarihçe müsbettir ki; Şıkk ve Satîh gibi meşhûr iki kâhinin, nübüvvet-i Ahmediye’den (A.S.M.) biraz evvel, nübüvvetine ve âhirzaman peygamberi olduğuna beyânâtları gibi çok beşâretler, sahîh bir sûrette tarihen nakledilmiştir.

Sâlisen: Velâdet-i Ahmediye gecesinde; Kâbe’deki sanemlerin sukùtu ile Kisrâ-yı Fâris’ in saray-ı meşhûresi olan Eyvân’ı inşikak etmesi gibi, irhâsat denilen yüzer hàrikalar tarihçe meşhûrdur.

Râbian: Bir orduya, parmağından gelen suyu içirmesi ve câmide, bir cemâat-i azîmenin huzurunda kuru direğin, minberin naklinden dolayı müfârakat-ı Ahmediye’den deve gibi enîn ederek ağlaması; ﴾ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ ﴿ nassı ile, şakk-ı kamer gibi muhakkìklerin tahkîkatıyla bine bâliğ olan mu'cizâtıyla serfirâz olduğunu tarih ve siyer gösteriyor.

Hâmisen: Dost ve düşmanın ittifakıyla; ahlâk-ı hasenenin, şahsında en yüksek derecede ve bütün muâmelâtının şehâdetiyle, secâya-yı sâmiye, vazifesinde ve tebliğâtında en àlî bir derecede ve Din-i İslâmdaki mehâsin-i ahlâkın şehâdetiyle, Şerîatında en àlî hisâl-i hamîde, en mükemmel derecede bulunduğunu ehl-i insaf ve dikkat tereddüd etmez.

Sâdisen: Onuncu Söz’ün İkinci İşâretinde işâret edildiği gibi; Ulûhiyet, muktezâ-yı hikmet olarak tezâhür istemesine mukâbil; en a'zamî bir derecede Zât-ı Ahmediye (A.S.M.) dinindeki a'zamî ubûdiyetle en parlak bir derecede göstermiştir.

Hem Hàlık-ı âlemin nihâyet kemâldeki cemâlini, bir vâsıta ile muktezâ-yı hikmet ve hakikat olarak göstermek istemesine mukâbil, en güzel bir sûrette gösterici ve ta'rif edici, bilbedâhe yine O Zâttır.

Hem Sâni'-i âlemin nihâyet cemâlde olan kemâl-i san'atı üzerine enzâr-ı dikkati celbetmek, teşhîr etmek istemesine mukâbil; en yüksek bir sadâ ile dellâllık eden, yine bilmüşâhede O Zâttır.

Hem bütün âlemlerin Rabbi, kesret tabakàtında vahdâniyeti ilân etmek istemesine mukâbil; en a'zamî bir derecede bütün merâtib-i Tevhidi ilân eden, yine bizzarûre O Zâttır.

Hem Sâhib-i âlemin, nihâyet derecede âsârındaki cemâlin işâretiyle, nihâyetsiz hüsn-ü zâtîsini ve cemâlinin mehâsinini ve hüsnünün letâifini âyinelerde muktezâ-yı hakikat ve hikmet olarak görmek ve göstermek istemesine mukâbil; en şa'şaalı bir sûrette âyinedârlık eden ve gösteren ve sevip başkasına sevdiren, yine bilbedâhe O Zâttır.

Hem şu saray-ı âlemin Sâni'i, gayet hàrika mu'cizeler ile ve gayet kıymetdâr cevherler ile dolu hazine-i gaybiyelerini izhâr ve teşhîr istemesi.. ve onlarla kemâlâtını ta'rif etmek ve bildirmek istemesine mukâbil; en a'zamî bir sûrette teşhîr edici, tavsif edici ve ta'rif edici yine bilbedâhe O Zâttır.

