Yirminci Mektûb
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴾
لَااِلٰهَاِلَّااللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ يُحْيِى وَيُمِيتُ وَهُوَ حَىٌّ لَا يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَاِلَيْهِ الْمَصِيرُ
[Sabah ve akşam namazından sonra tekrarı, pek çok fazileti bulunan ve bir rivâyet-i sahîhada İsm-i A'zam mertebesini taşıyan şu cümle-i Tevhidiyenin on bir kelimesi var. Herbir kelimesinde; hem birer müjde ve beşâret, hem birer mertebe-i Tevhid-i Rubûbiyet, hem bir İsm-i A'zam noktasında bir kibriyâ-i Vahdet ve bir kemâl-i Vahdâniyet vardır.
Bu büyük ve ulvî hakikatlerin izâhını sâir Söz’lere havâle edip, bir va'de binâen, şimdilik, mücmel bir hülâsa sûretinde “İki Makam”, bir “Mukaddime” ile ona bir fihriste yapacağız.]
Mukaddime
Kat'iyyen bil ki: Hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi, “îmân-ı billâh”dır.
Ve insaniyetin en àlî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, îmân-ı billâh içindeki “mârifetullâh”dır.
Cin ve insin en parlak saâdeti ve en tatlı ni'meti, o mârifetullâh içindeki “muhabbetullâh”dır.
Ve rûh-u beşer için en hàlis sürûr ve kalb-i insan için en sâfî sevinç, o muhabbetullâh içindeki “lezzet-i rûhâniye”dir.
Evet, bütün hakîki saâdet ve hàlis sürûr ve şirin ni'met ve sâfî lezzet, elbette mârifetullâh ve muhabbetullâhtadır. Onlar, onsuz olamaz.
Cenâb-ı Hakk’ı tanıyan ve seven; nihâyetsiz saâdete, ni'mete, envâra, esrâra; ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır.
Onu hakîki tanımayan, sevmeyen, nihâyetsiz şekàvete, âlâma ve evhâma ma'nen ve maddeten mübtelâ olur.
Evet, şu perîşan dünyada, âvâre nev'-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta; sâhibsiz, hâmîsiz bir sûrette; âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder.
İşte bu âvâre nev'-i beşer içinde, bu perîşan fânî dünyada, insan; Sâhibini tanımazsa, Mâlikini bulmazsa, ne kadar bîçâre sergerdân olduğunu herkes anlar.
Eğer Sâhibini bulsa, Mâlikini tanısa, o vakit rahmetine ilticâ eder, kudretine istinâd eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner ve bir ticâretgâh olur.
Birinci Makam
Şu kelâm-ı Tevhidînin onbir kelimesinin herbirinde birer müjde var. Ve o müjdede, birer şifâ ve o şifâda, birer lezzet-i maneviye bulunur.
Birinci Kelime
BİRİNCİ KELİME:
لَااِلٰهَاِلَّااللّٰهُ da şöyle bir müjde var ki:
Hadsiz hâcâta mübtelâ, nihâyetsiz a'dânın hücumuna hedef olan rûh-u insanî, şu kelimede öyle bir nokta-i istimdâd bulur ki, bütün hâcâtını te'min edecek bir hazine-i Rahmet kapısını, ona açar.
Ve öyle bir nokta-i istinâd bulur ki, bütün a'dâsının şerrinden emin edecek bir kudret-i mutlakanın sâhibi olan kendi Ma'bûd’unu ve Hàlık’ını bildirir ve tanıttırır. Sâhibini gösterir, Mâliki kim olduğunu irâe eder. Ve o irâe ile, kalbi, vahşet-i mutlakadan ve rûhu, hüzn-ü elîmden kurtarıp, ebedî bir ferâhı, dâimî bir sürûru te'min eder.
İkinci Kelime
İKİNCİ KELİME:
وَحْدَهُ Şu kelimede şifâlı, saâdetli bir müjde vardır. Şöyle ki:
Kâinâtın ekser envâ'ıyla alâkadar ve o alâkadarlık yüzünden perîşan ve keşmekeş içinde boğulmak derecesine gelen rûh-u beşer ve kalb-i insan وَحْدَهُ kelimesinde bir melce', bir halâskâr bulur ki; onu bütün o keşmekeşten, o perîşaniyetten kurtarır. Yani, وَحْدَهُ ma'nen der:
Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma, onlara tezellül edip minnet çekme, onlara temellük edip boyun eğme, onların arkasına düşüp zahmet çekme, onlardan korkup titreme! Çünkü; Sultan-ı Kâinât birdir. Herşeyin anahtarı Onun yanında; herşeyin dizgini Onun elindedir; herşey Onun emriyle halledilir. Onu bulsan, her matlûbunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun.
Üçüncü Kelime
ÜÇÜNCÜ KELİME:
لَا شَرِيكَ لَهُ Yani; nasıl ki ulûhiyetinde ve saltanatında şerîki yoktur. “Allah” bir olur, müteaddid olamaz... Öyle de; rubûbiyetinde ve icraatında ve icâdâtında dahi şerîki yoktur. Bazen olur ki, sultan bir olur, saltanatında şerîki olmaz; fakat icraatında onun memurları, onun şerîki sayılırlar ve onun huzuruna herkesin girmesine mâni olurlar. “Bize de müracaat et” derler.
Fakat, ezel-ebed sultanı olan Cenâb-ı Hak, saltanatında şerîki olmadığı gibi; icraat-ı rubûbiyetinde dahi muînlere, şerîklere muhtaç değildir. Emir ve irâdesi, havl ve kuvveti olmazsa, hiçbir şey, hiçbir şeye müdâhale edemez. Doğrudan doğruya herkes Ona müracaat edebilir. Şerîki ve muîni olmadığından, o müracaatçı adama, “Yasaktır, Onun huzuruna giremezsin” denilmez. İşte şu kelime, rûh-u beşer için şöyle bir müjde verir ki:
Îmânı elde eden rûh-u beşer; mânisiz, müdâhalesiz, hâilsiz, mümânaatsız; her hâlinde, her arzusunda, her ânda, her yerde, o ezel ve ebed ve hazâin-i rahmet Mâliki ve defâin-i saâdet Sâhibi olan Cemîl-i Zülcelâl, Kadîr-i Zülkemâl’in huzuruna girip hâcâtını arzedebilir; ve rahmetini bulup, kudretine istinâd ederek, kemâl-i ferâh ve sürûru kazanabilir.
Dördüncü Kelime
DÖRDÜNCÜ KELİME:
لَهُ الْمُلْكُ Yani; mülk umumen Onundur. Sen, hem Onun mülküsün, hem memlûküsün, hem mülkünde çalışıyorsun. Şu kelime, şöyle şifâlı bir müjde veriyor ve diyor:
Ey insan! Sen, kendini, kendine mâlik sayma; çünkü sen kendini idare edemezsin. O yük ağırdır. Kendi başına muhâfaza edemezsin. Belâlardan sakınıp, levâzımatını yerine getiremezsin. Öyle ise, beyhûde ızdırâba düşüp azâb çekme, mülk başkasınındır. O Mâlik; hem Kadîrdir, hem Rahîmdir. Kudretine istinâd et, rahmetini ittiham etme. Kederi bırak, keyfini çek. Zahmeti at, safâyı bul.
Hem der ki: Ma'nen sevdiğin ve alâkadar olduğun ve perîşaniyetinden müteessir olduğun ve ıslah edemediğin şu kâinât, bir Kadîr-i Rahîm’in mülküdür. Mülkü Sâhibine teslîm et, Ona bırak; cefâsını değil, safâsını çek. O hem Hakîmdir, hem Rahîmdir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder, çevirir. Dehşet aldığın zaman, İbrahim Hakkı gibi;
“Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.”
de, pencerelerden seyret, içlerine girme.
Beşinci Kelime
BEŞİNCİ KELİME:
لَهُ الْحَمْدُ Yani; hamd ve senâ, medih ve minnet Ona mahsûstur; Ona lâyıktır. Demek ni'metler Onundur ve Onun hazinesinden çıkar. Hazine ise dâimîdir. İşte şu kelime, şöyle müjde verip diyor ki:
Ey insan! Ni'metin zevâlinden elem çekme; çünkü rahmet hazinesi tükenmez. Ve lezzetin zevâlini düşünüp, o elemden feryâd etme; çünkü, o ni'met meyvesi, bir rahmet-i bînihâyenin semeresidir; ağacı bâkî ise, meyve gitse de yerine gelen var. Ni'metin lezzeti içinde, o lezzetten yüz derece daha ziyâde lezzetli bir iltifat-ı rahmeti hamd ile düşünüp; lezzeti, birden yüz derece yapabilirsin.
Nasıl ki bir pâdişah-ı zîşanın sana hediye ettiği bir elma lezzeti içinde yüz, belki bin elmanın lezzetinin fevkınde bir iltifat-ı şâhâne lezzetini sana ihsâs ve ihsân eder.
Öyle de: لَهُ الْحَمْدُ kelimesiyle, yani hamd ve şükür ile; yani ni'metten in'âmı hissetmekle; yani Mün'imi tanımakla ve in'âmı düşünmekle; yani Onun rahmetinin iltifatını ve şefkatinin teveccühünü ve in'âmının devamını düşünmekle, ni'metten bin derece daha lezîz, manevî bir lezzet kapısını sana açar.
Altıncı Kelime
ALTINCI KELİME:
يُحْيِى Yani; hayatı veren Odur. Ve hayatı rızık ile idâme eden de Odur. Ve levâzımat-ı hayatı da ihzar eden yine Odur. Ve hayatın àlî gayeleri Ona aittir ve mühim neticeleri Ona bakar. Yüzde doksan dokuz meyvesi Onundur. İşte şu kelime, şöyle fânî ve âciz beşere nidâ eder, müjde verir ve der:
Ey insan! Hayatın ağır tekâlifini omuzuna alıp zahmet çekme. Hayatın fenâsını düşünüp, hüzne düşme. Yalnız dünyevî, ehemmiyetsiz meyvelerini görüp, dünyaya gelişinden pişmanlık gösterme. Belki, o sefîne-i vücûdundaki hayat makinesi Hayy-ı Kayyûma aittir. Masârif ve levâzımatını O tedârik eder. Ve o hayatın pek kesretli gayeleri ve neticeleri var ve Ona aittir.
Sen o gemide bir dümenci neferisin. Vazifeni güzel gör, ücretini al, keyfine bak. O hayat sefînesi, ne kadar kıymetdâr olduğunu; ve ne kadar güzel fâideler verdiğini; ve o sefîne sâhibi zâtın, ne kadar Kerîm ve Rahîm olduğunu düşün, mesrûr ol; ve şükret. Ve anla ki, vazifeni istikametle yaptığın vakit, o sefînenin verdiği bütün netâic; bir cihetle senin defter-i a'mâline geçer, sana bir hayat-ı bâkiyeyi te'min eder, seni ebedî ihyâ eder.
Yedinci Kelime
YEDİNCİ KELİME:
وَيُمِيتُ Yani; mevti veren Odur. Yani; hayat vazifesinden terhis eder; fânî dünyadan yerini tebdil eder; külfet-i hizmetten âzâd eder. Yani hayat-ı fâniyeden, seni, hayat-ı bâkiyeye alır. İşte şu kelime, şöylece fânî cin ve inse bağırır; der ki:
Sizlere müjde, mevt; i'dâm değil, hiçlik değil, fenâ değil, inkırâz değil, sönmek değil, firâk-ı ebedî değil, adem değil, tesâdüf değil, fâilsiz bir in'idâm değil; belki bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Saâdet-i ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevkiyâttır. Yüzde doksan dokuz ahbabın mecma’ı olan âlem-i berzaha bir visâl kapısıdır.
Sekizinci Kelime
SEKİZİNCİ KELİME:
وَهُوَ حَىٌّ لَا يَمُوتُ Yani; bütün kâinâtın mevcûdâtında görünen ve vesile-i muhabbet olan kemâl ve hüsün ve ihsânın hadsiz bir derece fevkınde bir cemâl ve kemâl ve ihsânın sâhibi; ve bütün mahbûblara bedel, bir tek cilve-i cemâli kâfî gelen bir Ma'bûd-u Lemyezel, bir Mahbûb-u Lâyezâlin ezelî ve ebedî bir hayat-ı dâimesi var ki, şâibe-i zevâl ve fenâdan münezzeh ve avârız-ı naks ve kusurdan müberrâdır. İşte şu kelime, cin ve inse ve bütün zîşuûra ve ehl-i muhabbet ve aşka ilân eder ki:
Sizlere müjde, mahbûblarınızdan nihâyetsiz firâkların yaralarını tedâvi edip merhem süren bir Mahbûb-u Bâkîniz var. Mâdem O var ve Bâkîdir, başkaları ne olursa olsun merak çekmeyiniz. Belki o mahbûblarda sebeb-i muhabbetiniz olan hüsün ve ihsân, fazl ve kemâl, o Mahbûb-u Bâkînin cilve-i cemâl-i bâkîsinden çok perdelerden geçip gayet zaîf bir gölgenin gölgesidir. Onların zevâlleri, sizleri incitmesin. Çünkü onlar, bir nev'i âyinelerdir. Âyinelerin değişmesi, şa'şaa-i cemâlin cilvesini tazeleştirir, güzelleştirir. Mâdem O var, herşey var.
