Beşinci Risale Olan Beşinci Mesele
Beşinci Risale Olan Beşinci Mes'ele
Şükür Risalesi
﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴾
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Kur'ân-ı Mu'cizü'l-beyân tekrar ile,
﴿ اَفَلَا يَشْكُرُونَ ﴾ ﴿ اَفَلَا يَشْكُرُونَ ﴾ ﴿ وَسَنَجْزِى الشَّاكِرِينَ ﴾
﴿ لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَاَزِيدَنَّكُمْ ﴾ ﴿ بَلِ اللّٰهَ فَاعْبُدْ وَكُنْ مِنَ الشَّاكِرِينَ ﴾
gibi âyetlerle gösteriyor ki; Hàlık-ı Rahmân’ın ibâdından istediği en mühim iş şükürdür. Furkàn-ı Hakîm’de gayet ehemmiyetle şükre dâvet eder ve şükür etmemekliği, ni'metleri tekzîb ve inkâr sûretinde gösterip, ﴾ فَبِاَىِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ﴿ fermânıyla Sûre-i Rahmân’da şiddetli ve dehşetli bir sûrette otuzbir defa şu âyetle tehdid ediyor. Şükürsüzlüğün, bir tekzîb ve inkâr olduğunu gösteriyor.
Evet, Kur'ân-ı Hakîm, nasıl ki şükrü netice-i hilkat gösteriyor; öyle de, Kur'ân-ı Kebîr olan şu kâinât dahi gösteriyor ki, netice-i hilkat-i âlemin en mühimmi şükürdür. Çünkü, kâinâta dikkat edilse görünüyor ki, kâinâtın teşkilâtı şükrü intac edecek bir sûrette, herbir şey bir derece şükre bakıyor ve ona müteveccih oluyor. Güyâ şu şecere-i hilkatin en mühim meyvesi, şükürdür. Ve şu kâinât fabrikasının çıkardığı mahsulâtın en a'lâsı, şükürdür.
Çünkü, hilkat-ı âlemde görüyoruz ki; mevcûdât-ı âlem bir dâire tarzında teşkil edilip içinde nokta-i merkeziye olarak hayat halkedilmiş. Bütün mevcûdât hayata bakar, hayata hizmet eder, hayatın levâzımatını yetiştirir. Demek kâinâtı halkeden Zât, ondan, o hayatı intihâb ediyor.
Sonra görüyoruz ki; zîhayat âlemlerini bir dâire sûretinde icâd edip, insanı nokta-i merkeziyede bırakıyor. Âdeta zîhayatlardan maksûd olan gayeler onda temerküz ediyor; bütün zîhayatı onun etrafına toplayıp ona hizmetkâr ve musahhar ediyor; onu onlara hâkim ediyor. Demek Hàlık-ı Zülcelâl, zîhayatlar içinde insanı intihâb ediyor, âlemde onu irâde ve ihtiyar ediyor.
Sonra görüyoruz ki; âlem-i insaniyet de, belki hayvan âlemi de, bir dâire hükmünde teşkil olunuyor. Ve nokta-i merkeziyede rızık vaz'edilmiş. Bütün nev'-i insanı ve hattâ hayvanatı rızka âdeta taaşşuk ettirip, onları umumen rızka hàdim ve musahhar etmiş. Onlara hükmeden rızıktır.
Rızkı da o kadar geniş ve zengin bir hazine yapmış ki, hadsiz ni'metleri câmi'dir. Hattâ rızkın çok envâ'ından yalnız bir nev'inin tatlarını tanımak için, lisânda kuvve-i zâika nâmında bir cihâz ile mat'ûmât adedince manevî ince ince mîzancıklar konulmuştur. Demek kâinât içinde en acîb, en zengin, en garîb, en şirin, en câmi', en bedî' hakikat rızıktadır.
Şimdi görüyoruz ki; herşey nasıl ki rızkın etrafında toplanmış, ona bakıyor, öyle de, rızık dahi bütün envâ'ıyla ma'nen ve maddeten, hâlen ve kàlen şükür ile kàimdir, şükür ile oluyor, şükrü yetiştiriyor, şükrü gösteriyor. Çünkü rızka iştihâ ve iştiyak, bir nev'i şükr-ü fıtrîdir. Ve telezzüz ve zevk dahi gayr-ı şuûrî bir şükürdür ki, bütün hayvanatta bu şükür vardır. Yalnız insan dalâlet ve küfür ile, o fıtrî şükrün mâhiyetini değiştiriyor, şükürden şirke gidiyor.
Hem, rızık olan ni'metlerde gayet güzel süslü sûretler, gayet güzel kokular, gayet güzel tatmaklar, şükrün dâvetçileridir. Zîhayatı şevke dâvet eder ve şevk ile bir nev'i istihsân ve ihtirama sevkeder, bir şükr-ü manevî ettirir. Ve zîşuûrun nazarını dikkate celbeder, istihsâna terğîb eder. Ni'metleri ihtirama onu teşvik eder. Onun ile kàlen ve fiilen şükre irşad eder ve şükür ettirir ve şükür içinde en àlî ve tatlı lezzeti ve zevki ona tattırır. Yani gösterir ki:
Şu lezzetli rızık ve ni'met; kısa ve muvakkat bir lezzet-i zâhiriyesiyle beraber dâimî, hakîki, hadsiz bir lezzeti ve zevki taşıyan iltifat-ı Rahmânîyi şükür ile kazandırır. Yani rahmet hazinelerinin Mâlik-i Kerîminin hadsiz lezzetli olan iltifatını düşündürüp, şu dünyada dahi Cennetin bâkî bir zevkini ma'nen tattırır.
İşte rızık, şükür vâsıtasıyla o kadar kıymetdâr ve zengin bir hazine-i câmia olduğu hâlde, şükürsüzlük ile nihâyet derecede sukùt eder.
Altıncı Söz’de beyân edildiği gibi, lisândaki kuvve-i zâika, Cenâb-ı Hak hesabına, yani manevî vazife-i şükrâniye ile rızka müteveccih olduğu vakit, o dildeki kuvve-i zâika, rahmet-i bînihâye-i İlâhiyenin hadsiz matbahlarına şâkir bir müfettiş, hâmid bir nâzır-ı àlî-kadr hükmündedir.
Eğer nefis hesabına olsa; yani rızkı in'âm edenin şükrünü düşünmeyerek müteveccih olsa, o dildeki kuvve-i zâika, bir nâzır-ı àlî-kadr makamından, batn fabrikasının yasakçısı ve mide tavlasının bir kapıcısı derecesine sukùt eder. Nasıl rızkın şu hizmetkârı, şükürsüzlük ile bu dereceye sukùt eder; öyle de, rızkın mâhiyeti ve sâir hademeleri dahi sukùt ediyorlar. En yüksek makamdan, en ednâ makama inerler. Kâinât Hàlık’ının hikmetine zıd ve muhâlif bir vaziyete düşerler.
Şükrün mikyâsı; kanâattir ve iktisaddır ve rızâdır ve memnuniyettir.
Şükürsüzlüğün mîzanı; hırstır ve isrâftır, hürmetsizliktir. Haram-helâl demeyip rastgeleni yemektir.
