Mektubat

Ondokuzuncu Mektûb — Sekizinci İşaret

21. bölüm / 54

Sekizinci İşaret

SEKİZİNCİ İŞÂRET:

Su hususunda tezâhür eden bir kısım mu'cizâtı beyân eder.

Mukaddime

MUKADDİME:

Ma'lûmdur ki cemâatler içinde vukû' bulan hâdiseler, âhâdî bir sûrette nakledilse, tekzîb edilmediği vakit, doğruluğunu gösterir. Çünkü, insanın fıtratında yalana “yalandır” demeye cibillî bir meyil vardır. Hususan, her kavimden ziyâde yalana karşı sükût etmez sahâbeler olsa; hususan hâdiseler, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a taalluk etse ve bilhassa nakleden, meşâhir-i sahâbeden olsa; elbette o haber-i vâhid sâhibi, o hâdiseyi gören cemâati temsîl eder hükmünde rivâyet eder. Hâlbuki şimdi bahsedeceğimiz mu'cizât-ı mâiyeyi, herbir misâli çok tarîklerle, çok sahâbelerin ellerinden, binler tâbiînin muhakkìkleri el atıp almışlar; sağlam olarak ikinci asır müçtehidlerinin ellerine vermişler. Onlar da, kemâl-i ciddiyetle ve hürmetle el atıp, kabûl edip, arkalarındaki asrın muhakkìklerinin ellerine vermişler. Her tabaka, binler kuvvetli ellerden geçip, gele gele tâ asrımıza gelmiş. Hem asr-ı saâdette yazılan kütüb-ü ehâdîsiye sağlam olarak devredilip tâ Buhârî ve Müslim gibi ilm-i hadîsin dâhî imâmlarının eline geçmiş. Onlar da, kemâl-i tahkîk ile merâtibini tefrik ederek, sıhhati şübhesiz olanları cem'ederek bize ders vermişler, takdim etmişler. جَزَاهُمُ اللّٰهُ خَيْرًا كَثِيرًا

İşte Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mübârek parmaklarından suyun akması ve pek çok adama içirmesi mütevâtirdir. Öyle bir cemâat nakletmiş ki, yalana ittifakları muhâldir. Şu mu'cize, gayet kat'îdir. Hem üç defa, üç mecma'-ı azîmde tekerrür etmiş. Başta Buhârî, Müslim, İmâm-ı Mâlik, İmâm-ı Şuayb, İmâm-ı Katâde gibi pek çok ehl-i sahîh bir cemâat, sahâbelerden, başta hàdim-i nebevî Hazret-i Enes, Hazret-i Câbir, Hazret-i İbn-i Mes'ûd gibi meşâhir-i sahâbenin bir cemâatinden, parmaklarından suyun kesretle akması ve orduya içirmesi nakl-i sahîh-i kat'î ile beyân edilmiştir. Bu nev'i mu'cize-i mâiyeden, pek çok misâllerinden, dokuz misâli beyân edeceğiz.

Birinci Misal

Birinci Misâl: Başta Buhârî, Müslim, kütüb-ü sahîha, Hazret-i Enes’ten –nakl-i sahîh ile– haber veriyorlar ki; Hazret-i Enes diyor: “Zevra nâm mahalde, üçyüz kişi kadar, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraberdik. İkindi namazı için abdest almayı emretti. Su bulunmadı. Yalnız bir parça su emretti, getirdik. Mübârek ellerini içine batırdı. Gördüm ki, parmaklarından çeşme gibi su akıyor. Sonra bütün maiyetindeki üç yüz adam geldiler, umumu abdest alıp içtiler.”

İşte şu misâli Hazret-i Enes, üçyüz kişiyi temsîl ederek haber veriyor. Mümkün müdür ki, o üçyüz kişi, şu habere ma'nen iştirâk etmesinler; hem iştirâk etmedikleri hâlde, tekzîb etmesinler.

İkinci Misal

İkinci Misâl: Başta Buhârî, Müslim, kütüb-ü sahîha haber veriyorlar ki; Hazret-i Câbir İbn-i Abdullâhi'l-Ensârî beyân ediyor: “Biz bin beşyüz kişi, Gazve-i Hudeybiye’de susadık. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, kırba denilen deriden bir kap sudan abdest aldı, sonra elini içine soktu. Gördüm ki: Parmaklarından çeşme gibi su akıyor... Bin beşyüz kişi içip, kaplarını o kırbadan doldurdular.” Sâlim İbn-i Ebi'l-Ca'd, Câbir’den sormuş: “Kaç kişi idiniz?” Câbir demiş ki: “Yüzbin kişi de olsaydı, yine kâfî gelirdi. Fakat biz, onbeş yüz (yani bin beşyüz) idik.”

İşte şu mu'cize-i bâhirenin râvileri, ma'nen bin beşyüz kadardırlar. Çünkü fıtrat-ı beşeriyede, yalana yalan demek bir meyl-i arzusu vardır. Sahâbeler ise sıdk ve doğruluk için, can ve mal ve peder ve vâlidelerini ve kavim ve kabilelerini fedâ edip, sıdk ve hak için fedâi oldukları hâlde; hem, “Benden bilerek yalan bir şey haber veren, Cehennem ateşinden yerini hazırlasın!” meâlindeki hadîs-i şerîfin tehdidine karşı, yalana mukâbil sükût etmeleri mümkün değildir. Mâdem sükût ettiler; o haberi kabûl ettiler, ma'nen iştirâk edip, tasdik ediyorlar demektir.

Üçüncü Misal

Üçüncü Misâl: Gazve-i Buvat’ta, yine Buhârî, Müslim başta, kütüb-ü sahîha beyân ediyorlar ki; Hazret-i Câbir dedi ki: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etti: نَادِ بِالْوُضُوءِ “Abdest almak için nidâ et” dediler. “Su yok” denildi. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dedi: “Bir parça su bulunuz.” Gayet az su getirdik. Sonra, o az su üstüne elini kapadı, bir şeyler okudu; bilmedim ne idi. Sonra fermân etti:

رِدْنَا بِجَفْنَةِ الرَّكْبِ Yani, “Kafilenin büyük teştini (tekne) getir.” Bana getirildi; ben de Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın önüne koydum. O da, elini içine koydu, parmaklarını açtı. Ben de o az suyu, mübârek eli üzerine döküyordum. Gördüm ki, mübârek parmaklarından kesretle su aktı. Sonra teşt doldu. Suya muhtaç olanları çağırdım; bütün geldiler o sudan abdest alıp içtiler. Ben dedim: “Daha kimse kalmadı.” Elini kaldırdı, o cefne (yani tekne) lebâleb dolu kaldı.

İşte şu mu'cize-i bâhire-i Ahmediye (A.S.M.) ma'nen mütevâtirdir. Çünkü Hazret-i Câbir o işte başta olduğu için, birinci söz onun hakkıdır. O, umumun nâmına ilân ediyor. Çünkü o vakit hizmet eden o zât idi; ilân, başta onun hakkıdır.

İbn-i Mes'ûd da, aynen rivâyetinde diyor ki: “Ben gördüm ki; Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın parmaklarından çeşme gibi su akıyor.”

