Mektubat

Yirmialtıncı Mektûb — Dördüncü Mebhas

35. bölüm / 54

Dördüncü Mebhas

TENBİH: Yirmialtıncı Mektûb’un Dört Mebhası, birbiri ile münâsebetdâr olmadığı gibi, bu Dördüncü Mebhas’ın “On Mesâili” dahi birbiriyle münâsebetdâr değildir. Onun için, münâsebeti aramamalı. Nasıl gelmiş, öyle yazılmış. Mühim bir talebesine gönderdiği mektûbun bir parçasıdır. O talebenin beş-altı suâllerine verilen cevablardır.

Birincisi Mesele

Birincisi

Sâniyen: Mektûbunda diyorsun: ﴾ رَبِّ الْعَالَمِينَ ﴿ tâbir ve tefsirinde, “Onsekiz bin âlem” demişler. O adedin hikmetini soruyorsun.

Kardeşim, ben şimdi o adedin hikmetini bilmiyorum; fakat bu kadar derim ki: Kur'ân-ı Hakîmin cümleleri, birer mânâya münhasır değil, belki nev'-i beşerin umum tabakàtına hitâb olduğu için, her tabakaya karşı birer mânâyı tazammun eden bir küllî hükmündedir. Beyân olunan mânâlar, o küllî kaidenin cüz'iyâtları hükmündedirler. Herbir müfessir, herbir ârif, o küllîden bir cüz'ü zikrediyor. Ya keşfine, ya deliline, veyâhut meşrebine istinâd edip, bir mânâyı tercih ediyor. İşte bunda dahi, bir tâife, o adede muvâfık bir mânâ keşfetmiş.

Meselâ: Ehl-i velâyetin, ehemmiyetle, virdlerinde zikir ve tekrar ettikleri ﴾ مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ ❀ بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَا يَبْغِيَانِ ﴿ cümlesinde; dâire-i vücûb ile dâire-i imkândaki bahr-i Rubûbiyet ve bahr-i ubûdiyetten tut, tâ dünya ve âhiret bahirlerine, tâ âlem-i gayb ve âlem-i şehâdet bahirlerine, tâ şark ve garb, şimâl ve cenûbdaki bahr-i muhîtlerine, tâ Bahr-i Rûm ve Fars bahrine, tâ Akdeniz ve Karadeniz ve Boğaz’ına –ki mercan denilen balık ondan çıkıyor– tâ Akdeniz ve Bahr-i Ahmer’e ve Süveyş Kanalı’na, tâ tatlı ve tuzlu sular denizlerine, tâ toprak tabakası altındaki tatlı ve müteferrik su denizleriyle, üstündeki tuzlu ve muttasıl denizlerine, tâ Nil ve Dicle ve Fırat gibi, büyük ırmaklar denilen küçük tatlı denizler ile onların karıştığı tuzlu büyük denizlerine kadar, mânâsındaki cüz'iyâtları var. Bunlar umumen murad ve maksûd olabilir ve onun hakîki ve mecâzî mânâlarıdır. İşte onun gibi,

﴾ اَلْحَمْدُ للّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ ﴿ dahi, pek çok hakàikı câmi'dir. Ehl-i keşf ve hakikat keşiflerine göre ayrı ayrı beyân ederler.

Ben de böyle fehmederim ki: Semâvâtta binler âlem var. Yıldızların bir kısmı herbiri birer âlem olabilir. Yerde de herbir cins mahlûkat, birer âlemdir. Hattâ herbir insan dahi, küçük bir âlemdir.رَبُّ الْعَالَمِينَ tâbiri ise, “Doğrudan doğruya her âlem, Cenâb-ı Hakk’ın rubûbiyetiyle idare ve terbiye ve tedbir edilir.” demektir.

Sâlisen: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş:

اِذَا اَرَادَ اللهُ بِقَوْمٍ خَيْرًا اَبْصَرَهُمْ بِعُيُوبِ اَنْفُسِهِمْ

Kur'ân-ı Hakîmde Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm demiş:

﴾ وَمَٓا اُبَرِّئُ نَفْسِى اِنَّ النَّفْسَ لِاَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ ﴿ Evet, nefsini beğenen ve nefsine i'timâd eden, bedbahttır. Nefsinin ayıbını gören, bahtiyardır. Öyle ise, sen bahtiyarsın. Fakat bazen olur ki, nefs-i emmâre, ya levvâmeye veya mutmainneye inkılâb eder; fakat silâhlarını ve cihâzâtını a'sâba devreder. A'sâb ve damarlar ise, o vazifeyi âhir ömre kadar görür. Nefs-i emmâre çoktan öldüğü hâlde, onun âsârı yine görünür. Çok büyük asfiyâ ve evliyâ var ki, nüfûsları mutmainne iken, nefs-i emmâreden şekvâ etmişler. Kalbleri gayet selîm ve münevver iken, emrâz-ı kalbden vâveylâ etmişler. İşte bu zâtlardaki, nefs-i emmâre değil, belki a'sâba devredilen nefs-i emmârenin vazifesidir. Maraz ise, kalbî değil, belki maraz-ı hayâlîdir.

İnşâallâh azîz kardeşim, size hücum eden nefsiniz ve emrâz-ı kalbiniz değil, belki mücâhedenin devamı için beşeriyet itibariyle a'sâba intikal eden ve terakkiyât-ı dâimîye sebebiyet veren dediğimiz gibi bir hâlettir. ∗∗∗

İkinci Mesele

İkinci Mes'ele

Eski hocanın suâl ettiği “Üç Mes'ele”nin izâhatı, Risale-i Nurun eczâlarında vardır. Şimdilik icmâlî bir işâret edeceğiz:

Birinci Suâli: Muhyiddin-i Arabî, Fahreddin-i Râzî’ye mektûbunda demiş: “Allah’ı bilmek, varlığını bilmenin gayrıdır.” Bu ne demektir? Maksad nedir de soruyor?

Evvelâ: Ona okuduğun Yirmiikinci Sözün mukaddimesinde, tevhid-i hakîki ile tevhid-i zâhirînin farkındaki misâl ve temsîl, maksada işâret eder. Otuzikinci Sözün İkinci ve Üçüncü Mevkıfları ve Makàsıdları, o maksadı izâh eder.

Ve sâniyen: Usûlü'd-din imâmları ve ulemâ-i ilm-i kelâmın akàide dair ve vücûd-u Vâcibü'l-Vücûd ve Tevhid-i İlâhîye dair beyânâtları, Muhyiddin-i Arabî’nin nazarında kâfî gelmediği için, ilm-i kelâmın imâmlarından Fahreddin-i Râzî’ye öyle demiş.

Evet, ilm-i kelâm vâsıtasıyla kazanılan mârifet-i İlâhiye, mârifet-i kâmile ve huzur-u tam vermiyor. Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın tarzında olduğu vakit, hem mârifet-i tâmmeyi verir; hem huzur-u etemmi kazandırır ki, İnşâallâh, Risale-i Nurun bütün eczâları, o Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın cadde-i nurânîsinde birer elektrik lambası hizmetini görüyorlar.