Evet, hırs, şükürsüzlük olduğu gibi, hem sebeb-i mahrumiyettir, hem vâsıta-i zillettir. Hattâ hayat-ı ictimâiyeye sâhib olan mübârek karınca dahi, güyâ hırs vâsıtasıyla ayaklar altında kalmış, ezilir. Çünkü kanâat etmeyip senede birkaç tane buğday kâfî gelirken, elinden gelse binler taneyi toplar. Güyâ mübârek arı, kanâatinden dolayı başlar üstünde uçar. Kanâat ettiğinden, balı, insanlara emr-i İlâhî ile ihsân eder, yedirir.
Evet, Zât-ı Akdesin alem-i zâtîsi ve en a'zamî ismi olan Lafzullâh’tan sonra, en a'zam ismi olan Rahmân, rızka bakar. Ve rızıktaki şükür ile ona yetişilir. Hem Rahmân’ın en zâhir mânâsı, Rezzâktır.
Hem şükrün envâ'ı var. O nev'ilerin en câmi'i ve fihriste-i umumiyesi, namazdır.
Hem şükür içinde sâfî bir îmân var, hàlis bir tevhid bulunur. Çünkü bir elmayı yiyen ve “Elhamdülillâh” diyen adam, o şükür ile ilân eder ki; “O elma doğrudan doğruya dest-i Kudretin yâdigârı ve doğrudan doğruya hazine-i Rahmetin hediyesidir” demesi ile ve i'tikàd etmesi ile herşeyi –cüz'î olsun, küllî olsun – Onun dest-i kudretine teslîm ediyor. Ve her şeyde Rahmetin cilvesini bilir. Hakîki bir îmânı ve hàlis bir tevhidi, şükür ile beyân ediyor.
İnsan-ı gâfil, küfran-ı ni'met ile ne derece hasârete düştüğünü, çok cihetlerden yalnız bir vechini söyleyeceğiz. Şöyle ki:
Lezzetli bir ni'meti insan yese, eğer şükür etse; o yediği ni'met, o şükür vâsıtasıyla bir nur olur, uhrevî bir meyve-i Cennet olur. Verdiği lezzet ile Cenâb-ı Hakk’ın iltifat-ı rahmetinin eseri olduğunu düşünmekle, büyük ve dâimî bir lezzet ve zevk veriyor. Bu gibi manevî lübbleri ve hülâsaları ve manevî maddeleri ulvî makamlara gönderip, maddî ve tüflî (posa) ve kışrî –yani vazifesini bitiren ve lüzumsuz kalan– maddeleri füzûlât olup, aslına, yani anâsıra inkılâb etmeğe gidiyor.
Eğer şükür etmezse; o muvakkat lezzet, zevâl ile bir elem ve teessüf bırakır ve kendisi dahi kazûrat olur. Elmas mâhiyetindeki ni'met, kömüre kalbolur. Şükür ile zâil rızıklar; dâimî lezzetler, bâkî meyveler verir. Şükürsüz ni'met, en güzel bir sûretten çirkin bir sûrete döner. Çünkü o gâfile göre rızkın âkıbeti, muvakkat bir lezzetten sonra, füzûlâttır.
Evet rızkın aşka lâyık bir sûreti var; o da, şükür ile o sûret görünür. Yoksa ehl-i gaflet ve dalâletin rızka aşkları, bir hayvanlıktır. Daha buna göre kıyâs et ki, ehl-i dalâlet ve gaflet ne derece hasâret ediyorlar...
Envâ'-ı zîhayat içinde en ziyâde rızkın envâ'ına muhtaç, insandır. Cenâb-ı Hak insanı bütün esmâsına câmi' bir âyine ve bütün rahmetinin hazinelerinin müddeharâtını tartacak, tanıyacak cihâzâta mâlik bir mu'cize-i kudret ve bütün esmâsının cilvelerinin vaziyetlerinin inceliklerini mîzana çekecek âletleri hâvî bir halife-i arz sûretinde halketmiştir. Onun için hadsiz bir ihtiyaç verip, maddî ve manevî rızkın hadsiz envâ'ına muhtaç etmiştir. İnsanı, bu câmiiyete göre en a'lâ bir mevki olan ahsen-i takvîme çıkarmak vâsıtası, şükürdür. Şükür olmazsa, esfel-i sâfilîne düşer, bir zulm-ü azîmi irtikâb eder.
Elhâsıl: En a'lâ ve en yüksek tarîk olan tarîk-ı ubûdiyet ve mahbûbiyetin dört esâsından en büyük esâsı şükürdür ki, o dört esâs şöyle tâbir edilmiş:
“Der tarîk-ı acz-mendî lâzım âmed çâr-çîz:
Acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak, şükr-ü mutlak ey azîz..”
اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنَ الشَّاكِرِينَ بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ
﴿ سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ ﴾
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ سَيِّدِ الشَّاكِرِينَ وَالْحَامِدِينَ وَعَلٰى آلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ آمِينَ
﴿ وَ آخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ ﴾ ∗∗∗
Altıncı Risale Olan Altıncı Mes'ele
Hatt-ı Kur'ân Mektûbat Mecmuasında neşredildiğinden buraya dercedilmedi.
Yedinci Risale Olan Yedinci Mesele
Yedinci Risale Olan Yedinci Mes'ele
﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴾
﴿ قُلْ بِفَضْلِ اللّٰهِ وَبِرَحْمَتِـه۪ فَبِذٰلِكَ فَلْيَفْرَحُوا هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ ﴾
Şu mes'ele “Yedi İşâret”tir.
Tahdîs-i ni'met sûretinde birkaç sırr-ı inâyetin izhârına “Yedi Sebeb”i beyân ederiz:
Birinci Sebeb
Birinci Sebeb: Eski Harb-i Umumî’den evvel ve evâilinde, bir vâkıa-i sâdıkada görüyorum ki: Ararat Dağı denilen meşhûr Ağrı Dağı’nın altındayım. Birden o dağ, müdhiş infilâk etti. Dağlar gibi parçaları, dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum vâlidem yanımdadır. Dedim: “Ana korkma! Cenâb-ı Hakk’ın emridir; O Rahîm’dir ve Hakîm’dir.” Birden o hâlette iken, baktım ki mühim bir zât, bana âmirâne diyor ki: “İ'câz-ı Kur'ânı beyân et!” Uyandım, anladım ki: Bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılâbdan sonra, Kur'ân etrafındaki sûrlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur'ân, kendi kendine müdafaa edecek. Ve Kur'âna hücum edilecek; i'câzı, Onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i'câzın bir nev'ini şu zamanda izhârına, haddimin fevkınde olarak, benim gibi bir adam namzed olacak ve namzed olduğumu anladım.
Mâdem İ'câz-ı Kur'ânı bir derece beyân, Sözlerle oldu; elbette o i'câzın hesabına geçen ve Onun reşehâtı ve berekâtı nev'inden olan hizmetimizdeki inâyâtı izhâr etmek, i'câza yardımdır ve izhâr etmek gerektir.
