Mektubat

Birinci Mesele-i Mühimme

18. bölüm / 54

Onsekizinci Mektûb

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

(BU MEKTÛB “ÜÇ MES'ELE-İ MÜHİMME”DİR.)

Birinci Mesele-i Mühimme

BİRİNCİ MES'ELE-İ MÜHİMME: “Fütûhât-ı Mekkiye” sâhibi Muhyiddin-i Arabî (K.S.) ve “İnsan-ı Kâmil” denilen meşhûr bir kitabın sâhibi Seyyid Abdülkerim (K.S.) gibi evliyâ-i meşhûre, küre-i arzın tabakàt-ı seb'asından ve Kaf Dağı arkasındaki arz-ı beyzâdan ve Fütûhât’ta Meşmeşiye dedikleri acâipten bahsediyorlar, “gördük” diyorlar. Acaba bunların dedikleri doğru mudur? Doğru ise; hâlbuki, bu yerlerin yerde yerleri yoktur. Hem coğrafya ve fen onların bu dediklerini kabûl edemiyor. Eğer doğru olmazsa, bunlar nasıl velî olabilirler? Böyle hilâf-ı vâki ve hilâf-ı hak söyleyen nasıl ehl-i hakikat olabilir?

Elcevab: Onlar ehl-i hak ve hakikattirler; hem ehl-i velâyet ve şühûddurlar. Gördüklerini doğru görmüşler, fakat ihâtasız olan hâlet-i şühûdda ve rüya gibi rü'yetlerini tâbirde verdikleri hükümlerinde hakları olmadığı için, kısmen yanlıştır. Rüyadaki adam kendi rüyasını tâbir edemediği gibi, o kısım ehl-i keşf ve şühûd dahi rü'yetlerini o hâlde iken kendileri tâbir edemezler. Onları tâbir edecek, “Asfiyâ” denilen veraset-i Nübüvvet muhakkıkleridir. Elbette o kısım ehl-i şühûd dahi, asfiyâ makamına çıktıkları zaman, Kitab ve Sünnetin irşadıyla yanlışlarını anlarlar, tashih ederler, hem etmişler.

Şu hakikati izâh edecek şu hikâye-i temsîliyeyi dinle. Şöyle ki:

Bir zaman ehl-i kalb iki çoban varmış. Kendileri ağaç kâsesine süt sağıp yanlarına bıraktılar. Kaval tâbir ettikleri düdüklerini, o süt kâsesi üzerine uzatmışlardı. Birisi “uykum geldi” deyip yatar. Uykuda bir zaman kalır. Ötekisi yatana dikkat eder, bakar ki; sinek gibi bir şey, yatanın burnundan çıkıp, süt kâsesine bakıyor ve sonra kaval içine girer, öbür ucundan çıkar gider, bir geven altındaki deliğe girip kaybolur. Bir zaman sonra yine o şey döner, yine kavaldan geçer, yatanın burnuna girer; o da uyanır. Der ki: “Ey arkadaş! Acîb bir rüya gördüm.” O da der: “Allah hayır etsin, nedir?” Der ki: “Sütten bir deniz gördüm. Üstünde acîb bir köprü uzanmış. O köprünün üstü kapalı, pencereli idi. Ben o köprüden geçtim.

Onsekizinci Mektûb

Bir meşelik gördüm ki, başları hep sivri. Onun altında bir mağara gördüm, içine girdim, altun dolu bir hazine gördüm. Acaba tâbiri nedir?”

Uyanık arkadaşı dedi: “Gördüğün süt denizi, şu ağaç çanaktır. O köprü de, şu kavalımızdır. O başı sivri meşelik de şu gevendir. O mağara da, şu küçük deliktir. İşte kazmayı getir, sana hazineyi de göstereceğim.” Kazmayı getirir. O gevenin altını kazdılar, ikisini de dünyada mes'ûd edecek altunları buldular.

İşte, yatan adamın gördüğü doğrudur, doğru görmüş, fakat rüyada iken ihâtasız olduğu için tâbirde hakkı olmadığından, âlem-i maddî ile âlem-i manevîyi birbirinden farketmediğinden, hükmü kısmen yanlıştır ki; “Ben hakîki maddî bir deniz gördüm.” der. Fakat uyanık adam, âlem-i misâl ile âlem-i maddîyi farkettiği için tâbirde hakkı vardır ki, dedi:

“Gördüğün doğrudur, fakat hakîki deniz değil; belki şu süt kâsemiz senin hayâline deniz gibi olmuş; kaval da köprü gibi olmuş ve hâkezâ...”