Dokuzuncu Kelime
DOKUZUNCU KELİME:
بِيَدِهِ الْخَيْرُ Yani; her hayır, Onun elindedir. Her yaptığınız hayrat, Onun defterine geçer. Her işlediğiniz a'mâl-i sâliha, yanında kaydedilir. İşte şu kelime, cin ve inse nidâ edip müjde veriyor, diyor ki:
Ey bîçâreler! Mezaristana göçtüğünüz zaman; “Eyvâh! Malımız harâb olup, sa'yimiz hebâ oldu. Şu güzel ve geniş dünyadan gidip, dar bir toprağa girdik.” demeyiniz, feryâd edip me'yûs olmayınız. Çünkü sizin herşeyiniz muhâfaza ediliyor, her ameliniz yazılmıştır; her hizmetiniz kaydedilmiştir. Hizmetinizin mükâfâtını verecek ve her hayır elinde ve her hayrı yapabilecek bir Zât-ı Zülcelâl, sizi celb edip, yer altında muvakkaten durdurur, sonra huzuruna aldırır. Ne mutlu sizlere ki, hizmetinizi ve vazifenizi bitirdiniz. Zahmetiniz bitti, rahata ve rahmete gidiyorsunuz. Hizmet, meşakkat bitti; ücret almağa gidiyorsunuz.
Evet, geçen baharın defter-i âmâlinin sahifeleri ve hidemâtının sandukçaları olan tohumları, çekirdekleri muhâfaza eden ve ikinci baharda gayet şa'şaalı, belki yüz derece aslından daha bereketli bir tarzda muhâfaza eden, neşreden Kadîr-i Zülcelâl; elbette sizin de netâic-i hayatınızı öyle muhâfaza ediyor. Ve hizmetinize, pek kesretli bir sûrette mükâfât verecektir.
Onuncu Kelime
ONUNCU KELİME:
وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ Yani; O Vâhiddir, Ehaddir. Herşeye kàdirdir. Hiçbir şey Ona ağır gelmez. Bir baharı halketmek, bir çiçek kadar Ona kolaydır. Cenneti halketmek, bir bahar kadar Ona rahattır. Her günde, her senede, her asırda yeniden yeniye icâd ettiği hadsiz masnûâtı; nihâyetsiz kudretine, nihâyetsiz lisânlarla şehâdet ederler. İşte şu kelime dahi şöyle müjde eder, der ki:
Ey insan! Yaptığın hizmet, ettiğin ubûdiyet boşu boşuna gitmez. Bir dâr-ı mükâfât, bir mahall-i saâdet senin için ihzar edilmiştir.
Senin şu fânî dünyana bedel, bâkî bir Cennet seni bekler. İbâdet ettiğin ve tanıdığın Hàlık-ı Zülcelâl’in va'dine îmân ve i'timâd et. Ona va'dinde hulfetmek muhâldir. Kudretinde hiçbir cihetle noksaniyet yoktur. İşlerine, acz müdâhale edemez. Senin küçük bahçeni halkettiği gibi, Cenneti dahi senin için halk edebilir ve halk etmiş ve sana va'detmiş. Ve va'dettiği için, elbette seni onun içine alacak.
Mâdem bilmüşâhede görüyoruz.. Her senede, yeryüzünde, hayvanat ve nebâtâtın üç yüz binden ziyâde envâ'larını ve milletlerini kemâl-i intizam ve mîzan ile, kemâl-i sür'at ve sühûletle haşredip, neşreder.
Elbette böyle bir Kadîr-i Zülcelâl, va'dini yerine getirmeğe muktedirdir.
Hem mâdem; her senede, öyle bir Kadîr-i Mutlak, haşrin ve Cennetin nümûnelerini binler tarzda icâd ediyor.
Hem mâdem; bütün semâvî fermânları ile saâdet-i ebediyeyi va'd edip, Cenneti müjde veriyor.
Hem mâdem; bütün icraatı ve şuûnâtı hak ve hakikattir; ve sıdk ve ciddiyetledir.
Hem mâdem; âsârının şehâdetiyle bütün kemâlât, Onun nihâyetsiz kemâline delâlet ve şehâdet eder ve hiçbir cihette naks ve kusur Onda yoktur.
Hem mâdem; hulfü'l-va'd ve hilâf ve kizb ve aldatmak, en çirkin bir haslet ve naks ve kusurdur.
Elbette ve elbette, O Kadîr-i Zülcelâl, O Hakîm-i Zülkemâl, O Rahîm-i Zülcemâl, va'dini yerine getirecek; saâdet-i ebediye kapısını açacak; Âdem babanızın vatan-ı aslîsi olan Cennete, sizleri –ey ehl-i îmân!– idhal edecektir.
On Birinci Kelime
ONBİRİNCİ KELİME:
وَاِلَيْهِ الْمَصِيرُ Yani; ticâret ve memuriyet için mühim vazifelerle bu dâr-ı imtihan olan dünyaya gönderilen insanlar ticâretlerini yapıp, vazifelerini bitirip ve hizmetlerini itmâm ettikten sonra, yine onları gönderen Hàlık-ı Zülcelâl’ine dönecekler ve Mevlâ-yı Kerîm’lerine kavuşacaklar. Yani bu dâr-ı fânîden gidip dâr-ı bâkîde huzur-u Kibriyâya müşerref olacaklar.
Yani; esbâb dağdağasından ve vesâitin karanlık perdelerinden kurtulup, Rabb-i Rahîm’lerine, makarr-ı saltanat-ı ebedîsinde perdesiz kavuşacaklar. Doğrudan doğruya herkes, kendi Hàlık’ı ve Ma'bûd’u ve Rabbi ve Seyyidi ve Mâliki kim olduğunu bilecek ve bulacaklar. İşte şu kelime bütün müjdelerin fevkınde şöyle müjde eder ve der ki:
Ey insan! Bilir misin nereye gidiyorsun ve nereye sevk olunuyorsun? Otuzikinci Söz’ün âhirinde denildiği gibi, “Dünyanın bin sene mes'ûdâne hayatı, bir saat hayatına mukâbil gelmeyen Cennet hayatının; ve o Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rü'yet-i cemâline mukâbil gelmeyen bir Cemîl-i Zülcelâl’in dâire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsun.
Mübtelâ ve meftûn ve müştâk olduğunuz mecâzî mahbûblarda ve bütün mevcûdât-ı dünyeviyedeki hüsün ve cemâl, Onun cilve-i cemâlinin ve hüsn-ü esmâsının bir nev'i gölgesi ve bütün Cennet, bütün letâifiyle, bir cilve-i rahmeti ve bütün iştiyaklar ve muhabbetler ve incizablar ve câzibeler, bir lem'a-i muhabbeti olan bir Ma'bûd-u Lemyezelin, bir Mahbûb-u Lâyezâlin dâire-i huzuruna gidiyorsunuz. Ve ziyâfetgâh-ı ebedîsi olan Cennete çağrılıyorsunuz. Öyle ise kabir kapısına ağlayarak değil, gülerek giriniz.”
Hem şu kelime şöyle müjde veriyor, diyor ki:
Ey insan! Fenâya, ademe, hiçliğe, zulümâta, nisyana, çürümeye, dağılmaya ve kesrette boğulmaya gittiğinizi tevehhüm edip düşünmeyiniz! Siz, fenâya değil, bekàya gidiyorsunuz. Ademe değil, vücûd-u dâimîye sevk olunuyorsunuz. Zulümâta değil, âlem-i nura giriyorsunuz. Sâhib ve Mâlik-i Hakîkinin tarafına gidiyorsunuz. Ve Sultan-ı Ezelînin pâyitahtına dönüyorsunuz. Kesrette boğulmaya değil, Vahdet dâiresinde teneffüs edeceksiniz; firâka değil, visâle müteveccihsiniz!... ∗∗∗
İkinci Makam
(İsm-i A'zam noktasında, Tevhid’in isbâtına muhtasar bir işârettir.)
Birinci Kelime
BİRİNCİ KELİME:
لَااِلٰهَاِلَّااللّٰهُ da, bir Tevhid-i Ulûhiyet ve Ma'bûdiyet vardır. Şu mertebenin gayet kuvvetli bir bürhânına şöyle işâret ederiz ki:
Şu kâinât yüzünde, hususan zeminin sahifesinde, gayet muntazam bir fa'âliyet görünüyor. Ve gayet hikmetli bir hallâkıyet müşâhede ediyoruz. Ve gayet intizamlı bir fettâhiyet, yani herşeye lâyık bir şekil açmak ve sûret vermek aynelyakìn görüyoruz. Hem gayet şefkatli, keremli, rahmetli bir vehhâbiyet ve ihsânat görüyoruz. Öyle ise, bizzarûre şu hâl ve şu keyfiyet; Fa'âl, Hallâk, Fettâh, Vehhâb bir Zât-ı Zülcelâl’in vücûb-u vücûdunu ve vahdetini isbât eder, belki ihsâs eder.
Evet, mevcûdâtın mütemâdiyen zevâlleri, tazelenmeleri gösteriyor ki, o mevcûdât; bir Sâni'-i Kadîr’in kudsî esmâsının cilveleri.. ve envâr-ı esmâiyesinin gölgeleri.. ve ef'âlinin eserleri.. ve kalem-i Kader ve Kudretin nakışları ve sahifeleri.. ve cemâl-i kemâlinin âyineleridir. Şu hakikat-i uzmâya ve şu tevhidin mertebe-i ulyasına, şu kâinâtın sâhibi, bütün gönderdiği mukaddes kitaplar ve suhuflarıyla, o tevhidi gösterdiği gibi; bütün ehl-i hakikat ve kâmilîn-i nev'-i beşer tahkîkatlarıyla ve keşfiyâtlarıyla, aynı mertebe-i tevhidi gösteriyorlar. Ve kâinât dahi, acz ve fakrıyla beraber, mazhar olduğu dâimî mu'cizât-ı san'atın ve havârık-ı iktidar, hazâin-i servetin şehâdetiyle, aynı mertebe-i tevhide işâret eder. Demek Şâhid-i Ezelî, bütün kütüb ve suhufuyla ve ehl-i şühûd, bütün tahkîkat ve küşûfuyla; ve âlem-i şehâdet, bütün muntazam ahvâl ve hakîmâne şuûnâtıyla o mertebe-i tevhidde bil'icmâ ittifak ediyorlar.
İşte; O Vâhid-i Ehad’i kabûl etmeyen, ya nihâyetsiz ilâhları kabûl edecek veyâhut ahmak sofestâi gibi; hem kendini, hem kâinâtın vücûdunu inkâr edecek.
İkinci Kelime
İKİNCİ KELİME:
وَحْدَهُ İşte şu kelime sarîh bir mertebe-i tevhidi gösterir. Şu mertebeyi dahi, a'zamî bir sûrette isbât eden gayet kuvvetli bir bürhânına şöyle işâret ederiz ki:
Biz gözümüzü açtıkça, kâinât yüzüne nazarımızı saldırdıkça, en evvel gözümüze ilişen, âmm ve mükemmel bir nizâmdır ve şâmil, hassas bir mîzandır görüyoruz. Herşey dakîk bir nizâm ile, hassas bir mîzan ve ölçü içindedir. Daha bir parça dikkat-i nazar ettikçe, yeniden yeniye bir tanzim ve tevzîniyet gözümüze çarpıyor. Yani; Birisi, intizam ile o nizâmı değiştiriyor ve tartı ile o mîzanı tazelendiriyor. Herşey bir model olup, pek kesretli muntazam ve mevzûn sûretler giydiriliyor. Daha ziyâde dikkat ettikçe, o tanzim ve tevzîn altında bir hikmet ve adâlet görünüyor. Her harekette bir hikmet ve maslahat gözetiliyor; bir hak, bir fâide takib ediliyor. Daha ziyâde dikkat ettikçe, gayet hakîmâne bir fa'âliyet içinde bir Kudret’in tezâhüratı ve herşeyin her şe'nini ihâta eden gayet muhît bir ilmin cilveleri nazar-ı şuûrumuza çarpıyor. Demek; bütün mevcûdâttaki şu nizâm ve mîzan, umuma âmm bir tanzim ve tevzîni ve o tanzim ve tevzîn, âmm bir hikmet ve adâleti ve o hikmet ve adâlet, bir kudret ve ilmi gözümüze gösteriyor. Demek, bir Kadîr-i külli şey ve bir Alîm-i külli şey, şu perdeler arkasında akla görünüyor.
Hem herşeyin evveline ve âhirine bakıyoruz, hususan zîhayat nev'inde görüyoruz ki: Başlangıçları, asılları, kökleri, hem meyveleri ve neticeleri öyle bir tarzdadır ki; güyâ tohumları, asılları; birer ta'rife, birer program şeklinde bütün o mevcûdun cihâzâtını tazammun ediyor. Ve neticesinde ve meyvesinde; yine bütün o zîhayatın mânâsı süzülüp onda tecemmu' eder, tarihçe-i hayatını ona bırakır. Güyâ onun aslı olan çekirdeği, desâtir-i icâdiyesinin bir mecmuasıdır. Ve meyvesi ve semeresi ise, evâmir-i icâdiyesinin bir fihristesi hükmünde görüyoruz. Sonra o zîhayatın zâhirine ve bâtınına bakıyoruz. Gayet derecede hikmetli bir kudretin tasarrufâtı ve nâfiz bir irâdenin tasvirâtı ve tanzimâtı görünüyor. Yani, bir kuvvet ve kudret icâd eder; bir emir ve irâde sûret giydirir.