Acaba, meşâhir-i sıddıkîn-i sahâbeden olan Enes, Câbir, İbn-i Mes'ûd gibi bir cemâat dese; “Ben gördüm.” Görmemesi mümkün müdür? Şimdi şu üç misâli birleştir, ne kadar kuvvetli bir mu'cize-i bâhire olduğunu gör ve şu üç tarîk birleşse, hakîki tevâtür hükmünde parmaklarından su akmasını kat'î isbât eder.

Hazret-i Mûsa Aleyhisselâm’ın, taştan oniki yerde çeşme gibi su akıtması; Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın on parmağından on musluk suyun akmasının derecesine çıkamaz. Çünkü: Taştan su akması mümkündür; âdiyât içinde nazîri bulunur. Fakat et ve kemikten âb-ı kevser gibi suyun kesretle akmasının nazîri, âdiyât içinde yoktur.

Dördüncü Misal

Dördüncü Misâl: Başta İmâm-ı Mâlik, “Muvatta” kitab-ı mu'teberinde, Muâz İbn-i Cebel gibi meşâhir-i sahâbeden haber veriyor ki: Hazret-i Muâz İbn-i Cebel dedi ki: “Gazve-i Tebük’te bir çeşmeye rastgeldik; sicim kalınlığında güç ile akıyordu. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm emretti ki: “Bir parça o suyu toplayınız.” Avuçlarında bir parça topladılar. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, onunla elini yüzünü yıkadı, suyu çeşmeye koyduk. Birden çeşmenin menfezi açılıp, kesretle aktı; bütün orduya kâfî geldi.” Hattâ bir râvi olan İmâm İbn-i İshak der ki: “Gök gürültüsü gibi, toprak altında o çeşmenin suyu, gürültü yaparak öyle aktı.” Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Muâz’a fermân etti ki: يُوشِكُ يَا مُعَاذُ اِنْ طَالَتْ بِكَ حَيَاةٌ اَنْ تَرَى مَا ها هُنَا قَدْ مُلِئَ جِنَانًا Yani: “Bu eser-i mu'cize olan mübârek su devam edip, buraları bağa çevirecek; ömrün varsa göreceksin.” Ve öyle olmuştur.

Beşinci Misal

Beşinci Misâl: Başta Buhârî, Hazret-i Berâ’dan ve Müslim, Hazret-i Seleme İbn-i Ekvâ’dan ve sâir kütüb-ü sahîha, başka râvilerden müttefikan haber veriyorlar ki: “Gazve-i Hudeybiye’de, bir kuyuya rastgeldik. Bindörtyüz kişi idik. O kuyunun suyu, elli kişiyi ancak idare ederdi. Biz suyu çektik, içinde bir şey bırakmadık. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü

Vesselâm geldi, kuyunun başına oturdu; bir kova su istedi; getirdik. Kovanın içine mübârek ağzının suyunu bıraktı ve duâ etti, sonra o kovayı kuyuya döktü. Birden kuyu coştu ve kaynadı; ağzına kadar doldu. Bütün ordu, kendileri ve hayvanatı doyuncaya kadar içtiler, kablarını da doldurdular.”

Altıncı Misal

Altıncı Misâl: Yine Müslim ve İbn-i Cerîr-i Taberî gibi, hadîsin dâhî imâmları başta olarak, kütüb-ü sahîha; nakl-i sahîh ile, meşhûr Ebû Katâde’den haber veriyorlar ki; Ebû Katâde diyor: Mûte gazve-i meşhûresinde reislerin şehâdetleri üzerine, imdâda gidiyorduk. Bende bir kırba vardı. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, bana fermân etti:

اِحْفَظْ عَلَىَّ مِيضَئَتَكَ فَسَيَكُونُ لَهَا نَبَاٌ عَظِيمٌ Yani: “Kırbanı sakla; onun büyük işi var.” Sonra susuzluk başladı. Yetmişiki kişi idik –Taberî’nin nakline göre, üçyüz idik– susuz kaldık. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dedi: “Kırbanı getir.” Ben getirdim. O da aldı, ağzını ağzına getirdi, içine nefes etti etmedi bilmem; sonra yetmişiki kişi geldiler, içtiler, kablarını doldurdular. Sonra ben aldım; verdiğim gibi kalmıştı.

İşte şu mu'cize-i bâhire-i Ahmediyeyi (A.S.M.) gör; اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلٰى آلِهِ بِعَدَدِ قَطَرَاتِ الْمَاءِ de.

Yedinci Misal

Yedinci Misâl: Başta Buhârî ve Müslim olarak kütüb-ü sahîha, Hazret-i İmran İbn-i Husayn’dan haber veriyorlar ki; İmran der: “Bir seferde, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraber susuz kaldık. Bana ve Ali’ye fermân etti ki: “Filân mevkide bir kadın, iki kırba suyu hayvana yükletmiş gidiyor; alıp buraya getiriniz.” Ben ve Ali beraber gittik, aynı yerde kadını, su yükü ile bulduk, getirdik. Sonra emretti: “Bir kaba bir parça su boşaltınız.” Boşalttık. Bereketle duâ etti. Sonra yine suyu, o hayvandaki kırbaya koyduk. Fermân etti ki: “Herkes gelsin, kabını doldursun.” Bütün kafile geldi, kablarını doldurdular, içtiler. Sonra fermân etti: “Kadına bir şeyler toplayınız.” Kadının eteğini doldurdular. İmran diyor ki: “Ben tahayyül ediyordum ki, gittikçe iki kırba doluyor, daha ziyâdeleşiyor.” Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o kadına fermân etti ki:

اِذْهَبِى فَاِنَّا لَمْ نَاْخُذْ مِنْ مَائِكِ شَيْئًا وَلٰكِنَّ اللّٰهَ سَقٰينَا Yani: “Senin suyundan almadık; belki Cenâb-ı Hak, bize hazinesinden su içirdi.”

Sekizinci Misal

Sekizinci Misâl: Başta meşhûr İbn-i Huzem, Sahîhinde, râviler Hazret-i Ömer’den naklediyorlar ki: “Gazve-i Tebük’te susuz kaldık.

Hattâ bazılar devesini keser, susuzluktan içini sıkar, içerdi. Ebû Bekiri's-Sıddık Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a duâ etmek için ricâ etti. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm elini kaldırdı; daha elini indirmeden bulut toplandı; yağmur öyle geldi ki, kablarımızı doldurduk. Sonra su çekildi, ordumuza mahsûs olarak hududumuzu tecâvüz etmedi.” Demek tesâdüf içine karışmamış, sırf bir mu'cize-i Ahmediye (A.S.M.) dir.