Hem, Muhyiddin-i Arabî’nin nazarına, Fahreddin-i Râzî’nin ilm-i kelâm vâsıtasıyla aldığı mârifetullâh ne kadar noksan görülüyor, öyle de; tasavvuf mesleğiyle alınan mârifet dahi, Kur'ân-ı Hakîm’den doğrudan doğruya veraset-i Nübüvvet sırrıyla alınan mârifete nisbeten o kadar noksandır. Çünkü, Muhyiddin-i Arabî mesleği, huzur-u dâimîyi kazanmak için لَا مَوْجُودَ اِلَّا هُوَ deyip, kâinâtın vücûdunu inkâr edecek bir tarza kadar gelmiş. Ve sâirleri ise, yine huzur-u dâimîyi kazanmak için لَا مَشْهُودَ اِلَّا هُوَ deyip, kâinâtı nisyan-ı mutlak altına almak gibi, acîb bir tarza girmişler.

Kur'ân-ı Hakîmden alınan mârifet ise, huzur-u dâimîyi vermekle beraber, ne kâinâtı mahkûm-u adem eder, ne de nisyan-ı mutlakta hapseder. Belki, başıbozukluktan çıkarıp, Cenâb-ı Hak nâmına istihdam eder. Herşey mir'ât-ı mârifet olur. Sa'dî-i Şirazî’nin dediği gibi:

<fr3>دَرْ نَظَرِ هُوشِيَارْ هَرْ وَرَقِى دَفْتَرِيسْتْ اَزْ مَعْرِفَتِ گِرْدِگَارْ</fr3>

Herşeyde Cenâb-ı Hakk’ın mârifetine bir pencere açar.

Bazı Sözlerde ulemâ-i ilm-i kelâmın mesleğiyle, Kur'ândan alınan minhâc-ı hakîkinin farkları hakkında şöyle bir temsîl söylemişiz ki: Meselâ, bir su getirmek için, bazıları küngân (su borusu) ile uzak yerden, dağlar altında kazar, su getirir. Bir kısım da, her yerde kuyu kazar, su çıkarır. Birinci kısım çok zahmetlidir; tıkanır, kesilir. Fakat her yerde kuyuları kazıp su çıkarmağa ehil olanlar, zahmetsiz herbir yerde suyu buldukları gibi, aynen öyle de; Ulemâ-i ilm-i kelâm, esbâbı, nihâyet-i âlemde teselsül ve devrin muhâliyeti ile kesip, sonra Vâcibü'l-Vücûd’un vücûdunu onunla isbât ediyorlar. Uzun bir yolda gidiliyor. Amma Kur'ân-ı Hakîm’in minhâc-ı hakîkisi ise, her yerde suyu buluyor, çıkarıyor. Herbir âyeti, birer Asâ-yı Mûsa gibi, nereye vursa âb-ı hayat fışkırtıyor. وَفِى كُلِّ شَيْءٍ لَهُ آيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ düsturunu, herşeye okutturuyor.

Hem îmân yalnız ilim ile değil, îmânda çok letâifin hisseleri var. Nasıl ki bir yemek mideye girse, o yemek muhtelif a'sâba, muhtelif bir sûrette inkısam edip tevzî' olunuyor. İlim ile gelen mesâil-i îmâniye dahi, akıl midesine girdikten sonra, derecâta göre rûh, kalb, sır, nefis ve hâkezâ.. letâif, kendine göre birer hisse alır, masseder. Eğer onların hissesi olmazsa, noksandır. İşte Muhyiddin-i Arabî, Fahreddin-i Râzî’ye bu noktayı ihtar ediyor. ∗∗∗

Üçüncü Mesele

Üçüncü Mes'ele

﴾ وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِى آدَمَ ﴿ âyetinin ﴾ اِنَّـهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولاً ﴿ âyetiyle vech-i tevfiki nedir?

Elcevab: Onbirinci Söz’de ve Yirmiüçüncü Söz’de ve Yirmidördüncü’nün Beşinci Dalı’nın İkinci Meyvesi’nde izâhı vardır. Sırr-ı icmâlîsi budur ki:

Cenâb-ı Hak; kemâl-i kudretiyle nasıl bir tek şeyden çok şeyleri yapıyor, çok vazifeleri gördürüyor, bir sahifede bin kitabı yazıyor, öyle de; insanı, pek çok envâ' yerinde bir nev'-i câmi' halketmiş. Yani, bütün envâ'-ı hayvanatın muhtelif derecâtı kadar, bir tek nev' olan insan ile, o vezâifi gördürmek irâde etmiş ki; insanların kuvâlarına ve hissiyatlarına fıtraten bir had bırakmamış, fıtrî bir kayıd koymamış, serbest bırakmış. Sâir hayvanatın kuvâları ve hissiyatları mahduttur, fıtrî bir kayıd altındadır. Hâlbuki insanın her kuvâsı, hadsiz bir mesâfede cevelân eder gibi, gayr-ı mütenâhî cânibine gider. Çünkü insan, Hàlık-ı Kâinâtın esmâsının nihâyetsiz tecellîlerine bir âyine olduğu için, kuvâlarına nihâyetsiz bir isti'dat verilmiş.

Meselâ insan, hırs ile, bütün dünya ona verilse ﴾ هَلْ مِنْ مَزِيدٍ ﴿ diyecek. Hem, hodgâmlığıyla, kendi menfaatine binler adamın zararını kabûl eder. Ve hâkezâ... Ahlâk-ı seyyiede hadsiz derecede inkişafları olduğu ve Nemrudlar ve Fir'avunlar derecesine kadar gittikleri ve sîga-i mübâlağa ile “zalûm” olduğu gibi, ahlâk-ı hasenede dahi hadsiz bir terakkiyâta mazhar olur, enbiyâ ve sıddıkîn derecesine terakkî eder.

Hem insan –hayvanların aksine olarak– hayata lâzım herşeye karşı câhildir, herşeyi öğrenmeye mecburdur. Hadsiz eşyaya muhtaç olduğu için, sîga-i mübâlağa ile “cehûl”dür. Hayvan ise, dünyaya geldiği vakit hem az şeylere muhtaç, hem muhtaç olduğu şeyleri bir-iki ayda, belki bir-iki günde, bazen bir-iki saatte bütün şerâit-i hayatını öğrenir. Güyâ bir başka âlemde tekemmül etmiş, öyle gelmiş. İnsan ise, bir-iki senede ancak ayağa kalkar, onbeş senede ancak menfaat ve zararı farkeder. İşte “cehûl” mübâlağası, buna da işâret eder. ∗∗∗

Dördüncü Mesele

Dördüncü Mes'ele

جَدِّدُوا اِيمَانَكُمْ بِلَااِلٰهَاِلَّااللهُ ın hikmetini soruyorsunuz. Onun hikmeti, çok Sözlerde zikredilmiştir. Bir sırr-ı hikmeti şudur ki: İnsanın hem şahsı, hem âlemi her zaman teceddüd ettikleri için, her zaman tecdîd-i îmâna muhtaçtır. Zîra insanın herbir ferdinin ma'nen çok efrâdı var. Ömrünün seneleri adedince, belki günleri adedince, belki saatleri adedince birer ferd-i âher sayılır. Çünkü zaman altına girdiği için o ferd-i vâhid, bir model hükmüne geçer, her gün bir ferd-i âher şeklini giyer.

