Mektubat

Dokuzuncu Mektûb

9. bölüm / 54

Dokuzuncu Mektûb

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

[Yine o hàlis talebesine gönderdiği mektûbun bir parçasıdır.]

Sâniyen: Neşr-i envâr-ı Kur'âniyedeki muvaffakıyetin ve gayretin ve şevkin, bir ikram-ı İlâhîdir, belki bir kerâmet-i Kur'âniyedir, bir inâyet-i Rabbâniyedir. Sizi tebrik ediyorum. Kerâmet ve ikram ve inâyetin bahsi geldiği münâsebetiyle, kerâmet ve ikramın bir farkını söyleyeceğim. Şöyle ki:

Kerâmetin izhârı, zarûret olmadan zarardır. İkramın izhârı ise, bir tahdîs-i ni'mettir. Eğer kerâmet ile müşerref olan bir şahıs, bilerek hàrika bir emre mazhar olursa, o hâlde eğer nefs-i emmâresi bâkî ise, kendine güvenmek ve nefsine ve keşfine i'timâd etmek ve gurura düşmek cihetinde istidrâc olabilir. Eğer bilmeyerek hàrika bir emre mazhar olursa; meselâ birisinin kalbinde bir suâl var, intak-ı bilhak nev'inden ona muvâfık bir cevab verir; sonra anlar. Anladıktan sonra kendi nefsine değil, belki kendi Rabbisine i'timâdı ziyâdeleşir ve “Beni benden ziyâde terbiye eden bir Hafîzim vardır.” der, tevekkülünü ziyâdeleştirir. Bu kısım, hatarsız bir kerâmettir; ihfasına mükellef değil; fakat fahr için kasden izhârına çalışmamalı.. çünkü onda zâhiren insanın kesbinin bir medhali bulunduğundan, nefsine nisbet edebilir. Amma ikram ise; o, kerâmetin selâmetli olan ikinci nev'inden daha selâmetli, bence daha àlîdir, izhârı, tahdîs-i ni'mettir. Kisbin medhali yoktur; nefsi onu kendine isnâd etmez.

İşte kardeşim; hem senin hakkında, hem benim hakkımda, bâhusus Kur'ân hakkındaki hizmetimizde eskiden beri gördüğüm ve yazdığım ihsânat-ı İlâhiye bir ikramdır; izhârı, tahdîs-i ni'mettir. Onun için sana karşı tahdîs-i ni'met nev'inden ikimizin hizmetimize ait muvaffakıyâtı yazıyorum. Biliyordum ki sende fahr değil, şükür damarını tahrîk ediyor.

Sâlisen: Görüyorum ki; şu dünya hayatında en bahtiyar odur ki, dünyayı bir misâfirhâne-i askerî telâkki etsin ve öyle de iz'ân etsin ve ona göre hareket etsin. Ve o telâkki ile, en büyük mertebe olan

Dokuzuncu Mektûb

mertebe-i rızâyı çabuk elde edebilir. Kırılacak şişe bahâsına, dâimî bir elmasın fiatını vermez; istikamet ve lezzetle hayatını geçirir. Evet, dünyaya ait işler, kırılmağa mahkûm şişeler hükmündedir; bâkî umûr-u uhreviye ise, gayet sağlam elmaslar kıymetindedir.

İnsanın fıtratındaki şiddetli merak ve harâretli muhabbet ve dehşetli hırs ve inâdlı taleb ve hâkezâ şedîd hissiyatlar, umûr-u uhreviyeyi kazanmak için verilmiştir. O hissiyatı, şiddetli bir sûrette fânî umûr-u dünyeviyeye tevcîh etmek, fânî ve kırılacak şişelere, bâkî elmas fiatlarını vermek demektir. Şu münâsebetle bir nokta hâtıra gelmiş, söyleyeceğim. Şöyle ki:

Aşk, şiddetli bir muhabbettir; fânî mahbûblara müteveccih olduğu vakit ya o aşk kendi sâhibini dâimî bir azâb ve elemde bırakır; veyâhut o mecâzî mahbûb, o şiddetli muhabbetin fiatına değmediği için bâkî bir mahbûbu arattırır; aşk-ı mecâzî, aşk-ı hakîkiye inkılâb eder.