Dokuzuncu Misal

Dokuzuncu Misâl: Meşhûr Abdullâh İbn-i Amr İbni'l-Âs’ın hafîdi ve dört imâmın ona i'timâd edip ve ondan tahric-i hadîs ettikleri Amr İbn-i Şuayb’dan – nakl-i sahîh ile – haber veriyorlar ki, demiş: “Nübüvvetten evvel, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm amucası Ebû Tâlib ile deveye binip Arafa civarında Zilhicaz nâm mevkie geldikleri vakit Ebû Tâlib demiş: “Ben susadım.” Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm inmiş, yere ayağını vurmuş, su çıkmış; Ebû Tâlib içmiştir.” Muhakkìkînden birisi demiş ki: Şu hâdise nübüvvetten evvel olduğundan, irhâsat kabîlinden olmakla beraber, bin sene sonra aynı yerde Arafat çeşmesi çıkması, o hâdiseye binâen bir kerâmet-i Ahmediye (A.S.M.) sayılabilir.

İşte şu dokuz misâller gibi, doksan misâl olmasa da, belki doksan sûrette rivâyetler; mu'cizât-ı mâiyeyi haber vermişler. Baştaki yedi misâl, manevî tevâtür gibi kat'î ve kuvvetlidirler. Âhirdeki iki misâl, çendan o derece tarîkleri kuvvetli ve müteaddid değil, râvileri çok değiller; fakat sekizinci misâlde, Hazret-i Ömer’den rivâyet olunan mu'cize-i sehâbiyeyi te'yid ve takviye eden ikinci bir mu'cize-i sehâbiye; başta İmâm-ı Beyhakî ve Hâkim olarak, kütüb-ü sahîha, Hazret-i Ömer’den haber veriyorlar ki: Hazret-i Ömer, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan, yağmur duâsını niyâz etti. Çünkü ordu suya muhtaçtı. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm elini kaldırdı, birden bulut toplandı, yağmur geldi, ordunun ihtiyacı kadar su verdi, gitti. Âdeta, yalnız orduya su vermek için memur idi. Geldi, ihtiyaca göre verdi, gitti.

Şu hâdise, nasıl ki sekizinci misâli te'yid ve kat'î isbât eder, öyle de, şu hâdisede, meşhûr allâmelerden ve tashihte çok müşkül-pesend, hattâ çok sahîhlere mevzu' deyip kabûl etmeyen İbn-i Cevzî gibi bir muhakkìk der ki: “Şu hâdise gazve-i meşhûre-i Bedir’de vukû' bulmuş.

﴾ وَيُنَزِّلُ عَلَيْكُمْ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً لِيُطَهِّرَكُمْ بِهِ ﴿ âyet-i kerîmesi, o hâdiseyi beyân edip, ifâde eder.” Mâdem âyet o hâdiseyi gösterir; kat'iyyetinde şübhe kalmaz.

Hem duâ-i Nebevî ile, birden ve sür'atle ve daha elini indirmeden yağmurun gelmesi, çok tekerrür etmiş, tek başıyla bir mu'cize-i mütevâtiredir.

Bazı defa câmide, minber üstünde elini kaldırmış, daha indirmeden yağmış; tevâtür ile nakledilmiş.

Dokuzuncu İşaret

DOKUZUNCU İŞÂRET:

Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın envâ'-ı mu'cizâtından birisi de, ağaçların insanlar gibi emrini dinlemeleri ve yerinden kalkıp yanına geldikleridir ki; şu mu'cize-i şeceriye, mübârek parmaklarından suyun akması gibi, ma'nen mütevâtirdir. Müteaddid sûretleri var ve çok tarîklerle gelmiştir.

Evet Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın emri için, ağaç, yerinden çıkıp yanına gelmesi, sarîhan mütevâtir denilebilir. Çünkü, meşâhir-i sıddıkîn-i sahâbeden Hazret-i Ali, Hazret-i İbn-i Abbâs, Hazret-i İbn-i Mes'ûd, Hazret-i İbn-i Ömer, Hazret-i Ya'le İbn-i Murre, Hazret-i Câbir, Hazret-i Enes İbn-i Mâlik, Hazret-i Büreyde, Hazret-i Üsâme Bin Zeyd ve Hazret-i Gaylan İbn-i Seleme gibi sahâbeler; herbiri kat'iyyet ile, aynı mu'cize-i şeceriyeyi haber vermiş. Tâbiîn’in yüzer imâmları, mezkûr sahâbelerden, herbir sahâbeden, ayrı bir tarîk ile, o mu'cize-i şeceriyeyi nakletmişler; âdeta muzâaf tevâtür sûretinde bize nakletmişler. İşte şu mu'cize-i şeceriye, hiçbir şübhe kabûl etmez bir tevâtür-ü manevî-i kat'î hükmündedir.

Şimdi, o mu'cize-i kübrânın, tekerrür ettiği hâlde, birkaç sahîh sûretlerini birkaç misâl ile beyân edeceğiz:

Birinci Misal

Birinci Misâl: Başta İmâm-ı Mâce ve Dârimî ve İmâm-ı Beyhakî, nakl-i sahîhle, Hazret-i Enes İbn-i Mâlik’ten ve Hazret-i Ali’den ve Bezzar ve İmâm-ı Beyhakî, Hazret-i Ömer’den haber veriyorlar ki, üç sahâbe demişler: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, küffarın tekzîbinden müteessir olarak mahzûn idi. Dedi:

يَا رَبِّ اَرِنِى آيَةً لاَ اُبَالِى مَنْ كَذَّبَنِى بَعْدَهَا Enes’in rivâyetinde, Hazret-i Cebrâil hazır idi. Vâdi kenarında bir ağaç vardı. Hazret-i Cebrâil’in i'lâmıyla, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o ağacı çağırdı; tâ yanına geldi. Sonra git, dedi. Tekrar gitti, yerine yerleşti.

İkinci Misal

İkinci Misâl: Allâme-i Mağrib Kàdî İyâz; Şifâ-i Şerîf’te, ulvî bir senedle, doğru ve sağlam bir an'ane ile, Hazret-i Abdullâh İbn-i Ömer’den haber veriyor ki: Bir seferde Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına bir bedevî geldi. Fermân etti: اَيْنَ تُرِيدُ “Nereye gidiyorsun?”

Bedevî dedi: “Ehlime.” Fermân etti: هَلْ لَكَ اِلَى خَيْرٍ مِنْ ذٰلِكَ “Ondan daha iyi bir hayır istemiyor musun?” Bedevî dedi: “Nedir?” Fermân etti:

اَنْ تَشْهَدَ اَنْ لاَاِلٰهَاِلَّااللّٰهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ وَاَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ

Bedevî dedi: “Bu şehâdete şâhid nedir?” Fermân etti:

هٰذِهِ الشَّجَرَةُ السَّمُرَةُ “Vâdi kenarındaki ağaç şâhid olacak.” İbn-i Ömer der ki: O ağaç yerinden sallanarak çıktı, yeri şakk etti, geldi; tâ Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına. Üç defa Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o ağacı istişhâd etti. Ağaç da, sıdkına şehâdet etti. Emretti yine yerine gidip yerleşti.

Hazret-i Büreyde; İbn-i Sâhibi'l-Eslemî tarîkinde –nakl-i sahîh ile– Büreyde dedi ki: Biz Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında iken, bir seferde bir Arabî geldi. Bir âyet, yani bir mu'cize istedi. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etti:

قُلْ لِتِلْكَ الشَّجَرَةِ رَسُولُ اللّٰهِ يَدْعُوكِ Bir ağaca işâret etti; ağaç, sağa ve sola meylederek köklerini yerden çıkarıp, huzur-u Nebevîye geldi, اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ dedi. Sonra Arabî dedi: “Yine yerine gitsin.” Emretti, yerine gitti. A'rabî dedi: “İzin ver, sana secde edeyim.” Dedi: “İzin yok kimseye.” Dedi: “Öyle ise, senin elini ayağını öpeceğim.” İzin verdi.