İşte; bütün mevcûdât, böyle evveline dikkat ettikçe, bir ilmin ta'rifenâmesi.. ve âhirine dikkat ettikçe, bir Sâni'in plânı ve beyânnâmesi.. ve zâhirine baktıkça, bir Fâil-i Muhtar’ın ve Mürîd’in gayet san'atlı ve tenâsüblü bir hulle-i san'atı ve bâtınına baktıkça, bir Kadîr’in gayet muntazam bir makinesini müşâhede ediyoruz.
İşte şu hâl ve şu keyfiyet, bizzarûre ve bilbedâhe ilân eder ki; hiçbir şey, hiçbir zaman, hiçbir mekân bir tek Sâni'-i Zülcelâl’in kabza-i tasarrufundan haric olamaz. Herbir şey ve bütün eşya, bütün şuûnâtıyla, bir Kadîr-i Mürîd’in kabza-i tasarrufunda tedbir edilir. Ve bir Rahmân-ı Rahîm’in tanzimiyle ve lütfuyla güzelleştiriliyor. Ve bir Hânnân-ı Mennân’ın tezyîniyle süslendiriliyor. Evet, başında şuûr ve yüzünde gözü bulunana şu kâinât ve şu mevcûdâttaki nizâm ve mîzan ve tanzim ve tevzîn; bir tek, yektâ, Vâhid, Ehad, Kadîr, Mürîd, Alîm, Hakîm bir Zâtı, vahdâniyet mertebesinde gösterir.
Evet, herşeyde bir birlik var. Birlik ise, biri gösterir. Meselâ, dünyanın lambası olan güneş, birdir; öyle ise, dünyanın Mâliki dahi birdir. Meselâ, zemin yüzündeki zîhayatların hizmetçileri olan hava, ateş, su birdir; öyle ise, onları istihdam eden ve bizlere musahhar eden dahi birdir.
Üçüncü Kelime
ÜÇÜNCÜ KELİME:
لَا شَرِيكَ لَهُ Şu kelimeyi, Otuzikinci Söz’ün Birinci Makamı, gayet kuvvetli ve şa'şaalı bir sûrette isbât ettiğinden, ona havâle ederiz. Onun fevkınde beyân olamaz, ondan daha ileri beyâna lüzum yok ve izâh edilmez..
Dördüncü Kelime
DÖRDÜNCÜ KELİME:
لَهُ الْمُلْكُ Yani: Ferş’ten Arş’a, serâdan Süreyyâ’ya, zerrâttan seyyârâta, ezelden ebede kadar herbir mevcûd; semâvât ve arz, dünya ve âhiret, herşey Onun mülküdür. Mâlikiyet mertebe-i uzmâsı, tevhid-i a'zam sûretinde Onundur. Şu mertebe-i uzmâ-i mâlikiyet ve makam-ı a'zam-ı tevhidin bir hüccet-i kübrâsı, latîf bir zamanda ve latîf bir hâtırada, Arabî ibaresinde, şu âcizin hâtırına ilkà edildi. O latîf hâtıranın hatırı için, aynı İbare-i Arabiyeyi kaydedip, sonra meâlini yazacağız.
لَهُ الْمُلْكُ لِاَنَّ ذَاكَ الْعَالَمَ الْكَبِيرَ كَهٰذَا الْعَالَمِ الصَّغِيرِ ❀ مَصْنُوعَا قُدْرَتِهِ مَكْتُوبَا قَدَرِهِ ❀ اِبْدَاعُهُ لِذَاكَ صَيَّرَهُ مَسْجِدًا ❀ اِيجَادُهُ لِهٰذَا صَيَّرَهُ سَاجِدًا اِنْشَاؤُهُ لِذَاكَ صَيَّرَ ذَاكَ مِلْكًا ❀ اِيجَادُهُ لِهٰذَا صَيَّرَهُ مَمْلُوكًا ❀ صَنْعَتُهُ فِى ذَاكَ تَظَاهَرَتْ كِتَابًا ❀ صِبْغَتُهُ فِى هٰذَا تَزَاهَرَتْ خِطَابًا ❀ قُدْرَتُهُ فِى ذَاكَ تُظْهِرُ حِشْمَتَهُ ❀ رَحْمَتُهُ فِى هٰذَا تُنَظِّمُ نِعْمَتَهُ ❀ حِشْمَتُهُ فِى ذَاكَ تَشْهَدُ هُوَ الْوَاحِدُ ❀ نِعْمَتُهُ فِى هٰذَا تُعْلِنُ هُوَ الْاَحَدُ ❀ سِكَّتُهُ فِى ذَاكَ فِى الْكُلِّ وَالْاَجْزَاءِ ❀ خَاتَمُهُ فِى هٰذَا فِى الْجِسْمِ وَالْاَعْضَاءِ
Birinci Fıkra
BİRİNCİ FIKRA:
ذَاكَ الْعَالَمَ الْكَبِيرَ... الخ Yani: Şu kâinât denilen âlem-i ekber ve insan denilen onun misâl-i musağğarı olan âlem-i asğar, Kudret ve Kader kalemiyle yazılan âfâkî ve enfüsî vahdâniyet delâilini gösteriyorlar. Evet, kâinâttaki san'at-ı muntazamanın küçük bir mikyâsta, nümûnesi insanda vardır. O dâire-i kübrâdaki san'at, Sâni'-i Vâhide şehâdet ettiği gibi, şu insanda olan küçük mikyâstaki hurdebînî san'at dahi, yine O Sâni'a işâret eder, vahdetini gösterir. Hem nasıl ki şu insan; gayet mânidâr bir mektûb-u Rabbânîdir, muntazam bir kaside-i kaderdir; öyle de, şu kâinât dahi, aynı o kalem-i kaderle, fakat büyük bir mikyâsta yazılmış muntazam bir kaside-i kaderdir. Hiç mümkün müdür ki; hadsiz alâmet-i fârika ile bütün insanlara bakan şu insan yüzündeki sikke-i vahdete ve bütün mevcûdâtı omuz omuza, el ele, baş başa veren kâinât üstündeki hâtem-i vahdâniyete, Vâhid-i Ehad’den başka bir şeyin müdâhalesi bulunsun!?..
İkinci Fıkra
İKİNCİ FIKRA:
اِبْدَاعُهُ لِذَاكَ... الخ Meâli şudur: Sâni'-i Hakîm, âlem-i ekberi, öyle bedî' bir sûrette halk edip âyât-ı kibriyâsını üstünde nakşetmiş ki; kâinâtı bir mescid-i kebîr şekline döndürmüş ve insanı dahi öyle bir tarzda icâd edip, ona akıl vererek, onunla o mu'cizât-ı san'atına ve o bedî' kudretine karşı secde-i hayret ettirerek, ona âyât-ı kibriyâyı okutturup, kemer-beste-i ubûdiyet ettirerek, o mescid-i kebîrde, bir abd-i sâcid fıtratında yaratmıştır. Hiç mümkün müdür ki: Şu mescid-i kebîrin içindeki sâcidlerin, âbidlerin ma'bûd-u hakîkileri; o Sâni'-i Vâhid-i Ehad’den başkası olabilsin!?..
Üçüncü Fıkra
ÜÇÜNCÜ FIKRA:
اِنْشَائُهُ لِذَاكَ... الخ Meâli şudur ki: O Mâlikü'l-Mülk-i Zülcelâl, âlem-i ekberi, bâhusus küre-i arz yüzünü öyle bir sûrette inşâ ederek yapmıştır ki; birbiri içinde hadsiz dâireler olup, herbir dâire bir tarla hükmünde olup, vakit be-vakit, mevsim be-mevsim, asır be-asır; eker, biçer, mahsulât alır. Mütemâdiyen mülkünü çalıştırır, tasarruf eder. En büyük dâire olan zerrât âlemini bir tarla yapıp, her zaman kâinât kadar mahsulâtı; kudretiyle, hikmetiyle onda eker, biçer, kaldırır. Âlem-i şehâdetten âlem-i gayba, dâire-i kudretten dâire-i ilme gönderir. Sonra mutavassıt bir dâire olan zemin yüzünü, aynen öyle bir mezraa yapmış ki; mevsim-bemevsim âlemleri, envâ'ları içinde eker, biçer, kaldırır. Manevî mahsulâtını dahi; gaybî, uhrevî, misâlî ve manevî âlemlerine gönderir. Daha küçük bir dâire olan bir bahçeyi; yine, yüz defa, bin defa kudretle doldurup, hikmetle boşalttırıyor. Daha küçük bir dâire olan bir zîhayatı, meselâ bir ağacı, bir insanı, yüz defa onun kadar, ondan mahsulât alır. Demek; o Mâlikü'l-Mülk-i Zülcelâl, küçük-büyük, cüz'î-küllî herşeyi birer model hükmünde inşâ ederek, yüzler tarzda, taze taze nakışlarla münakkaş mensûcât-ı san'atını onlara giydirir; cilve-i esmâsını, mu'cizât-ı kudretini izhâr eder. Kendi mülkünde herbir şeyi, birer sahife hükmünde inşâ etmiş; her sahifede, yüzer tarzda mânidâr mektûbatını yazar; hikmetinin âyâtını izhâr eder, zîşuûrlara okutturur. Şu âlem-i ekberi, mülk şeklinde inşâ etmekle beraber; şu insanı dahi öyle bir sûrette halketmiştir ve ona öyle cihâzât ve âletler ve havâs ve hissiyatlar ve bilhassa nefis, hevâ ve ihtiyaç ve iştihâ ve hırs ve da'vâ vermiştir ki; o geniş mülkünde, bütün mülke muhtaç bir memlûk hükmüne getirmiştir.
İşte hiç mümkün müdür ki: Pek büyük olan âlem-i zerrâttan tâ bir sineğe kadar bütününü mülk ve tarla yapan ve küçük insanı, o büyük mülke nâzır ve müfettiş ve çiftçi ve tüccar ve dellâl ve âbid ve memlûk yaptıran ve kendine, muhterem bir misâfir ve sevgili bir muhâtab ittihàz eden o Mâlikü'l-Mülk-i Zülcelâl’den başka, o mülke tasarruf edip, o memlûke seyyid olabilsin!?..
Dördüncü Fıkra
DÖRDÜNCÜ FIKRA:
صَنْعَتُهُ فِى ذَاكَ... الخ ibaresidir, meâli şudur ki: Sâni'-i Zülcelâl’in âlem-i ekberdeki san'atı o derece mânidârdır ki; o san'at, bir kitab sûretinde tezâhür edip, kâinâtı bir kitab-ı kebîr hükmüne getirdiğinden, akl-ı beşer, hakîki fenn-i hikmet kütübhânesini ondan aldı ve ona göre yazdı. Ve o kitab-ı hikmet, o derece hakikatle bağlı ve hakikatten medet alıyor ki, büyük kitab-ı mübînin bir nüshası olan Kur'ân-ı Hakîm şeklinde ilân edildi. Hem nasıl ki kâinâttaki san'atı, kemâl-i intizamından kitab şekline girdi; insandaki sıbğatı ve nakş-ı hikmeti dahi, hitâb çiçeğini açtı.
Yani o san'at, o derece mânidâr ve hassas ve güzeldir ki; o makine-i zîhayattaki cihâzâtı, fonoğraf gibi nutka geldi, söylettirdi. Ve öyle bir ahsen-i takvîm içinde bir sıbğa-i Rabbâniye vermiş ki; o maddî, cismânî, câmid kafada; manevî, gaybî, hayatdâr olan beyân ve hitâb çiçeği açıldı. Ve o insan kafasındaki kàbiliyet-i nutuk ve beyâna, o derece ulvî cihâzât ve isti'dat verdi ki; Sultan-ı Ezelî’ye muhâtab olacak bir makamda inkişaf ettirdi; terakkî verdi. Yani fıtrat-ı insaniyedeki sıbğa-i Rabbâniye, hitâb-ı İlâhî çiçeğini açtı. Hiç mümkün müdür ki; kitab derecesine gelen bütün mevcûdâttaki san'ata ve hitâb makamına gelen insandaki o sıbğaya, Vâhid-i Ehad’den başkası karışabilsin... Hâşâ!..
Beşinci Fıkra
BEŞİNCİ FIKRA:
قُدْرَتُهُ فِى ذَاكَ... الخ ibaresidir, meâli şudur ki: Kudret-i İlâhiye âlem-i ekberde, haşmet-i rubûbiyetini gösteriyor. Rahmet-i Rabbâniye ise; âlem-i asğar olan insanda, ni'metleri tanzim ediyor. Yani, Sâni'in kudreti, kibriyâ ve celâl noktasında, kâinâtı öyle muhteşem bir saray şeklinde icâd ediyor ki: Güneşi, büyük bir elektrik lambası; kameri kandil ve yıldızları, mumlar meyveleriyle yaldızlar, elektrikler.. ve zemin yüzünü bir sofra, bir tarla, bir bahçe, bir haliçe ve dağları birer mahzen, birer direk, birer kale ve hâkezâ... Bütün eşyayı büyük bir mikyâsta, o büyük sarayın levâzımatı şekline getirerek, şa'şaalı bir sûrette haşmet-i rubûbiyetini gösterdiği gibi; cemâl noktasında rahmeti dahi; en küçük zîhayata kadar her zîrûha envâ'-ı ni'metini verir, onun ile tanzim eder; baştan aşağıya kadar ni'metlerle süsleyip, lütûf ve keremle tezyîn eder ve o haşmet-i celâliyeye karşı cemâl-i rahmetini; o küçücük lisânlarla, o büyük lisâna karşı çıkarır. Yani: Güneş ve Arş gibi büyük cirmler, haşmet lisânıyla: “Yâ Celîl! Yâ Kebîr! Yâ Azîm!” dedikleri vakit; sinek ve semek gibi o küçücük zîhayatlar dahi, rahmet lisânıyla, “Yâ Cemîl! Yâ Rahîm! Yâ Kerîm!” diyerek; o musîka-i kübrâya, latîf nağamâtlarını katıyorlar, tatlılaştırıyorlar. Hiç mümkün müdür ki: O Celîl-i Zülcemâl’den ve o Cemîl-i Zülcelâl’den başka bir şey, kendi başıyla şu âlem-i ekber ve asğara icâd cihetinde müdâhale edebilsin... Hâşâ!..
