Mektubat

Ayetü'l-Kübra Risalesi On Altıncı Mertebe

26. bölüm / 54

Ayetü'l-Kübra Risalesi On Altıncı Mertebe

ÂYETÜ'L-KÜBRÂ RİSALESİNİN

RİSALET-İ AHMEDİYE’DEN BAHSEDEN

Onaltıncı Mertebesi

(Makam münâsebetiyle buraya ilhâk edilmiştir.)

Sonra, o dünya seyyahı kendi aklına dedi ki: Mâdem bu kâinâtın mevcûdâtıyla Mâlikimi ve Hàlık’ımı arıyorum; elbette herşeyden evvel bu mevcûdâtın en meşhûru ve a'dâsının tasdikiyle dahi en mükemmeli ve en büyük kumandanı ve en nâmdâr hâkimi ve sözce en yükseği ve akılca en parlağı ve ondört asrı fazileti ile ve Kur'ânı ile ışıklandıran Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı ziyaret etmek ve aradığımı ondan sormak için Asr-ı Saâdete gitmeliyiz diyerek, aklıyla beraber o asra girdi, gördü ki:

O asır, hakikaten, o Zât ile bir saâdet-i beşeriye asrı olmuş. Çünkü en bedevî ve en ümmî bir kavmi, getirdiği nur vâsıtasıyla, kısa bir zamanda dünyaya üstad ve hâkim eylemiş.

Hem kendi aklına dedi: Biz, en evvel, bu fevkalâde Zâtın bir derece kıymetini ve sözlerinin hakkâniyetini ve ihbarâtının doğruluğunu bilmeliyiz. Sonra Hàlık’ımızı ondan sormalıyız diyerek taharrîye başladı. Bulduğu hadsiz kat'î delillerden, burada, yalnız Dokuz küllîlerine birer kısa işâret edilecek.

Birincisi: Bu Zâtta –hattâ düşmanlarının tasdikiyle dahi– bütün güzel huyların ve hasletlerin bulunması, ﴾ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ ﴾ ﴿ وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمَى ﴿ âyetlerinin sarâhatiyle: Bir parmağının işâretiyle kamer iki parça olması ve bir avucu ile a'dâsının ordusuna attığı az bir toprak, umum o ordunun gözlerine girmesiyle kaçmaları ve susuz kalmış kendi ordusuna beş parmağından akan kevser gibi suyu kifâyet derecesinde içirmesi gibi; nass-ı kat'î ile ve bir kısmı tevâtür ile yüzer mu'cizâtın onun elinde zâhir olmasıdır. Bu mu'cizâtın üçyüzden ziyâde bir kısmı, Ondokuzuncu Mektûb Mu'cizât-ı Ahmediye (A.S.M.) nâmındaki hàrika ve kerâmetli bir risalede kat'î delilleriyle beraber beyân edildiğinden onları ona havâle ederek dedi ki: “Bu kadar ahlâk-ı hasene ve kemâlâtla beraber bu kadar mu'cizât-ı bâhiresi bulunan bir Zât elbette en doğru sözlüdür. Ahlâksızların işi olan hileye, yalana, yanlışa tenezzül etmesi kàbil değil.”

İkincisi: Elinde, bu kâinât sâhibinin bir fermânı bulunduğu ve o fermânı her asırda üçyüz milyondan ziyâde insanların onu kabûl ve tasdik ettikleri ve o fermân olan Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân’ın, yedi vecihle hàrika olmasıdır. Ve bu Kur'ânın, kırk vecihle mu'cize olduğunu ve Kâinât Hàlık’ının sözü bulunduğunu, kuvvetli delilleriyle beraber Yirmibeşinci Söz Mu'cizât-ı Kur'âniye nâmında ve Risale-i Nurun bir güneşi olan meşhûr bir risalede tafsîlen beyân edilmesinden, onu, ona havâle ederek dedi: “Böyle ayn-ı hak ve hakikat bir fermânın tercümânı ve tebliğ edicisi bir Zâtta (A.S.M.), fermâna cinayet ve fermân sâhibine hıyânet hükmünde olan yalan olamaz ve bulunamaz.”