Üçüncü Misal

Üçüncü Misâl: Başta Sahîh-i Müslim, kütüb-ü sahîha haber veriyorlar ki, Câbir diyor: “Biz bir seferde, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraberdik. Kazâ-yı hâcet için bir yer aradı. Settâreli bir yer yoktu. Sonra gitti, iki ağaç yanına. Bir ağacın dalını tuttu, çekti. Ağaç, itâat ederek beraber gitti; öteki ağacın yanına getirdi. Mutî' devenin yularını tutup çekildikte geldiği gibi, o iki ağacı o sûretle yanyana getirdi. Sonra dedi: اِلْتَئِمَا عَلَىَّ بِاِذْنِ اللّٰهِ Yani: “Üstüme birleşiniz.” dedi. İkisi birleşerek settâre oldular. Arkalarında kazâ-yı hâcet ettikten sonra onlara emretti, yerlerine gittiler.”

İkinci bir rivâyette, yine Hazret-i Câbir der ki: “Bana emretti ki:

يَا جَابِرُ قُلْ لِهٰذِهِ الشَّجَرَةِ يَقُولُ لَكِ رَسُولُ اللّٰهِ : اِلْحَقِى بِصَاحِبَتِكِ حَتَّى اَجْلِسَ خَلْفَكُمَا

Yani: “O ağaçlara de, Resûlullâh’ın hâceti için birleşiniz.” Ben öyle dedim; onlar da birleştiler. Sonra ben beklerken, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm çıkageldi. Başıyla sağa sola işâret etti; o iki ağaç yerlerine gittiler.”

Dördüncü Misal

Dördüncü Misâl: –Nakl-i sahîh ile– Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın cesur kumandanlarından ve hizmetkârlarından olan Üsâme bin Zeyd der ki: “Bir seferde, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraberdik. Kazâ-yı hâcet için hàlî, settâreli bir yer bulunmuyordu. Fermân etti ki: هَلْ تَرَى مِنْ نَخْلٍ اَوْ حِجَارَةٍ Dedim: “Evet, var.” Emretti ve dedi:

اِنْطَلِقْ وَقُلْ لَهُنَّ اِنَّ رَسُولَ اللّٰهِ يَاْمُرُكُنَّ اَنْ تَاْتِينَ لِمَخْرَجِ رَسُولِ اللّٰهِ وَقُلْ لِلْحِجَارَةِ مِثْلَ ذٰلِكَ

Yani ağaçlara de ki: “Resûlullâh’ın hâceti için birleşiniz.” Ve taşlara da de: “Duvar gibi toplanınız.” Ben gittim, söyledim. Kasem ediyorum ki, ağaçlar birleştiler ve taşlar duvar oldular. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hâcetinden sonra, yine emretti: قُلْ لَهُنَّ يَفْتَرِقْنَ Benim nefsim kabza-i kudretinde olan Zât-ı Zülcelâl'e kasem ederim, ağaçlar ve taşlar ayrılıp, yerlerine gittiler.” Şu, Hazret-i Câbir ve Üsâme’nin beyân ettiği iki hâdiseyi, aynen Ya'le İbn-i Murre ve Gaylan İbn-i Selemeti's-Sakafî ve Hazret-i İbn-i Mes'ûd, gazve-i Huneyn’de aynen haber veriyorlar.

Beşinci Misal

Beşinci Misâl: İmâm-ı İbn-i Fûrek ki, kemâl-i ictihâd ve fazlından kinâye olarak, “Şâfiî-yi Sânî” ünvânını alan allâme-i asr, kat'î haber veriyor ki: Gazve-i Tâif’te, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, gece at üstünde giderken uykusu geliyordu. O hâlde iken bir sidre ağacına rastgeldi. Ağaç ona yol verip, atını incitmemek için, iki şakk oldu. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hayvan ile içinden geçti. Tâ zamanımıza kadar o ağaç, iki ayak üstünde, muhterem bir vaziyette kaldı.

Altıncı Misal

Altıncı Misâl: Hazret-i Ya'le, tarîkinde –nakl-i sahîh ile– haber veriyor ki: Bir seferde, talha veya semure denilen bir ağaç geldi, Resûl-i Ekrem

Aleyhissalâtü Vesselâm’ın etrafında tavâf eder gibi döndü. Sonra yine yerine gitti. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etti ki:

اِنَّهَا اِسْتَاْذَنَتْ اَنْ تُسَلِّمَ عَلَىَّ Yani: “O ağaç, Cenâb-ı Hak’tan istedi ki, bana selâm etsin.”

Yedinci Misal

Yedinci Misâl: Muhaddisler, nakl-i sahîh ile İbn-i Mes'ûd’dan beyân ediyorlar ki; İbn-i Mes'ûd dedi: “Batn-ı Nahl denilen nâm mevkide, Nusaybin ecinnîleri ihtidâ için Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a geldikleri vakit, bir ağaç o ecinnîlerin geldiklerini haber verdi.” Hem İmâm-ı Mücâhid, o hadîste İbn-i Mes'ûd’dan nakleder ki: “O cinnîler bir delil istediler. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir ağaca emretti; yerinden çıkıp geldi, sonra yine yerine gitti.” İşte, cin tâifesine bir tek mu'cize kâfî geldi.

Acaba bu mu'cize gibi bin mu'cizât işiten bir insan îmâna gelmezse, cinnîlerin; ﴾ يَقُولُ سَفِيهُنَا عَلَى اللّٰهِ شَطَطًا ﴿ tâbir ettikleri şeytanlardan daha şeytan olmaz mı?

Sekizinci Misal

Sekizinci Misâl: Sahîh-i Tirmizî, nakl-i sahîh ile Hazret-i İbn-i Abbâs’tan haber veriyorlar ki, İbn-i Abbâs dedi ki: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir A'rabîye fermân etti:

اَرَاَيْتَ اِنْ دَعَوْتُ هٰذَا الْعِذْقَ مِنْ هٰذِهِ النَّخْلَةِ اَتَشْهَدُ اَنِّى رَسُولُ اللّٰهِ

“Ben, bu ağacın şu dalını çağırsam, yanıma gelse, îmân edecek misin?” “Evet” dedi. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm çağırdı. O urcun, ağacının başından kopup, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına atladı, geldi. Sonra emretti, yine yerine gitti.”