İkinci Sebeb
İkinci Sebeb: Mâdem Kur'ân-ı Hakîm mürşidimizdir, üstadımızdır, imâmımızdır, herbir âdâbda rehberimizdir; O, kendi kendini medhediyor. Biz de Onun dersine ittibâen, Onun tefsirini medhedeceğiz.
Hem mâdem yazılan Sözler onun bir nev'i tefsiridir ve o risalelerdeki hakàik Kur'ânın malıdır ve hakikatleridir ve mâdem Kur'ân-ı Hakîm, ekser sûrelerde, hususan ﴾ الٓرٰ ﴿ larda ﴾ حٰمٓ ﴿ lerde kendi kendini kemâl-i haşmetle gösteriyor, kemâlâtını söylüyor, lâyık olduğu medhi kendi kendine ediyor; elbette Sözlerde in'ikâs etmiş Kur'ân-ı Hakîm’in lemeât-ı i'câziyesinden ve o hizmetin makbûliyetine alâmet olan inâyât-ı Rabbâniyenin izhârına mükellefiz. Çünkü o Üstadımız öyle eder ve öyle ders verir.
Üçüncü Sebeb
Üçüncü Sebeb: Sözler hakkında tevâzu' sûretinde demiyorum; belki bir hakikati beyân etmek için derim ki: Sözlerdeki hakàik ve kemâlât, benim değil Kur'ânındır ve Kur'ândan tereşşuh etmiştir. Hattâ Onuncu Söz, yüzer Âyât-ı Kur'âniyeden süzülmüş bazı katarâttır. Sâir risaleler dahi umumen öyledir. Mâdem ben öyle biliyorum ve mâdem ben fânîyim, gideceğim; elbette bâkî olacak bir şey ve bir eser, benimle bağlanmamak gerektir ve bağlanmamalı. Ve mâdem ehl-i dalâlet ve tuğyan, işlerine gelmeyen bir eseri, eser sâhibini çürütmekle eseri çürütmek âdetleridir; elbette semâ-yı Kur'ânın yıldızlarıyla bağlanan risaleler, benim gibi çok i'tirâzâta ve tenkidâta medâr olabilen ve sukùt edebilen çürük bir direk ile bağlanmamalı. Hem mâdem örf-i nâsta, bir eserdeki mezâyâ, o eserin masdarı ve menba'ı zannettikleri müellifinin etvârında aranılıyor ve bu örfe göre, o hakàik-ı àliyeyi ve o cevâhir-i gâliyeyi kendim gibi bir müflise ve onların binde birini kendinde gösteremeyen şahsiyetime mal etmek hakikate karşı büyük bir haksızlık olduğu için; risaleler kendi malım değil, Kur'ânın malı olarak Kur'ânın reşehât-ı meziyâtına mazhar olduklarını izhâr etmeye mecburum. Evet lezzetli üzüm salkımlarının hâsiyetleri, kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.
Dördüncü Sebeb
Dördüncü Sebeb: Bazen tevâzu', küfran-ı ni'meti istilzam ediyor; belki küfran-ı ni'met olur. Bazen de tahdîs-i ni'met, iftihar olur. İkisi de zarardır. Bunun çare-i yegânesi ki; ne küfran-ı ni'met çıksın, ne de iftihar olsun. Meziyet ve kemâlâtları ikrar edip, fakat temellük etmeyerek, Mün'im-i Hakîki’nin eser-i in'âmı olarak göstermektir. Meselâ, nasıl ki murassa' ve müzeyyen bir elbise-i fâhireyi biri sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen, halk sana dese: “Mâşâallâh çok güzelsin, çok güzelleştin!” Eğer sen tevâzu'kârâne desen: “Hâşâ!.. Ben neyim, hiç. Bu nedir, nerede güzellik?” O vakit küfran-ı ni'met olur ve hulleyi sana giydiren mâhir san'atkâra karşı hürmetsizlik olur. Eğer müftehirâne desen: “Evet ben çok güzelim, benim gibi güzel nerede var, benim gibi birini gösteriniz!..” O vakit, mağrûrâne bir fahirdir.
İşte, fahirden, küfrandan kurtulmak için demeli ki: “Evet ben güzelleştim, fakat güzellik libâsındır ve dolayısıyla libâsı bana giydirenindir; benim değildir.”
İşte bunun gibi, ben de sesim yetişse, bütün küre-i arza bağırarak derim ki: Sözler güzeldirler, hakikattirler; fakat benim değildirler; Kur'ân-ı Kerîm’in hakàikından telemmu' etmiş şuâlardır!..
وَمَا مَدَحْتُ مُحَمَّدًا بِمَقَالَتِى وَلٰكِنْ مَدَحْتُ مَقَالَتِى بِمُحَمَّدٍ
düsturuyla derim ki:
وَ مَا مَدَحْتُ الْقُرْآنَ بِكَلِمَاتِى ❀ وَلٰكِنْ مَدَحْتُ كَلِمَاتِى بِالْقُرْآنِ
Yani: “Kur'ânın hakàik-ı i'câzını ben güzelleştiremedim, güzel gösteremedim; belki Kur'ânın güzel hakikatleri, benim tâbiratlarımı da güzelleştirdi, ulvîleştirdi.” Mâdem böyledir; hakàik-ı Kur'ânın güzelliği nâmına, Sözler nâmındaki âyinelerinin güzelliklerini ve o âyinedârlığa terettüb eden inâyât-ı İlâhiyeyi izhâr etmek, makbûl bir tahdîs-i ni'mettir.
Beşinci Sebeb
Beşinci Sebeb: Çok zaman evvel bir ehl-i velâyetten işittim ki; o zât, eski velîlerin gaybî işâretlerinden istihrâc etmiş ve kanâati gelmiş ki: “Şark tarafından bir nur zuhûr edecek, bid'alar zulümâtını dağıtacak.” Ben, böyle bir nurun zuhûruna çok intizar ettim ve ediyorum. Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsî çiçeklere zemin hazır etmek lâzım gelir. Ve anladık ki, bu hizmetimizle o nurânî zâtlara zemin ihzar ediyoruz. Mâdem kendimize ait değil, elbette Sözler nâmındaki nurlara ait olan inâyât-ı İlâhiyeyi beyân etmekte medâr-ı fahr ve gurur olamaz; belki medâr-ı hamd ve şükür ve tahdîs-i ni'met olur.
Altıncı Sebeb
Altıncı Sebeb: Sözlerin te'lifi vâsıtasıyla Kur'âna hizmetimize bir mükâfât-ı âcile ve bir vâsıta-i teşvik olan inâyât-ı Rabbâniye, bir muvaffakıyettir. Muvaffakıyet ise, izhâr edilir. Muvaffakıyetten geçse; olsa olsa bir ikram-ı İlâhî olur. İkram-ı İlâhî ise; izhârı, bir şükr-ü manevîdir. Ondan dahi geçse; olsa olsa, hiç ihtiyarımız karışmadan bir kerâmet-i Kur'âniye olur. Biz, mazhar olmuşuz. Bu nev'i ihtiyarsız ve habersiz gelen bir kerâmetin izhârı, zararsızdır. Eğer âdi kerâmâtın fevkıne çıksa, o vakit olsa olsa Kur'ânın i'câz-ı manevîsinin şu'leleri olur. Mâdem i'câz izhâr edilir; elbette i'câza yardım edenin dahi izhârı i'câz hesabına geçer, hiç medâr-ı fahr ve gurur olamaz; belki medâr-ı hamd ve şükrândır.