Hem insanda bu taaddüd ve teceddüd olduğu gibi, tavattun ettiği âlem dahi seyyârdır. O gider, başkası yerine gelir; dâima tenevvü' ediyor, her gün başka bir âlem kapısını açıyor. Îmân ise; hem o şahıstaki her ferdin nur-u hayatıdır, hem girdiği âlemin ziyâsıdır. لَااِلٰهَاِلَّااللهُ ise, o nuru açar bir anahtardır.

Hem insanda mâdem nefis, hevâ ve vehim ve şeytan hükmediyorlar, çok vakit îmânını rencîde etmek için gafletinden istifade ederek çok hileleri ederler, şübhe ve vesveselerle îmân nurunu kaparlar. Hem, zâhir-i şerîata muhâlif düşen ve hattâ bazı imâmlar nazarında küfür derecesinde te'sir eden kelimât ve harekât eksik olmuyor. Onun için her vakit, her saat, her gün tecdîd-i îmâna bir ihtiyaç vardır.

Suâl: Mütekellimîn ulemâsı, âlemi, imkân ve hudûsun ünvân-ı icmâlîsi içinde sarıp zihnen üstüne çıkar, sonra Vahdâniyeti isbât ederler. Ehl-i tasavvufun bir kısmı, Tevhid içinde tam huzuru kazanmak için, لاَ مَشْهُودَ اِلَّا هُوَ deyip kâinâtı unutur, nisyan perdesini üstüne çeker, sonra tam huzuru bulur.

Ve diğer bir kısmı, hakîki tevhidi ve tam huzuru bulmak için, لَا مَوْجُودَ اِلَّا هُوَ diyerek kâinâtı hayâle sarar, ademe atar, sonra huzur-u tam bulur. Hâlbuki sen, bu üç meşrebden haric bir cadde-i kübrâyı, Kur'ân’da gösteriyorsun. Ve onun şiârı olarak لَا مَعْبُودَ اِلَّا هُوَ ❀ لَا مَقْصُودَ اِلَّا هُوَ diyorsun. Bu caddenin tevhide dair bir bürhânını ve bir muhtasar yolunu icmâlen göster.

Elcevab: Bütün Sözler ve bütün Mektûblar, o caddeyi gösterir. Şimdilik istediğiniz gibi azîm bir hüccetine ve geniş ve uzun bir bürhânına muhtasaran işâret ederiz. Şöyle ki:

Âlemde herbir şey, bütün eşyayı kendi Hàlık’ına verir. Ve dünyada herbir eser, bütün âsârı kendi müessirinin eserleri olduğunu gösterir. Ve kâinâtta herbir fiil-i icâdî, bütün ef'âl-i icâdiyeyi kendi fâilinin fiilleri olduğunu isbât eder. Ve mevcûdâta tecellî eden herbir isim, bütün esmâyı kendi müsemmâsının isimleri ve ünvânları olduğuna işâret eder. Demek herbir şey, doğrudan doğruya bir bürhân-ı Vahdâniyettir ve mârifet-i İlâhiyenin bir penceresidir. Evet herbir eser, hususan zîhayat olsa, kâinâtın küçük bir misâl-i musağğarıdır ve âlemin bir çekirdeğidir ve küre-i arz’ın bir meyvesidir. Öyle ise o misâl-i musağğarı, o çekirdeği, o meyveyi icâd eden, her hâlde bütün kâinâtı icâd eden yine odur. Çünkü meyvenin mûcidi, ağacının mûcidinden başkası olamaz. Öyle ise herbir eser, bütün âsârı müessirine verdiği gibi, herbir fiil dahi bütün ef'âli, fâiline isnâd eder.

Çünkü görüyoruz ki, herbir fiil-i icâdî, ekser mevcûdâtı ihâta edecek derecede geniş ve zerreden şümûsa kadar uzun birer kanun-u Hallâkıyetin ucu olarak görünüyor. Demek o cüz'î fiil-i icâdî sâhibi kim ise, o mevcûdâtı ihâta eden ve zerreden şümûsa kadar uzanan kanun-u küllî ile bağlanan bütün ef'âlin fâili olmak gerektir. Evet bir sineği ihyâ eden, bütün hevâmı ve küçük hayvanatı icâd eden ve arzı ihyâ eden Zât olacaktır. Hem mevlevî gibi zerreyi döndüren kim ise, müteselsilen mevcûdâtı tahrîk edip, tâ şemsi seyyârâtıyla gezdiren aynı zât olmak gerektir. Çünkü kanun bir silsiledir; ef'âl, onun ile bağlıdır.

Demek, nasıl herbir eser bütün âsârı müessirine verir ve herbir fiil-i icâdî bütün ef'âli fâiline mal eder, aynen öyle de; kâinâttaki tecellî eden herbir isim, bütün isimleri kendi müsemmâsına isnâd eder ve onun ünvânları olduğunu isbât eder. Çünkü; kâinâtta tecellî eden isimler, devâir-i mütedâhile gibi ve ziyâdaki elvân-ı seb'a gibi birbiri içine giriyor, birbirine yardım ediyor, birbirinin eserini tekmîl ediyor, tezyîn ediyor.

Meselâ: Muhyî ismi bir şeye tecellî ettiği vakit ve hayat verdiği dakikada Hakîm ismi dahi tecellî ediyor, o zîhayatın yuvası olan cesedini hikmetle tanzim ediyor. Aynı hâlde Kerîm ismi dahi tecellî ediyor; yuvasını tezyîn eder. Aynı ânda Rahîm isminin dahi tecellîsi görünüyor; o cesedin şefkatle havâicini ihzar eder. Aynı zamanda Rezzâk ismi tecellîsi görünüyor; o zîhayatın bekàsına lâzım maddî ve manevî rızkını ummadığı tarzda veriyor ve hâkezâ... Demek Muhyî kimin ismi ise, kâinâtta nurlu ve muhît olan Hakîm ismi de Onundur ve bütün mahlûkatı şefkatle terbiye eden Rahîm ismi de Onundur ve bütün zîhayatları keremiyle iâşe eden Rezzâk ismi dahi Onun ismidir, ünvânıdır ve hâkezâ...

Demek herbir isim, herbir fiil, herbir eser öyle bir bürhân-ı Vahdâniyettir ki, kâinâtın sahifelerinde ve asırların satırlarında yazılan ve mevcûdât denilen bütün kelimâtı, kâtibinin nakş-ı kalemi olduğuna delâlet eden birer mühr-ü Vahdâniyet, birer hâtem-i Ehadiyettir..