Demek oluyor ki; âlem-i maddî ile âlem-i rûhâniyi birbirinden farketmek lâzım gelir. Birbirine mezcedilse, hükümleri yanlış görünür. Meselâ senin dar bir odan var; fakat dört duvarını kapayacak dört büyük âyine konulmuş. Sen içine girdiğin vakit, o dar odayı bir meydân kadar geniş görürsün. Eğer desen; “Odamı geniş bir meydân kadar görüyorum.” doğru dersin. Eğer “Odam bir meydân kadar geniştir.” diye hükmetsen, yanlış edersin. Çünkü âlem-i misâli, âlem-i hakîkiye karıştırırsın.

İşte küre-i arzın tabakàt-ı seb'asına dair bazı ehl-i keşfin, Kitab ve Sünnetin mîzanıyla tartmadan beyân ettiği tasvirât, yalnız coğrafya nokta-i nazarındaki maddî vaziyetten ibaret değildir. Meselâ, demişler: “Bir tabaka-i arz, cin ve ifritlerindir. Binler sene genişliği var.” Hâlbuki bir-iki senede devredilen küremizde, o acîb tabakalar yerleşemez. Fakat âlem-i mânâ ve âlem-i misâlde ve âlem-i berzah ve ervâhta küremizi bir çamın çekirdeği hükmünde farzetsek, ondan temessül ve teşekkül eden misâlî şeceresi, o çekirdeğe nisbeten koca bir çam ağacı kadar olduğundan; bir kısım ehl-i şühûd, seyr-i rûhânilerinde, arzın tabakalarından bazılarını âlem-i misâlde pek çok geniş görüyorlar; binler sene bir mesâfe tuttuklarını görüyorlar. Gördükleri doğrudur; fakat âlem-i misâl sûreten âlem-i maddîye benzediği için, iki âlemi memzûc görüyorlar; öyle tâbir ediyorlar. Âlem-i sahveye döndükleri vakit, mîzansız olduğu için, meşhûdâtlarını aynen yazdıklarından hilâf-ı hakikat telâkki ediliyor.

Nasıl küçük bir âyinede büyük bir saray ile büyük bir bahçenin vücûd-u misâliyeleri onda yerleşir, öyle de; âlem-i maddînin bir senelik mesâfesinde, binler sene vüs'atinde vücûd-u misâli ve hakàik-ı maneviye yerleşir.

HÂTİME: Şu mes'eleden anlaşılıyor ki: Derece-i şühûd, derece-i îmân-ı bilgaybdan çok aşağıdır. Yani yalnız şühûduna istinâd eden bir kısım ehl-i velâyetin ihâtasız keşfiyâtı, veraset-i Nübüvvet ehli olan asfiyâ ve muhakkìkînin şühûda değil; Kur'âna ve vahye, gaybî fakat sâfî, ihâtalı, doğru hakàik-ı îmâniyelerine dair ahkâmlarına yetişmez. Demek bütün ahvâl ve keşfiyâtın ve ezvâk ve müşâhedâtın mîzanı; Kitab ve Sünnettir. Ve mehenkleri, Kitab ve Sünnetin desâtir-i kudsiyeleri ve asfiyâ-i muhakkìkînin kavânîn-i hadsiyeleridir.

İkinci Mesele-i Mühimme

İKİNCİ MES'ELE-İ MÜHİMME:

Suâl: Vahdetü'l-Vücûd mes'elesi, çoklar tarafından en yüksek makam telâkki ediliyor. Hâlbuki, velâyet-i kübrâda bulunan başta Hulefâ-yı Erbaa olmak üzere Sahâbeler ve hem başta Hamse-i Âl-i Abâ olarak Eimme-i Ehl-i Beyt ve hem başta Eimme-i Erbaa olarak Müçtehidîn ve Tâbiînden bu çeşit Vahdetü'l-Vücûd meşrebi sarîhan görülmemiş. Acaba onlardan sonra çıkanlar daha ileri mi gitmişler, daha mükemmel bir cadde-i kübrâ mı bulmuşlar?

Elcevab: Hâşâ! Şems-i Risaletin en yakın yıldızları ve en karîb vereseleri bulunan o Asfiyâ’dan, hiç kimsenin haddi değil, daha ileri gidebilsin. Belki cadde-i kübrâ onlarındır.