Altıncı Fıkra
ALTINCI FIKRA:
حِشْمَتُهُ فِى ذَاكَ... الخ ibaresidir. Meâli şudur ki: Yani, kâinâtın hey'et-i mecmuasında tezâhür eden haşmet-i rubûbiyet, vahdâniyet-i İlâhiyeyi isbât edip gösterdiği gibi; zîhayatların cüz'iyâtlarına mukannen erzâklarını veren ni'met-i Rabbâniye dahi, ehadiyet-i İlâhiyeyi isbât edip gösterir. Vâhidiyet ise; “Bütün o mevcûdât birinindir ve birine bakar ve birinin icâdıdır” demektir. Ehadiyet ise; “Herbir şeyde, Hàlık-ı külli şeyin ekser esmâsı tecellî ediyor” demektir. Meselâ güneşin ziyâsı, bütün zeminin yüzünü ihâta ettiği haysiyetiyle, vâhidiyet misâlini gösterir. Ve herbir şeffâf cüz'de ve su katrelerinde, güneşin ziyâsı ve harâreti ve ziyâsındaki yedi rengi ve bir nev'i gölgesi bulunması, ehadiyet misâlini gösterir. Ve herbir şeyde hususan zîhayatta ve bilhassa herbir insanda; o Sâni'in ekser esmâsı, onda, tecellî ettiği cihetle, ehadiyeti gösterir.
İşte şu fıkra işâret eder ki: Kâinâtta tasarruf eden haşmet-i Rubûbiyet, o koca güneşi şu zemin yüzündeki zîhayatlara bir hizmetkâr, bir lamba, bir ocak; ve koca küre-i zemini onlara bir beşik, bir menzil, bir ticâretgâh; ve ateşi, her yerde hazır bir aşçı ve dost; ve bulutu, süzgeç ve murdia; ve dağları, mahzen ve anbar; ve havayı, zîhayata enfâs ve nüfûsa yelpaze; ve suyu, yeniden hayata girenlere süt emziren dâye ve hayvanata âb-ı hayat veren bir şerbetçi hükmüne getiren rubûbiyet-i İlâhiye, gayet vâzıh bir sûrette vahdâniyet-i İlâhiyeyi gösterir. Evet, Hàlık-ı Vâhid’den başka, kim güneşi arzlılara musahhar bir hizmetkâr eder? Ve O Vâhid-i Ehad’den başka, kim havayı elinde tutar, pek çok vazifelerle tavzif edip, rû-yi zeminde çevik-çalâk bir hizmetkâr eder? Ve o Vâhid-i Ehad’den başka kimin haddine düşmüştür ki, ateşi aşçı yapsın ve kibrit başı kadar bir zerrecik ateşe, binler batman eşyayı yuttursun? Ve hâkezâ... herbir şey, herbir unsur, herbir ecrâm-ı ulviye, o haşmet-i rubûbiyet noktasında Vâhid-i Zülcelâl’i gösterir.
İşte; celâl ve haşmet noktasında vâhidiyet göründüğü gibi, cemâl ve rahmet noktasında dahi ni'met ve ihsân, ehadiyet-i İlâhiyeyi ilân eder. Çünkü, zîhayatta ve bilhassa insanda, o derece san'at-ı câmia içinde; hadsiz envâ'-ı ni'meti anlayacak, kabûl edecek, isteyecek cihâzât ve âletler vardır ki bütün kâinâtta tecellî eden bütün esmâsının cilvesine mazhardır. Âdeta bir nokta-i mihrâkiye hükmünde, bütün Esmâ-i Hüsnâyı birden mâhiyetinin âyinesiyle gösterir ve onunla ehadiyet-i İlâhiyeyi ilân eder.
Yedinci Fıkra
YEDİNCİ FIKRA:
سِكَّتُهُ فِى ذَاكَ فِى الْكُلِّ وَالْاَجْزَاءِ خَاتَمُهُ فِى هٰذَا فِى الْجِسْمِ وَالْاَعْضَاءِ Meâli şudur ki: Sâni'-i Zülcelâl, âlem-i ekberin hey'et-i mecmuasında bir sikke-i kübrâsı olduğu gibi, bütün eczâsında ve envâ'ında dahi birer sikke-i vahdet koymuştur. Âlem-i asğar olan insanın cisminde ve yüzünde birer hâtem-i vahdâniyet bastığı gibi, herbir a'zâsında dahi, birer mühr-ü vahdeti vardır. Evet o Kadîr-i Zülcelâl, herşeyde, külliyatta ve cüz'iyâtta, yıldızlarda ve zerrelerde birer sikke-i vahdet koymuştur ki; ona şehâdet eder. Ve birer mühr-ü vahdâniyet basmıştır ki; ona delâlet eder. Şu hakikat-i uzmâ, Yirmiikinci Söz’de ve Otuzikinci Söz’de ve Otuzüçüncü Mektûb’un otuzüç aded penceresinde gayet parlak ve kat'î bir sûrette izâh ve isbât edildiğinden, onlara havâle edip, sözü keser, burada hâtime veririz.
Beşinci Kelime
BEŞİNCİ KELİME:
لَهُ الْحَمْدُ Yani: Bütün mevcûdâtta sebeb-i medih ve senâ olan kemâlât Onundur. Öyle ise, hamd dahi Ona aittir. Ezelden ebede kadar her kimden her kime karşı gelen ve gelecek medh ü senâ Ona aittir.
Çünkü, sebeb-i medih olan ni'met ve ihsân ve kemâl ve cemâl ve medâr-ı hamd olan herşey Onundur. Ona aittir. Evet Âyât-ı Kur'âniyenin işârâtıyla, bütün mevcûdâttan dâimî bir sûrette Dergâh-ı İlâhiyeye giden bir ubûdiyettir, bir tesbihtir, bir secdedir, bir duâdır ve bir hamd ü senâdır ki; dâimî o dergâha gidiyor. Şu hakikat-i tevhidi isbât eden bir bürhân-ı a'zama şöyle işâret ederiz ki:
Şu kâinâta baktığımız vakit, bağistan şeklinde; sakfı, ulvî yıldızlarla yaldızlanmış, zemini zînetli mevcûdâtla şenlenmiş sûrette görünüyor. İşte şu bağistandaki muntazam nurânî ecrâm-ı ulviye ve hikmetli ve zînetli mevcûdât-ı süfliye, umumen herbiri, lisân-ı mahsûsuyla derler ki: “Biz bir Kadîr-i Zülcelâl’in mu'cizât-ı kudretiyiz. Bir Hàlık-ı Hakîm ve bir Sâni'-i Kadîr’in vahdetine şehâdet ederiz.”
Ve şu bağistan-ı âlem içindeki küre-i arza bakıyoruz, görüyoruz ki; bir bahçe şeklinde rengârenk yüzbinler süslü çiçekli nebâtât tâifeleri onda serilmiş ve çeşit çeşit yüzbinler envâ'-ı hayvanat onda serpilmiştir. İşte şu zemin bahçesinde bütün o süslü nebâtât ve zînetli hayvanat, muntazam sûretleriyle ve mevzûn şekilleriyle ilân ediyorlar ki: “Biz, bir tek Sâni'-i Hakîm’in san'atından birer mu'cizesi, birer hàrikasıyız ve vahdâniyetin birer dellâlı, birer şâhidiyiz.”
Hem o bahçedeki ağaçların başlarına bakar görürüz ki: Gayet derecede alîmâne, hakîmâne, kerîmâne, latîfâne, cemîlâne yapılmış muhtelif sûretlerde meyveleri, çiçekleri görüyoruz. İşte şunlar, bil'umum bir lisân ile ilân ederler ki: “Biz, bir Rahmân-ı Zülcemâl’in ve bir Rahîm-i Zülkemâl’in mu'ciz-nümâ hediyeleriyiz, hayret-nümâ ihsânlarıyız.”
İşte, bağistan-ı kâinâttaki ecrâm ve mevcûdât ve küre-i arz bahçesindeki nebâtât ve hayvanat ve eşcâr ve nebâtâtın başlarındaki ezhâr ve semerât; nihâyet derecede yüksek bir sadâ ile şehâdet eder, ilân eder, derler ki: “Bizim Hàlık’ımız ve Musavvirimiz ve bizi hediye veren Kadîr-i Zülcemâl, Hakîm-i Bîmisâl, Kerîm-i Pür-nevâl herşeye kàdirdir. Hiçbir şey ona ağır gelmez. Hiçbir şey dâire-i kudretinden haric olamaz. Kudretine nisbeten, zerreler yıldızlar birdir. Küllî, cüz'î kadar kolaydır. Cüz', küll kadar kıymetlidir. En büyük, en küçük kadar kudretine nisbeten rahattır. Küçük, büyük kadar san'atlıdır; belki san'atça küçük, büyükten daha büyüktür. Bütün mâzideki acâib-i kudreti olan vukûât şehâdet eder ki; o Kadîr-i Mutlak, bütün istikbâldeki acâib-i imkânâta muktedirdir. Dünü getiren, yarını getirdiği gibi; mâziyi icâd eden o Zât-ı Kadîr, istikbâli dahi icâd eder. Dünyayı yapan o Sâni'-i Hakîm, âhireti de yapar. Evet, Ma'bûd-u bilhak yalnız O Kadîr-i Zülcelâl olduğu gibi, Mahmûd-u bil'ıtlâk yine yalnız Odur. İbâdet Ona mahsûs olduğu gibi, hamd ü senâ dahi Ona hàstır.”
Hiç mümkün müdür ki; Semâvât ve Arzı halkeden bir Sâni'-i Hakîm, semâvât ve arzın en mühim neticesi ve kâinâtın en mükemmel meyvesi olan insanları başıboş bıraksın; esbâb ve tesâdüfe havâle etsin; hikmet-i bâhiresini abesiyete kalbetsin? Hâşâ!..
Hiç mümkün müdür ki; hakîm, alîm bir zât, bir ağacı gayet ehemmiyetle tedbir ve tasvir edip ve gayet derecede hikmetle idare ve terbiye ettiği hâlde; o ağacın gayesi, fâidesi olan meyvelerine bakmayıp ehemmiyet vermesin; hırsız ellere, boş yerlere dağılsın, zâyi' olsun! Elbette bakmamak, ehemmiyet vermemek olamaz. Çünkü ağaca ehemmiyet vermek meyveleri içindir. İşte, şu kâinâtın zîşuûru ve en mükemmel meyvesi ve neticesi ve gayesi, insandır. Şu kâinâtın Sâni'-i Hakîm’i; mümkün müdür ki, şu zîşuûr meyvelerin meyveleri olan hamd ve ibâdeti, şükür ve muhabbeti başkalara verip hikmet-i bâhiresini hiçe indirsin.. veyâhut kudret-i mutlakasını acze kalbettirsin.. veyâhut ilm-i muhîtini cehle çevirsin? Yüzbin defa hâşâ!
Hiç mümkün müdür ki; şu kâinât sarayının binasındaki makàsıd-ı Rabbâniyenin medârı olan zîşuûr ve zîşuûrun serfirâzı olan nev'-i insanın mazhar olduğu ni'metlere mukâbil izhâr ettikleri şükür ve ibâdeti, o saray-ı kâinâtın Sâni'inden başkasına gitsin. Ve o Sâni'-i Zülcelâl, o gayetü'l-gaye olan şükür ve ibâdeti başkalara gitmesine müsâade etsin?
Hem hiç mümkün müdür ki; hadsiz envâ'-ı ni'metiyle kendini zîşuûrlara sevdirsin ve hadsiz mu'cizât-ı san'atıyla kendini onlara tanıttırsın; sonra onların şükür ve ibâdetlerini, hamd ve muhabbetlerini, mârifet ve minnetdârlıklarını esbâba ve tabiata terkedip ehemmiyet vermesin; hikmet-i mutlakasını inkâr ettirsin; saltanat-ı rubûbiyetini hiçe indirsin! Yüzbin defa hâşâ ve kellâ!..
