Mektubat

Yirmisekizinci Mektûb — Sekizinci Risale Olan Sekizinci Mesele

40. bölüm / 54

Sekizinci Risale Olan Sekizinci Mesele

Sekizinci Risale Olan Sekizinci Mes'ele

[Şu mes'ele altı suâlin cevabı olup “Sekiz Nükte”dir.]

Birinci Nükte

Birinci Nükte: Bir dest-i inâyet altında Hizmet-i Kur'âniyede istihdam edildiğimize dair çok envâ'-ı işârât-ı gaybiyeyi hissettik ve bazılarını gösterdik. Şimdi o işârâtın bir yenisi daha şudur ki: Ekser Sözler’de, tevâfukât-ı gaybiye var (Hâşiye) <ft3>[^5]</ft3>. Ezcümle: “Resûl-i Ekrem” kelimesinde ve “Aleyhissalâtü Vesselâm” ibaresinde ve “Kur'ân” lafz-ı mübârekesinde, bir nev'i cilve-i i'câz temessül ettiğine bir işâret var. İşârât-ı gaybiye, ne kadar gizli ve zaîf de olsa, hizmetin makbûliyetine ve mes'elelerin hakkâniyetine delâlet ettiği için, bence çok ehemmiyetlidir ve çok kuvvetlidir. Hem gururumu kırar ve sırf bir tercümân olduğumu kat'iyyen bana gösterdi. Hem hiç medâr-ı iftihar benim için bir şey bırakmıyor; yalnız medâr-ı şükrân olan şeyleri gösteriyor. Hem mâdem Kur'âna aittir ve i'câz-ı Kur'ân hesabına geçiyor ve kat'iyyen cüz'-ü ihtiyarîmiz karışmıyor ve hizmette tenbellik edenleri teşvik ediyor ve risalenin hak olduğuna kanâat veriyor ve bizlere bir nev'i ikram-ı İlâhîdir ve izhârı tahdîs-i ni'mettir ve aklı gözüne inmiş mütemerridleri iskât ediyor; elbette izhârı lâzımdır, inşâallâh zararsızdır.

[^5]:(Hâşiye) Tevâfukât ise, ittifaka işârettir; ittifak ise, ittihâda emâredir, vahdete alâmettir; vahdet ise, tevhidi gösterir; tevhid ise, Kur'ânın dört esâsından en büyük esâsıdır.

İşte şu işârât-ı gaybiyenin birisi de şudur ki: Cenâb-ı Hak, kemâl-i rahmet ve kereminden, Kur'âna ve îmâna hizmet ile meşgul olan bizleri teşvik ve kulûbumuzu tatmin için; bir ikram-ı Rabbânî ve bir ihsân-ı İlâhî sûretinde hizmetimizin makbûliyetine alâmet ve yazdığımız hak olduğuna işâret-i gaybiye nev'inden, bütün risalelerimizde ve bilhassa Mu'cizât-ı Ahmediye ve İ'câz-ı Kur'ân ve Pencereler Risalelerinde, tevâfukât-ı gaybiye nev'inden bir letâfet ihsân etmiştir. Yani, bir sahifede, misil olarak gelen kelimeleri birbirine baktırıyor. Bunda bir işâret-i gaybiye veriliyor ki; bir irâde-i gaybî ile tanzim edilir.. “İhtiyarınıza ve şuûrunuza güvenmeyiniz. İhtiyarınızın haberi olmadan ve şuûrunuz yetişmeden, hàrika nakışlar ve intizamlar yapılıyor...” Bâhusus Mu'cizât-ı Ahmediye Risalesinde lafz-ı Resûl-i Ekrem ve lafz-ı salavât bir âyine hükmüne geçip, o tevâfukât-ı gaybiye işâretini sarîh gösteriyor.

Yeni, acemî bir müstensihin yazısında, beş sahife müstesnâ, mütebâki ikiyüzden fazla salavât-ı şerîfe birbirine muvâzi olarak bakıyorlar.

Şu tevâfukât ise; şuûrsuz yalnız on adedde bir-iki tevâfuka sebeb olabilen tesâdüfün işi olmadığı gibi, san'atta mehâretsiz, yalnız mânâya hasr-ı nazar ederek gayet sür'atle bir-iki saatte otuz-kırk sahifeyi te'lif eden ve kendi yazmayan ve yazdıran benim gibi bir bîçârenin düşünüşü dahi elbette değildir.