Üçüncüsü: O Zât (A.S.M.), öyle bir Şerîat, bir İslâmiyet, bir ubûdiyet, bir duâ, bir dâvet, bir îmân ile meydâna çıkmış ki; onların ne misli var ne de olur. Ve onlardan daha mükemmel, ne bulunmuş ve ne de bulunur. Çünkü: Ümmî bir Zâtta zuhûr eden o Şerîat, ondört asrı ve nev'-i beşerin humsunu, âdilâne, hakkâniyet üzere, müdakkikàne hadsiz kanunlarıyla idare etmesi emsâl kabûl etmez.

Hem, ümmî bir Zâtın ef'âl ve akvâl ve ahvâlinden çıkan İslâmiyet, her asırda, üçyüz milyon insanın rehberi ve merci'i ve akıllarının muallimi ve mürşidi ve kalblerinin münevviri ve musaffisi ve nefislerinin mürebbîsi ve müzekkîsi ve rûhlarının medâr-ı inkişafatı ve mâden-i terakkiyâtı olması cihetiyle, misli olamaz ve olamamış.

Hem, dininde bulunan bütün ibâdâtın bütün envâ'ında en ileri olması ve herkesten ziyâde takvâda bulunması ve Allah’tan korkması ve fevkalâde dâimî mücâhedât ve dağdağalar içinde tam tamına ubûdiyetin en ince esrârına kadar mürâatı ve hiç kimseyi taklid etmeyerek tam mânâsıyla mübtediyâne fakat mükemmel olarak, ibtidâ ve intihayı birleştirerek yapması; elbette misli görülmez ve görülmemiş.

Hem binler duâ ve münâcâtlarından yalnız Cevşenü'l-Kebîr ile, öyle bir mârifet-i Rabbâniye ile, öyle bir derecede Rabbini tavsif ediyor ki; o zamandan beri gelen ehl-i mârifet ve ehl-i velâyet, telâhuk-u efkâr ile beraber, ne o mertebe-i mârifete ve ne de o derece-i tavsife yetişememeleri gösteriyor ki; duâda dahi onun misli yoktur. Risale-i Münâcâtın başında, Cevşenü'l-Kebîr’in doksandokuz fıkrasından bir fıkranın kısacık bir meâlinin beyân edildiği yere bakan adam, Cevşenin dahi misli yoktur diyecek.

Hem, tebliğ-i risalette ve nâsı hakka dâvette o derece metânet ve sebat ve cesâret göstermiş ki; büyük devletler büyük dinler, hattâ kavim ve kabilesi ve amucası ona şiddetli adâvet ettikleri hâlde; zerre mikdar bir eser-i tereddüd, bir telâş, bir korkaklık göstermemesi ve tek başıyla bütün dünyaya meydân okuması ve başa da çıkarması ve İslâmiyeti dünyanın başına geçirmesi isbât eder ki, tebliğ ve dâvette dahi misli olmamış ve olamaz.

Hem îmânda, öyle fevkalâde bir kuvvet ve hàrika bir yakìn ve mu'cizâne bir inkişaf ve cihanı ışıklandıran bir ulvî i'tikàd taşımış ki, o zamanın hükümrânı olan bütün efkârı ve akîdeleri ve hükemânın hikmetleri ve rûhâni reislerin ilimleri ona muârız ve muhâlif ve münkir oldukları hâlde; onun ne yakìnine, ne i'tikàdına, ne i'timâdına, ne itmi'nânına hiçbir şübhe, hiçbir tereddüd, hiçbir za'f, hiçbir vesvese vermemesi ve maneviyatta ve merâtib-i îmâniyede terakkî eden başta sahâbeler bütün ehl-i velâyet, her vakit, Onun mertebe-i îmânından feyz almaları ve Onu en yüksek derecede bulmaları, bilbedâhe gösterir ki; îmânı dahi emsâlsizdir.

İşte, böyle emsâlsiz bir Şerîat ve misilsiz bir İslâmiyet ve hàrika bir ubûdiyet ve fevkalâde bir duâ ve cihan-pesendâne bir dâvet ve mu'cizâne bir îmân sâhibinde, elbette hiçbir cihetle yalan olamaz ve aldatmaz diye anladı ve aklı dahi tasdik etti.