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى مَنْ قَالَ (اَفْضَلُ مَا قُلْتُ اَنَا وَالنَّبِيُّونَ مِنْ قَبْلِى لَااِلٰهَاِلَّااللهُ) وَعَلٰى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ ∗∗∗

Beşinci Mesele

Beşinci Mes'ele

Sâniyen: Mektûbunuzda; “Mücerred لَااِلٰهَاِلَّااللهُ kâfî midir?

Yani مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ demezse, ehl-i necât olabilir mi?” diye diğer bir maksadı soruyorsunuz. Bunun cevabı uzundur. Yalnız şimdi bu kadar deriz ki:

Kelime-i şehâdetin iki kelâmı, birbirinden ayrılmaz, birbirini isbât eder, birbirini tazammun eder, biri birisiz olmaz. Mâdem Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, Hâtemü'l-Enbiyâdır, bütün enbiyânın vârisidir; elbette bütün vusûl yollarının başındadır. Onun cadde-i kübrâsından haric hakikat ve necât yolu olamaz. Umum ehl-i mârifetin ve tahkîkin imâmları, Sa'dî-i Şirâzî gibi derler:

<fr3>مُحَالَسْتْ سَعْدِى بَرَاهِ نَجَاتْ ❀ ظَفَرْ بُرْدَنْ جُزْ دَرْ پَىِ مُصْطَفَى</fr3>

Hem كُلُّ الطُّرُقِ مَسْدُودٌ اِلَّا الْمِنْهَاجَ الْمُحَمَّدِىَّ demişler.

Fakat bazen oluyor ki: cadde-i Ahmediye’de (A.S.M.) gittikleri hâlde, bilmiyorlar ki cadde-i Ahmediye’dir ve cadde-i Ahmediye dâhilindedir. Hem bazen oluyor ki; Peygamberi bilmiyorlar, fakat gittikleri yol, cadde-i Ahmediye’nin eczâsındandır. Hem bazen oluyor ki; bir keyfiyet-i meczûbâne veya bir hâlet-i istiğrakkârâne veya bir vaziyet-i münzeviyâne ve bedeviyâne sûretinde cadde-i Muhammediyeyi düşünmeyerek, yalnız لَااِلٰهَاِلَّااللهُ onlara kâfî geliyor. Fakat bununla beraber, en mühim bir cihet budur ki: Adem-i kabûl başkadır, kabûl-ü adem başkadır. Bu çeşit ehl-i cezbe ve ehl-i uzlet veya işitmeyen veya bilmeyen adamlar; Peygamberi bilmiyorlar veya düşünmüyorlar ki kabûl etsinler. O noktada câhil kalıyorlar. Mârifet-i İlâhiyeye karşı, yalnız لَااِلٰهَاِلَّااللهُ biliyorlar. Bunlar ehl-i necât olabilirler. Fakat Peygamberi işiten ve da'vâsını bilen adamlar Onu tasdik etmezse, Cenâb-ı Hakk’ı tanımaz. Onun hakkında, yalnız لَااِلٰهَاِلَّااللهُ kelâmı, sebeb-i necât olan Tevhid’i ifâde edemez. Çünkü o hâl, bir derece medâr-ı özür olan câhilâne adem-i kabûl değil, belki o, kabûl-ü ademdir ve o inkârdır. Mu'cizâtıyla, âsârıyla kâinâtın medâr-ı fahri ve nev'-i beşerin medâr-ı şerefi olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ı inkâr eden adam, elbette hiçbir cihette hiçbir nura mazhar olamaz ve Allah’ı tanımaz. Her ne ise... şimdilik bu kadar yeter. ∗∗∗

Altıncı Mesele

Altıncı Mes'ele

Sâlisen: Şeytanla münâzara nâmındaki Birinci Mebhas’taki şeytanın mesleğine ait bazı tâbirat çok galiz düşmüş. “Hâşâ, hâşâ!..” kelimesiyle ve farz-ı muhâl sûretindeki kayıdlarla ta'dil edildiği hâlde, yine beni titretiyor. Sonra size gönderilen parçada bazı ufak ta'dilât vardı;

nüshanızı onunla tashih edebildiniz mi? Fikrinizi tevkîl ediyorum; o tâbirattan lüzumsuz gördüklerinizi tayyedebilirsiniz.

Azîz kardeşim, o mebhas çok mühimdir. Çünkü ehl-i zındıkanın üstadı, şeytandır. Şeytan ilzam edilmezse, onun mukallidleri kanmazlar. Kur'ân-ı Hakîm, kâfirlerin galiz tâbirlerini reddetmek için zikrettiğinden bana bir cesâret verildi ki; bu şeytânî olan mesleğin bütün bütün çürüklüğünü göstermek için, farz-ı muhâl sûretinde hizbü'ş-şeytanın efrâdı, mesleklerinin iktizasıyla kabûl etmeye mecbur oldukları ve ister istemez ma'nen meslek diliyle diyecekleri ahmakàne tâbiratlarını titreyerek istimâl ettim. Fakat o istimâl ile; onları kuyu dibine sıkıştırıp, meydânı baştan başa Kur'ân hesabına zaptettik, onların foyalarını meydâna çıkardık. Şu muzafferiyete, şu temsîl içinde bak. Meselâ; semâvâta başı temâs etmiş pek yüksek bir minâre ve o minârenin altında küre-i arzın merkezine kadar bir kuyu kazılmış farzediyoruz. İşte, ezânı, umum memlekette umum ahâliye işitilen bir zât, minâre başından tâ kuyu dibine kadar hangi mevkide bulunduğunu isbât etmek için iki fırka münâkaşa ediyorlar. Birinci fırka der ki: “Minâre başındadır, kâinâta ezân okuyor. Çünkü ezânını işitiyoruz; hayatdârdır, ulvîdir. Çendan herkes onu o yüksek yerde görmüyor; fakat herkes derecesine göre onu, çıktığı ve indiği vakit bir makamda, bir basamakta görür ve onunla bilir ki: O, yukarı çıkar ve nerede görünürse görünsün o, yüksek makam sâhibidir.” Diğer şeytânî ve ahmak gürûh ise der: “Yok! Makamı minâre başı değil; nerede görünürse görünsün, makamı kuyu dibidir.” Hâlbuki hiç kimse, ne onu kuyu dibinde görmüş ve ne de görebilir. Farazâ eğer taş gibi sakîl, ihtiyarsız olsaydı, elbette kuyu dibinde bulunacaktı, birisi görecekti.