İşte altı sene sonra, yine Kur'ânın irşadıyla ve İşârâtü'l-İ'câz olan tefsirin dokuz اِنَّا nın tevâfuk sûretiyle gelen irşadıyla sonra muttali' olmuşum. Müstensihler ise, benden işittikleri vakit hayret içinde hayrette kaldılar. Nasıl ki lafz-ı Resûl-i Ekrem ve lafz-ı salavât, Ondokuzuncu Mektûb’da, Mu'cizât-ı Ahmediye’nin bir nev'inin, bir nev'i küçük âyinesi hükmüne geçti, öyle de; Yirmibeşinci Söz olan i'câz-ı Kur'ânda ve Ondokuzuncu Mektûbun Onsekizinci İşâretinde lafz-ı Kur'ân dahi; kırk tabakadan, yalnız gözüne i'timâd eden tabakasına karşı, bir nev'i mu'cizât-ı Kur'âniyenin, o nev'in kırk cüz'ünden bir cüz'ü tevâfukât-ı gaybiye sûretinde bütün risalelerde tecellî etmekle beraber, o cüz'ün kırk cüz'ünden bir cüz'ü, lafz-ı Kur'ân içinde tezâhür etmiş. Şöyle ki:

Yirmibeşinci Söz’de ve Ondokuzuncu Mektûb’un Onsekizinci İşâretinde; yüz defa “Kur'ân” lafzı tekerrür etmiş; pek nâdir olarak bir-iki kelime haric kalmış, mütebâkisi, bütün birbirine bakıyor... İşte meselâ, İkinci Şuâ’nın kırküçüncü sahifesinde yedi “Kur'ân” lafzı var, birbirine bakıyor. Ve sahife ellialtıda; sekizi birbirine bakıyor, yalnız dokuzuncu müstesnâ kalmış. İşte şu –şimdi gözümüzün önünde– altmışdokuzuncu sahifedeki beş lafz-ı Kur'ân, birbirine bakıyor. Ve hâkezâ... Bütün sahifelerde gelen mükerrer lafz-ı Kur'ân birbirine bakıyor. Pek nâdir olarak, beş-altı taneden bir tane haric kalıyor. Sâir tevâfukât ise –işte gözümüzün önünde– sahife otuzüçte, onbeş aded اَمْ lafzı var; ondördü birbirine bakıyor. Hem gözümüzün önünde şu sahifede dokuz “îmân” lafzı var, birbirine bakıyor; yalnız birisi, müstensihin fâsıla vermesiyle az inhiraf etmiş. Hem şu –gözümüzün önündeki– sahifede iki “mahbûb” var; biri üçüncü satırda, biri onbeşinci satırdadır; kemâl-i mîzanla birbirine bakıyor. Onların ortasında dört “aşk” dizilmiş, birbirine bakıyorlar. Daha sâir tevâfukât-ı gaybiye bunlara kıyâs edilsin... Hangi müstensih olursa olsun; satırları, sahifeleri ne şekilde olursa olsun; alâ-külli hâl, bu tevâfukât-ı gaybiye öyle bir derecede var ki; şübhe bırakmıyor ki, ne tesâdüfün işi ve ne de müellifin ve müstensihlerin düşünüşüdür. Fakat bazı hatta daha ziyâde tevâfukât göze çarpıyor. Demek, şu risalelere mahsûs bir hatt-ı hakîki vardır. Bazıları, o hatta yakınlaşıyor. Garâibdendir ki, en mâhir müstensihlerin değil, belki acemîlerin yazılarında daha ziyâde görülür... Bundan anlaşılıyor ki; Kur'ânın bir nev'i tefsiri olan Sözler’deki hüner ve zarâfet ve meziyet kimsenin değil; belki muntazam, güzel hakàik-ı Kur'âniyenin mübârek kàmetlerine yakışacak mevzûn, muntazam üslûb libâsları, kimsenin ihtiyar ve şuûruyla biçilmez ve kesilmez; belki, onların vücûdudur ki, öyle ister ve bir dest-i gaybîdir ki, o kàmete göre keser, biçer, giydirir. Biz ise, içinde bir tercümân, bir hizmetkârız.