Dördüncüsü: Enbiyâların icmâı, nasıl ki vücûd ve vahdâniyet-i İlâhiyeye gayet kuvvetli bir delildir; öyle de, bu Zâtın doğruluğuna ve risaletine gayet sağlam bir şehâdettir. Çünkü: Enbiyâ Aleyhimüsselâm’ın doğruluklarına ve peygamber olmalarına medâr olan ne kadar kudsî sıfatlar mu'cizeler ve vazifeler varsa, o Zâtta en ileride olduğu tarihçe musaddaktır. Demek onlar, nasıl ki, lisân-ı kàl ile; Tevrat, İncil ve Zebûr ve suhuflarında bu Zât’ın geleceğini haber verip insanlara beşâret vermişler ki, kütüb-ü mukaddesenin o beşâretli işârâtından yirmiden fazla ve pek zâhir bir kısmı, Ondokuzuncu Mektûb’da güzelce beyân ve isbât edilmiş. Öyle de, lisân-ı hâlleriyle, yani nübüvvetleriyle ve mu'cizeleriyle, kendi mesleklerinde ve vazifelerinde en ileri, en mükemmel olan bu Zâtı tasdik edip da'vâsını imza ediyorlar ve lisân-ı kàl ve icmâ ile vahdâniyete delâlet ettikleri gibi, lisân-ı hâl ve ittifakla, bu Zâtın sâdıkıyetine şehâdet ediyorlar diye anladı.

Beşincisi: Bu Zâtın düsturlarıyla ve terbiyeti ve tebaiyetiyle ve arkasında gitmeleriyle; hakka, hakikate, kemâlâta, kerâmâta, keşfiyâta, müşâhedâta yetişen binler evliyâ, vahdâniyete delâlet ettikleri gibi; üstadları olan bu Zâtın sâdıkıyetine ve risaletine, icmâ ve ittifak ile şehâdet ediyorlar. Ve âlem-i gaybdan verdiği haberlerin bir kısmını, nur-u velâyetle müşâhede etmeleri; ve umumunu, nur-u îmânla, ya ilmel­yakìn veya aynelyakìn veya hakkalyakìn sûretinde i'tikàd ve tasdik etmeleri; üstadları olan bu Zâtın derece-i hakkâniyet ve sâdıkıyetini güneş gibi gösterdiğini gördü.

Altıncısı: Bu Zâtın ümmîliğiyle beraber; getirdiği hakàik-ı kudsiye ve ihtirâ' ettiği ulûm-u àliye ve keşfettiği mârifet-i İlâhiyenin dersiyle ve ta'limiyle, mertebe-i ilmiyede en yüksek makama yetişen milyonlar asfiyâ-i müdakkikîn ve sıddıkîn-i muhakkìkîn ve dâhî-i hükemâ-i mü'minîn bu Zâtın üssü'l-esâs da'vâsı olan vahdâniyeti kuvvetli bürhânlarıyla bil'ittifak isbât ve tasdik ettikleri gibi; bu muallim-i ekberin ve bu üstad-ı a'zamın hakkâniyetine ve sözlerinin hakikat olduğuna ittifakla şehâdetleri, gündüz gibi bir hüccet-i risaleti ve sâdıkıyetidir. Meselâ Risale-i Nur, yüz parçasıyla, sadâkatinin bir tek bürhânıdır.

Yedincisi: Âl ve ashâb nâmında nev'-i beşerin Enbiyâdan sonra ferâset ve dirayet ve kemâlâtla en meşhûr, en muhterem, en nâmdârı, en dindar, en keskin nazarlı tâife-i azîmesi, kemâl-i merak ile ve gayet dikkat ve nihâyet ciddiyetle bu Zâtın bütün gizli ve âşikâr hâllerini ve fikirlerini ve vaziyetlerini taharrî ve teftiş ve tedkik etmeleri neticesinde; bu Zâtın, dünyada en sâdık ve en yüksek ve en haklı ve hakikatli olduğuna ittifakla icmâ ile sarsılmaz tasdikleri ve kuvvetli îmânları, güneşin ziyâsına delâlet eden gündüz gibi bir delildir, diye anladı.