Yedinci Sebeb
Yedinci Sebeb: Nev'-i insanın yüzde sekseni ehl-i tahkîk değildir ki; hakikate nüfûz etsin ve hakikati hakikat tanıyıp kabûl etsin. Belki; sûrete, hüsn-ü zanna binâen, makbûl ve mu'temed insanlardan işittikleri mesâili takliden kabûl ederler. Hattâ kuvvetli bir hakikati, zaîf bir adamın elinde zaîf görür ve kıymetsiz bir mes'eleyi, kıymetdâr bir adamın elinde görse, kıymetdâr telâkki eder. İşte ona binâen, benim gibi zaîf ve kıymetsiz bir bîçârenin elindeki hakàik-ı îmâniye ve Kur'âniyenin kıymetini, ekser nâsın nokta-i nazarında düşürmemek için, bilmecbûriye ilân ediyorum ki:
İhtiyarımız ve haberimiz olmadan, birisi bizi istihdam ediyor; biz bilmeyerek, bizi mühim işlerde çalıştırıyor. Delilimiz de şudur ki: Şuûrumuz ve ihtiyarımızdan haric bir kısım inâyâta ve teshîlâta mazhar oluyoruz. Öyle ise, o inâyetleri bağırarak ilân etmeye mecburuz.
İşte geçmiş “Yedi Esbâb”a binâen, küllî birkaç inâyet-i Rabbâniyeye işâret edeceğiz.
Birinci İşaret
Birinci İşâret: Yirmisekizinci Mektûb’un Sekizinci Mes'elesinin Birinci Nüktesinde beyân edilmiştir ki, “tevâfukât”tır. Ezcümle: Mu'cizât-ı Ahmediye Mektûbatında, Üçüncü İşâretinden tâ Onsekizinci İşâretine kadar altmış sahife; habersiz, bilmeyerek bir müstensihin nüshasında, iki sahife müstesnâ olmak üzere mütebâki bütün sahifelerde –kemâl-i muvâzenetle– ikiyüzden ziyâde “Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm” kelimeleri birbirine bakıyorlar. Kim insaf ile iki sahifeye dikkat etse, tesâdüf olmadığını tasdik edecek. Hâlbuki tesâdüf, olsa olsa bir sahifede kesretli emsâl kelimeleri bulunsa, yarı yarıya tevâfuk olur, ancak bir-iki sahifede tamamen tevâfuk edebilir. O hâlde böyle umum sahifelerde “Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm” kelimesi; iki olsun, üç olsun, dört olsun veya daha ziyâde olsun, kemâl-i mîzan ile birbirinin yüzüne baksa; elbette tesâdüf olması mümkün değildir. Hem sekiz ayrı ayrı müstensihin bozamadığı bir tevâfukun, kuvvetli bir işâret-i gaybiye, içinde olduğunu gösterir. Nasıl ki ehl-i belâğatın kitaplarında, belâğatın derecâtı bulunduğu hâlde; Kur'ân-ı Hakîm’deki belâğat, derece-i i'câza çıkmış; kimsenin haddi değil ki ona yetişsin. Öyle de: Mu'cizât-ı Ahmediye’nin bir âyinesi olan Ondokuzuncu Mektûb ve mu'cizât-ı Kur'âniyenin bir tercümânı olan Yirmibeşinci Söz ve Kur'ânın bir nev'i tefsiri olan Risale-i Nur eczâlarında tevâfukât, umum kitapların fevkınde bir derece-i garâbet gösteriyor. Ve ondan anlaşılıyor ki; mu'cizât-ı Kur'âniye ve Mu'cizât-ı Ahmediye’nin bir nev'i kerâmetidir ki, o âyinelerde tecellî ve temessül ediyor.
İkinci İşaret
İkinci İşâret: Hizmet-i Kur'âniyeye ait inâyât-ı Rabbâniyenin ikincisi şudur ki: Cenâb-ı Hak, benim gibi kalemsiz, yarım ümmî, diyar-ı gurbette, kimsesiz, ihtilâttan men'edilmiş bir tarzda; kuvvetli, ciddi, samîmî gayyûr, fedâkâr.. ve kalemleri birer elmas kılınç olan kardeşleri bana muâvin ihsân etti. Zaîf ve âciz omuzuma çok ağır gelen vazife-i Kur'âniyeyi, o kuvvetli omuzlara bindirdi. Kemâl-i kereminden, yükümü hafifleştirdi. O mübârek cemâat ise; –Hulûsî’nin tâbiriyle– “telsiz telgrafın âhizeleri” hükmünde ve –Sabri’nin tâbiriyle– “nur fabrikasının elektriklerini yetiştiren makineler” hükmünde ayrı ayrı meziyetleri ve kıymetdâr muhtelif hâsiyetleriyle beraber –yine Sabri’nin tâbiriyle– bir tevâfukât-ı gaybiye nev'inden olarak, şevk ve sa'y ü gayret ve ciddiyette birbirine benzer bir sûrette esrâr-ı Kur'âniyeyi ve envâr-ı îmâniyeyi etrafa neşretmeleri ve her yere eriştirmeleri ve şu zamanda (yani hurûfât değişmiş, matbaa yok, herkes envâr-ı îmâniyeye muhtaç olduğu bir zamanda) ve fütûr verecek ve şevki kıracak çok esbâb varken, bunların fütûrsuz, kemâl-i şevk ve gayretle bu hizmetleri, doğrudan doğruya bir kerâmet-i Kur'âniye ve zâhir bir inâyet-i İlâhiyedir. Evet, velâyetin kerâmeti olduğu gibi, niyet-i hàlisanın dahi kerâmeti vardır. Samîmiyetin dahi kerâmeti vardır. Bâhusus Lillâh için olan bir uhuvvet dâiresindeki kardeşlerin içinde; ciddi, samîmî tesânüdün çok kerâmetleri olabilir. Hattâ şöyle bir cemâatin şahs-ı manevîsi bir veli-yi kâmil hükmüne geçebilir; inâyâta mazhar olur.
İşte ey kardeşlerim ve ey Hizmet-i Kur'ânda arkadaşlarım! Bir kaleyi fetheden bir bölüğün çavuşuna bütün şerefi ve bütün ganîmeti vermek nasıl zulümdür, bir hatâdır; öyle de; şahs-ı manevînizin kuvvetiyle ve kalemleriniz ile hâsıl olan fütûhâttaki inâyâtı benim gibi bir bîçâreye veremezsiniz! Elbette böyle mübârek bir cemâatte, tevâfukât-ı gaybiyeden daha ziyâde kuvvetli bir işâret-i gaybiye var ve ben görüyorum; fakat herkese ve umuma gösteremiyorum.