........................

Dördüncü Nükte

Dördüncü Nükte: Beş-altı suâli tazammun eden birinci suâlinizde: “Meydân-ı haşre cem' ve keyfiyet nasıl ve üryan mı olacak? Ve dostlarla görüşmek için ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı şefâat için nasıl bulacağız? Hadsiz insanlarla bir tek Zât nasıl görüşecek? Ehl-i Cennet ve Cehennemin libâsları nasıl olacak? Ve bize kim yol gösterecek?” diyorsunuz...

Elcevab: Şu suâlin cevabı, gayet mükemmel ve vâzıh olarak, kütüb-ü ehâdîsiyede vardır. Meşreb ve mesleğimize ait yalnız bir-iki nükteyi söyleyeceğiz. Şöyle ki:

Evvelâ: Bir mektûbda; meydân-ı haşir, küre-i arzın medâr-ı senevîsinde olduğunu ve küre-i arz, şimdiden manevî mahsulâtını o meydânın elvâhlarına gönderdiği gibi; senevî hareketiyle, bir dâire-i vücûdun temessül ve o dâire-i vücûdun mahsulâtıyla, bir meydân-ı haşrin teşekkülüne bir mebde' olduğu ve küre-i arz denilen şu sefîne-i Rabbâniyenin merkezindeki Cehennem-i suğrâyı, Cehennem-i Kübrâya boşalttığı gibi; sekenesini de, meydân-ı haşre boşaltacağı beyân edilmiştir.

Sâniyen: Onuncu ve Yirmidokuzuncu Sözler başta olarak sâir Sözlerde, gayet kat'î bir sûrette o haşrin; meydânıyla beraber vücûdu kat'î olarak isbât edilmiştir.

Sâlisen: Görüşmek ise, Onaltıncı Söz’de ve Otuzbir ve Otuziki’de, kat'iyyen isbât edilmiştir ki; bir zât, nurâniyet sırrıyla, bir dakikada binler yerde bulunup, milyonlar adamlarla görüşebilir.

Râbian: Cenâb-ı Hak, insandan başka zîrûh mahlûkatına fıtrî birer libâs giydirdiği gibi; meydân-ı haşirde sun'î libâslardan üryan olarak, fakat fıtrî bir libâs giydirmesi, ism-i Hakîm muktezâsıdır. Dünyada sun'î libâsın hikmeti, yalnız soğuk ve sıcaktan muhâfaza ve zînet ve setr-i avrete münhasır değildir; belki mühim bir hikmeti, insanın sâir nev'ilerdeki tasarruf ve münâsebetine ve kumandanlığına işâret eden bir fihriste ve bir liste hükmündedir. Yoksa, kolay ve ucuz fıtrî bir libâs giydirebilirdi. Çünkü bu hikmet olmazsa; muhtelif paçavraları vücûduna sarıp giyen insan şuûrlu hayvanatın nazarında ve onlara nisbeten bir maskara olur, ma'nen onları güldürür. Meydân-ı haşirde, o hikmet ve münâsebet yok. O liste de olmaması lâzım gelir.

Hâmisen: Rehber ise, senin gibi Kur'ânın nuru altına girenlere, Kur'ândır. ﴾ الٓمٓ ﴿ lerin ﴾ الٓرٰ ﴿ ların ﴾ حٓمٰ ﴿ lerin başlarına bak, anla ki: Kur'ân ne kadar makbûl bir şefâatçi, ne kadar doğru bir rehber, ne kadar kudsî bir nur olduğunu gör!

Sâdisen: Ehl-i Cennet ve ehl-i Cehennemin libâsları ise, Yirmisekizinci Söz’de hûrilerin yetmiş hulle giymesine dair beyân edilen düstur burada da cârîdir. Şöyle ki:

Ehl-i Cennet olan bir insan, Cennet’in her nev'inden her vakit istifade etmek, elbette arzu eder. Cennetin, gayet muhtelif envâ'-ı mehâsini var. Her vakit, bütün Cennetin envâ'ıyla mübâşeret eder. Öyle ise: Cennetin mehâsininin nümûnelerini, küçük bir mikyâsta, kendine ve hûrilerine giydirir, kendisi ve hûrileri, birer küçük Cennet hükmüne geçer.