İşte, bu sekiz misâl gibi çok misâller var; çok tarîklerle nakledilmişler. Ma'lûmdur ki; yedi-sekiz urgan toplansa, kuvvetli bir halat olur. Binâenaleyh, şu en meşhûr sıddıkîn-i sahâbeden, böyle müteaddid tarîklerle ihbar edilen şu mu'cize-i şeceriye, elbette tevâtür-ü manevî kuvvetindedir; belki tevâtür-ü hakîkidir. Zâten sahâbeden sonra tâbiînin eline geçtiği vakit, tevâtür sûretini alır. Hususan Buhârî, Müslim, İbn-i Hibban, Tirmizî gibi kütüb-ü sahîha; tâ zaman-ı sahâbeye kadar, o yolu, o kadar sağlam yapmışlar ve tutmuşlar ki, meselâ Buhârî’de görmek, aynı sahâbeden işitmek gibidir.

Acaba o Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a ağaçlar –misâllerde göründüğü gibi – Onu tanıyıp, risaletini tasdik edip, Ona selâm ederek ziyaret edip, emirlerini dinleyerek itâat ettiği hâlde, kendilerine insan diyen bir kısım câmid, akılsız mahlûklar; Onu tanımazsa, îmân etmezse; kuru ağaçtan çok ednâ, odun parçası gibi ehemmiyetsiz, kıymetsiz olarak ateşe lâyık olmaz mı?

Onuncu İşaret

ONUNCU İŞÂRET:

Şu mu'cize-i şeceriyeyi daha ziyâde takviye eden mütevâtir bir sûrette nakledilen حَنِينُ الْجِذْعِ mu'cizesidir. Evet, mescid-i şerîf-i Nebevîde, kuru direğin büyük bir cemâat içinde muvakkaten, firâk-ı Ahmedî’den (A.S.M.) ağlaması; beyân ettiğimiz mu'cize-i şeceriyenin misâllerini hem te'yid eder, hem kuvvet verir. Çünkü o da ağaçtır; cinsi birdir. Fakat şunun şahsı mütevâtirdir. Öteki kısımlar, herbirinin nev'i mütevâtirdir. Cüz'iyâtları, misâlleri; çoğu sarîh tevâtür derecesine çıkmıyor.

Evet, mescid-i şerîfte, hurma ağacından olan kuru direk, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hutbe okurken, ona dayanıyordu. Sonra minber-i şerîf yapıldığı vakit, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm minbere çıkıp hutbeye başladı. Okurken, direk deve gibi enîn edip ağladı; bütün cemâat işitti. Tâ Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm yanına geldi, elini üstüne koydu, onunla konuştu, tesellî verdi; sonra durdu. Şu mu'cize-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, pek çok tarîklerle, tevâtür derecesinde nakledilmiştir.

Evet حَنِينُ الْجِذْعِ mu'cizesi çok münteşir ve meşhûr ve hakîki mütevâtirdir. Sahâbelerin bir cemâat-i àlîsinden, onbeş tarîk ile gelip, tâbiînin yüzer imâmları; o mu'cizeyi, o tarîklerle, arkadaki asırlara haber vermişler. Sahâbenin o cemâatinden ulemâ-i sahâbe nâmdârları ve rivâyet-i hadîsin reislerinden Hazret-i Enes İbn-i Mâlik (hàdim-i Nebevî), Hazret-i Câbir Bin Abdullâhi'l-Ensârî (hàdim-i Nebevî), Hazret-i Abdullâh İbn-i Ömer, Hazret-i Abdullâh Bin Abbâs, Hazret-i Sehl Bin Sa'd, Hazret-i Ebû Saidi'l-Hudrî, Hazret-i Übeyy İbni'l-Kâ'b, Hazret-i Büreyde, Hazret-i Ümmü'l-Mü'minîn Ümm-ü Seleme gibi meşâhir-i ulemâ-i sahâbe ve rivâyet-i hadîsin rüesâları gibi, herbiri bir tarîkin başında, aynı mu'cizeyi ümmete haber vermişler. Başta Buhârî, Müslim, kütüb-ü sahîha; arkalarındaki asırlara, o mütevâtir mu'cize-i kübrâyı, tarîkleriyle haber vermişler.

İşte, Hazret-i Câbir tarîkinde der ki: “Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hutbe okurken, Mescid-i Şerîfte جِذْعُ النَّخْلِ denilen kuru direğe dayanıp, okurdu. Minber-i Şerîf yapıldıktan sonra, minbere geçtiği vakit; direk tahammül edemeyerek hâmile deve gibi ses verip inleyerek ağladı.” Hazret-i Enes, tarîkinde der ki: “Câmus gibi ağladı, mescidi lerzeye getirdi.” Sehl İbn-i Sa'd tarîkinde der: “Hem onun ağlaması üzerine, halklarda ağlamak çoğaldı.” Hazret-i Übeyy İbni'l-Kâ'b tarîkinde diyor: “Hem öyle ağladı ki, inşikak etti.” Diğer bir tarîkte, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etti: اِنَّ هٰذَا بَكَى لِمَا فَقَدَ مِنَ الذِّكْرِ Yani: “Onun mevkiinde okunan zikir ve hutbedeki zikr-i İlâhînin iftirakındandır ağlaması.” Diğer bir tarîkte fermân etmiş:

لَوْ لَمْ اَلْتَزِمْهُ لَمْ يَزَلْ هكَذَا اِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ تَحَزُّنًا عَلٰى رَسُولِ اللّٰهِ

Yani: “Ben onu kucaklayıp tesellî vermeseydim, Resûlullâhın iftirakından kıyâmete kadar böyle ağlaması devam edecekti.”

Hazret-i Büreyde tarîkinde der ki: Ciz' ağladıktan sonra, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, elini üstüne koyup fermân etti:

اِنْ شِئْتَ اَرُدُّكَ اِلَى الْحَائِطِ الَّذِى كُنْتَ فِيهِ تَنْبُتُ لَكَ عُرُوقُكَ وَيَكْمُلُ خَلْقُكَ وَيُجَدَّدُ خُوصُكَ وَثَمَرُكَ وَاِنْ شِئْتَ اَغْرِسُكَ فِى الْجَنَّةِ يَاْكُلُ اَوْلِيَاءُ اللّٰهِ مِنْ ثَمَرِكَ

Sonra, o ciz’i dinledi ne söylüyor; ciz' söyledi, arkadaki adamlar da işitti:

اِغْرِسْنِى فِى الْجَنَّةِ يَاْكُلُ مِنِّى اَوْلِيَاءُ اللّٰهِ فِى مَكَانٍ لاَ يَبْلَى

Yani, “Cennette beni dik ki; benim meyvelerimden Cenâb-ı Hakk’ın sevgili kulları yesin. Hem bir mekân ki, orada bekà bulup, çürümek yoktur.” Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etti: قَدْ فَعَلْتُ Sonra fermân etti: اِخْتَارَ دَارَ الْبَقَاءِ عَلٰى دَارِ الْفَنَاءِ İlm-i Kelâmın büyük imâmlarından meşhûr Ebû İshak-ı İsferânî naklediyor ki: “Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm direğin yanına gitmedi; belki direk onun emriyle, onun yanına geldi. Sonra emretti; yerine döndü.”

Hazret-i Übeyy İbn-i Kâ'b der ki: Şu hâdise-i hàrikadan sonra Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm emretti ki: “Direk, minberin altına konulsun.” Minberin altına konuldu; tâ Mescid-i Şerîf’in tamiri için hedmedilinceye kadar. O vakit Hazret-i Übeyy İbn-i Kâ'b yanına aldı, çürüyünceye kadar muhâfaza edildi.