Şimdi bu iki muârız fırkanın muhârebe meydânı, o minâre başından tâ kuyu dibine kadar uzun bir mesâfedir. Hizbullâh denilen ehl-i nur cemâati, yüksek nazarlı olanlara o müezzin zâtı, minâre başında gösteriyorlar. Ve nazarları o dereceye çıkmayanlara ve kàsırü'n-nazar olanlara, derecelerine göre birer basamakta o müezzin-i a'zamı gösteriyorlar. Küçük bir emâre, onlara kâfî gelir ve isbât eder ki; o zât, taş gibi câmid bir cisim değil, belki istediği vakit yukarı çıkar, görünür, ezân okur bir insan-ı kâmildir. Diğer hizbü'ş-şeytan denilen gürûh ise, derler: “Ya minâre başında herkese gösteriniz, veyâhut makamı kuyu dibidir” diye ahmakàne hükmederler. Ahmaklıklarından bilmiyorlar ki; minâre başında herkese gösterilmemesi, herkesin nazarı oraya çıkmamasından ileri geliyor. Hem muğâlata sûretinde, minâre başı haric olarak bütün mesâfeyi zaptetmek istiyorlar.

İşte o iki cemâatin münâkaşasını halletmek için biri çıkar, o hizbü'ş-şeytana der ki:

“Ey menhus gürûh! Eğer o müezzin-i a'zamın makamı kuyu dibi olsa; taş gibi câmid, hayatsız, kuvvetsiz olmak lâzım gelir. Ve kuyu basamaklarında ve minârenin derecelerinde görünen o olmamak lâzım gelir. Mâdem öyle görüyorsunuz; elbette o, kuvvetsiz, hakikatsiz, câmid olmayacak. Minâre başı onun makamı olacak. Öyle ise, ya siz onu kuyu dibinde göstereceksiniz – ki hiçbir cihette bunu gösteremezsiniz ve hiçbir kimseye orada bulunmasını dinletemezsiniz – veyâhut susunuz! Meydân-ı müdafaanız, kuyu dibidir. Sâir meydân ve uzun mesâfe ise, şu mübârek cemâatin meydânıdır; kuyu dibinden başka, o zâtı nerede gösterseler, da'vâyı kazanırlar.”

İşte şu temsîl gibi münâzara-i şeytânî mebhası, Arştan ferşe kadar olan uzun mesâfeyi hizbü'ş-şeytanın elinden alıyor ve hizbü'ş-şeytanı mecbur ediyor, sıkıştırıyor. En gayr-ı ma'kul, en muhâl, en menfûr mevkii onlara bırakıyor. En dar ve kimse giremeyecek bir deliğe onları sokuyor, bütün mesâfeyi Kur'ân nâmına zabtediyor.

Eğer onlara denilse: “Kur'ân nasıldır?” Derler: “Güzel ve ahlâk dersini veren bir insan kitabıdır.” O vakit onlara denilir: “Öyle ise Allah’ın kelâmıdır ve böyle kabûl etmeye mecbursunuz. Çünkü siz mesleğinizce, ‘Güzel’ diyemeyeceksiniz!”

Hem eğer onlara denilse; “Peygamberi nasıl bilirsiniz?” Derler: “Güzel ahlâklı, çok akıllı bir adam.” O vakit onlara denilecek: “Öyle ise îmâna geliniz. Çünkü güzel ahlâklı, akıllı olsa, alâ-külli hâl Resûlullâhdır. Çünkü sizin bu ‘güzel’ sözünüz, hududunuz dâhilinde değil; mesleğinizce böyle diyemezsiniz.” Ve hâkezâ... temsîldeki sâir işâretlere, hakikatin sâir cihetleri tatbik edilebilir.

İşte bu sırra binâen o şeytan ile münâzara edilen Birinci Mebhas, ehl-i îmânın îmânını muhâfaza etmek için Mu'cizât-ı Ahmediyeyi bilmeğe ve kat'î bürhânlarını öğrenmeğe muhtaç etmiyor. Ednâ bir emâre, küçük bir delil, onların îmânlarını kurtarıyor. Kuyu dibindeki esfel-i sâfilînde olmadığına, herbir hâl-i Ahmediye (A.S.M.), herbir haslet-i Muhammediye (A.S.M.), herbir tavr-ı Nebevî (A.S.M.), birer mu'cize hükmüne geçer, a'lâyı illiyînde bir makamı bulunduğunu isbât eder. ∗∗∗

Yedinci Mesele

Yedinci Mes'ele

Medâr-ı ibret bir mes'ele:

[Vehme ma'rûz, fütûra düşen bazı dostlarıma kuvve-i maneviyeyi te'yid edecek yedi emârenin delâletiyle, sırf Hizmet-i Kur'âna ait bir ikram-ı Rabbânîyi ve bir himâyet-i İlâhiyeyi beyân etmeye mecburum ki, o zaîf damarlı bir kısım dostlarımı kurtarayım. O yedi emârenin dördü; dost iken, sırf birer maksad-ı dünyevî için şahsıma değil, Kur'âna hàdimliğim cihetinde düşman vaziyeti almalarıyla, o maksadlarının aksiyle tokat yediler. O yedi emârenin üçü ise; ciddi dost idiler ve dâima da dostturlar; fakat dostluğun iktiza ettiği merdâne vaziyeti muvakkaten göstermediler, tâ ki ehl-i dünyanın teveccühünü kazanıp birer maksad-ı dünyevî kazansınlar ve başlarından emin olsunlar. Hâlbuki o üç dostum, maatteessüf o maksadlarının aksiyle birer itâb gördüler.]

Evvelki dört zâhirî dost, sonra düşman vaziyeti gösterenlerin

Birincisi: Bir müdür, kaç vâsıta ile yalvardı, Onuncu Söz’den bir nüsha istedi. Ona verdim. O ise, terfî için dostluğumu bırakıp düşmanlık vaziyeti aldı. Vâliye şekvâ ve ihbar sûretinde verdi. Hizmet-i Kur'âniyenin bir eser-i ikramı olarak terfî değil, azledildi.

İkincisi: Diğer bir müdür, dost iken, âmirlerinin hatırı için ve ehl-i dünyanın teveccühünü kazanmak fikriyle şahsıma değil, hizmetkârlığım cihetinde rakìbâne ve düşmanâne vaziyet aldı, kendi maksadının aksiyle tokat yedi. Ümîd edilmediği bir mes'elede, iki buçuk seneye mahkûm edildi. Sonra Kur'ânın bir hizmetkârından duâ istedi. İnşâallâh belki kurtulacak, çünkü ona duâ edildi.

Üçüncüsü: Bir muallim, dost görünürken ben de ona dost baktım. Sonra Barla’ya nakledip yerleşmek için düşmanâne bir vaziyeti ihtiyar etti; o maksadının aksiyle tokat yedi. Muallimlikten askerliğe atıldı. Barla’dan uzaklaştırıldı.

Dördüncüsü: Bir muallim, (hâfız, hem mütedeyyin gördüğüm için) Kur'ânın hizmetinde bana bir dostluk edecek niyetiyle ona samîmâne bir dostluk gösterdim. Sonra o, ehl-i dünyanın teveccühünü kazanmak için bir memurun bir tek kelâmıyla bize karşı çok soğuk ve korkak vaziyeti aldı. Sonra, o maksadının aksiyle tokat yedi. Müfettişinden şiddetli bir tekdir yedi ve azledildi.