Nasıl ki bir insan, bir memlekette münteşir bulunan çiçekler envâ'ını, nümûnegâh küçük bir bahçesinde cem'eder ve bir dükkâncı, bütün mallarındaki nümûneleri bir listede cem'eder ve bir insan, tasarruf ettiği ve hükmettiği ve münâsebetdâr olduğu envâ'-ı mahlûkatın nümûnelerini, kendine bir elbise ve bir levâzımat-ı beytiye yapıyor, öyle de: Ehl-i Cennet olan bir insan, hususan bütün duygularıyla ve cihâzât-ı maneviyesiyle ubûdiyet etmiş ve Cennetin lezâizine istihkak kesbetmiş ise; herbir duygusunu memnun edecek, herbir cihâzâtını okşayacak, herbir letâifini zevklendirecek bir tarzda; Cennetin herbir nev'inden birer mehâsini gösterecek bir tarz-ı libâsı, kendilerine ve hûrilerine, Rahmet-i İlâhiye tarafından giydirilecek. Ve o müteaddid hulleler; bir cinsten, bir nev'iden olmadığına delil, şu meâldeki hadîstir ki: “Hûriler yetmiş hulle giydikleri hâlde, bacaklarındaki ilikleri görünür, setretmiyor.” Demek en üstündeki hulleden, tâ en alttaki hulleye kadar; ayrı ayrı mehâsinle, ayrı ayrı tarzda, hissiyatı ve duyguları zevklendirecek, memnun edecek mertebeler var.

Ehl-i Cehennem ise; nasıl ki dünyada gözüyle, kulağıyla, kalbiyle, eliyle, aklıyla ve hâkezâ.. bütün cihâzâtıyla günahlar işlemiş; elbette Cehennemde onlara göre elem verecek, azâb çektirecek ve küçük bir Cehennem hükmüne gelecek muhtelifü'l-cins parçalardan yapılmış elbise giydirilmek, hikmete ve adâlete münâfî görünmüyor.

Beşinci Nükte

Beşinci Nükte: Suâl ediyorsunuz ki: Zaman-ı fetrette, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ecdâdı bir din ile mütedeyyin mi idiler?

Elcevab: Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm’ın, bilâhare gaflet ve manevî zulümât perdeleri altında kalan ve hususî bazı insanlarda cereyan eden bâkiye-i dini ile mütedeyyin olduğuna rivâyât vardır. Elbette Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm’dan gelen ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı netice veren bir silsile-i nurâniyeyi teşkil eden efrâd, elbette, din-i hak nurundan lâkayd kalmamışlar ve zulümât-ı küfre mağlûb olmamışlar. Fakat zaman-ı fetrette ﴾ وَمَا كُنَّا مُعَذِّبِينَ حَتَّى نَبْعَثَ رَسُولاً ﴿ sırrıyla; ehl-i fetret, ehl-i necâttırlar. Bil'ittifak, teferruâttaki hatîâtlarından muâhezeleri yoktur. İmâm-ı Şâfiî ve İmâm-ı Eş'arîce, küfre de girse, usûl-i îmânîde bulunmazsa, yine ehl-i necâttır. Çünkü; teklif-i İlâhî irsâl ile olur ve irsâl dahi, ıttılâ' ile teklif takarrür eder. Mâdem gaflet ve mürûr-u zaman, enbiyâ-i sâlifenin dinlerini setretmiş; o ehl-i fetret zamanına hüccet olamaz. İtâat etse sevâb görür, etmezse azâb görmez. Çünkü mahfî kaldığı için hüccet olamaz.

Altıncı Nükte

Altıncı Nükte: Dersiniz ki: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ecdâdlarından Nebî gelmiş midir?