İşte insanda binlerle hissiyat var. Herbirisinin aşk gibi iki mertebesi var. Biri mecâzî, biri hakîki.

Meselâ; endişe-i istikbâl hissi herkeste var; şiddetli bir sûrette endişe ettiği vakit bakar ki; o endişe ettiği istikbâle yetişmek için elinde sened yok.

Hem rızk cihetinde bir taahhüd altında ve kısa olan bir istikbâl, o şiddetli endişeye değmiyor. Ondan yüzünü çevirip, kabirden sonra hakîki ve uzun ve gâfiller hakkında taahhüd altına alınmamış bir istikbâle teveccüh eder.

Hem mala ve câha karşı şiddetli bir hırs gösterir… Bakar ki; muvakkaten onun nezâretine verilmiş o fânî mal ve âfetli şöhret ve tehlikeli ve riyâya medâr olan câh, o şiddetli hırsa değmiyor. Ondan, hakîki câh olan merâtib-i maneviyeye ve derecât-ı kurbiyeye ve zâd-ı Âhirete ve hakîki mal olan a'mâl-i sâlihaya teveccüh eder. Fenâ haslet olan hırs-ı mecâzî ise, àlî bir haslet olan hırs-ı hakîkiye inkılâb eder.

Hem meselâ; şiddetli bir inâd ile; ehemmiyetsiz, zâil, fânî umûrlara karşı hissiyatını sarfeder. Bakar ki, bir dakika inâda değmeyen bir şeye, bir sene inâd ediyor. Hem zararlı, zehirli bir şeye inâd nâmına sebat eder. Bakar ki, bu kuvvetli his, böyle şeyler için verilmemiş. Onu onlara sarfetmek, hikmet ve hakikate münâfîdir. O şiddetli inâdı, o lüzumsuz umûr-u zâileye vermeyip, àlî ve bâkî olan hakàik-ı Îmâniyeye ve esâsât-ı İslâmiyeye ve hıdemât-ı uhreviyeye sarfeder. O haslet-i rezîle olan inâd-ı mecâzî, güzel ve àlî bir haslet olan hakîki inâda –yani hakta şiddetli sebata – inkılâb eder.

İşte şu üç misâl gibi, insanlar, insana verilen cihâzât-ı maneviyeyi, eğer nefsin ve dünyanın hesabıyla istimâl etse ve dünyada ebedî kalacak gibi gâfilâne davransa, ahlâk-ı rezîleye ve isrâfât ve abesiyete medâr olur. Eğer hafiflerini dünya umûruna.. ve şiddetlilerini vezâif-i uhreviyeye ve maneviyeye sarf etse, ahlâk-ı hamîdeye menşe', hikmet ve hakikate muvâfık olarak saâdet-i dâreyne medâr olur.

İşte tahmin ederim ki, nâsihlerin nasihatleri şu zamanda te'sirsiz kaldığının bir sebebi şudur ki; ahlâksız insanlara derler: “Hased etme! Hırs gösterme! Adâvet etme! İnâd etme! Dünyayı sevme!” Yani, fıtratını değiştir gibi zâhiren onlarca mâlâyutak bir teklifte bulunurlar. Eğer deseler ki: “Bunların yüzlerini hayırlı şeylere çeviriniz, mecrâlarını değiştiriniz.” Hem nasihat te'sir eder, hem dâire-i ihtiyarlarında bir emr-i teklif olur.