Meşhûr Hasan-ı Basrî, şu hâdise-i mu'cizeyi şâkirdlerine ders verdiği vakit, ağlardı ve derdi ki: “Ağaç, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a meyl ve iştiyak gösteriyor... Sizler daha ziyâde iştiyaka, meyle müstehaksınız...”

Biz de deriz ki: Evet, hem ona iştiyak ve meyl ve muhabbet, onun Sünnet-i Seniyesine ve Şerîat-ı Garrâsına ittibâ' iledir.

Bir Nükte-i Mühimme: Eğer denilse: Neden gazve-i Hendek’te dört avuç taamla bin adamı doyurmak olan mu'cize-i taamiye ve mübârek parmaklarından akan su ile, bin beşyüz kişiye suyu doyuruncaya kadar içiren mu'cize-i mâiye, neden şu hanîn-i ciz' mu'cizesi gibi şa'şaa ile çok kesretli tarîklerle nakledilmemiş? Hâlbuki o ikisi, bundan daha ziyâde bir cemâatte vukû' bulmuş...

Elcevab: Zuhûr eden mu'cizeler, iki kısımdır. Bir kısmı, nübüvveti tasdik ettirmek için, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm elinde izhâr ediliyor. Hanîn-i ciz' şu nev'idendir ki, sırf nübüvvetin tasdiki için, bir hüccet olarak zuhûra gelmiş ki; Mü'minlerin îmânını ziyâdeleştirmek ve münâfıkları ihlâsa ve îmâna sevketmek ve küffarı îmâna getirmek için zâhir olmuş. Onun için, avâm ve hàvâs herkes onu gördü; onun neşrine fazla ihtimam edildi. Fakat şu mu'cize-i taamiye ve mu'cize-i mâiye ise; mu'cizeden ziyâde bir kerâmettir, belki kerâmetten ziyâde bir ikramdır, belki ikramdan ziyâde ihtiyaca binâen bir ziyâfet-i Rahmâniyedir. Onun için, çendan da'vâ-yı nübüvvete delildir ve mu'cizedir; fakat asıl maksad; ordu aç kalmış, bir çekirdekten bin batman hurmayı halkettiği gibi, Cenâb-ı Hak, hazine-i gaybdan bir sâ' taamdan, bin adama ziyâfet veriyor. Hem susuz kalmış mücâhid bir orduya, Kumandan-ı A'zamın parmaklarından, âb-ı kevser gibi su akıttırıp içiriyor.

İşte şu sır içindir ki, mu'cize-i taamiye ve mu'cize-i mâiyenin herbir misâli, hanîn-i ciz' derecesine çıkmıyor. Fakat o iki mu'cizenin cinsleri ve nev'ileri; külliyet itibariyle, hanîn-i ciz' gibi mütevâtir ve kesretlidir. Hem taamın bereketini ve parmaklarından suyun akmasını herkes göremiyor, yalnız eserlerini görüyor. Direğin ağlamasını ise herkes işitiyor. Onun için fazla intişar etti.

Eğer denilse: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın her hâl ve hareketini kemâl-i ihtimam ile sahâbeler muhâfaza ederek nakletmişler.

Böyle mu'cizât-ı azîme, neden on-yirmi tarîk ile geliyor? Yüz tarîk ile gelmeli idi. Hem neden Hazret-i Enes, Câbir, Ebû Hureyre’den çok geliyor, Hazret-i Ebû Bekir ve Ömer az rivâyet ediyor?

Elcevab: Birinci şıkkın cevabı, Dördüncü İşâretin Üçüncü Esâsında geçmiş. İkinci şıkkın cevabı ise: Nasıl ki insan, bir ilâca muhtaç olsa, bir tabibe gider; hendese için mühendise gider, mühendisten nakleder; mes'ele-i Şer'iye, müftüden haber alınır ve hâkezâ... Öyle de, sahâbe içinde, ehâdîs-i Nebeviyeyi, gelecek asırlara ders vermek için, ulemâ-i sahâbeden bir kısım, ona ma'nen muvazzaf idiler. Bütün kuvvetleriyle ona çalışıyorlardı. Evet Hazret-i Ebû Hureyre, bütün hayatını, hadîsin hıfzına vermiş; Hazret-i Ömer, siyaset âlemiyle ve hilâfet-i kübrâ ile meşgul imiş. Onun için, ehâdîsi, ümmete ders vermek için, Ebû Hureyre ve Enes ve Câbir gibi zâtlara i'timâd edip; ondan, rivâyeti az ederdi. Hem mâdem sıddık, sadûk, sâdık ve musaddak bir sahâbenin meşhûr bir nâmdârı, bir tarîk ile bir hâdiseyi haber verse; yeter denilir, başkasının nakline ihtiyaç da kalmaz. Onun için bazı mühim hâdiseler, iki-üç tarîk ile geliyor.

On Birinci İşaret

ONBİRİNCİ İŞÂRET:

Onuncu İşâret, nasıl ki şecer tâifesindeki mu'cize-i Nebeviyeyi gösterdi. Onbirinci İşâret dahi, cemâdâtta taş ve dağ tâifesinin mu'cize-i Nebeviyeyi gösterdiklerine işâret edecek. İşte biz de, o çok kesretli misâllerinden yedi-sekiz misâli zikredeceğiz:

Birinci Misal

Birinci Misâl: Allâme-i Mağrib Hazret-i Kàdî İyâz, Şifâ-i Şerîfinde ulvî bir senedle ve Buhârî sâhibi gibi mühim imâmlardan nakl-i sahîh ile haber veriyorlar ki; Hàdim-i Nebevî Hazret-i İbn-i Mes'ûd der ki: “Biz, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında taam yerken, taamın tesbihlerini işitiyorduk.”

İkinci Misal

İkinci Misâl: Nakl-i sahîh ile, Enes ve Ebû Zerr’den kütüb-ü sahîha haber veriyorlar ki; Hazret-i Enes (hàdim-i Nebevî) demiş ki: “Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında idik. Avucuna küçük taşları aldı; mübârek elinde tesbih etmeye başladılar. Sonra Ebû Bekiri's-Sıddık’ın eline koydu, yine tesbih ettiler.” Ebû Zerr-i Gıfârî, tarîkinde der ki: “Sonra Hazret-i Ömer’in eline koydu, yine tesbih ettiler. Sonra aldı yere koydu, sustular. Sonra yine aldı, Hazret-i Osman’ın eline koydu, yine tesbihe başladılar.” Sonra, Hazret-i Enes ve Ebû Zerr diyorlar ki: “Ellerimize koydu, sustular.”

Üçüncü Misal

Üçüncü Misâl: Hazret-i Ali ve Hazret-i Câbir ve Hazret-i Âişe-i Sıddıka’dan nakl-i sahîh ile sâbittir ki; dağ, taş, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a, اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ diyorlardı.

Hazret-i Ali’nin tarîkinde diyor ki: “Bidâyet-i nübüvvette, nevâhî-i Mekke’de, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraber gezdiğimizde, ağaç ve taşa rastgeldiğimiz vakit, اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ diyorlardı.”