Hiç mümkün müdür ki; bir baharı halkedemeyen ve bütün meyveleri icâd edemeyen ve yer yüzünde sikkeleri bir olan bütün elmaları inşâ edemeyen; onların bir misâl-i musağğarı olan bir elmayı halkedip ve o elmayı ni'met olarak birisine yedirsin, şükrünü kazansın, Mahmûd-u bil'ıtlâka hamd noktasında iştirâk etsin! Hâşâ!.. Çünkü bir elmayı halkeden kim ise, bütün dünyaya gelen elmaları icâd eden yine O olabilir. Çünkü sikke birdir. Hem elmaları icâd eden kim ise, bütün dünyada medâr-ı rızık olan hubûbat ve semerâtı halkeden yine Odur. Demek en küçük cüz'î bir zîhayata, en cüz'î bir ni'meti veren, doğrudan doğruya kâinâtın Hàlık’ıdır ve Rezzâk-ı Zülcelâl’dir. Öyle ise şükür ve hamd, doğrudan doğruya Ona aittir. Öyle ise hakikat-i kâinât, dâima hak lisânıyla der:
لَهُ الْحَمْدُ مِنْ كُلِّ اَحَدٍ مِنَ الْاَزَلِ اِلَى الْاَبَدِ
Altıncı Kelime
ALTINCI KELİME:
يُحْيِى Yani: Hayat veren yalnız Odur. Öyle ise, herşeyin Hàlık’ı dahi yalnız Odur. Çünkü; Kâinâtın rûhu, nuru, mâyesi, esâsı, neticesi, hülâsası hayattır. Hayatı veren kim ise, bütün kâinâtın Hàlık’ı da Odur. Hayatı veren elbette Odur, Hayy u Kayyûmdur.
İşte şu mertebe-i tevhidin bürhân-ı a'zamına şöyle işâret ederiz ki: –Başka bir Söz’de izâh ve isbât edildiği gibi– zemin yüzünün sahrâsında çadırları kurulmuş gayet muhteşem zîhayatlar ordusunu görüyoruz. Evet Hayy u Kayyûmun hadsiz ordularından, her bahar mevsiminde yeni silâh altına alınmış, gâibden gelen taze bir ordu meydâna çıkmış görüyoruz. Şu orduya bakıyoruz ki; nebâtât tâifelerinden ikiyüz binden ziyâde ve hayvanat milletlerinden yine yüzbinden fazla çeşit çeşit muhtelif kavimler görüyoruz. Herbir milletin, herbir tâifenin; elbisesi ayrı, erzâkı ayrı, ta'limâtı ayrı, terhisâtı ayrı, silâhları ayrı, müddet-i askeriyeleri ayrı olduğu hâlde, bir kumandan-ı a'zam, hadsiz kudret ve hikmetiyle ve nihâyetsiz ilim ve irâdesiyle, bitmez rahmetiyle, tükenmez hazinesiyle, hiçbirini unutmayarak, şaşırmayarak, karıştırmayarak, geciktirmeyerek.. ayrı ayrı bütün o üçyüz binden ziyâde milletleri ve tâifeleri; kemâl-i intizam ile, tamam-ı mîzan ile, vakti vaktine ayrı ayrı erzâklarını, ayrı ayrı elbiselerini, ayrı ayrı silâhlarını vererek, ayrı ayrı ta'limât yaptırarak, ayrı ayrı terhisât ettiğini, gözü bulunan bilmüşâhede görür ve kalbi bulunan biayne'l-yakìn tasdik eder...
İşte, hiç mümkün müdür ki; şu ihyâ ve idareye ve şu terbiye ve iâşeye; o orduyu bütün şuûnâtıyla ihâta eden bir ilm-i muhîtin ve o orduyu bütün levâzımatıyla idare eden bir kudret-i mutlakanın sâhibinden başkası karışabilsin, müdâhale edebilsin, onda hissesi olsun!.. Yüzbinler defa hâşâ!..
Ma'lûmdur ki; bir taburda on millet bulunsa, ayrı ayrı techiz etmesi on tabur kadar güç olduğundan; âciz insanlar, ister istemez bir tarzda techize mecbur olmuşlar. Hâlbuki Hayy u Kayyûm; şu muhteşem ordusu içinde, üçyüzbinden ziyâde milletlere, ayrı ayrı techizât-ı hayatiyeyi veriyor. Hem külfetsiz, müşkülâtsız, kolay bir tarzda, hafif bir şekilde, gayet hakîmâne ve intizam-perverâne veriyor. Ve koca orduya, bir tek lisân ile ﴾ هُوَ الَّذِى يُحْيِى ﴿ dedirtip; kâinât mescidinde o cemâat-i uzmâya; ﴾ اَللّٰهُ لااِلٰهَاِلَّاهُوَ الْحَىُّ الْقَيُّومُ لاَ تَاْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ.. الخ ﴿ okutturuyor…
Yedinci Kelime
YEDİNCİ KELİME:
وَيُمِيتُ Yani: Mevti veren Odur. Yani: Hayatı veren O olduğu gibi; hayatı alan, mevti veren dahi yine Odur. Evet mevt, yalnız tahrib ve sönmek değildir ki esbâba verilsin, tabiata havâle edilsin. Belki, nasıl bir tohum zâhiren ölüp çürüyor; fakat, bâtınen bir sünbülün hayatına ve yoğurmasına.. yani cüz'î tohumluk hayatından, küllî sünbül hayatına geçiyor; öyle de, mevt dahi zâhiren bir inhilâl ve bir intifâ göründüğü hâlde, hakikatte insan için, hayat-ı bâkiyeye ünvân ve mukaddime ve mebde' oluyor. Öyle ise; hayatı veren ve idare eden Kadîr-i Mutlak, yine elbette mevti dahi O icâd eder.
Şu kelimedeki mertebe-i uzmâ-yı tevhidin bir bürhân-ı a'zamına şöyle işâret ederiz ki: Otuzüçüncü Mektûbun Yirmidördüncü Penceresi’nde beyân edildiği gibi: Şu mevcûdât, irâde-i İlâhiye ile seyyâledir. Şu kâinât, emr-i Rabbânî ile seyyâredir. Şu mahlûkat, İzn-i İlâhî ile, zaman nehrinde mütemâdiyen akıyor, âlem-i gaybdan gönderiliyor, âlem-i şehâdette vücûd-u zâhirî giydiriliyor; sonra âlem-i gayba muntazaman yağıyor, iniyor. Ve emr-i Rabbânî ile, mütemâdiyen istikbâlden gelip; hâle uğrayarak teneffüs eder, mâziye dökülür...
İşte şu mahlûkatın şu seyelânı, gayet hakîmâne rahmet ve ihsân dâiresinde ve şu seyerânı, gayet alîmâne hikmet ve intizam dâiresinde ve şu cereyanı, gayet rahîmâne şefkat ve mîzan dâiresinde baştan aşağıya kadar hikmetlerle, maslahatlarla, neticelerle ve gayelerle yapılıyor. Demek, bir Kadîr-i Zülcelâl, bir Hakîm-i Zülkemâl, mütemâdiyen tavâif-i mevcûdâtı ve her tâife içindeki cüz'iyâtı ve o tâifelerden teşekkül eden âlemleri, kudretiyle hayat verip tavzif eder. Sonra hikmetiyle terhis edip, mevte mazhar eder; âlem-i gayba gönderir. Dâire-i kudretten, dâire-i ilme çevirir.
İşte, hiç mümkün müdür ki; şu kâinâtı, hey'et-i mecmuasıyla çevirmeğe muktedir olmayan ve bütün zamanlara hükmü geçmeyen ve âlemleri hayata, mevte bir ferd gibi mazhar etmeğe kudreti yetmeyen ve baharları, bir çiçek gibi hayat verip, yer yüzüne takıp, sonra mevt ile ondan koparıp alamayan bir zât; mevt ve imâteye sâhib çıkabilsin!.. Evet, en cüz'î bir zîhayatın mevti dahi, hayatı gibi bütün hakàik-ı hayat ve envâ'-ı mevt elinde bulunan bir Zât-ı Zülcelâl’in kanunuyla, izniyle, emriyle, kuvvetiyle, ilmiyle olmak zarûrîdir.
Sekizinci Kelime
SEKİZİNCİ KELİME:
وَهُوَ حَىٌّ لاَ يَمُوتُ Yani: Hayatı dâimîdir, ezelî ve ebedîdir. Mevt ve fenâ, adem ve zevâl Ona ârız olamaz. Çünkü hayat, Ona zâtîdir. Zâtî olan, zâil olamaz. Evet; ezelî olan elbette ebedîdir. Kadîm olan, elbette bâkîdir. Vâcibü'l-Vücûd olan, elbette sermedîdir. Evet bir hayat ki, bütün vücûd, bütün envârıyla Onun gölgesidir. Nasıl adem Ona ârız olabilir?
Evet bir hayat ki, vâcib bir vücûd Onun lâzımı ve ünvânıdır; elbette adem ve fenâ hiçbir cihetle Ona ârız olamaz. Evet bir hayat ki, bütün hayatlar mütemâdiyen Onun cilvesiyle zuhûra gelir ve bütün hakàik-ı sâbite-i kâinât Ona istinâd eder, Onunla kàimdir; elbette hiçbir cihetle fenâ ve zevâl Ona ârız olamaz. Evet bir hayat ki; onun bir lem'a-i cilvesi, ma'rûz-u fenâ ve zevâl olan eşya-yı kesîreye bir vahdet verip bekàya mazhar eder ve dağılmaktan kurtarır ve vücûdunu muhâfaza eder ve bir nev'i bekàya mazhar eder. Yani hayat; kesrete bir vahdet verir, ibkà eder. Hayat gitse; dağılır, fenâya gider. Elbette, öyle hadsiz lemeât-ı hayatiye, bir cilvesi olan Hayat-ı vâcibeye, zevâl ve fenâ yanaşamaz. Şu hakikate şâhid-i kàtı', şu kâinâtın zevâl ve fenâsıdır. Yani mevcûdât; vücûdlarıyla, hayatlarıyla nasıl ki O Hayy-ı Lâyemût’un hayatına ve o hayatın vücûb-u vücûduna delâlet ve şehâdet ederler (Hâşiye) <ft3>[^1]</ft3> , öyle de; mevtleriyle, zevâlleriyle o hayatın bekàsına, sermediyetine delâlet eder ve şehâdet ederler. Çünkü mevcûdât, zevâle gittikten sonra, arkalarında, yine kendileri gibi hayata mazhar olup yerlerine geldiklerinden gösteriyor ki; dâimî bir zîhayat var ki, mütemâdiyen cilve-i hayatı tazelendiriyor. Nasıl ki, güneşe karşı cereyan eden bir nehrin yüzünde kabarcıklar parlar gider. Gelenler aynı parlamayı gösterip, tâife tâife arkasında parlayıp sönüp gider. Bu sönmek, parlamak vaziyetiyle; yüksek, dâimî bir güneşin devamına delâlet ederler. Öyle de, şu mevcûdât-ı seyyâredeki hayat ve mevtin değişmeleri ve münâvebeleri, bir Hayy-ı Bâkî’nin, bekà ve devamına şehâdet ederler.
[^1]: (Hâşiye) Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm'ın Nemrud'a karşı imâte ve ihyâda güneşin tulû' ve gurûbuna intikali, cüz'î imâte ve ihyâdan küllî imâte ve ihyâya intikaldir ve bir terakkîdir. O delilin en parlak ve en geniş dâiresini göstermektir. Yoksa bir kısım ehl-i tefsirin dedikleri gibi, hafî delili bırakıp, zâhir delile çıkmak değildir.
Evet şu mevcûdât âyinelerdir. Fakat, zulmet nura âyine olduğu gibi; hem karanlık ne derece şiddetli ise, o derece nurun parlamasını gösterdiği gibi, çok cihetlerle zıddiyet noktasında âyinedârlık ederler. Meselâ; nasıl ki mevcûdât acziyle kudret-i Sâni'a âyinedârlık eder, fakrıyla gınâsına âyinedâr olur, öyle de; fenâsıyla bekàsına âyinedârlık eder. Evet, zeminin yüzü ve yüzündeki eşcârın kıştaki vaziyet-i fakirâneleri ve baharda, şa'şaa-pâş olan servet ve gınâları gayet kat'î bir sûrette, bir Kadîr-i Mutlak ve Ganiyy-i ale'l-Itlâk’ın kudret ve rahmetine âyinedârlık eder. Evet bütün mevcûdât, güyâ lisân-ı hâl ile, Veysel-Karanî gibi şöyle münâcât ederler; derler ki:
“Yâ İlâhenâ! Rabbimiz Sensin! Çünkü biz abdiz. Nefsimizin terbiyesinden âciziz. Demek bizi terbiye eden Sensin!..
Hem Sensin Hàlık! Çünkü biz mahlûkuz; yapılıyoruz...
Hem Rezzâk Sensin! Çünkü biz rızka muhtacız; elimiz yetişmiyor. Demek bizi yapan ve rızkımızı veren Sensin...
Hem Sensin Mâlik! Çünkü biz memlûküz. Bizden başkası bizde tasarruf ediyor. Demek Mâlik’imiz Sensin...
Hem Sen Azîz’sin! İzzet ve azamet sâhibisin! Biz zilletimize bakıyoruz; üstümüzde bir izzet cilveleri var. Demek Senin izzetinin âyinesiyiz...
Hem Sensin Ganiyy-i Mutlak! Çünkü biz fakiriz. Fakrımızın eline yetişmediği bir gınâ veriliyor. Demek Ganî Sensin, veren Sensin...
Hem Sen Hayy-ı Bâkî’sin! Çünkü biz ölüyoruz; ölmemizde ve dirilmemizde, bir dâimî hayat verici cilvesini görüyoruz...
Hem Sen Bâkî’sin! Çünkü biz, fenâ ve zevâlimizde, Senin devam ve bekànı görüyoruz...
Hem cevab veren, atiyye veren Sensin! Çünkü biz umum mevcûdât, kàlî ve hâlî dillerimizle dâimî bağırıp istiyoruz; niyâz edip yalvarıyoruz. Arzularımız yerlerine geliyor; maksûdlarımız veriliyor. Demek bize cevab veren Sensin... Ve hâkezâ...”