Sekizincisi: Bu kâinât, nasıl ki kendini icâd ve idare ve tertib eden ve tasvir ve takdir ve tedbir ile bir saray gibi, bir kitab gibi, bir sergi gibi, bir temâşâgâh gibi tasarruf eden sâni'ine ve kâtibine ve nakkàşına delâlet eder; öyle de: Kâinâtın hilkatindeki makàsıd-ı İlâhiyeyi bilecek ve bildirecek ve tahavvülâtındaki Rabbânî hikmetleri ta'lim edecek ve vazifedârâne harekâtındaki neticeleri ders verecek ve mâhiyetindeki kıymetini ve içindeki mevcûdâtın kemâlâtını ilân edecek ve o kitab-ı kebîrin mânâlarını ifâde edecek bir yüksek dellâl, bir doğru keşşâf, bir muhakkìk üstad ve bir sâdık muallim istediği ve iktiza ettiği ve herhalde bulunmasına delâlet ettiği cihetle; elbette bu vazifeleri herkesten ziyâde yapan bu Zâtın hakkâniyetine ve bu kâinât Hàlık’ının en yüksek ve sâdık bir memuru olduğuna şehâdet ettiğini bildi.

Dokuzuncusu: Mâdem bu san'atlı ve hikmetli masnûâtıyla kendi hünerlerini ve san'atkârlığının kemâlâtını teşhîr etmek ve bu süslü ve zînetli nihâyetsiz mahlûkatıyla kendini tanıttırmak ve sevdirmek ve bu lezzetli ve kıymetli hesabsız ni'metleriyle kendine teşekkür ve hamd ettirmek ve bu şefkatli ve himâyetli umumî terbiye ve iâşe ile hattâ ağızların en ince zevklerini ve iştihâların her nev'ini tatmin edecek bir sûrette ihzar edilen Rabbânî it'âmlar ve ziyâfetlerle, kendi rubûbiyetine karşı minnetdârâne, müteşekkirâne ve perestişkârâne ibâdet ettirmek ve mevsimlerin tebdili ve gece ve gündüzün tahvîli ve ihtilâfı gibi, azametli ve haşmetli tasarrufât ve icraat ve dehşetli ve hikmetli fa'âliyet ve hallâkıyet ile kendi ulûhiyetini izhâr ederek, o ulûhiyete karşı îmân ve teslîm ve inkıyad ve itâat ettirmek ve her vakit iyiliği ve iyileri himâye ve fenâlığı ve fenâları izâle ve semâvî tokatlarla zâlimleri ve yalancıları imha etmek cihetiyle, hakkâniyet ve adâletini göstermek isteyen perde arkasında birisi var.

Elbette ve herhalde, o gaybî Zâtın yanında en sevgili mahlûku ve en doğru abdi onun mezkûr maksadlarına tam hizmet ederek, hilkat-ı kâinâtın tılsımını ve muammâsını hall ve keşfeden ve dâima o Hàlık’ının nâmına hareket eden ve O’ndan istimdâd eden ve muvaffakıyet isteyen ve Onun tarafından imdâda ve tevfike mazhar olan Muhammed-i Kureyşî (A.S.M.) denilen bu Zât olacak.

Hem aklına dedi: Mâdem bu mezkûr dokuz hakikatler bu Zâtın sıdkına şehâdet ederler; elbette bu âdem, Benî Âdemin medâr-ı şerefi ve bu âlemin medâr-ı iftiharıdır ve Ona, “Fahr-i Âlem” ve “Şeref-i Benî Âdem” denilmesi pek lâyıktır ve onun elinde bulunan fermân-ı Rahmânî olan Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın haşmet-i saltanat-ı maneviyesinin nısf-ı arzı istilâsı ve şahsî kemâlâtı ve yüksek hasletleri gösteriyor ki; bu âlemde en mühim Zât budur, Hàlık’ımız hakkında en mühim söz Onundur.

İşte gel, bak! Bu hàrika Zâtın yüzer zâhir ve bâhir kat'î mu'cizelerinin kuvvetine ve dinindeki binler àlî ve esâslı hakikatlerine istinâden, bütün da'vâlarının esâsı ve bütün hayatının gayesi, Vâcibü'l-Vücûd’un vücûduna ve vahdetine ve sıfâtına ve esmâsına delâlet ve şehâdet ve o Vâcibü'l-Vücûdu isbât ve ilân ve i'lâm etmektir.