Hazret-i Câbir, tarîkinde der ki: “Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, taş ve ağaca rastgeldiği vakit, ona secde ediyordular; yani inkıyad edip, اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ diyordular.” Câbir’in bir rivâyetinde, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş:

اِنِّى لَاَعْرِفُ حَجَرًا كَانَ يُسَلِّمُ عَلَىَّ Bazılar demişler ki; “O, Hacerü'l-Esved’e işârettir. Hazret-i Âişe’nin tarîkinde demiş; Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş:

لَمَّا اسْتَقْبَلَنِى جَبْرَائِيلُ بِالرِّسَالَةِ جَعَلْتُ لاَ اَمُرُّ بِحَجَرٍ وَلاَ شَجَرٍ اِلَّا قَالَ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ

Dördüncü Misal

Dördüncü Misâl: Nakl-i sahîh ile Hazret-i Abbâs’tan haber veriyorlar ki: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Abbâs ve dört oğlunu (Abdullâh, Ubeydullâh, Fazl, Kusem) beraber, “Mülâet” denilen bir perde altına alarak, üzerlerine örttü. Dedi:

يَا رَبِّ هٰذَا عَمِّى وَصِنْوُ اَبِى وَهٰؤُلاَءِ بَنُوهُ فَاسْتُرْهُمْ مِنَ النَّارِ كَسَتْرِى اِيَّاهُمْ بِمُلاَئَتِى

deyip, duâ etti. Birden, evin damı ve kapısı ve duvarları, “Âmîn, âmîn.” diyerek duâya iştirâk ettiler.

Beşinci Misal

Beşinci Misâl: Başta Buhârî, İbn-i Hibban, Dâvud, Tirmizî gibi kütüb-ü sahîha, müttefikan Hazret-i Enes’ten, Ebû Hureyre’den, Osman-ı Zinnûreyn’den, Aşere-i Mübeşşere’den Sa'd İbn-i Zeyd’den haber veriyorlar ki: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm; Ebû Bekiri's-Sıddık, Ömerü'l-Fâruk ve Osman-ı Zinnûreyn ile Uhud Dağının başına çıktılar. Cebel-i Uhud, ya onların mehâbetlerinden veya kendi sürûr ve sevincinden lerzeye geldi, kımıldandı. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etti ki: اُثْبُتْ يَا اُحُدُ فَاِنَّمَا عَلَيْكَ نَبِىٌّ وَصِدِّيقٌ وَشَهِيدَانِ

Şu hadîs, Hazret-i Ömer ve Osman şehîd olacaklarına bir ihbar-ı gaybîdir.

Şu misâlin tetimmesi olarak nakledilmiş ki: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Mekke’den hicret ettiği ve küffarlar takibe çıktıkları vakit, Sebîr nâmındaki dağa çıktılar. Sebîr dedi: “Yâ Resûlallâh, benden ininiz! Korkarım, benim üstümde sizi vururlarsa, Allah beni tâzib eder. Onun için korkarım.” Cebel-i Hirâ çağırdı: يَا رَسُولَ اللّٰهِ اِلَىَّ “Bana gel.” Bu sır içindir ki, ehl-i kalb, Sebîrde havf ve Hirâ’da da emniyeti hissederler.

Bu misâlden anlaşılır ki: O koca dağlar, birer müstakil abddir, müsebbihdir ve vazifedârdırlar. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanır ve severler; başıboş değillerdir.

Altıncı Misal

Altıncı Misâl: Nakl-i sahîh ile, Hazret-i Abdullâh İbn-i Ömer’den haber veriyorlar ki, demiş: “Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm minberde hutbe okurken:

﴿ وَمَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَالْاَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ ﴾

âyetini okudu. Ve dedi:

اِنَّ الْجَبَّارَ يُعَظِّمُ نَفْسَهُ وَيَقُولُ اَنَا الْجَبَّارُ اَنَا الْجَبَّارُ اَنَا الْكَبِيرُ الْمُتَعَالُ

Dediği vakit, minber öyle sarsıldı ve öyle lerzeye geldi ve titredi, korktuk ki Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı düşürecek bir derecede sallandı.”

Yedinci Misal

Yedinci Misâl: Nakl-i sahîh ile, Habrü'l-ümme ve Tercümânü'l-Kur'ân olan Hazret-i İbn-i Abbâs ve hàdim-i Nebevî ve ulemâ-i azîme-i sahâbeden olan İbn-i Mes'ûd’dan haber veriyorlar ki, demişler: “Feth-i Mekke gününde, Kâbe ve etrafında, taşta rasasla mıhlanmış üçyüz altmış sanem vardı. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, elinde kavse benzer bir değnekle, o sanemlere birer birer işâret ederek,

﴾ جَاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ اِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقًا ﴿ deyip, hangisine işâret etti, yere düştü. Sanemin yüzüne işâret ettiyse, arkasına düşer; arkasına işâret ettiyse, yüz üstüne düşer ve hâkezâ.. sanemler yere yuvarlandılar.”

Sekizinci Misal

Sekizinci Misâl: Meşhûr Buhayrâ-yı Râhib’in meşhûr kıssasıdır ki Nübüvvetten evvel, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, amucası Ebû Tâlib ve bir kısım Kureyşî ile beraber, Şam tarafına, ticârete gidiyorlar. Buhayrâ-yı Râhib’in kilisesi civarına geldikleri vakit oturdular. İnsanlar ile ihtilât etmeyen münzevî Buhayrâ-yı Râhib birden çıkageldi. Kafile içinde Muhammedü'l-Emîni (A.S.M.) gördü. Kafileye dedi: “Şu Seyyidü'l-Âlemîndir ve Peygamber olacaktır.” Kureyşîler dediler: “Neden biliyorsun?” Mübârek Râhib dedi ki: “Siz gelirken baktım ki, havada, üstünüzde bir parça bulut vardı. Siz otururken, şu Muhammedü'l-Emîn (A.S.M.) tarafına bulut meyletti, gölge yaptı. Hem görüyordum ki; taş, ağaç ona secde eder gibi bir vaziyet gördüm. Bu ise, nebîlere yapılır.”

İşte bu sekiz misâl gibi, belki seksen misâl var. Bu sekiz misâl birleştirilse; öyle kopmaz bir zincir olur ki, hiçbir şübhe onu koparamaz ve sarsamaz... Şu cins mu'cize; umumiyeti itibariyle, yani cemâdâtın da'vâyı nübüvvete delil olarak konuşmaları, manevî tevâtür hükmünde, yakìni ve kat'iyyeti ifâde eder. Herbir misâl, mecmûun kuvvetinden, kendi kuvvetinden fazla bir kuvvet daha alır. Evet, zaîf bir direk, kuvvetli direklerle omuz omuza geldiği vakit, muhkemleşir. Zaîf, kuvvetsiz bir adam, asker olup orduya girse, öyle kuvvetleşir ki, bin adama meydân okur.

On İkinci İşaret

ONİKİNCİ İŞÂRET:

Onbirinci İşâretle alâkadar olan üç misâl, fakat gayet mühim misâllerdir.