Üçüncü İşaret
Üçüncü İşâret: Risale-i Nur eczâları, bütün mühim hakàik-ı îmâniye ve Kur'âniyeyi hattâ en muannide karşı dahi parlak bir sûrette isbâtı, çok kuvvetli bir işâret-i gaybiye ve bir inâyet-i İlâhiyedir. Çünkü hakàik-ı îmâniye ve Kur'âniye içinde öyleleri var ki; en büyük bir dâhî telâkki edilen İbn-i Sînâ, fehminde aczini itiraf etmiş, “Akıl buna yol bulamaz!” demiş. Onuncu Söz Risalesi, o zâtın dehâsıyla yetişemediği hakàikı; avâmlara da, çocuklara da bildiriyor.
Hem meselâ; sırr-ı kader ve cüz'-ü ihtiyarînin halli için, koca Sa'd-ı Taftazanî gibi bir allâme; kırk-elli sahifede, meşhûr Mukaddemât-ı İsnâ Aşer nâmıyla “Telvih” nâm kitabında ancak hallettiği ve ancak hàvâssa bildirdiği aynı mesâili, kadere dair olan Yirmialtıncı Sözde, İkinci Mebhasın iki sahifesinde tamamıyla, hem herkese bildirecek bir tarzda beyânı, eser-i inâyet olmazsa nedir?
Hem bütün ukùlü hayrette bırakan ve hiçbir felsefenin eliyle keşfedilemeyen ve sırr-ı hilkat-ı âlem ve tılsım-ı kâinât denilen ve Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân’ın i'câzıyla keşfedilen o tılsım-ı müşkül-küşâ ve o muammâyı hayret-nümâ, Yirmidördüncü Mektûb ve Yirmidokuzuncu Söz’ün âhirindeki remizli nüktede ve Otuzuncu Söz’ün tahavvülât-ı zerrâtın altı aded hikmetinde keşfedilmiştir. Kâinâttaki fa'âliyet-i hayret-nümânın tılsımını ve hilkat-i kâinâtın ve âkıbetinin muammâsını ve tahavvülât-ı zerrâttaki harekâtın sırr-ı hikmetini keşif ve beyân etmişlerdir, meydândadır, bakılabilir.
Hem sırr-ı ehadiyet ile şerîksiz vahdet-i Rubûbiyeti; hem nihâyetsiz Kurbiyet-i İlâhiye ile nihâyetsiz bu'diyetimiz olan hayret-engîz hakikatleri kemâl-i vuzûh ile Onaltıncı Söz ve Otuzikinci Söz beyân ettikleri gibi, kudret-i İlâhiyeye nisbeten zerrât ve seyyârât müsâvî olduğunu ve haşr-i a'zamda umum zîrûhun ihyâsı, bir nefsin ihyâsı kadar o kudrete kolay olduğunu ve şirkin hilkat-ı kâinâtta müdâhalesi imtina' derecesinde akıldan uzak olduğunu kemâl-i vuzûh ile gösteren Yirminci Mektûb’daki وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ kelimesi beyânında ve üç temsîli hâvî onun zeyli, şu azîm sırr-ı vahdeti keşfetmiştir.
Hem hakàik-ı îmâniye ve Kur'âniyede öyle bir genişlik var ki, en büyük zekâ-i beşerî ihâta edemediği hâlde; benim gibi zihni müşevveş, vaziyeti perîşan, müracaat edilecek kitab yokken, sıkıntılı ve sür'atle yazan bir adamda, o hakàikın ekseriyet-i mutlakası dekàikiyle zuhûru; doğrudan doğruya Kur'ân-ı Hakîm’in i'câz-ı manevîsinin eseri ve inâyet-i Rabbâniyenin bir cilvesi ve kuvvetli bir işâret-i gaybiyedir.
Dördüncü İşaret
Dördüncü İşâret: Elli-altmış risaleler (∗) <ft3>[^3]</ft3> öyle bir tarzda ihsân edilmiş ki; değil benim gibi az düşünen ve zuhûrata tebaiyet eden ve tedkike vakit bulamayan bir insanın; belki büyük zekâlardan mürekkeb bir ehl-i tedkikin sa'y ve gayretiyle yapılmayan bir tarzda te'lifleri, doğrudan doğruya bir eser-i inâyet olduklarını gösteriyor. Çünkü bütün bu risalelerde, bütün derin hakàik, temsîlât vâsıtasıyla, en âmî ve ümmî olanlara kadar ders veriliyor. Hâlbuki o hakàikın çoğunu, büyük âlimler “tefhim edilmez” deyip, değil avâma, belki hàvâssa da bildiremiyorlar.
[^3]: (∗): Şimdi yüz otuzdur.
İşte en uzak hakikatleri en yakın bir tarzda, en âmî bir adama ders verecek derecede; benim gibi Türkçesi az, sözleri muğlak, çoğu anlaşılmaz ve zâhir hakikatleri dahi müşkülleştiriyor diye eskiden beri iştihâr bulmuş ve eski eserleri o sû-i iştihârı tasdik etmiş bir şahsın elinde bu hàrika teshîlât ve sühûlet-i beyân; elbette bilâ-şübhe bir eser-i inâyettir ve onun hüneri olamaz ve Kur'ân-ı Kerîm’in i'câz-ı manevîsinin bir cilvesidir ve temsîlât-ı Kur'âniyenin bir temessülüdür ve in'ikâsıdır.
Beşinci İşaret
Beşinci İşâret: Risaleler umumiyetle pekçok intişar ettiği hâlde, en büyük âlimden tut, tâ en âmî adama kadar ve ehl-i kalb büyük bir velîden tut, tâ en muannid dinsiz bir feylesofa kadar olan tabakàt-ı nâs ve tâifeler o risaleleri gördükleri ve okudukları ve bir kısmı tokatlarını yedikleri hâlde tenkid edilmemesi ve her tâife derecesine göre istifade etmesi, doğrudan doğruya bir eser-i inâyet-i Rabbâniye ve bir kerâmet-i Kur'âniye olduğu gibi, çok tedkîkàt ve taharriyâtın neticesiyle ancak husûl bulan o çeşit risaleler, fevkalâde bir sür'atle, hem idrakimi ve fikrimi müşevveş eden sıkıntılı inkıbaz vakitlerinde yazılması dahi, bir eser-i inâyet ve bir ikram-ı Rabbânîdir.
Evet, ekser kardeşlerim ve yanımdaki umum arkadaşlarım ve müstensihler biliyorlar ki; Ondokuzuncu Mektûb’un beş parçası, birkaç gün zarfında her gün iki-üç saatte ve mecmûu oniki saatte hiçbir kitaba müracaat edilmeden yazılması; hattâ en mühim bir parça ve o parçada lafz-ı Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kelimesinde zâhir bir hâtem-i Nübüvveti gösteren Dördüncü Cüz, üç-dört saatte, dağda, yağmur altında ezber yazılmış ve Otuzuncu Söz gibi mühim ve dakîk bir risale, altı saat içinde bir bağda yazılmış ve Yirmisekizinci Söz, Süleyman’ın bahçesinde, bir, nihâyet iki saat içinde yazılması gibi, ekser risaleler böyle olması; ve eskiden beri sıkıntılı ve münkabız olduğum zaman, en zâhir hakikatleri dahi beyân edemediğimi, belki bilemediğimi yakın dostlarım biliyorlar. Hususan o sıkıntıya hastalık da ilâve edilse, daha ziyâde beni dersten, te'liften men'etmekle beraber; en mühim Sözler ve risaleler, en sıkıntılı ve hastalıklı zamanımda, en sür'atli bir tarzda yazılması; doğrudan doğruya bir inâyet-i İlâhiye ve bir ikram-ı Rabbânî ve bir kerâmet-i Kur'âniye olmazsa nedir?