Demek bu kâinâtın bir manevî güneşi ve Hàlık’ımızın en parlak bürhânı bu Habîbullâh denilen Zâttır ki; Onun şehâdetini te'yid ve tasdik ve imza eden aldanmaz ve aldatmaz üç büyük icmâ var.

Birincisi: “Eğer perde-i gayb açılsa yakìnim ziyâdeleşmeyecek” diyen İmâm-ı Ali (Radıyallahu Anh) ve yerde iken Arş-ı A'zamı ve İsrâfil’in azamet-i heykelini temâşâ eden Gavs-ı A'zam (K.S.) gibi keskin nazar ve gayb-bîn gözleri bulunan binler aktâb ve evliyâ-i azîmeyi câmi' ve Âl-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm nâmıyla şöhret-şiâr-ı âlem olan cemâat-i nurâniyenin icmâ ile tasdikleridir.

İkincisi: Bedevî bir kavim ve ümmî bir muhîtte, hayat-ı ictimâiyeden ve efkâr-ı siyâsiyeden hàlî ve kitapsız ve fetret asrının karanlıklarında bulunan ve pek az bir zamanda en medenî ve ma'lûmâtlı ve hayat-ı ictimâiyede ve siyâsiyede en ileri olan milletlere ve hükûmetlere üstad ve rehber ve diplomat ve hâkim-i âdil olarak; şarktan garba kadar cihan-pesendâne idare eden ve “Sahâbe” nâmıyla dünyada nâmdâr olan cemâat-i meşhûrenin ittifak ile, can ve mallarını, peder ve aşîretlerini fedâ ettiren bir kuvvetli îmân ile tasdikleridir.

Üçüncüsü: Her asırda binlerle efrâdı bulunan ve her fende dâhiyâne ileri giden ve muhtelif mesleklerde çalışan ve ümmetinde yetişen hadsiz muhakkìk ve mütebahhir ulemâsının cemâat-i uzmâsının, tevâfuk ile ve ilmelyakìn derecesinde tasdikleridir. Demek bu Zâtın vahdâniyete şehâdeti; şahsî ve cüz'î değil, belki, umumî ve küllî ve sarsılmaz ve bütün şeytanlar toplansa, karşısına hiçbir cihetle çıkamaz bir şehâdettir diye hükmetti.

İşte, Asr-ı Saâdet’te aklıyla beraber seyahat eden dünya misâfiri ve hayat yolcusunun o medrese-i nurâniyeden aldığı derse kısa bir işâret olarak, Birinci Makamın onaltıncı mertebesinde böyle:

لَااِلٰهَاِلَّااللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ الَّذِى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ فَخْرُ الْعَالَمِ وَشَرَفُ نَوْعِ بَنِى آدَمَ بِعَظَمَةِ سَلْطَنَةِ قُرْآنِهِ وَحِشْمَةِ وُسْعَةِ دِينِهِ وَكَثْرَةِ كَمَالَاتِهِ وَعُلْوِيَّةِ اَخْلَاقِهِ حَتَّى بِتَصْدِيقِ اَعْدَائِهِ وَكَذَا شَهِدَ وَبَرْهَنَ بِقُوَّةِ مِئَاتِ الْمُعْجِزَاتِ الظَّاهِرَاتِ الْبَاهِرَاتِ الْمُصَدِّقَةِ الْمُصَدَّقَةِ وَبِقُوَّةِ آلَافِ حَقَائِقِ دِينِهِ السَّاطِعَةِ الْقَاطِعَةِ بِاِجْمَاعِ آلِهِ ذَوِى الْاَنْوَارِ وَبِاِتِّفَاقِ اَصْحَابِهِ ذَوِى الْاَبْصَارِ وَبِتَوَافُقِ مُحَقِّقِى اُمَّتِهِ ذَوِى الْبَرَاهِينِ وَالْبَصَائِرِ النَّوَّارَةِ

denilmiştir.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Said Nursî ∗∗∗