Râbian: Ulemâ-i İslâm ortasında “İslâm” ve “Îmân”ın farkları çok medâr-ı bahsolmuş. Bir kısmı, “ikisi birdir”, diğer kısmı, “ikisi bir değil, fakat biri birisiz olmaz” demişler ve bunun gibi çok muhtelif fikirler beyân etmişler. Ben şöyle bir fark anladım ki:

İslâmiyet, iltizamdır; îmân, iz'ândır. Tâbir-i diğerle: İslâmiyet, hakka tarafgirlik ve teslîm ve inkıyaddır; îmân ise, hakkı kabûl ve tasdiktir. Eskide bazı dinsizleri gördüm ki, ahkâm-ı Kur'âniyeye şiddetli tarafgirlik gösteriyorlardı. Demek o dinsiz, bir cihette Hakkın iltizamıyla İslâmiyete mazhardı; “dinsiz bir Müslüman” denilirdi. Sonra bazı mü'minleri gördüm ki, ahkâm-ı Kur'âniyeye tarafgirlik göstermiyorlar, iltizam etmiyorlar.. “gayr-ı müslim bir mü'min” tâbirine mazhar oluyorlar.

Acaba; İslâmiyetsiz îmân, medâr-ı necât olabilir mi?

Elcevab: Îmânsız İslâmiyet, sebeb-i necât olmadığı gibi; İslâmiyetsiz îmân da medâr-ı necât olamaz. Felillâhilhamdü ve'l-minnetü, Kur'ânın i'câz-ı manevîsinin feyziyle Risale-i Nur mîzanları, Din-i İslâmın ve hakàik-ı Kur'âniyenin meyvelerini ve neticelerini öyle bir tarzda göstermişlerdir ki, dinsiz dahi onları anlasa, tarafdâr olmamak kàbil değil. Hem îmân ve İslâmın delil ve bürhânlarını o derece kuvvetli göstermişlerdir ki, gayr-ı müslim dahi anlasa, herhalde tasdik edecektir. Gayr-ı müslim kaldığı hâlde, îmân eder. Evet Sözler, tûbâ-i Cennetin meyveleri gibi tatlı ve güzel olan îmân ve İslâmiyetin meyvelerini ve saâdet-i dâreynin mehâsini gibi hoş ve şirin, öyle neticelerini göstermişler ki, görenlere ve tanıyanlara nihâyetsiz bir tarafgirlik ve iltizam ve teslîm hissini verir. Ve silsile-i mevcûdât gibi kuvvetli ve zerrât gibi kesretli îmân ve İslâmın bürhânlarını göstermişler ki, nihâyetsiz bir iz'ân ve kuvvet-i îmân verirler.

Hattâ bazı defa Evrâd-ı Şah-ı Nakşibendîde, şehâdet getirdiğim vakit,عَلٰى ذٰلِكَ نَحْيَى وَعَلَيْهِ نَمُوتُ وَعَلَيْهِ نُبْعَثُ غَدًا dediğim zaman, nihâyetsiz bir tarafgirlik hissediyorum. Eğer bütün dünya bana verilse, bir hakikat-i îmâniyeyi fedâ edemiyorum. Bir hakikatin bir dakika aksini farzetmek, bana gayet elîm geliyor. Bütün dünya benim olsa, bir tek hakàik-ı îmâniyenin vücûd bulmasına bilâ-tereddüd vermesine, nefsim itâat ediyor.

وَآمَنَّا بِمَا اَرْسَلْتَ مِنْ رَسُولٍ وَآمَنَّا بِمَا اَنْزَلْتَ مِنْ كِتَابٍ فَصَدَّقْنَا

dediğim vakit nihâyetsiz bir kuvvet-i îmân hissediyorum. Hakàik-ı îmâniyenin herbirisinin aksini aklen muhâl telâkki ediyorum. Ehl-i dalâleti nihâyetsiz ebleh ve divâne görüyorum.

Senin vâlideynine pek çok selâm ve arz-ı hürmet ederim. Onlar da bana duâ etsinler. Sen benim kardeşim olduğun için, onlar da benim peder ve vâlidem hükmündedirler. Hem köyünüze, hususan senden “Sözler”i işitenlere umumen selâm ediyorum.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Said Nursî ∗∗∗