İşte bu dört adam düşman vaziyeti almakla böyle tokat yedikleri gibi, üç dostum da ciddi dostluğun iktiza ettiği merdâne vaziyeti göstermedikleri için, tokat değil, bir nev'i ihtar nev'inde aks-i maksadlarıyla îkaz edildiler.

Birincisi: Gayet mühim ve ciddi ve hakîki bir talebem olan bir zât-ı muhterem, mütemâdiyen Sözleri yazar, neşrederdi. Müşevveş büyük bir memurun gelmesiyle ve bir hâdisenin vukû'u ile; yazdığı Sözleri sakladı, muvakkaten istinsahı da terketti.. tâ ki, ehl-i dünyadan bir zahmet görmesin ve bir sıkıntı çekmesin ve onların şerlerinden emin olsun. Hâlbuki o Hizmet-i Kur'âniyenin muvakkaten ta'tilinden gelen bir eser-i hatâ olarak, bir sene mütemâdiyen bin liraya mahkûmiyet gibi bir belâ, gözü önüne konuldu. Ne vakit istinsaha niyet etti ve eski vaziyetine döndü; o da'vâsından tebrie etti, Lillâhi'l-Hamd berâet kazandı. Fakr-ı hâliyle beraber bin liradan kurtuldu.

İkincisi: Beş seneden beri mert ve ciddi ve cesur bir dostum, ehl-i dünyanın ve yeni gelen bir âmirin hüsn-ü zannını ve teveccühünü kazanmak için, komşum iken, düşünmeyerek ihtiyarsız birkaç ay benim ile görüşmedi. Hattâ bayramda ve ramazanda uğramadı. Hâlbuki maksadının aksiyle karye mes'elesi neticelendi, nüfûzu kırıldı.

Üçüncüsü: Haftada bir-iki defa benimle görüşen bir hâfız, imâm olmuş. Sarık sarmak için iki ay beni terketti. Hattâ bayramda yanıma gelmedi. Hilâf-ı me'mûl olarak, maksadının aksiyle yedi-sekiz ay imâmlık ettiği hâlde hilâf-ı âdet bir sûrette ona sarık bağlattırılmadı.

İşte bu gibi vukûâtlar çok var. Fakat bazılarının hatırlarını kırmamak için zikretmiyorum. Bunlar ne kadar zaîf birer emâre ise de, fakat ictimâ'ında bir kuvvet hissedilir. Onunla kanâat gelir ki: Şahsıma karşı değil –çünkü nefsimi hiçbir ikrama lâyık görmüyorum– belki Hizmet-i Kur'ân noktasında sırf o cihette bir ikram-ı İlâhî ve bir himâyet-i Rabbâniye altında hizmet ettiğimiz anlaşılıyor.

Dostlarım bunu düşünmeli, evhâma kapılmamalı. Mâdem hizmetkârlığıma bir ikram-ı İlâhîdir ve mâdem fahre değil, belki şükre sebebdir ve mâdem ﴾ وَاَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ ﴿ fermânı var; bu sırlara binâen, hususî bir sûrette dostlarıma beyân ediyorum. ∗∗∗

Sekizinci Mesele

Sekizinci Mes'ele

[Yirmiyedinci Söz’ün ictihâda mâni esbâbın, beşinci sebebinin üçüncü noktasının üçüncü misâlinin hâşiyesidir.]

Mühim bir suâl: Bazı ehl-i tahkîk derler ki: “Elfâz-ı Kur'âniye ve zikriye ve sâir tesbihlerin herbiri, müteaddid cihetlerle insanın letâif-i maneviyesini tenvir eder, manevî gıdâ verir. Mânâları bilinmezse, yalnız lafız ifâde etmiyor, kâfî gelmiyor. Lafız bir libâstır; değiştirilse, her tâife kendi lisânıyla o mânâlara elfâz giydirse, daha nâfi' olmaz mı?”

Elcevab: Elfâz-ı Kur'âniye ve tesbihât-ı Nebeviyenin lafızları câmid libâs değil; cesedin hayatdâr cildi gibidir, belki mürûr-u zamanla cild olmuştur. Libâs değiştirilir, fakat cild değişse, vücûda zarardır. Belki namazda ve ezândaki gibi elfâz-ı mübârekeler, mânâ-yı örfîlerine alem ve nâm olmuşlar. Alem ve isim ise, değiştirilmez. Ben kendi nefsimde tecrübe ettiğim bir hâleti çok defa tedkik ettim gördüm ki; o hâlet, hakikattir. O hâlet şudur ki:

Sûre-i İhlâs’ı arefe gününde yüzer defa tekrar edip okuyordum. Gördüm ki; bendeki manevî duyguların bir kısmı birkaç defada gıdâsını alır, vazgeçer, durur. Ve kuvve-i müfekkire gibi bir kısım dahi, bir zaman mânâ tarafına müteveccih olur, hissesini alır, o da durur. Ve kalb gibi bir kısım, manevî bir zevke medâr bazı mefhûmlar cihetinde hissesini alır, o da sükût eder ve hâkezâ... Gitgide o tekrarda, yalnız bir kısım letâif kalır ki; pek geç usanıyor, devam eder, daha mânâya ve tedkîkàta hiç ihtiyaç bırakmıyor. Gaflet, kuvve-i müfekkireye zarar verdiği gibi, ona zarar vermiyor. Lafız ve lafz-ı müşebbi' olduğu bir meâl-i icmâlî ile ve isim ve alem bulundukları mânâ-yı örfî, onlara kâfî geliyor. Eğer mânâyı o vakit düşünse, zararlı bir usanç verir. Ve o devam eden latîfeler, taallüme ve tefehhüme muhtaç değiller; belki tahattura, teveccühe ve teşvike ihtiyaç gösterirler. Ve o cild hükmündeki lafızları onlara kâfî geliyor ve mânâ vazifesini görüyorlar. Ve bilhassa o Arabî lafızlar ile Kelâmullâh ve tekellüm-ü İlâhî olduğunu tahattur etmekle, dâimî bir feyze medârdır.