Hem hangi kitab olursa olsun, böyle hakàik-ı İlâhiyeden ve îmâniyeden bahsetmiş ise, alâ küll-i hâl bir kısım mesâili, bir kısım insanlara zarar verir ve zarar verdikleri için, her mes'ele herkese neşredilmemiş. Hâlbuki şu risaleler ise; şimdiye kadar hiç kimsede –çoklardan sorduğum hâlde– sû-i te'sir ve aksü'l-amel ve tahdiş-i ezhân gibi bir zarar vermedikleri, doğrudan doğruya bir işâret-i gaybiye ve bir inâyet-i Rabbâniye olduğu bizce muhakkaktır.
Altıncı İşaret
Altıncı İşâret: Şimdi bence kat'iyyet peydâ etmiştir ki; ekser hayatım, ihtiyar ve iktidarımın şuûr ve tedbirimin haricinde öyle bir tarzda geçmiş ve öyle garîb bir sûrette ona cereyan verilmiş; tâ Kur'ân-ı Hakîme hizmet edecek olan bu nev'i risaleleri netice versin. Âdeta bütün hayat-ı ilmiyem, mukaddemât-ı ihzariye hükmüne geçmiş. Ve Sözler ile İ'câz-ı Kur'ânın izhârı, onun neticesi olacak bir sûrette olmuştur. Hattâ şu yedi sene nefyimde ve gurbetimde ve sebebsiz ve arzumun hilâfında tecerrüdüm ve meşrebime muhâlif yalnız bir köyde imrâr-ı hayat etmekliğim ve eskiden beri ülfet ettiğim hayat-ı ictimâiyenin çok râbıtalarından ve kaidelerinden nefret edip terketmekliğim; doğrudan doğruya bu Hizmet-i Kur'âniyeyi hàlis, sâfî bir sûrette yaptırmak için bu vaziyet verildiğine şübhem kalmamıştır. Hattâ çok defa bana verilen sıkıntı ve zulmen bana karşı olan tazyîkat perdesi altında, bir dest-i inâyet tarafından merhametkârâne, Kur'ânın esrârına hasr-ı fikr ettirmek ve nazarı dağıtmamak için yapılmıştır kanâatindeyim. Hattâ eskiden mütâlaaya çok müştâk olduğum hâlde; bütün bütün sâir kitapların mütâlaasından bir men', bir mücânebet rûhuma verilmişti. Böyle gurbette medâr-ı tesellî ve ünsiyet olan mütâlaayı bana terkettiren, anladım ki, doğrudan doğruya Âyât-ı Kur'âniyenin üstad-ı mutlak olmaları içindir.
Hem yazılan eserler, risaleler; –ekseriyet-i mutlakası– hàriçten hiçbir sebeb gelmeyerek, rûhumdan tevellüd eden bir hâcete binâen, ânî ve def'î olarak ihsân edilmiş. Sonra bazı dostlarıma gösterdiğim vakit, demişler: “Şu zamanın yaralarına devâdır.” İntişar ettikten sonra ekser kardeşlerimden anladım ki, tam şu zamandaki ihtiyaca muvâfık ve derde lâyık bir ilâç hükmüne geçiyor.
İşte ihtiyar ve şuûrumun dâiresi haricinde, mezkûr hâletler ve sergüzeşt-i hayatım ve ulûmların envâ'larındaki hilâf-ı âdet ihtiyarsız tetebbuâtım; böyle bir netice-i kudsiyeye müncer olmak için, kuvvetli bir inâyet-i İlâhiye ve bir ikram-ı Rabbânî olduğuna bende şübhe bırakmamıştır.
Yedinci İşaret
Yedinci İşâret: Bu hizmetimiz zamanında, beş-altı sene zarfında, bilâ-mübâlağa yüz eser-i ikram-ı İlâhî ve inâyet-i Rabbâniye ve kerâmet-i Kur'âniyeyi gözümüzle gördük. Bir kısmını, Onaltıncı Mektûb’da işâret ettik; bir kısmını, Yirmialtıncı Mektûb’un Dördüncü Mebhasının mesâil-i müteferrikasında; bir kısmını, Yirmisekizinci Mektûb’un Üçüncü Mes'elesinde beyân ettik. Benim yakın arkadaşlarım bunu biliyorlar. Dâimî arkadaşım Süleyman Efendi çoklarını biliyor. Hususan, Sözlerin ve Risalelerin neşrinde ve tashihâtında ve yerlerine yerleştirmekte ve tesvîd ve tebyizinde, fevkalme'mûl kerâmetkârâne bir teshîlâta mazhar oluyoruz. Kerâmet-i Kur'âniye olduğuna şübhemiz kalmıyor. Bunun misâlleri yüzlerdir.
Hem maîşet hususunda o kadar şefkatle besleniyoruz ki; en küçük bir arzu-yu kalbimizi, bizi istihdam eden Sâhib-i inâyet tatmin etmek için, fevkalme'mûl bir sûrette ihsân ediyor ve hâkezâ... İşte bu hâl gayet kuvvetli bir işâret-i gaybiyedir ki, biz istihdam olunuyoruz. Hem rızâ dâiresinde, hem inâyet altında bize Hizmet-i Kur'âniye yaptırılıyor.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى
﴿ سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ ﴾
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلَاةً تَكُونُ لَكَ رِضَاءً وَلِحَقِّهِ اَدَاءً وَعَلٰى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ تَسْلِيمًا كَثِيرًا آمِينَ ∗∗∗
Mahrem Bir Suale Cevaptır
Mahrem Bir Suâle Cevaptır.
[Şu sırr-ı inâyet; eskiden mahremce yazılmış, Ondördüncü Söz’ün âhirine ilhâk edilmişti. Her nasılsa ekser müstensihler unutup yazmamışlardı. Demek münâsib ve lâyık mevkii burası imiş ki, gizli kalmış.]
Benden Suâl Ediyorsun: “Neden senin Kur'ândan yazdığın Sözlerde bir kuvvet, bir te'sir var ki, müfessirlerin ve âriflerin sözlerinde nâdiren bulunur. Bazen bir satırda, bir sahife kadar kuvvet var; bir sahifede, bir kitab kadar te'sir bulunuyor?..”
Elcevab: –Güzel bir cevaptır– Şeref, i'câz-ı Kur'âna ait olduğundan ve bana ait olmadığından, bilâ-pervâ derim: Ekseriyet itibariyle öyledir. Çünkü:
Yazılan Sözler tasavvur değil tasdiktir; teslîm değil, îmândır; mârifet değil, şehâdettir, şühûddur; taklid değil tahkîktir; iltizam değil, iz'ândır; tasavvuf değil hakikattir; da'vâ değil, da'vâ içinde bürhândır. Şu sırrın hikmeti budur ki:
Eski zamanda, esâsât-ı îmâniye mahfûzdu, teslîm kavî idi. Teferruâtta, âriflerin mârifetleri delilsiz de olsa, beyânâtları makbûl idi, kâfî idi. Fakat şu zamanda dalâlet-i fenniye, elini, esâsâta ve erkâna uzatmış olduğundan, her derde lâyık devâyı ihsân eden Hakîm-i Rahîm olan Zât-ı Zülcelâl, Kur'ân-ı Kerîm’in en parlak mazhar-ı i'câzından olan temsîlâtından bir şu'lesini; acz ve zaafıma, fakr ve ihtiyacıma merhameten Hizmet-i Kur'âna ait yazılarıma ihsân etti.