Hem şu kâinâtın Sâni'i, şu kâinâtı, envâ'-ı acâib ve zînetlerle süslendirmek sûretinde yapması.. ve zîşuûr mahlûkatını seyir ve tenezzüh ve ibret ve tefekkür için ona idhal etmesi.. ve muktezâ-yı hikmet olarak onlara, o âsâr ve sanâyiin mânâlarını, kıymetlerini, ehl-i temâşâ ve tefekküre bildirmek istemesine mukâbil; en a'zamî bir sûrette cin ve inse belki rûhânilere ve melâikelere de Kur'ân-ı Hakîm vâsıtasıyla rehberlik eden, yine bilbedâhe O Zâttır.

Hem şu kâinâtın Hâkim-i Hakîmi, şu kâinâtın tahavvülâtındaki maksad ve gayeyi tazammun eden tılsım-ı muğlakını.. ve mevcûdâtın; nereden, nereye ve ne oldukları olan şu üç suâl-i müşkülün muammâsını, bir elçi vâsıtasıyla umum zîşuûrlara açtırmak istemesine mukâbil; en vâzıh bir sûrette ve en a'zamî bir derecede hakàik-ı Kur'âniye vâsıtasıyla o tılsımı açan ve o muammâyı halleden, yine bilbedâhe O Zâttır.

Hem şu âlemin Sâni'-i Zülcelâl’i, bütün güzel masnûâtıyla kendini zîşuûr olanlara tanıttırması ve kıymetli ni'metler ile kendini onlara sevdirmesi bizzarûre onun mukâbilinde, zîşuûr olanlara marziyâtı ve arzu-yu İlâhiyelerini bir elçi vâsıtasıyla bildirmesini istemesine mukâbil; en a'lâ ve ekmel bir sûrette Kur'ân vâsıtasıyla o marziyât ve arzuları beyân eden ve getiren, yine bilbedâhe O Zâttır.

Hem Rabbü'l-Âlemîn, meyve-i âlem olan insana, âlemi içine alacak bir vüs'at-i isti'dat verdiğinden ve bir ubûdiyet-i külliyeye müheyyâ ettiğinden ve hissiyatça kesrete, dünyaya mübtelâ olduğundan; bir rehber vâsıtasıyla yüzlerini kesretten vahdete, fânîden bâkîye çevirmek istemesine mukâbil; en a'zam bir derecede, en eblâğ bir sûrette Kur'ân vâsıtasıyla, en ahsen bir tarzda rehberlik eden ve risaletin vazifesini en ekmel bir tarzda îfâ eden, yine bilbedâhe O Zâttır.

İşte, mevcûdâtın en eşrefi olan zîhayat ve zîhayat içinde en eşref olan zîşuûr ve zîşuûr içinde en eşref olan hakîki insan ve hakîki insan içinde geçmiş vezâifi en a'zamî bir derecede en ekmel bir sûrette îfâ eden zât; elbette bir mi'râc-ı a'zam ile Kàb-ı Kavseyn’e çıkacak, saâdet-i ebediye kapısını çalacak, hazine-i rahmeti açacak, îmânın hakàik-ı gaybiyesini görecek; yine O olacaktır.

Sâbian: Bilmüşâhede şu masnûâtta; gayet güzel tahsinat, nihâyet derecede süslü tezyînât vardır. Ve bilbedâhe şöyle tahsinat ve tezyînât, onların Sâni'inde gayet şiddetli bir irâde-i tahsin ve kasd-ı tezyîn var olduğunu gösterir. Ve irâde-i tahsin ve tezyîn ise, bizzarûre o Sâni'de, san'atına karşı kuvvetli bir rağbet ve kudsî bir muhabbet olduğunu gösterir. Ve masnûât içinde en câmi' ve letâif-i san'atı birden kendinde gösteren ve bilen ve bildiren ve kendini sevdiren ve başka masnûâttaki güzellikleri “Mâşâallâh!” deyip istihsân eden, bilbedâhe, o san'at-perver ve san'atını çok seven Sâni'in nazarında en ziyâde mahbûb O olacaktır.