Birinci Misal

Birinci Misâl: ﴾ وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمَى ﴿ Nass-ı kat'îsiyle ve ehl-i tahkîk umum müfessirlerin tahkîkiyle ve umum ehl-i hadîsin ihbarıyla, gazve-i Bedir’de, şu âyet haber veriyor ki: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir avuç toprak ile küçük taşları aldı, küffar ordusunun yüzüne attı, شَاهَتِ الْوُجُوهُ dedi. شَاهَتِ الْوُجُوهُ kelimesi, bir kelâm iken, onların herbirinin kulağına gitmesi gibi; o bir avuç toprak dahi, herbir kâfirin gözüne gitti. Herbiri kendi gözü ile meşgul olup, hücumda iken, birden kaçtılar.

Hem gazve-i Huneyn’de, başta İmâm-ı Müslim olarak ehl-i hadîs haber veriyorlar ki: Gazve-i Huneyn’de –Bedir gibi– küffar, şiddetle hücum ederken, yine bir avuç toprak atıp, شَاهَتِ الْوُجُوهُ diyerek, herbirinin kulağına bir شَاهَتِ الْوُجُوهُ kelimesi girdiği gibi; Biiznillâh, herbirinin yüzüne, bir avuç toprak gitti. Gözleriyle meşgul olup, kaçtılar.

İşte Bedir’de ve Huneyn’deki hàrika olan şu hâdise, esbâb-ı âdi ve kudret-i beşer dâhilinde olmadığından, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân ﴾ وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمَى ﴿ fermân eder. Yani, “O hâdise, kudret-i beşer haricindedir. Kuvve-i beşeriye ile değil; belki, fevkalâde bir sûrette, kudret-i İlâhiye ile olmuştur.”

İkinci Misal

İkinci Misâl: Başta Buhârî, Müslim, kütüb-ü sahîha haber veriyorlar ki: Gazve-i Hayber’de bir Yahudî kadını, bir keçiyi biryân yapıp pişirmiş, gayet müessir bir zehir ile zehirlemiş, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a göndermiş. Sahâbeler yemeye başladılar. Birden fermân etti: اِرْفَعُوا اَيْدِيَكُمْ اِنَّهَا اَخْبَرَتْنِى اَنَّهَا مَسْمُومَةٌ Yani, “Pişirilen keçi bana der ki; ‘Ben zehirliyim.’ diye haber veriyor.” Herkes elini çekti. Fakat o şiddetli zehirin te'sirinden, Bişr İbni'l-Bera', aldığı bir tek lokmadan vefât etti. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o Zeyneb ismindeki kadını çağırdı. Fermân etti: “Neden böyle yaptın?” O menhuse dedi: “Eğer peygamber isen, sana zarar vermeyecek; eğer pâdişah isen, insanları senden kurtarmak için yaptım.” Bazı rivâyette onu öldürtmemiş, bazı tarîkte öldürtmüş. Ehl-i tahkîk demiş ki: Kendi öldürtmemiş, fakat Bişr’in veresesine verilmiş, onlar öldürmüşler.

Şu vak'a-i acîbedeki vech-i i'câzı gösterecek iki-üç noktayı dinle:

Birincisi: Bir rivâyette var ki, o keçinin kolu haber verdiği vakit, bazı sahâbeler de işittiler.

İkincisi: Hem bir rivâyette vardır ki, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, haber verdikten sonra dedi: “بِسْمِ اللهِ deyiniz, ondan sonra yiyiniz. Zehir daha te'sir etmeyecektir.” Şu rivâyeti, çendan İbn-i Hacer-i Askalânî kabûl etmemiş; fakat başkaları kabûl etmişler.

Üçüncüsü: Hem dessâs Yahudîler, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a ve mukarrebîn-i sahâbeye birden darbe vurmak istedikleri hâlde, birden gâibden haber verilmiş gibi, hâdisenin inkişafı ve desîselerinin akîm kalması ve o ihbarın ifâde ettiği vâkıa doğru çıkması ve hiçbir vakit, sahâbeleri nazarında mütehâlif bir haberi görülmeyen Zât-ı Ahmediye’nin, “Şu keçinin kolu bana söylüyor.” demesi; herkesin kulağıyla o keçiden, o sözü işitmesi kadar kanâat-ı kat'iyyeleri olmuş.

Üçüncü Misal

Üçüncü Misâl: Hazret-i Mûsa Aleyhisselâm’ın “yed-i beyzâ” ve “asâ” mu'cizesine nazîre olarak, üç hâdisede bir mu'cize-i Ahmediye:

Birincisi: Hazret-i İmâm-ı Ahmed İbn-i Hanbel, Ebû Saidi'l-Hudrî’den tahric ve tashih eder ki: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Katâde İbn-i Nu'man’a; karanlıklı, yağmurlu bir gecede bir değnek verir ve fermân eder ki: “Sana, lamba gibi, onar arşın her tarafta ışık verecek. Evine gittiğin zaman, bir siyah şahıs gölge göreceksin. O, şeytandır. Onu hânenden çıkar, tardet.” Katâde değneği alır, gider. Yed-i beyzâ gibi ışık verir. Evine gider, o siyah şahsı görür, tardeder.

İkincisi: Bir menba'-ı garâib olan gazve-i kübrâ-yı Bedir’de, Ukkâşe İbni'l-Muhassıni'l-Esedî’nin, müşriklerle döğüşürken kılıncı kırıldı. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona, kılınca mukâbil, kalınca bir değnek verdi. Dedi: “Bununla harbet.” Birden değnek, biiznillâh, uzun, beyaz bir kılınç oldu. Onunla harbetti. Hayatı mikdarınca, tâ Yemâme harbinde şehîd oluncaya kadar boynunda taşıdı. Şu hâdise, kat'îdir. Çünkü Ukkâşe, bütün hayatında onunla iftihar etmiş; ve o kılınç, “El-avn” nâmıyla meşhûr olmuş. İşte Hazret-i Ukkâşe’nin iftiharı ve kılıncın “Avn” nâmıyla, kılınçların fevkınde iştihârı, şu hâdisenin, iki hüccetidir.

Üçüncüsü: İbn-i AbdülBerr gibi bir allâme-i asır ve ehl-i tahkîkin büyüklerinden nakl ve tashih ediyorlar ki: Gazve-i Uhud’da, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın halazâdesi olan Abdullâh İbn-i Cahş harbederken, kılıncı kırıldı. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, ona bir değnek verdi. O değnek onun elinde bir kılınç oldu. Onun ile harbetti. O eser-i mu'cize olan kılınç, bâkî kaldı. Meşhûr İbn-i Seyyidi'n-nâs, siyerinde haber veriyor ki: “Bir zaman sonra, Abdullâh o kılıncı Buğay-ı Türkî nâmında bir adama, ikiyüz liraya sattı.”

İşte bu iki kılınç, Asâ-yı Mûsa gibi birer mu'cizedir. Fakat Asâ-yı Mûsa, vefât-ı Mûsa’dan sonra, vech-i i'câzı kalmadı. Fakat şunlar bâkî kaldılar.