Bütün mevcûdâtın, küllî ve cüz'î herbirisi birer Veysel Karanî gibi, bir münâcât-ı maneviye sûretinde bir âyinedârlıkları var. Acz ve fakr ve kusurlarıyla, kudret ve kemâl-i İlâhîyi ilân ediyorlar...
Dokuzuncu Kelime
DOKUZUNCU KELİME:
بِيَدِهِ الْخَيْرُ Yani: Bütün hayrat Onun elinde, bütün hasenât Onun defterinde, bütün ihsânat Onun hazinesindedir. Öyle ise; hayr isteyen Ondan istemeli, iyilik arzu eden Ona yalvarmalı... Şu kelimenin hakikatini kat'î bir sûrette göstermek için, ilm-i İlâhînin hadsiz delillerinden bir geniş delilin emârelerine ve lem'alarına şöyle işâret eder ve deriz ki:
Şu kâinâtta görünen ef'âl ile tasarruf edip icâd eden Sâni'in, bir muhît ilmi var. Ve o ilim, Onun zâtının hàssa-i lâzime-i zarûriyesidir. İnfikâki muhâldir. Nasıl ki güneşin zâtı bulunup ziyâsı bulunmamak kàbil değil, öyle de; binler derece ondan ziyâde kàbil değildir ki; şu muntazam mevcûdâtı icâd eden Zât’ın ilmi, ondan infikâk etsin. Şu ilm-i muhît, o Zât’a lâzım olduğu gibi, taalluk cihetiyle herşeye dahi lâzımdır. Yani, hiçbir şey Ondan gizlenmesi kàbil değildir. Perdesiz, güneşe karşı zemin yüzündeki eşya, güneşi görmemesi kàbil olmadığı gibi; O Alîm-i Zülcelâl’in nur-u ilmine karşı eşyanın gizlenmesi, bin derece daha gayr-ı kàbildir, muhâldir. Çünkü huzur var; yani herşey dâire-i nazarındadır ve mukâbildir ve dâire-i şühûdundadır ve herşeye nüfûzu var. Şu câmid güneş, şu âciz insan, şu şuûrsuz röntgen şuâı gibi zînurlar; hâdis, nâkıs ve ârızî oldukları hâlde, onların nurları, mukâbilindeki herşeyi görüp nüfûz ederlerse; elbette vâcib ve muhît ve zâtî olan nur-u ilm-i Ezelîden hiçbir şey gizlenemez ve haricinde kalamaz. Şu hakikate işâret eden kâinâtın had ve hesaba gelmez alâmetleri, âyetleri vardır. Ezcümle:
Bütün mevcûdâtta görünen bütün hikmetler; o ilme işâret eder. Çünkü hikmet ile iş görmek ilim ile olur.
Hem bütün inâyetler, tezyînâtlar o ilme işâret eder. İnâyetkârâne, lütûfkârâne iş gören; elbette bilir ve bilerek yapar. Hem herbiri birer mîzan içindeki bütün intizamlı mevcûdât ve herbiri birer intizam içindeki bütün mîzanlı ve ölçülü hey'ât, yine o ilm-i muhîte işâret eder. Çünkü intizam ile iş görmek, ilim ile olur. Ölçü ile, tartı ile san'atkârâne yapan; elbette kuvvetli bir ilme istinâden yapar.
Hem bütün mevcûdâtta görünen muntazam mikdarlar, hikmet ve maslahata göre biçilmiş şekiller, bir kazânın düsturuyla ve kaderin pergârıyla tanzim edilmiş gibi meyvedâr vaziyetler ve hey'etler, bir ilm-i muhîti gösteriyor.
Evet, eşyaya ayrı ayrı muntazam sûretler vermek, herşeyin mesâlih-i hayatiyesine ve vücûduna lâyık mahsûs bir şekil vermek, bir ilm-i muhît ile olur, başka sûrette olamaz...
Hem bütün zîhayata, herbirisine lâyık bir tarzda, münâsib vakitte, ummadığı yerde rızıklarını vermek; bir ilm-i muhît ile olur. Çünkü rızkı gönderen; rızka muhtaç olanları bilecek, tanıyacak, vaktini bilecek, ihtiyacını idrak edecek; sonra rızkını lâyık bir tarzda verebilir.
Hem umum zîhayatın, “ibham” ünvânı altında bir kanun-u taayyüne bağlı olan ecelleri, ölümleri, bir ilm-i muhîti gösteriyor. Çünkü, her tâifenin, gerçi ferdlerin zâhiren muayyen bir vakt-i eceli görünmüyor; fakat o tâifenin iki had ortasında mahdûd bir zamanda ecelleri muayyendir. O ecel hengâmında, o şeyin arkasında vazifesini idâme edecek olan neticesinin, meyvesinin, çekirdeğinin muhâfazası ve bir taze hayata inkılâb ettirmesi; yine o ilm-i muhîti gösteriyor.
Hem bütün mevcûdâta şâmil, herbir mevcûda lâyık bir sûrette rahmetin taltifatı; bir rahmet-i vâsia içinde bir ilm-i muhîti gösteriyor. Çünkü, meselâ; zîhayatın etfâllerini süt ile iâşe eden ve zeminin suya muhtaç nebâtâtına yağmur ile yardım eden; elbette etfâli tanır, ihtiyaçlarını bilir ve o nebâtâtı görür ve yağmurun onlara lüzumunu derkeder sonra gönderir.. Ve hâkezâ... bütün hikmetli, inâyetli rahmetinin hadsiz cilveleri, bir ilm-i muhîti gösteriyor.
Hem bütün eşyanın san'atındaki ihtimamat ve san'atkârâne tasvirât ve mâhirâne tezyînât, bir ilm-i muhîti gösteriyor. Çünkü binler vaziyet-i muhtemele içinde, muntazam ve müzeyyen, san'atlı ve hikmetli bir vaziyeti intihâb etmek, derin bir ilim ile olur. Bütün eşyadaki şu tarz-ı intihâbat, bir ilm-i muhîti gösteriyor.
Hem icâd ve ibdâ'-ı eşyada kemâl-i sühûlet, bir ilm-i ekmele delâlet eder. Çünkü bir işte kolaylık ve bir vaziyette sühûlet, derece-i ilim ve mehâretle mütenâsibdir. Ne kadar ziyâde bilse, o derece kolay yapar.
İşte şu sırra binâen, herbiri birer mu'cize-i san'at olan mevcûdâta bakıyoruz ki; hayret-nümâ bir derecede sühûletle, kolaylıkla, külfetsiz, dağdağasız, kısa bir zamanda; fakat, mu'ciz-nümâ bir sûrette icâd edilir. Demek hadsiz bir ilim vardır ki, hadsiz sühûletle yapılır.. Ve hâkezâ... Mezkûr emâreler gibi binler alâmet-i sâdıka var ki, şu kâinâtta tasarruf eden Zât’ın, muhît bir ilmi vardır. Ve herşeyi bütün şuûnâtıyla bilir, sonra yapar.
Mâdem şu kâinât sâhibinin böyle bir ilmi vardır; elbette insanları ve insanların amellerini görür ve insanlar neye lâyık ve müstehak olduklarını bilir, hikmet ve rahmetin muktezâsına göre onlarla muâmele eder ve edecek.
Ey insan! Aklını başına al, dikkat et! Nasıl bir Zât seni bilir ve bakar; bil ve ayıl!..
Eğer denilse: Yalnız ilim kâfî değildir, irâde dahi lâzımdır. İrâde olmazsa, ilim kâfî gelmez?
Elcevab: Bütün mevcûdât nasıl ki bir ilm-i muhîte delâlet ve şehâdet eder, öyle de; o ilm-i muhît sâhibinin irâde-i külliyesine dahi delâlet eder. Şöyle ki: Herbir şeye, hususan herbir zîhayata pek çok müşevveş ihtimalât içinde, muayyen bir ihtimal ile ve pek çok akîm yollar içinde, neticeli bir yol ile ve pek çok imkânât içinde mütereddid iken, gayet muntazam bir teşahhus verilmesi; hadsiz cihetlerle bir irâde-i külliyeyi gösteriyor. Çünkü, herşeyin vücûdunu ihâta eden hadsiz imkânât ve ihtimalât içinde ve semeresiz akîm yollarda ve karışık ve yeknesak sel gibi mîzansız akan câmid unsurlardan gayet hassas bir ölçü ile, nâzik bir tartı ile ve gayet ince bir intizam ile, nâzenîn bir nizâm ile verilen mevzûn şekil ve muntazam teşahhus; bizzarûre ve bilbedâhe, belki bilmüşâhede, bir irâde-i külliyenin eseri olduğunu gösterir. Çünkü, hadsiz vaziyetler içinde bir vaziyeti intihâb etmek; bir tahsîs, bir tercih, bir kasd ve bir irâde ile olur. Ve amd ve arzu ile tahsîs edilir. Elbette tahsîs, bir muhassısı iktiza eder. Tercih, bir müreccihi ister. Muhassıs ve müreccih ise irâdedir.
Meselâ; insan gibi yüzler muhtelif cihâzât ve âlâtın makinesi hükmünde olan bir vücûdun, bir katre sudan ve yüzer muhtelif a'zâsı bulunan bir kuşun, basit bir yumurtadan.. ve yüzer muhtelif kısımlara ayrılan bir ağacın, basit bir çekirdekten icâdları; kudret ve ilme şehâdet ettikleri gibi, gayet kat'î ve zarûrî bir tarzda onların Sâni'inde bir irâde-i külliyeye delâlet ederler ki, o irâde ile, o şeyin herşeyini tahsîs eder. Ve o irâde ile; her cüz'üne, her uzvuna, her kısmına ayrı, hàs bir şekil verir, bir vaziyet giydirir.
Elhâsıl: Nasıl ki eşyada, meselâ hayvanattaki ehemmiyetli a'zânın, esâsât ve netâic itibariyle birbirlerine benzeyişleri ve tevâfukları ve bir tek sikke-i vahdet izhâr etmeleri, nasıl kat'î olarak delâlet ediyor ki; umum hayvanatın Sâni'i birdir, vâhiddir, ehaddir, öyle de; o hayvanatın ayrı ayrı teşahhusları ve sîmâlarındaki başka başka hikmetli taayyün ve temeyyüzleri delâlet eder ki; onların Sâni'-i Vâhidi, fâil-i muhtardır ve irâdelidir; istediğini yapar, istemediğini yapmaz; kasd ve irâde ile işler.
Mâdem ilm-i İlâhîye ve irâde-i Rabbâniyeye mevcûdât adedince, belki mevcûdâtın şuûnâtı adedince delâlet ve şehâdet vardır; elbette bir kısım feylesofların irâde-i İlâhiyeyi nefy ve bir kısım ehl-i bid'atın, kaderi inkâr ve bir kısım ehl-i dalâletin, cüz'iyâta adem-i ıttılâ'ını iddia etmeleri ve tabîiyyûnun, bir kısım mevcûdâtı tabiat ve esbâba isnâd etmeleri; mevcûdât adedince muzâaf bir yalancılıktır ve mevcûdâtın şuûnâtı adedince muzâaf bir dalâlet divâneliğidir. Çünkü hadsiz şehâdet-i sâdıkayı tekzîb eden, hadsiz bir yalancılık işlemiş olur.
İşte, meşîet-i İlâhiye ile vücûda gelen işlerde; “İnşâallâh, İnşâallâh” yerinde, bilerek “tabîi, tabîi” demek, ne kadar hatâ ve muhâlif-i hakikat olduğunu kıyâs et...
Onuncu Kelime
ONUNCU KELİME:
وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ Yani: Hiçbir şey Ona ağır gelemez. Dâire-i imkânda ne kadar eşya var, o eşyaya gayet kolay vücûd giydirebilir. Ve o derece Ona kolay ve rahattır ki: ﴾ اِنَّمَا اَمْرُهُ اِذَا اَرَادَ شَيْئًا ﴿ sırrıyla, güyâ yalnız emreder, yapılır.
Nasıl ki gayet mâhir bir san'atkâr; ziyâde kolay bir tarzda, elini işe dokundurur dokundurmaz, makine gibi işler. Ve o sür'at ve mehâreti ifâde için denilir ki: “O iş ve san'at, ona o kadar musahhardır ki; güyâ emriyle, dokunmasıyla işler oluyor; san'atlar vücûda geliyor.” Öyle de; Kadîr-i Zülcelâl’in kudretine karşı, eşyanın nihâyet derecede musahhariyet ve itâatine ve o kudretin nihâyet derecede külfetsiz ve sühûletle iş gördüğüne işâreten, ﴾ اِنَّمَا اَمْرُهُ اِذَا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ ﴿ fermân eder. Şu hakikat-i uzmânın hadsiz esrârından beş sırrını, “Beş Nükte” de beyân edeceğiz.
Birincisi
Birincisi: Kudret-i İlâhiyeye nisbeten en büyük şey, en küçük şey kadar kolaydır. Bir nev'in umum efrâdıyla icâdı, bir ferd kadar külfetsiz ve rahattır. Cennet’i halketmek, bir bahar kadar kolaydır. Bir baharı icâd etmek, bir çiçek kadar rahattır. Şu sırrı izâh ve isbât eden haşre dair Onuncu Söz’ün âhirinde, hem melâike ve bekà-i rûh ve haşre dair Yirmidokuzuncu Söz’de Haşir mes'elesinde, İkinci Esâs’ın beyânında zikredilen “Nurâniyet sırrı”, “Şeffâfiyet sırrı”, “Mukàbele sırrı”, “Muvâzene sırrı”, “İntizam sırrı”, “İtâat sırrı”, altı temsîl ile isbât edilerek gösterilmiştir ki: Kudret-i İlâhiyeye nisbeten yıldızlar, zerreler gibi kolaydır; hadsiz efrâd bir ferd kadar külfetsiz ve rahatça icâd edilir. Mâdem o iki Söz’de bu altı sır isbât edilmiş, onlara havâle ederek burada kısa keseriz.