Vahdetü'l-Vücûd ise, bir meşreb ve bir hâl ve bir nâkıs mertebedir. Fakat zevkli, neş'eli olduğundan, seyr ü sülûkte o mertebeye girdikleri vakit çoğu çıkmak istemiyorlar, orada kalıyorlar; en müntehâ mertebe zannediyorlar.

İşte şu meşreb sâhibi, eğer maddiyâttan ve vesâitten tecerrüd etmiş ve esbâb perdesini yırtmış bir rûh ise, istiğrakkârâne bir şühûda mazhar ise, Vahdetü'l-Vücûddan değil, belki Vahdetü'ş-Şühûddan neş'et eden; ilmî değil, hâlî bir vahdet-i vücûd onun için bir kemâl, bir makam te'min edebilir. Hattâ Allah hesabına kâinâtı inkâr etmek derecesine gidebilir. Yoksa esbâb içinde dalmış ise, maddiyâta mütevağğil ise, Vahdetü'l-Vücûd demesi, kâinât hesabına Allah’ ı inkâr etmeye kadar çıkar.

Evet, cadde-i kübrâ Sahâbe ve Tâbiîn ve Asfiyâ’nın caddesidir.

حَقَائِقُ الْاَشْيَاءِ ثَابِتَةٌ cümlesi, onların kaide-i külliyeleridir. Ve Cenâb-ı Hakk’ın, ﴾ لَيْسَ كَمِثْلِـه۪ شَيْءٌ ﴿ mazmunu üzere, hiçbir şey ile müşâbeheti yok. Tahayyüz ve tecezzîden münezzehtir. Mevcûdâtla alâkası, Hàlıkıyettir.

Ehl-i Vahdetü'l-Vücûdun dedikleri gibi; mevcûdât, evhâm ve hayâlât değil. Görünen eşya dahi, Cenâb-ı Hakk’ın âsârıdır. “Heme Ost” değil, “Heme Ezost” dur. Yani: “Herşey o değil, belki herşey ondandır.” Çünkü hâdisât, ayn-ı kadîm olamaz. Şu mes'eleyi iki temsîl ile fehme takrib edeceğiz:

Birincisi: Meselâ bir pâdişah var. O pâdişahın hâkim-i âdil ismiyle bir adliye dâiresi var ki, o ismin cilvesini gösteriyor. Bir ismi de halifedir. Bir meşîhat ve bir ilmiye dâiresi, o ismin mazharıdır. Bir de kumandan-ı a'zam ismi var. O isim ile devâir-i askeriyede fa'âliyet gösterir. Ordu, o ismin mazharıdır. Şimdi biri çıksa dese ki: “O pâdişah, yalnız hâkim-i âdildir; devâir-i adliyeden başka dâire yok.” O vakit bilmecbûriye, adliye memurları içinde, hakîki değil itibarî bir sûrette, meşîhat dâiresindeki ulemânın evsâfını ve ahvâlini onlara tatbik edip, zıllî ve hayâlî bir tarzda, hakîki adliye içinde tebeî ve zıllî bir meşîhat dâiresi tasavvur edilir. Hem dâire-i askeriyeye ait ahvâl ve muâmelâtını, yine farazî bir tarzda, o memurîn-i adliye içinde itibar edip, gayr-ı hakîki bir dâire-i askeriye itibar edilir ve hâkezâ...

İşte şu hâlde, pâdişahın hakîki ismi ve hakîki hâkimiyeti, hâkim-i âdil ismidir ve adliyedeki hâkimiyettir. Halife, kumandan-ı a'zam, sultan gibi isimleri hakîki değiller, itibarîdirler. Hâlbuki pâdişahlık mâhiyeti ve saltanat hakikati, bütün isimleri hakîki olarak iktiza eder. Hakîki isimler ise, hakîki dâireleri istiyor ve iktiza ediyorlar.

İşte saltanat-ı Ulûhiyet; Rahmân, Rezzâk, Vehhâb, Hallâk, Fa'âl, Kerîm, Rahîm gibi pek çok esmâ-i mukaddeseyi hakîki olarak iktiza ediyor. O hakîki esmâ dahi, hakîki âyineleri iktiza ediyorlar.