Felillâhilhamd, sırr-ı temsîl dûrbîniyle, en uzak hakikatler gayet yakın gösterildi.
Hem sırr-ı temsîl cihetü'l-vahdetiyle, en dağınık mes'eleler toplattırıldı.
Hem sırr-ı temsîl merdiveniyle, en yüksek hakàika kolaylıkla yetiştirildi.
Hem sırr-ı temsîl penceresiyle, hakàik-ı gaybiyeye, esâsât-ı İslâmiyeye şühûda yakın bir yakìn-i îmâniye hâsıl oldu. Akıl ile beraber vehim ve hayâl, hattâ nefis ve hevâ teslîme mecbur olduğu gibi, şeytan dahi teslîm-i silâha mecbur oldu.
Elhâsıl: Yazılarımda ne kadar güzellik ve te'sir bulunsa, ancak temsîlât-ı Kur'âniyenin lemeâtındandır. Benim hissem; yalnız şiddet-i ihtiyacımla talebdir ve gayet aczimle tazarruumdur. Dert benimdir, devâ Kur'ânındır. ∗∗∗
Yedinci Mes'elenin Hâtimesidir
[Sekiz inâyet-i İlâhiye sûretinde gelen işârât-ı gaybiyeye dair gelen veya gelmek ihtimali olan evhâmı izâle etmek ve bir sırr-ı azîm-i inâyeti beyân etmeye dairdir.]
Şu Hâtime “Dört Nükte” dir:
Birinci Nükte: Yirmisekizinci Mektûb’un Yedinci Mes'elesinde yedi-sekiz küllî ve manevî inâyât-ı İlâhiyeden hissettiğimiz bir işâret-i gaybiyeyi, “Sekizinci İnâyet” nâmıyla “tevâfukât” tâbiri altındaki nakışta o işârâtın cilvesini gördüğümüzü iddia etmiştik. Ve iddia ediyoruz ki: Bu yedi-sekiz küllî inâyâtlar, o derece kuvvetli ve kat'îdirler ki, herbirisi tek başıyla o işârât-ı gaybiyeyi isbât eder. Farz-ı muhâl olarak bir kısmı zaîf görülse, hattâ inkâr edilse; o işârât-ı gaybiyenin kat'iyyetine halel vermez. O sekiz inâyâtı inkâr edemeyen, o işârâtı inkâr edemez. Fakat tabakàt-ı nâs muhtelif olduğu, hem kesretli tabaka olan tabaka-i avâm, gözüne daha ziyâde i'timâd ettiği için; o sekiz inâyâtın içinde en kuvvetlisi değil, belki en zâhirîsi tevâfukât olduğundan; –çendan ötekiler daha kuvvetli, fakat bu daha umumî olduğu için– ona gelen evhâmı def'etmek maksadıyla bir muvâzene nev'inden, bir hakikati beyân etmeye mecbur kaldım. Şöyle ki:
O zâhirî inâyet hakkında demiştik: Yazdığımız risalelerde, “Kur'ân” kelimesi ve “Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm” kelimesinde öyle bir derece tevâfukât görünüyor.. hiçbir şübhe bırakmıyor ki, bir kasd ile tanzim edilip, muvâzi bir vaziyet verilir. Kasd ve irâde ise, bizlerin olmadığına delilimiz; üç-dört sene sonra muttali' olduğumuzdur. Öyle ise bu kasd ve irâde, bir inâyet eseri olarak gaybîdir. Sırf i'câz-ı Kur'ân ve i'câz-ı Ahmediyeyi te'yid sûretinde ve iki kelimede tevâfuk sûretinde o garîb vaziyet verilmiştir. Bu iki kelimenin mübârekiyeti, i'câz-ı Kur'ân ve i'câz-ı Ahmediyeye bir hâtem-i tasdik olmakla beraber; sâir misil kelimeleri dahi, ekseriyet-i azîme ile tevâfuka mazhar etmişler. Fakat onlar, birer sahifeye mahsûs; şu iki kelime, bir-iki risalenin umumunda ve ekser risalelerde görünüyor. Fakat mükerrer demişiz: Bu tevâfukun aslı, sâir kitaplarda da çok bulunabilir; amma, kasd ve irâde-i àliyeyi gösterecek bu derece garâbette değildir. Şimdi bu da'vâmızı çürütmek kàbil olmadığı hâlde, zâhir nazarlarda çürümüş gibi görmekte, bir-iki cihet olabilir:
Birisi: “Sizler, düşünüp, öyle bir tevâfuku rast getirmişsiniz.” diyebilirler... “Böyle bir şey yapmak kasd ile olsa, rahat ve kolay bir şeydir.”
Buna karşı deriz ki: Bir da'vâda iki şâhid-i sâdık kâfîdir. Bu da'vâmızdaki kasd ve irâdemiz taalluk etmeyerek, üç-dört sene sonra muttali' olduğumuza yüz şâhid-i sâdık bulunabilir. Bu münâsebetle bir nokta söyleyeceğim: Bu kerâmet-i i'câziye, Kur'ân-ı Hakîm belâğat cihetinde derece-i i'câzda olduğu nev'inden değildir. Çünkü, İ'câz-ı Kur'ânda, kudret-i beşer o yolda giderek, o dereceye yetişemiyor. Şu kerâmet-i i'câziye ise, kudret-i beşerle olamıyor; kudret, o işe karışamıyor. Karışsa sun'î olur bozulur. (Hâşiye) <ft3>[^4]</ft3>
[^4]:(Hâşiye) Ondokuzuncu Mektûb'un Onsekizinci İşâretinde bir nüshada, bir sahifede dokuz "Kur'ân" tevâfuk sûretinde bulunduğu hâlde birbirine hat çektik, mecmûunda "Muhammed" lafzı çıktı. O sahifenin mukâbilindeki sahifede sekiz "Kur'ân" tevâfukla beraber, mecmûunda Lafzullâh çıktı. Tevâfukâtta böyle bedî' şeyler çok var. Bu hâşiyenin meâlini gözümüzle gördük. Bekir, Tevfik, Süleyman, Gâlib, Said
Üçüncü Nükte: İşâret-i hàssa, işâret-i âmme münâsebetiyle bir sırr-ı dakîk-ı Rubûbiyet ve Rahmâniyete işâret edeceğiz:
Bir kardeşimin güzel bir sözü var. O sözü, bu mes'eleye mevzû edeceğim. Sözü de şudur ki; bir gün güzel bir tevâfukâtı ona gösterdim, dedi: “Güzel! Zâten her hakikat güzeldir. Fakat bu sözlerdeki tevâfukât ve muvaffakıyet daha güzeldir.” Ben de dedim: “Evet, herşey ya hakikaten güzeldir, ya bizzat güzeldir veya neticeleri itibariyle güzeldir. Ve bu güzellik, rubûbiyet-i âmmeye ve şümûl-ü rahmete ve tecellî-i âmmeye bakar. Dediğin gibi, bu muvaffakıyetteki işâret-i gaybiye daha güzeldir. Çünkü bu, rahmet-i hàssaya ve rubûbiyet-i hàssaya ve tecellî-i hàssaya bakar bir sûrettedir.” Bunu bir temsîl ile fehme takrib edeceğiz. Şöyle ki:
Bir pâdişahın umumî saltanatı ve kanunu ile, merhamet-i şâhânesi umum efrâd-ı millete teşmîl edilebilir. Her ferd, doğrudan doğruya o pâdişahın lütfuna, saltanatına mazhardır. O sûret-i umumiyede, efrâdın çok münâsebât-ı hususiyesi vardır. İkinci cihet, pâdişahın ihsânat-ı hususiyesidir ve evâmir-i hàssasıdır ki; umumî kanunun fevkınde, bir ferde ihsân eder, iltifat eder, emir verir.