İkincisi
İkincisi: Kudret-i İlâhiyeye nisbeten herşey müsâvî olduğuna delil-i kàtı' ve bürhân-ı sâtı' şudur ki: Hayvanat ve nebâtâtın icâdında, gözümüzle görüyoruz, hadsiz bir sehàvet ve kesret içinde, nihâyet derecede bir itkan, bir hüsn-ü san'at bulunuyor. Hem nihâyet derecede karışıklık ve ihtilât içinde, nihâyet derecede bir imtiyaz ve tefrik görünüyor. Hem nihâyet derecede mebzûliyet ve vüs'at içinde, nihâyet derecede san'atça kıymetdârlık ve hilkatçe güzellik bulunuyor. Hem nihâyet derecede san'atkârâne bir sûrette, çok cihâzâta ve çok zamana muhtaç olmakla beraber; gayet derecede sühûletle ve sür'atle icâd ediliyor. Âdeta birden ve hiçten o mu'cizât-ı san'at vücûda geliyor.
İşte bilmüşâhede her mevsimde rû-yi zeminde gördüğümüz bu fa'âliyet-i Kudret, kat'iyyen delâlet eder ki; şu ef'âlin menba'ı olan Kudret’e nisbeten en büyük şey en küçük şey kadar kolaydır. Ve hadsiz efrâdın icâdı ve idareleri, bir ferd kadar rahatça icâd ve idare edilir.
Üçüncüsü
Üçüncüsü: Şu kâinâtta, şu görünen tasarrufât ve ef'âl ile hükmeden Sâni'-i Kadîr’in kudretine nisbeten, en büyük küll en küçük cüz' kadar kolay gelir. Efrâdca kesretli bir küllînin icâdı, bir tek cüz'înin icâdı kadar sühûletlidir. Ve en âdi bir cüz'îde, en yüksek bir kıymet-i san'at gösterilebilir. Şu hakikatin sırr-ı hikmeti üç menba'dan çıkar:
Evvelâ: İmdâd-ı Vâhidiyetten.
Sâniyen: Yüsr-ü Vahdetten.
Sâlisen: Tecellî-i Ehadiyetten.
Birinci Menba
Birinci menba' olan imdâd-ı Vâhidiyet: Yani herşey ve bütün eşya, bir tek zâtın mülkü olsa; o vakit, vâhidiyet cihetiyle herbir şeyin arkasında, bütün eşyanın kuvvetini tahşid edebilir. Ve bütün eşya, bir tek şey gibi kolayca idare edilir. Şu sırrı, şöyle bir temsîl ile fehme takrib için deriz: Meselâ: Nasıl ki bir memleketin tek bir pâdişahı bulunsa, o pâdişah o vahdet-i saltanat kanunu cihetiyle, herbir neferin arkasında bir ordu kuvvet-i maneviyesini tahşid edebilir.. ve edebildiği için; o tek nefer, bir şahı esîr edebilir ve şahın fevkınde pâdişahı nâmına hükmedebilir. Hem o pâdişah, vâhidiyet-i saltanat sırrıyla, bir neferi ve bir memuru istihdam ve idare ettiği gibi, bütün orduyu ve bütün memurlarını idare edebilir. Güyâ vâhidiyet-i saltanat sırrıyla herkesi, herşeyi, bir ferdin imdâdına gönderebilir. Ve herbir ferdi, bütün efrâd kadar bir kuvvete istinâd edebilir; yani ondan meded alabilir. Eğer o vâhidiyet-i saltanat ipi çözülse ve başıbozukluğa dönse; o vakit herbir nefer, hadsiz bir kuvveti birden kaybedip, yüksek bir makam-ı nüfûzdan sukùt eder, âdi bir adam makamına gelir. Ve onların idare ve istihdamları, efrâd adedince müşkülât peydâ eder.
Aynen öyle de; ﴾ وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلَى ﴿ şu kâinâtın Sâni'i, vâhid olduğundan; herbir şeye karşı, bütün eşyaya müteveccih olan esmâyı tahşid eder. Ve nihâyetsiz bir san'atla, kıymetdâr bir sûrette icâd eder. Lüzum olsa, bütün eşya ile bir tek şeye bakar, baktırır, meded verir ve kuvvetli yapar. Ve bütün eşyayı dahi o vâhidiyet sırrıyla; bir tek şey gibi icâd eder, tasarruf eder, idare eder.
İşte, şu imdâd-ı vâhidiyet sırrıyladır ki; şu kâinâtta, nihâyet derecede mebzûliyet ve ucuzluk içinde, nihâyet derecede san'atça ve kıymetçe yüksek ve àlî bir keyfiyet görünüyor.
İkinci Menba
İkinci menba' olan yüsr-ü Vahdet: Yani birlik usûlüyle bir merkezde, bir elden, bir kanunla olan işler; gayet derecede kolaylık veriyor. Müteaddid merkezlere, müteaddid kanuna, müteaddid ellere dağılsa müşkülât peydâ eder.
Meselâ: Nasıl ki bir ordunun bütün neferâtının bir merkezden, bir kanunla, bir kumandan-ı a'zam emriyle esâsât-ı techiziyeleri yapılsa; bir tek nefer kadar kolay olur. Eğer ayrı ayrı fabrikalarda, ayrı ayrı merkezlerde techizâtları yapılsa; bir ordunun techizine lâzım olan bütün askerî fabrikalar, bir tek neferin techizâtı için lâzım gelir. Demek, eğer vahdete istinâd edilse; bir ordu, bir nefer kadar kolay olur. Eğer vahdet olmazsa; bir nefer, bir ordu kadar techizin esâsâtı cihetinde müşkülât peydâ eder. Hem bir ağacın meyvelerine –vahdet noktasında – bir merkeze, bir kanuna, bir köke istinâden madde-i hayatiye verilse; binler meyveler, tek bir meyve gibi kolay olur. Eğer herbir meyve, ayrı ayrı merkeze rabtedilse ve ayrı ayrı yerden mevâdd-ı hayatiyeleri gönderilse, herbir meyve, bütün ağaç kadar müşkülât peydâ eder. Çünkü bütün ağaca lâzım olan mevâdd-ı hayatiye, herbir meyve için dahi lâzımdır.
İşte şu iki temsîl gibi, ﴾ وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلَى ﴿ şu kâinâtın Sâni'i, Vâhid-i Ehad olduğu için, vahdetle iş görür ve vahdetle iş gördüğü için, bütün eşya bir tek şey kadar kolay olur. Hem bir tek şeyi, san'atça bütün eşya kadar kıymetli yapabilir. Ve hadsiz efrâdı, gayet kıymetdâr bir sûrette icâd ederek; şu görünen hadsiz mebzûliyet ve nihâyetsiz ucuzluk lisânıyla, cûd-u mutlakını gösterir ve hadsiz sehàvetini ve nihâyetsiz hallâkıyetini izhâr eder.
Üçüncü Menba
Üçüncü menba' olan tecellî-i Ehadiyet: Yani Sâni'-i Zülcelâl, cisim ve cismânî olmadığı için, zaman ve mekân Onu kayıd altına alamaz. Ve kevn ve mekân, Onun şühûduna ve huzuruna müdâhale edemez. Ve vesâit ve ecrâm, Onun fiiline perde çekemez. Teveccühünde, tecezzî ve inkısam olmaz. Bir şey, bir şeye mâni olmaz. Hadsiz ef'âli, bir fiil gibi yapar. Onun içindir ki; bir çekirdekte, koca bir ağacı ma'nen dercettiği gibi; bir âlemi, bir tek ferdde dercedebilir. Bütün âlem, bir tek ferd gibi dest-i kudretinde çevrilir. Şu sırrı başka Sözlerde izâh ettiğimiz gibi, deriz ki:
Nasıl ki nurâniyet itibariyle bir derece kayıtsız olan güneşin timsâli herbir cilâlı parlak şeyde temessül eder. Binlerle, milyonlarla âyineler nuruna mukâbil gelse, bir tek âyine gibi inkısam etmeden bizzat herbirinde cilve-i misâliyesi bulunur. Eğer âyinenin isti'dâdı olsa, güneş, azametiyle onda âsârını gösterebilir; bir şey, bir şeye mâni olamaz. Binler, bir gibi ve binler yere, bir yer gibi kolay girer. Herbir yer, binler yer kadar o güneşin cilvesine mazhar olur.
İşte ﴾ وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلَى ﴿ şu kâinât Sâni'-i Zülcelâl’inin, nur olan bütün sıfâtıyla ve nurânî olan bütün esmâsıyla, teveccüh-ü ehadiyet sırrıyla öyle bir tecellîsi var ki; hiçbir yerde olmadığı hâlde, her yerde hâzır ve nâzırdır. Teveccühünde inkısam olmaz. Aynı ânda, her yerde, külfetsiz, müzâhemesiz her işi yapar.
İşte şu imdâd-ı vâhidiyet ve yüsr-ü vahdet ve tecellî-i ehadiyet sırrıyladır ki; bütün mevcûdât, bir tek Sâni'a verildiği vakit; o bütün mevcûdât, bir tek mevcûd gibi kolay ve sühûletli olur. Ve herbir mevcûd, hüsn-ü san'atça, bütün mevcûdât kadar kıymetli olabilir. Nasıl ki mevcûdâtın hadsiz mebzûliyeti içinde, herbir ferdde hadsiz dekàik-ı san'atın bulunması bu hakikati gösteriyor. Eğer o mevcûdât, doğrudan doğruya bir tek Sâni'a verilmezse; o zaman herbir mevcûd, bütün mevcûdât kadar müşkülâtlı olur ve bütün mevcûdât, bir tek mevcûd kıymetine sukùt eder, iner. Şu hâlde ya hiçbir şey vücûda gelmeyecek veya gelse de kıymetsiz, hiçe inecektir.
İşte şu sırdandır ki; ehl-i felsefenin en ziyâde ileri gidenleri olan sofestâiler, tarîk-ı haktan yüzlerini çevirdiklerinden, küfür ve dalâlet tarîkine bakmışlar, görmüşler ki; şirk yolu, tarîk-ı haktan ve Tevhid yolundan yüzbin defa daha müşkülâtlıdır; nihâyet derecede gayr-ı ma'kuldür. Onun için, bilmecbûriye, herşeyin vücûdunu inkâr ederek akıldan istifâ etmişler.
Dördüncüsü
Dördüncüsü: Şu kâinâtta, şu görünen ef'âl ile tasarruf eden Zât-ı Kadîrin kudretine nisbeten Cennetin icâdı, bir bahar kadar kolay ve bir baharın icâdı, bir çiçek kadar kolaydır. Ve bir çiçeğin mehâsin-i san'atı ve letâif-i hilkati, bir bahar kadar letâfetli ve kıymetli olabilir. Şu hakikatin sırrı üç şeydir:
Birincisi: Sâni'deki vücûb ile tecerrüd.
İkincisi: Mâhiyetinin mübâyenetiyle adem-i takayyüd.
Üçüncüsü: Adem-i tahayyüz ile adem-i tecezzîdir.
Birinci Sır
Birinci Sır: Vücûb ve tecerrüdün hadsiz kolaylığa ve nihâyetsiz sühûlete sebebiyet vermeleri, gayet derin bir sırdır. Onu bir temsîl ile fehme takrib edeceğiz. Şöyle ki:
Vücûd mertebeleri muhteliftir ve vücûd âlemleri ayrı ayrıdır. Ayrı ayrı oldukları için, vücûdda rüsuhu bulunan bir tabaka-i vücûdun bir zerresi, o tabakadan daha hafif bir tabaka-i vücûdun bir dağı kadardır ve o dağı istiâb eder. Meselâ; âlem-i şehâdetten olan kafadaki hardal kadar kuvve-i hâfıza, âlem-i mânâdan bir kütübhâne kadar vücûdu içine alır. Ve âlem-i haricîden olan tırnak kadar bir âyine-i vücûdun, âlem-i misâl tabakasından koca bir şehri içine alır. Ve o âlem-i haricîden olan o âyine ve o hâfızanın şuûrları ve kuvve-i icâdiyeleri olsaydı, bir zerrecik vücûd-u haricîleri kuvvetiyle, o vücûd-u manevîde ve misâlîde hadsiz tasarrufât ve tahavvülât yapabilirlerdi. Demek vücûd, rüsuh peydâ ettikçe, kuvvet ziyâdeleşir; az bir şey, çok hükmüne geçer. Hususan vücûd, rüsuh-u tam kazandıktan sonra, maddeden mücerred ise, kayıt altına girmezse; o vakit cüz'î bir cilvesi, sâir hafif tabakàt-ı vücûdun çok âlemlerini çevirebilir.