İşte kendim tecrübe ettiğim şu hâlet gösteriyor ki; ezân gibi ve namazın tesbihâtı gibi ve her vakit tekrar edilen Fâtiha ve Sûre-i İhlâs gibi hakàikları, başka lisân ile ifâde etmek çok zararlıdır. Çünkü, menba'-ı dâimî olan elfâz-ı İlâhiye ve Nebeviye kaybolduktan sonra, o dâimî letâifin dâimî hisseleri de kaybolur. Hem her harfin lâakal on sevâbı zâyi' olması ve huzur-u dâimî, bütün namazda herkes için devam etmediğinden; gaflet içinde, tercüme vâsıtasıyla insanların tâbiratı, rûha zulmet vermesi gibi zararlar olur. Evet, nasıl İmâm-ı A'zam demiş: “لَااِلٰهَاِلَّااللهُ tevhide alem ve isimdir.” Biz de deriz: Kelimât-ı tesbihiye ve zikriyenin, hususan ezânda ve namazda olanların ekseriyet-i mutlakası, alem ve isim hükmüne geçmişler. Alem gibi, mânâ-yı lûğavîsinden ziyâde, mânâ-yı örfî-i Şer'îsine bakılır. Öyle ise, değişmeleri şer'an mümkün değildir. Her mü'mine bilmesi lâzım olan mücmel mânâları, yani muhtasar bir meâli ise, en âmî bir adam dahi çabuk öğrenir. Bütün ömrünü İslâmiyetle geçiren ve kafasını binler mâlâyaniyât ile dolduran adamlar, bir-iki haftada hayat-ı ebediyesinin anahtarı olan şu kelimât-ı mübârekenin meâl-i icmâlîsini öğrenmemesine nasıl mâzûr olabilirler, nasıl Müslüman olurlar, nasıl “akıllı adam” denilirler?.. Ve öyle heriflerin tenbelliklerinin hatırı için o nur menba'larının mahfazalarını bozmak kâr-ı akıl değildir!.

Hem “Sübhânallâh” diyen, hangi milletten olursa olsun, Cenâb-ı Hakk’ı takdis ettiğini anlar. İşte bu kadar kâfî gelmez mi? Eğer mânâsına kendi lisânıyla müteveccih olsa, akıl noktasında bir defa taallüm eder. Hâlbuki, günde yüz defa tekrar eder. O yüz defa, aklın hisse-i taallümünden başka, lafızdan ve lafza sirâyet eden ve imtizaç eden meâl-i icmâlî, çok Nurlar ve feyizlere medârdır. Bâhusus, tekellüm-ü İlâhî haysiyetiyle aldığı kudsiyet ve o kudsiyetten gelen feyizler ve nurlar, çok ehemmiyetlidir...

Elhâsıl: Zarûriyât-ı diniye mahfazaları olan elfâz-ı kudsiye-i İlâhiyenin yerine hiçbir şey ikame edilemez ve yerlerini tutamaz ve vazifelerini göremez. Ve muvakkat ifâde etseler de dâimî, ulvî, kudsî ifâde edemezler

Amma nazariyât-ı diniyenin mahfazaları olan elfâzlar ise, değiştirilmeye lüzum kalmaz. Çünkü, nasihat ile ve sâir tedrîs ve ta'lim ve va'z ile o ihtiyaç mündefi' olur.

Elhâsıl: Lisân-ı nahvî olan Lisân-ı Arabînin câmiiyeti ve elfâz-ı Kur'âniyenin i'câzı, öyle bir tarzdadır ki, kàbil-i tercüme değildir! Belki muhâldir diyebilirim. Kimin şübhesi varsa, i'câza dair Yirmibeşinci Söz’e müracaat etsin. Tercüme dedikleri şeyler ise, gayet muhtasar ve nâkıs bir meâldir. Böyle meâl nerede; hayatdâr, çok cihetlerle teşâub etmiş âyâtın hakîki mânâları nerede? ∗∗∗

Dokuzuncu Mesele

Dokuzuncu Mes'ele

(Mühim ve mahrem bir mes'ele ve bir sırr-ı velâyet)

Âlem-i İslâm’da “Ehl-i Sünnet ve Cemâat” denilen ehl-i hak ve istikamet fırka-i azîmesi, hakàik-ı Kur'âniyeyi ve îmâniyeyi, istikamet dâiresinde hüve hüvesine Sünnet-i Seniyeye ittibâ' ederek muhâfaza etmişler. Ehl-i velâyetin ekseriyet-i mutlakası, o dâireden neş'et etmişler. Diğer bir kısım ehl-i velâyet, Ehl-i Sünnet ve Cemâatin bazı desâtirleri haricinde ve usûllerine muhâlif bir caddede görünmüş. İşte şu kısım ehl-i velâyete bakanlar iki şıkka ayrıldılar:

Bir kısmı ise, Ehl-i Sünnet’in usûlüne muhâlif oldukları için, velâyetlerini inkâr ettiler. Hattâ onlardan bir kısmının tekfirine kadar gittiler.

Diğer kısım – ki, onlara ittibâ' edenlerdir – onların velâyetlerini kabûl ettikleri için derler ki: “Hak yalnız Ehl-i Sünnet ve Cemâat’in mesleğine münhasır değil.” Ehl-i bid'adan bir fırka teşkil ettiler, hattâ dalâlete kadar gittiler. Bilmediler ki; her hâdî zât, mühdî olamaz. Şeyhleri, hatâsından mâzûrdur, çünkü meczûbdur. Kendileri ise mâzûr olamazlar.

Mutavassıt bir kısım ise, o velîlerin velâyetlerini inkâr etmediler, fakat yollarını ve mesleklerini kabûl etmediler. Diyorlar ki: “Hilâf-ı usûl olan sözleri, ya hâle mağlûb olup hatâ ettiler veyâhut mânâsı bilinmez müteşâbihât misillû şatahattır.”

Maatteessüf birinci kısım, hususan ulemâ-i ehl-i zâhir, meslek-i Ehl-i Sünnet’i muhâfaza niyetiyle, çok mühim evliyâyı inkâr, hattâ tadlîl etmeye mecbur olmuşlar. İkinci kısım olan tarafdârları ise, o çeşit şeyhlere ziyâde hüsn-ü zan ettikleri için, hak mesleğini bırakıp, bid'ata, hattâ dalâlete girdikleri olmuş.

İşte şu sırra dair, pek çok zaman zihnimi işgal eden bir hâlet vardı: Bir zaman ben, bir kısım ehl-i dalâlete mühim bir vakitte kahr ile duâ ettim. Bedduâma karşı müdhiş bir kuvve-i maneviye çıktı. Hem duâmı geri veriyordu, hem beni men'etti.

Sonra gördüm ki; o kısım ehl-i dalâlet, hilâf-ı hak icraatında bir kuvve-i maneviyenin teshîlâtıyla, arkasına aldığı halkı sürükleyip gidiyor, muvaffak oluyor. Yalnız cebir ile değil, belki velâyet kuvvetinden gelen bir arzu ile imtizaç ettiği için, ehl-i îmânın bir kısmı o arzuya kapılıp hoş görüyorlar, çok fenâ telâkki etmiyorlar.