İşte bu temsîl gibi; Zât-ı Vâcibü'l-Vücûd ve Hàlık-ı Hakîm ve Rahîm’in umumî rubûbiyet ve şümûl-ü rahmeti noktasında herşey hissedardır. Herşeyin hissesine isabet eden cihette, hususî Onunla münâsebetdârdır. Hem kudret ve irâde ve ilm-i muhîtiyle herşeye tasarrufâtı, herşeyin en cüz'î işlerine müdâhalesi, rubûbiyeti vardır. Herşey, her şe'ninde Ona muhtaçtır. Onun ilim ve hikmetiyle işleri görülür, tanzim edilir. Ne tabiatın haddi var ki, o dâire-i tasarruf-u rubûbiyetinde saklansın ve te'sir sâhibi olup müdâhale etsin ve ne de tesâdüfün hakkı var ki, o hassas mîzan-ı hikmet dâiresindeki işlerine karışsın. Risalelerde, yirmi yerde, kat'î hüccetlerle tesâdüfü ve tabiatı nefyetmişiz ve Kur'ân kılıncıyla i'dâm etmişiz; müdâhalelerini muhâl göstermişiz. Fakat, rubûbiyet-i âmmedeki dâire-i esbâb-ı zâhiriyede, ehl-i gafletin nazarında hikmeti ve sebebi bilinmeyen işlerde, tesâdüf nâmını vermişler. Ve hikmetleri ihâta edilmeyen bazı Ef'âl-i İlâhiyenin kanunlarını –tabiat perdesi altında gizlenmiş– görememişler, tabiata müracaat etmişler.
İkincisi, hususî rubûbiyetidir ve hàs iltifat ve imdâd-ı Rahmânîsidir ki, umumî kanunların tazyîkatı altında tahammül edemeyen ferdlerin imdâdına Rahmânürrahîm isimleri imdâda yetişirler, hususî bir sûrette muâvenet ederler, o tazyîkattan kurtarırlar. Onun için her zîhayat, hususan insan, her ânda Ondan istimdâd eder ve medet alabilir. İşte bu hususî rubûbiyetindeki ihsânatı, ehl-i gaflete karşı da tesâdüf altına gizlenmez ve tabiata havâle edilmez.
İşte bu sırra binâendir ki: “İ'câz-ı Kur'ân” ve “Mu'cizât-ı Ahmediye”deki işârât-ı gaybiyeyi, hususî bir işâret telâkki ve i'tikàd etmişiz. Ve bir imdâd-ı hususî ve muannidlere karşı kendini gösterecek bir inâyet-i hàssa olduğunu yakìn ettik. Ve sırf lillâh için ilân ettik. Kusur etmişsek Allah affetsin. Âmîn...
﴿ رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَا اِنْ نَسِينَا اَوْ اَخْطَاْنَا ﴾ ∗∗∗
Ahmed Gâlib’in Fıkrasıdır
[Sözler’in tebyizinde kıymetdâr hizmeti sebkat eden Muallim Ahmed Gâlib’in fıkrasıdır.]
“Elde Kur'ân gibi bürhân-ı hakikat varken,
Münkiri ilzam için gönlüme sıklet mi gelir?”
Sözün özdür ey can, tekellüf değil!
Ledün ilminin zübde-i pâkidir
Bu, sümme't-tedârik tasannuf değil!
Bu bir hikmet-i nur-u irfandır
Ki ehvâ ve lağv ve tefelsüf değil!
Müzekkî-i nefis ve musaffi-i rûh,
Mürebbî-i dildir; tasavvuf değil!
O Sözler bütün mârifet şemsidir;
Sözüm doğrudur, bir teellüf değil!
İçin nurudur, lafza akseylemiş;
Bir-iki satırda terâdüf değil!
Mutâbık lafızlar birbirine,
Bu asla tasannu', tesâdüf değil!
Dizilmiş nizâmla bütün harfleri,
Tevâfuktur, asla tehâlüf değil!
Bu bir cilve-i sırr-ı i'câzdır;
Ki Kur'ândandır, tecevvüf değil!
Bu hüsn-ü tesâdüf güzeldir güzel!
Bu bâbda ne dense tezâuf değil!
Said-i Bediüzzaman-ı Nursî
Beyânı bedî'dir, taattuf değil!
Tesellîye ermemiş elinde kalem,
Eder arz-ı dîdâr, taharrüf değil!
Tevâfuk, sözünde ona çok mudur?
Tefevvuk, onun için teşerrüf değil!
İsabet buna savb-ı Haktan gelir,
Bu kasdî değildir, tasarruf değil!
Bunu görmeyen bed nazarlar için,
Telehhüf derim ben, teessüf değil!
Ki var manevî hayretim gâliben,
Beyânım bu yolda tazarruf değil!
Çok işte Hak onu muvaffak ede,
Tevâfuk, makam-ı tevakkuf değil!
Ahmed Gâlib
(Rahmetullâhi Aleyh)
Merhum Binbaşı Âsım Bey’in Fıkrasıdır
[Merhum Binbaşı Âsım Bey’in fıkrasıdır.]
Kasem ederim, doğrudur sözü özüyle beraber.
Bu hakikati kabûl ve tasdik etmeyen bedmâyeler,
Kalır dalâlet ve vâdi-i hüsranda nice seneler.
Bunları irşad edip kurtarmaktır hüner,
Hidayet erişse eğer, o vakit boyun eğer.
Cümlenin ıslahını niyâz edip Hàlık’a yalvaralım,
Hep envâr-ı Kur'âniye olan Sözler’i okuyup anlatalım,
Bu yolda bizler de feyz alıp dilşâd olalım,
Fenâyı bekàya tebdilde rızâ-yı Bârî’ye kavuşalım.
Sad-hezâr tahsine lâyık bîbahâ fıkra-i Gâlib,
Bu hakikatleri söylemekle olur şübhesiz gâlib.
Binbaşı Âsım
(Rahmetullâhi Aleyh) ∗∗∗