Şimdi Ehl-i Vahdetü'l-Vücûd mâdem لاَ مَوْجُودَ اِلَّا هُوَ der, hakàik-ı eşyayı hayâl derecesine indirir. Cenâb-ı Hakk’ın Vâcibü'l-Vücûd ve Mevcûd ve Vâhid ve Ehad isimlerinin hakîki cilveleri ve dâireleri var. Belki âyineleri, dâireleri hakîki olmazsa; hayâlî, ademî dahi olsa, onlara zarar etmez. Belki vücûd-u hakîkinin âyinesinde vücûd rengi olmazsa, daha ziyâde sâfî ve parlak olur. Fakat; Rahmân, Rezzâk, Kahhâr, Cebbâr, Hallâk gibi isimleri ise, tecellîleri hakîki olmuyor, itibarî oluyor. Hâlbuki o esmâlar, “Mevcûd” ismi gibi hakikattirler, gölge olamazlar; aslîdirler, tebeî olamazlar.

İşte Sahâbe ve Asfiyâ-i Müçtehidîn ve Eimme-i Ehl-i Beyt, حَقَائِقُ الْاَشْيَاءِ ثَابِتَةٌ derler ki, Cenâb-ı Hakk’ın bütün esmâsıyla hakîki bir sûrette tecelliyâtı var. Bütün eşyanın, Onun icâdıyla bir vücûd-u ârızîsi vardır. Ve o vücûd çendan Vâcibü'l-Vücûdun vücûduna nisbeten gayet zaîf ve kararsız bir zıll, bir gölgedir; fakat hayâl değil, vehim değildir. Cenâb-ı Hak, Hallâk ismiyle vücûd veriyor ve o vücûdu idâme ediyor.

İkinci Temsîl: Meselâ şu menzilin dört duvarında dört tane endâm âyinesi bulunsa, herbir âyine içinde her ne kadar o menzil öteki üç âyine ile beraber irtisam ediyor.. fakat herbir âyine, kendinin hey'etine ve rengine göre eşyayı kendi içinde ihtiva eyler; kendine mahsûs misâlî bir menzil hükmündedir.

İşte şimdi iki adam o menzile girse; birisi bir tek âyineye bakar, der ki: “Herşey bunun içindedir.” Başka âyineleri ve âyinelerin içlerindeki sûretleri işittiği vakit, mesmuâtını o tek âyinedeki iki derece gölge olmuş, hakikati küçülmüş, tağayyür etmiş o âyinenin küçük bir köşesinde tatbik eder. Hem der: “Ben öyle görüyorum, öyle ise hakikat böyledir.” Diğer adam ona der ki: “Evet sen görüyorsun, gördüğün haktır. Fakat vâkide ve nefsü'l-emirde hakikatin hakîki sûreti öyle değil. Senin dikkat ettiğin âyine gibi daha başka âyineler var; gördüğün kadar küçücük, gölgenin gölgesi değiller.” İşte Esmâ-i İlâhiyenin herbiri, ayrı ayrı birer âyine ister.

Hem meselâ: Rahmân, Rezzâk; hakikatli, asıl oldukları için, kendilerine lâyık, rızka ve merhamete muhtaç mevcûdâtı ister. Rahmân nasıl hakîki bir dünyada rızka muhtaç hakikatli zîrûhları ister; Rahîm de, öyle hakîki bir Cenneti ister. Eğer yalnız Mevcûd ve Vâcibü'l-Vücûd ve Vâhid-i Ehad isimleri hakîki tutulup öteki isimler onların içine gölge olmak haysiyetiyle alınsa, o esmâya karşı bir haksızlık hükmüne geçer.

İşte şu sırdandır ki: Cadde-i kübrâ, elbette velâyet-i kübrâ sâhibleri olan Sahâbe ve Asfiyâ ve Tâbiîn ve Eimme-i Ehl-i Beyt ve Eimme-i Müçtehidînin caddesidir ki doğrudan doğruya Kur'ânın birinci tabaka şâkirdleridir.

﴿ سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ ﴾

﴿ رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ ﴾

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ وَعَلٰى آلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ

ÜÇÜNCÜ MES'ELE:

Hikmet ve akıl ile halledilmeyen bir mes'ele-i mühimme:

﴿ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِى شَاْنٍ ﴾ ﴿ فَعَّالٌ لِمَا يُرِيدُ ﴾

Suâl: Kâinâttaki mütemâdiyen şu hayret-engîz fa'âliyetin sırrı ve hikmeti nedir? Neden şu durmayanlar durmuyorlar; dâima dönüp tazeleniyorlar?

Elcevab: Şu hikmetin izâhı bin sahife ister. Öyle ise izâhını bırakıp gayet muhtasar bir icmâlini iki sahifeye sığıştıracağız.