İşte bu iki sırrı hissettiğim vakit dehşet aldım, “Fesübhânallâh” dedim. “Tarîk-ı haktan başka velâyet bulunabilir mi? Hususan müdhiş bir cereyan-ı dalâlete ehl-i hakikat tarafdâr çıkar mı?” dedim. Sonra bir mübârek arefe gününde müstahsen bir âdet-i İslâmiyeye binâen Sûre-i İhlâs’ı yüzer defa tekrar ederek okuyup, onun bereketiyle, “Mühim bir suâle cevab” nâmında yazılan mes'ele ile beraber şöyle bir hakikat dahi Rahmet-i İlâhiye ile kalb-i âcizâneme gelmiş. Hakikat şudur ki:

Sultan Mehmed Fâtih’in zamanında hikâye edilen meşhûr ve mânidâr “Cibâli Baba kıssası” nev'inden olarak bir kısım ehl-i velâyet, zâhiren muhâkemeli ve âkıl görünürken, meczûbdurlar. Ve bir kısmı dahi; bazen sahvede ve dâire-i akılda görünür, bazen aklın ve muhâkemenin haricinde bir hâle girer. Şu kısımdan bir sınıfı, ehl-i iltibastır, tefrik etmiyor. Sekir hâlinde gördüğü bir mes'eleyi hâlet-i sahvede tatbik eder, hatâ eder ve hatâ ettiğini bilmez. Meczûbların bir kısmı ise, indallâh mahfûzdur, dalâlete sülûk etmez. Diğer bir kısmı ise, mahfûz değiller; bid'at ve dalâlet fırkalarında bulunabilirler. Hattâ, kâfirler içinde bulunabileceği ihtimal verilmiş.

İşte, muvakkat veya dâimî meczûb olduklarından, ma'nen “mübârek mecnûn” hükmünde oluyorlar. Ve mübârek ve serbest mecnûn hükmünde oldukları için, mükellef değiller. Ve mükellef olmadıkları için muâheze olunmuyorlar. Kendi velâyet-i meczûbâneleri bâkî kalmakla beraber, ehl-i dalâlete ve ehl-i bid'aya tarafdâr çıkarlar, mesleklerine bir derece revâc verip, bir kısım ehl-i îmânı ve ehl-i hakkı, o mesleğe girmeye meş'ûmane bir sebebiyet verirler. ∗∗∗

Onuncu Mesele

Onuncu Mes'ele

[Ziyaretçilere ait bazı dostlar tarafından ihtar ile, bir düstur izâh edilmek istenilmiştir. Onun için yazılmıştır.]

Ma'lûm olsun ki: Bizi ziyaret eden, ya hayat-ı dünyeviye cihetinde gelir; o kapı kapalıdır. Veya hayat-ı uhreviye cihetinde gelir; o cihette iki kapı var: Ya şahsımı mübârek ve makam sâhibi zannedip gelir; o kapı dahi kapalıdır. Çünkü ben kendimi beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum. Cenâb-ı Hakk’a çok şükür, beni kendime beğendirmemiş.

İkinci cihet, sırf Kur'ân-ı Hakîmin dellâlı olduğum cihetledir; bu kapıdan girenleri, ale'r-re'si ve'l-ayn kabûl ediyorum. Onlar da üç tarzda olur: Ya dost olur, ya kardeş olur, ya talebe olur.

Dostun hàssası ve şartı budur ki: Kat'iyyen, Sözlere ve envâr-ı Kur'âniyeye dair olan hizmetimize ciddi tarafdâr olsun ve haksızlığa ve bid'alara ve dalâlete kalben tarafdâr olmasın; kendine de istifadeye çalışsın.

Kardeşin hàssası ve şartı şudur ki: Hakîki olarak Sözlerin neşrine ciddi çalışmakla beraber, beş farz namazını edâ etmek, yedi kebâiri işlememektir.

Talebeliğin hàssası ve şartı şudur ki: Sözler’i kendi malı ve te'lifi gibi hissedip sâhib çıksın ve en mühim vazife-i hayatiyesini, onun neşir ve hizmeti bilsin.

İşte şu üç tabaka benim üç şahsiyetimle alâkadardır. Dost, benim şahsî ve zâtî şahsiyetimle münâsebetdâr olur. Kardeş, abdiyetim ve ubûdiyet noktasındaki şahsiyetimle alâkadar olur. Talebe ise, Kur'ân-ı Hakîm’in dellâlı cihetinde ve hocalık vazifesindeki şahsiyetimle münâsebetdârdır.

Şu görüşmenin de üç meyvesi var:

Birincisi: Dellâllık itibariyle mücevherât-ı Kur'âniyeyi benden veya Sözlerden ders almak. Velev bir ders de olsa...

İkincisi: İbâdet itibariyle uhrevî kazancıma hissedar olur.

Üçüncüsü: Beraber Dergâh-ı İlâhiyeye müteveccih olup rabt-ı kalb ederek, Kur'ân-ı Hakîm’in hizmetinde el ele verip, tevfik ve hidayet istemek...

Eğer talebe ise, her sabah mütemâdiyen ismiyle, bazen hayâliyle dahi yanımda hazır olur, hissedar olur.

Eğer kardeş ise, birkaç defa hususî ismiyle ve sûretiyle duâ ve kazancımda hazır olup hissedar olur. Sonra umum ihvânlar içinde dâhil olup, Rahmet-i İlâhiyeye teslîm ediyorum ki, duâ vaktinde “ihvetî ve ihvânî” dediğim vakit onlar içinde bulunur. Ben bilmezsem, Rahmet-i İlâhiye onları biliyor ve görüyor.

Eğer dost ise ve ferâizi kılar ve kebâiri terkederse, umumiyet-i ihvân itibariyle duâmda dâhildir. Bu üç tabaka dahi, beni manevî duâ ve kazançlarında dâhil etmek şarttır.

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى مَنْ قَالَ اَلْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْيَانِ الْمَرْصُوصِ يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًا وَعَلٰى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ

﴿ سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ ﴾

﴿ وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِى هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِىَ لَوْلَا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُ لَقَدْ جَاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ ﴾

اَللّٰهُمَّ يَا مَنْ اَجَابَ نُوحًا فِى قَوْمِهِ وَيَا مَنْ نَصَرَ اِبْرَاهِيمَ عَلٰى اَعْدَائِهِ وَيَا مَنْ اَرْجَعَ يُوسُفَ اِلَى يَعْقُوبَ وَيَا مَنْ كَشَفَ الضُّرَّ عَنْ اَيُّوبَ وَيَا مَنْ اَجَابَ دَعْوَةَ زَكَرِيَّاءَ وَيَا مَنْ تَقَبَّلَ يُونُسَ ابْنَ مَتَّى نَسْئَلُكَ بِاَسْرَارِ اَصْحَابِ هٰذِهِ الدَّعْوَاتِ الْمُسْتَجَابَاتِ اَنْ تَحْفَظَنِى وَتَحْفَظَ نَاشِرَ هٰذِهِ الرَّسَائِلِ وَرُفَقَائِهِمْ مِنْ شَرِّ شَيَاطِينِ الْاِنْسِ وَالْجِنِّ وَانْصُرْنَا عَلٰى اَعْدَائِنَا وَلَا تَكِلْنَا اِلَى اَنْفُسِنَا وَاكْشِفْ كُرْبَتَنَا وَكُرْبَتَهُمْ وَاشْفِ اَمْرَاضَ قُلُوبِنَا وَقُلُوبِهِمْ آمِينَ آمِينَ آمِينَ ∗∗∗