İşte, masnûâtı yaldızlayan mezâyâ ve mehâsine ve mevcûdâtı ışıklandıran letâif ve kemâlâta karşı “Sübhânallâh! Mâşâallâh! Allâhuekber!” diyerek semâvâtı çınlattıran ve Kur'ânın nağamâtıyla kâinâtı velveleye verdiren; istihsân ve takdir ile, tefekkür ve teşhîr ile, zikir ve tevhid ile berr ve bahri cezbeye getiren, yine bilmüşâhede O Zâttır.

İşte böyle bir Zât ki اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ sırrınca, bütün ümmetinin işlediği hasenâtın bir misli onun kefe-i mîzanında bulunan.. ve umum ümmetinin salavâtı onun manevî kemâlâtına imdâd veren.. ve risaletinde gördüğü vezâifin netâicini ve manevî ücretleriyle beraber, rahmet ve muhabbet-i İlâhiyenin nihâyetsiz feyzine mazhar olan bir Zât; elbette mi'râc merdiveniyle Cennete, Sidretü'l-Müntehâ’ya, Arş’a, Kàb-ı Kavseyn’e kadar gitmek; ayn-ı hak, nefs-i hakikat, mahz-ı hikmettir.. (Hâşiye) <ft3>[^13]</ft3>

[^13]:(Hâşiye) En mühim bir ceride-i İslâmiyede, umum Âlem-i İslâma taalluk eden ve gayet ehemmiyetli siyâsîlerden ve hayat-ı ictimâiye ile çok alâkadar olan umum hukukçulardan 1927 senesinde Avrupa'da toplanan bir kongrede mühim ecnebî feylesoflar, Şerîat-ı Muhammediyeye (A.S.M.) dair bu aşağıda yazılan Arabî fıkranın aynını kendi lisânlarıyla söylemişler. O Arabî ceridenin naklettiği Arabî ifâdeyi aynen yazıyoruz. Ve tercümesini de Arabî ifâdenin altına ilâve ediyoruz. Nur Çeşmesi' nin âhirinde yazılan ecnebî feylesoflardan kırküç tanesinin beyânâtı, bu iki kahraman feylesofun beyânâtıyla kırkbeş tane şâhid-i sâdık oluyor. اَلْفَضْلُ مَا شَهِدَتْ بِهِ الْاَعْدَاءُ "Fazilet odur ki; düşmanlar dahi onu tasdik etsin."

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Said Nursî ∗∗∗

Arabî Ceridenin beyânâtı:

وَقَدْ اِعْتَرَفَ حَتَّى عُلَمَاءُ الْغَرْبِ بِسُمُوِّ مَبَادِى الْاِسْلَامِ وَصَلَاحِهَا لِلْعَالَمِ... قَالَ عَمِيدُ كُلِّيَّةِ الْحُقُوقِ بِجَامِعَةِ فِييَنَا اَلْاُسْتَاذُ شَبُولْ فِى مُؤْتَمَرِ الْحُقُوقِيِّينَ الْمُنْعَقَدِ فِى سَنَةِ (**١٩٢٧**) : اِنَّ الْبَشَرِيَّةَ لَتَفْتَخِرُ بِاِنْتِسَابِ رَجُلٍ كَمُحَمَّدٍ ﷺ اِلَيْهَا اِذْ اِنَّهُ رَغْمَ اُمِّيَّتِهِ اِسْتَطَاعَ قَبْلَ بِضْعَةِ عَشَرَ قَرْنًا اَنْ يَاْتِى بِتَشْرِيعٍ سَنَكُونُ نَحْنُ الْاَوْرُوبَائِيِّينَ اَسْعَدَ مَا نَكُونُ لَوْ وَصَلْنَا اِلَى قِيْمَتِهِ بَعْدَ اَلْفَىْ عَامٍ وَقَالَ بَرْنَارْد شَوْ : لَقَدْ كَانَ دِينُ مُحَمَّدٍ ﷺ مَوْضِعَ التَّقْدِيرِ السَّامِى دَائِمًا لِمَا يَنْطَوِى عَلَيْهِ مِنْ حَيَوِيَّةٍ مُدْهِشَةٍ لِاَنَّهُ عَلٰى مَا يَلُوحُ لِى هُوَ الدِّينُ الْوَحِيدُ الَّذِى لَهُ مَلَكَةُ الْهَضْمِ لِاَطْوَارِ الْحَيَاةِ الْمُخْتَلِفَةِ وَالَّذِى يَسْتَطِيعُ لِذٰلِكَ اَنْ يَجْذِبَ اِلَيْهِ كُلَّ جَيْلٍ مِنَ النَّاسِ وَاَرَى وَاجِبًا اَنْ يُدْعَى مُحَمَّدٌ ﷺ مُنْقِذَ الْاِنْسَانِيَّةِ وَاَعْتَقِدُ اَنَّ رَجُلاً مِثْلَهُ اِذَا تَوَلَّى زَعَامَةَ الْعَالَمِ الْحَدِيثِ نَجَحَ فِى حَلِّ مُشْكِلَاتِهِ وَاَحَلَّ فِى الْعَالَمِ السَّلَامَةَ وَالسَّعَادَةَ ( يَعْنِى الْمُسَالَمَةَ وَالصُّلْحَ الْعُمُومِىَّ) وَمَا اَشَدَّ حَاجَةَ الْعَالَمِ اَلْيَوْمَ اِلَيْهَا

Tercümesinin bir hülâsası:

Evet Garb ulemâsı ve feylesofları itiraf ve ikrar etmişler ki:

“İslâmiyetin kanunları, yüksek bir tarzda âlemin ıslahına kâfîdir.”

Hem, Külliyetü'l-Hukuk Kongresinin cem'iyetinde, bütün hukukiyyûnun toplandığı o kongrede 1927 senesinde onun reisi feylesof üstad Shebol (Şebol) demiş ki:

“Muhammed’in (A.S.M.) beşeriyete intisabıyla bütün beşeriyet muhakkak iftihar eder. Çünkü O Zât ümmî olmasıyla beraber, onüç asır evvel öyle bir Şerîat getirmiş ki; biz Avrupalılar iki bin sene sonra onun kıymetine ve hakikatine yetişsek, en mes'ûd, en saâdetli oluruz.”

İkincisi veyâhut Nur Çeşmesi’nin âhirine ilâve edilenlerle kırkbeşincisi olan Bernard Shaw (Şov) demiş:

“Din-i Muhammedî’nin (A.S.M.) en yüksek makam-ı takdire çıkmasının sebebi; gayet acîb ve sağlam bir hayatı te'min etmesidir. Bana açılan budur ki: O din, tek, yektâ, emsâlsiz bir din-i ferîd olup, bütün muhtelif ayrı ayrı hayatın etvârlarını ve çeşitlerini hazmettiriyor. Yani, ıslah ve istihâle tarzında tasfiye ve terakkî ettiriyor. Hem MUHAMMED’in (A.S.M.) dini öyle bir dindir ki, insanın ayrı ayrı bütün milletlerini kendine celbedebilir. Ben görüyorum ve i'tikàd ediyorum ki, beşere vâcibdir ki desin: “Muhammed (A.S M.), insaniyetin halâskârıdır. Ve halâskârlık nâmı, O’na verilmek lâzımdır.”

Hem diyor:

“Ben i'tikàd ediyorum ki: Muhammed’in misli, yani siretinde, tarzında bir adam şimdiki yeni âleme reis olsa, hükmetse; bu yeni âlemin müşkülâtını halledip, bu yeni karmakarışık âlemde müsâlemet-i umumiyeye ve saâdet-i hayatın husûlüne sebeb olacak. Evet, bu yeni âlemin müsâlemet ve saâdet-i hayatiyeye ne kadar şedîd ihtiyacı var olduğunu herkes anlar!”