İşte nasıl ki bir şahıs, bir vazife-i fıtriyeyi veyâhut bir vazife-i ictimâiyeyi yapsa ve o vazife için harâretli bir sûrette çalışsa, elbette ona dikkat eden anlar ki, o vazifeyi ona gördüren iki şeydir:

Birisi: Vazifeye terettüb eden maslahatlar, semereler, fâidelerdir ki; ona “ille-i gâiye” denilir.

İkincisi: Bir muhabbet, bir iştiyak bir lezzet vardır ki, harâretle o vazifeyi yaptırıyor ki ona “dâî ve muktazî” tâbir edilir. Meselâ yemek yemek, iştihâdan gelen bir lezzet, bir iştiyaktır ki onu yemeğe sevkeder. Sonra da yemeğin neticesi, vücûdu beslemektir; hayatı idâme etmektir. Öyle de: ﴾ وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلَى ﴿ şu kâinâttaki dehşet-engîz ve hayret-nümâ hadsiz fa'âliyet, iki kısım esmâ-i İlâhiyeye istinâd ederek iki hikmet-i vâsia içindir ki, herbir hikmeti de nihâyetsizdir:

Birincisi: Cenâb-ı Hakk’ın esmâ-i hüsnâsının had ve hesaba gelmez envâ'-ı tecelliyâtı var. Mahlûkatın tenevvü'leri, o tecelliyâtın tenevvü'ünden geliyor. O esmâ ise, dâimî bir sûrette tezâhür isterler. Yani, nakışlarını göstermek isterler. Yani nakışların âyinelerinde cilve-i cemâllerini görmek, göstermek isterler. Yani, kâinât kitabını ve mevcûdât mektûbatını ânen-feânen tazelendirmek isterler. Yani, yeniden yeniye mânidâr yazmak ve herbir mektûbu, Zât-ı Mukaddes ve Müsemmâ-yı Akdes ile beraber, bütün zîşuûrların nazar-ı mütâlaasına göstermek ve okutturmak iktiza ederler.

İkinci Sebeb ve Hikmet: Nasıl ki mahlûkattaki fa'âliyet bir iştihâ, bir iştiyak, bir lezzetten geliyor. Ve hattâ herbir fa'âliyette kat'iyyen lezzet vardır; belki herbir fa'âliyet, bir nev'i lezzettir.

Öyle de; Vâcibü'l-Vücûd’a lâyık bir tarzda ve istiğnâ-yı zâtîsine ve gınâ-yı mutlakına muvâfık bir sûrette ve kemâl-i mutlakına münâsib bir şekilde, hadsiz bir şefkat-i mukaddese ve hadsiz bir muhabbet-i mukaddese

Üçüncü Mesele

var. Ve o şefkat-i mukaddese ve o muhabbet-i mukaddeseden gelen hadsiz bir şevk-i mukaddes var. Ve o şevk-i mukaddesten gelen hadsiz bir sürûr-u mukaddes var. Ve o sürûr-u mukaddesten gelen –tâbir câiz ise– hadsiz bir lezzet-i mukaddese var.

Hem o lezzet-i mukaddeseden gelen hadsiz terahhumdan, mahlûkatın, fa'âliyet-i Kudret içinde ve isti'datları kuvveden fiile çıkmasından ve tekemmül etmesinden neş'et eden memnuniyetlerinden ve kemâllerinden gelen ve Zât-ı Rahmân-ı Rahîme ait –tâbir câiz ise– hadsiz memnuniyet-i mukaddese ve hadsiz iftihar-ı mukaddes vardır ki, hadsiz bir sûrette, hadsiz bir fa'âliyeti iktiza ediyor.

İşte şu hikmet-i dakîkayı felsefe ve fen ve hikmet bilmediği içindir ki, şuûrsuz tabiatı ve kör tesâdüfü ve câmid esbâbı, şu gayet derecede alîmâne, hakîmâne, basîrâne fa'âliyete karıştırmışlar, dalâlet zulümâtına düşüp nur-u hakikati bulamamışlar...

﴿ قُلِ اللّٰهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ فِى خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ ﴾

﴿ رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ ﴾

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى كَاشِفِ طِلْسِمِ كَائِنَاتِكَ بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْمَوْجُودَاتِ وَعَلٰى آلِهِ وَصَحْبِهِ مَا دَامَ الْاَرْضُ وَالسَّمٰوَاتُ

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Said Nursî ∗∗∗