Elcevab: Hazret-i İsmail Aleyhisselâm’dan sonra bir nass-ı kat'î yoktur. Ecdâdlarından olmayan, yalnız Hâlid İbn-i Sinan ve Hanzale nâmında iki nebî gelmiştir. Fakat ecdâd-ı Nebîden, Kâ'b İbn-i Lüeyy’in meşhûr ve sarîh ve tansîs tarzındaki bu şiiri ki:

عَلٰى غَفْلَةٍ يَاْتِى النَّبِىُّ مُحَمَّدٌ ❀ فَيُخْبِرُ اَخْبَارًا صَدُوقًا خَبِيرُهَا

demesi, mu'cizekârâne ve nübüvvetdârâne bir söze benzer. İmâm-ı Rabbânî, hem delile, hem keşfe istinâden demiş ki: “Hindistan’da çok nebîler gelmiştir. Fakat bazılarının ya hiç ümmeti olmamış veyâhut mahdûd birkaç adama münhasır kaldığı için iştihâr bulmamışlar veyâhut nebî ismi verilmemiş.”

İşte, İmâm’ın bu düsturuna binâen, ecdâd-ı Nebîden bu nev'i nebîlerin bulunması mümkün...

Yedinci Nükte

Yedinci Nükte: Diyorsunuz ki: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın peder ve vâlideleri ve ceddi Abdülmuttalib’in îmânları hakkında akvâ ve esahh olan haber hangisidir?

Elcevab: Yeni Said on senedir yanında başka kitapları bulundurmuyor; “Bana Kur'ân yeter” diyor. Böyle teferruât mesâilinde, bütün kütüb-ü ehâdîsi tedkik edip, en akvâsını yazmağa vaktim müsâade etmiyor. Yalnız bu kadar derim ki: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın peder ve vâlideleri, ehl-i necâttır ve ehl-i Cennettir ve ehl-i îmândır. Cenâb-ı Hak, Habîb-i Ekreminin mübârek kalbini ve o kalbin taşıdığı ferzendâne şefkatini, elbette rencîde etmez.

Eğer denilse: Mâdem öyledir; neden onlar Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a îmâna muvaffak olamadılar? Neden bi'setine yetişemediler?

Elcevab: Cenâb-ı Hak, Habîb-i Ekreminin peder ve vâlidesini, kendi keremiyle, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ferzendâne hissini memnun etmek için, vâlideynini minnet altında bulundurmuyor. Vâlideynlik mertebesinden, manevî evlâd mertebesine getirmemek için; hàlis kendi minnet-i rubûbiyeti altına alıp, onları mes'ûd etmek ve Habîb-i Ekremini de memnun etmekliği rahmeti iktiza etmiş ki, vâlideynini ve ceddini, ona zâhirî ümmet etmemiş. Fakat ümmetin meziyetini, faziletini, saâdetini onlara ihsân etmiştir. Evet, àlî bir müşîrin; yüzbaşı rütbesinde olan pederi, huzuruna girmesi; birbirine zıd iki hissin taht-ı te'sirinde bulunur. Pâdişah, o müşîr olan Yâver-i Ekremine merhameten, pederini Onun maiyetine vermiyor.

Sekizinci Nükte

Sekizinci Nükte: Diyorsunuz ki: Amcası Ebû Tâlib’in îmânı hakkında esahh nedir?

Elcevab: Ehl-i Teşeyyu, îmânına kàil; Ehl-i Sünnet’in ekserîsi, îmânına kàil değiller. Fakat benim kalbime gelen budur ki: Ebû Tâlib, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risaletini değil; şahsını, zâtını gayet ciddi severdi. Onun –o gayet ciddi– o şahsî şefkati ve muhabbeti, elbette zâyi'e gitmeyecektir. Evet, ciddi bir sûrette Cenâb-ı Hakk’ın Habîb-i Ekremini sevmiş ve himâye etmiş ve tarafdârlık göstermiş olan Ebû Tâlib’in; inkâra ve inâda değil, belki hicâb ve asabiyet-i kavmiye gibi hissiyata binâen, makbûl bir îmân getirmemesi üzerine Cehenneme gitse de; yine Cehennem içinde bir nev'i hususî Cenneti, onun hasenâtına mükâfâten halkedebilir. Kışta bazı yerde baharı halkettiği ve zindânda –uyku vâsıtasıyla– bazı adamlara zindânı saraya çevirdiği gibi, hususî Cehennemi, hususî bir nev'i Cennete çevirebilir.

وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ ❀ لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ

﴿ سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ ﴾ ∗∗∗