İşte ﴾ وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلَى ﴿ şu kâinâtın Sâni'-i Zülcelâl’i, Vâcibü'l-Vücûddur. Yani Onun vücûdu; zâtîdir, ezelîdir, ebedîdir, ademi mümteni'dir, zevâli muhâldir ve tabakàt-ı vücûdun en râsihi, en esâslısı, en kuvvetlisi, en mükemmelidir. Sâir tabakàt-ı vücûd, Onun vücûduna nisbeten gayet zaîf bir gölge hükmündedir. Ve o derece Vücûd-u Vâcib, râsih ve hakikatli ve vücûd-u mümkinât o derece hafif ve zaîftir ki; Muhyiddin-i Arabî gibi çok ehl-i tahkîk, sâir tabakàt-ı vücûdu, evhâm ve hayâl derecesine indirmişler; لاَ مَوْجُودَ اِلَّا هُوَ demişler. Yani: “Vücûd-u Vâcib’e nisbeten başka şeylere vücûd denilmemeli; onlar, vücûd ünvânına lâyık değillerdir” diye hükmetmişler.
İşte Vâcibü'l-Vücûd’un hem vâcib, hem zâtî olan kudretine karşı; mevcûdâtın hem hâdis, hem ârızî vücûdları ve mümkinâtın hem kararsız, hem kuvvetsiz sübûtları; elbette nihâyet derecede kolay ve hafif gelir. Bütün rûhları haşr-i a'zamda ihyâ edip muhâkeme etmek; bir baharda, belki bir bahçede, belki bir ağaçta haşr ve neşrettiği yaprak ve çiçek ve meyveler kadar kolaydır.
İkinci Sır
İkinci Sır: Mübâyenet-i mâhiyet ve adem-i takayyüdün kolaylığa sebebiyeti ise şudur ki: Sâni'-i kâinât, elbette kâinât cinsinden değildir. Mâhiyeti, hiçbir mâhiyete benzemez. Öyle ise kâinât dâiresindeki mânialar, kayıtlar Onun önüne geçemez; Onun icraatını takyid edemez. Bütün kâinâtı birden tasarruf edip çevirebilir. Eğer kâinât yüzündeki görünen tasarrufât ve ef'âl, kâinâta havâle edilse, o kadar müşkülât ve karışıklığa sebebiyet verir ki; hiçbir intizam kalmadığı gibi, hiçbir şey dahi vücûdda kalmaz; belki vücûda gelemez.
Meselâ: Nasıl ki kemerli kubbelerdeki ustalık san'atı, o kubbedeki taşlara havâle edilse ve bir taburun zâbite ait idaresi, neferâta bırakılsa; ya hiç vücûda gelmez, veyâhut çok müşkülât ve karışıklık içinde intizamsız bir vaziyet alacak. Hâlbuki o kubbelerdeki taşlara vaziyet vermek için, taş nev'inden olmayan bir ustaya verilse ve taburdaki neferâtın idaresi, mertebe itibariyle zâbitlik mâhiyetini hâiz olan bir zâbite havâle edilse; hem san'at kolay olur, hem tedbir ve idare sühûletli olur. Çünkü taşlar ve neferler birbirine mâni olurlar; usta ve zâbit ise, mânisiz, her noktaya bakar, idare eder.
İşte ﴾ وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلَى ﴿ Vâcibü'l-Vücûdun mâhiyet-i kudsiyesi, mâhiyât-ı mümkinât cinsinden değildir. Belki bütün hakàik-ı kâinât, o mâhiyetin esmâ-i hüsnâsından olan “Hakk” isminin şuâlarıdır. Mâdem mâhiyet-i mukaddesesi, hem Vâcibü'l-Vücûddur, hem maddeden mücerreddir, hem bütün mâhiyâta muhâliftir; misli, misâli, mesîli yoktur; elbette o Zât-ı Zülcelâl’in o kudret-i ezeliyesine nisbeten bütün kâinâtın idaresi ve terbiyesi; bir bahar, belki bir ağaç kadar kolaydır. Haşr-i a'zam ve dâr-ı âhiret, Cennet ve Cehennemin icâdı; bir güz mevsiminde ölmüş ağaçların yeniden bir baharda ihyâları kadar kolaydır.
Üçüncü Sır
Üçüncü Sır: Adem-i tahayyüz ve adem-i tecezzînin nihâyet derecede olan kolaylığa sebebiyet vermelerinin sırrı ise şudur ki: Mâdem Sâni'-i Kadîr mekândan münezzehtir, elbette kudretiyle her mekânda hazır sayılır. Ve mâdem tecezzî ve inkısam yoktur; elbette herşeye karşı, bütün esmâsıyla müteveccih olabilir. Ve mâdem her yerde hazır ve herşeye müteveccih olur; öyle ise mevcûdât ve vesâit ve ecrâm onun ef'âline mümânaat etmez, ta'vik etmez, belki hiç lüzum yok. Farazâ lüzum olsa, elektriğin telleri gibi ve ağacın dalları gibi ve insanın damarları gibi;
eşya, vesile-i teshîlât ve vâsıta-i vusûl-ü hayat ve sebeb-i sür'at-i ef'âl hükmüne geçer. Ta'vik, takyid, men' ve müdâhale şöyle dursun; belki teshîl ve tesri' ve îsâle vesile hükmüne geçer. Demek, Kadîr-i Zülcelâl’in tasarrufât-ı kudretine herşey itâat ve inkıyad cihetinde –ihtiyaç yok – eğer ihtiyaç olsa kolaylığa vesile olur.
Elhâsıl: Sâni'-i Kadîr; külfetsiz, muâlecesiz, sür'atle, sühûletle herşeyi o şeye lâyık bir sûrette halkeder. Külliyatı, cüz'iyât kadar kolay icâd eder. Cüz'iyâtı, külliyat kadar san'atlı halkeder. Evet külliyatı ve semâvâtı ve arzı halkeden kimse, semâvât ve arzda olan cüz'iyâtı ve efrâd-ı zîhayatiyeyi halkeden elbette yine Odur ve Ondan başka olamaz. Çünkü o küçük cüz'iyât; o külliyatın meyveleri, çekirdekleri, misâl-i musağğarlarıdır. Hem o cüz'iyâtı icâd eden kim ise, cüz'iyâtı ihâta eden unsurları ve semâvât ve arzı dahi O halketmiştir. Çünkü görüyoruz ki; cüz'iyât, külliyata nisbeten birer çekirdek, birer küçük nüsha hükmündedir. Öyle ise, o cüz'îleri halkeden Zât’ın elinde, anâsır-ı külliye ve semâvât ve arz bulunmalıdır. Tâ ki, hikmetinin düsturlarıyla ve ilminin mîzanlarıyla o küllî ve muhît mevcûdâtın hülâsalarını, mânâlarını, nümûnelerini, o küçücük misâl-i musağğarlar hükmünde olan cüz'iyâtta dercedebilsin. Evet, acâib-i san'at ve garâib-i hilkat noktasında cüz'iyât, külliyattan geri değil; çiçekler, yıldızlardan aşağı değil; çekirdekler, ağaçların mâdûnunda değil; belki çekirdekteki nakş-ı Kader olan manevî ağaç, bağdaki nesc-i Kudret olan mücessem ağaçtan daha acîbdir. Ve hilkat-i insaniye, hilkat-ı âlemden daha acîbdir. Nasıl ki bir cevher-i ferd üstünde, esîr zerrâtıyla bir Kur'ân-ı hikmet yazılsa, semâvât yüzündeki yıldızlarla yazılan bir Kur'ân-ı azametten kıymetçe daha ehemmiyetli olabilir, öyle de; çok küçük cüz'iyâtlar var, mu'cizât-ı san'atça külliyattan üstündür.
Beşincisi
Beşincisi: Sâbık beyânâtımızda, icâd-ı mahlûkatta görünen hadsiz kolaylık, gayet derecede çabukluk, nihâyetsiz sür'at-i ef'âl, nihâyetsiz sühûletle icâd-ı eşyanın sırlarını, hikmetlerini bir derece gösterdik. İşte şu nihâyetsiz sür'at ve hadsiz sühûletle vücûd-u eşya, ehl-i hidayete şöyle kat'î bir kanâat verir ki: Mahlûkatı icâd eden Zât’ın kudretine nisbeten; Cennetler, baharlar kadar; baharlar, bahçeler kadar; bahçeler, çiçekler kadar kolay gelir. ﴾ مَا خَلْقُكُمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ ﴿ sırrıyla, nev'-i beşerin haşir ve neşri, bir tek nefsin imâte ve ihyâsı gibi sühûletlidir. ﴾ اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَاهُمْ جَمِيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ ﴿ tasrîhiyle, bütün insanları haşirde ihyâ etmek; istirahat için dağılan bir orduyu, bir boru sesiyle toplamak kadar kolaydır.
İşte şu hadsiz sür'at ve nihâyetsiz sühûlet, bilbedâhe kudret-i Sâni'in kemâline ve herşey, Ona nisbeten kolay olduğuna delil-i kat'î ve bürhân-ı yakìnî olduğu hâlde; ehl-i dalâletin nazarında, Sâni'in kudretiyle eşyanın teşkili ve icâdı –ki, vücûb derecesinde sühûletlidir– bin derece muhâl olan, kendi kendine teşekkül ile iltibasa sebeb olmuştur. Yani bazı âdi şeylerin vücûda gelmelerini çok kolay gördükleri için, onların teşkilini, teşekkül tevehhüm ediyorlar. Yani icâd edilmiyorlar, belki kendi kendine vücûd buluyorlar. İşte gel ahmaklığın nihâyetsiz derecâtına bak ki; nihâyetsiz bir Kudretin delilini, onun ademine delil yapar; nihâyetsiz muhâlât kapısını açar! Çünkü o hâlde, Sâni'-i âleme lâzım olan nihâyetsiz kudret ve muhît ilim gibi evsâf-ı kemâl, her mahlûkun her zerresine verilmek lâzım gelir; tâ kendi kendine teşekkül edebilsin...
On Birinci Kelime
ONBİRİNCİ KELİME:
وَاِلَيْهِ الْمَصِيرُ Yani: Dâr-ı fânîden dâr-ı bâkîye dönülecek ve Kadîm-i Bâkî’nin makarr-ı saltanat-ı ebediyesine gidilecek ve kesret-i esbâbdan, Vâhid-i Zülcelâl’in dâire-i kudretine gidilecek, dünyadan âhirete geçilecek. Merci'iniz onun dergâhıdır, melce'iniz onun rahmetidir ve hâkezâ...
Şu kelimenin bunlar gibi ifâde ettiği pek çok hakikatler var. Şu hakikatlerin içinde, saâdet-i ebediye ile Cennete döneceğinizi ifâde eden hakikat ise: Onuncu Söz’ün oniki bürhân-ı kat'i-yi yakìniyle ve Yirmidokuzuncu Söz’ün pek çok delâil-i kàtıayı tazammun eden altı esâsıyla o derece kat'î isbât edilmiştir ki, başka beyâna hâcet bırakmıyor. Gurûb eden güneşin, ertesi sabah yeniden tulû' edeceği kat'iyyetinde o iki Söz isbât etmişler ki: Şu dünyanın manevî güneşi olan hayat dahi, harâb-ı dünya ile gurûbundan sonra haşrin sabahında bâkî bir sûrette tulû' edecektir. Ve cin ve insin bir kısmı saâdet-i ebediyeye ve bir kısmı da şekàvet-i ebediyeye mazhar olacaktır. Mâdem Onuncu ve Yirmidokuzuncu Sözler bu hakikati kemâliyle isbât etmişler, sözü onlara havâle edip yalnız deriz ki: Sâbık beyânâtta kat'î isbât edildiği üzere: Nihâyetsiz bir ilm-i muhît ve hadsiz bir irâde-i külliye ve nihâyetsiz bir kudret-i mutlaka sâhibi olan şu kâinâtın Sâni'-i Hakîmi ve şu insanların Hàlık-ı Rahîmi, bütün semâvî kitapları ve fermânlarıyla Cenneti ve saâdet-i ebediyeyi nev'-i beşerin ehl-i îmânına va'detmiştir. Mâdem va'detmiştir, elbette yapacaktır. Çünkü va'dinde hulf etmek Ona muhâldir. Çünkü va'dini îfâ etmemek, gayet çirkin bir noksandır. Kâmil-i Mutlak noksandan münezzeh ve mukaddestir. Va'dettiğini yapmamak, ya cehlinden veya aczinden yapamaz. Hâlbuki o Kadîr-i Mutlak ve Alîm-i külli şey hakkında cehl ve acz muhâl olduğundan, hulf-ü va'd dahi muhâldir. Hem başta Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm olarak bütün enbiyâ ve evliyâ ve asfiyâ ve ehl-i îmân, mütemâdiyen o Rahîm-i Kerîm’den, va'dettiği saâdet-i ebediyeyi ricâ edip yalvarıyorlar ve niyâz edip istiyorlar. Hem bütün esmâ-i hüsnâ ile beraber istiyorlar. Çünkü başta şefkati ve rahmeti, adâleti ve hikmeti ve Rahmân ve Rahîm, Âdil ve Hakîm isimleri ve rubûbiyeti ve saltanatı ve Rab ve Allah isimleri gibi ekser esmâ-i hüsnâsı, dâire-i Âhireti ve saâdet-i ebediyeyi iktiza ve istilzam ederler ve tahakkukuna şehâdet ve delâlet ediyorlar. Belki –Onuncu Söz’de isbât edildiği gibi– bütün mevcûdât bütün hakàikıyla dâr-ı Âhirete işâret ediyorlar. Hem fermân-ı a'zam olan Kur'ân-ı Hakîm, binler âyât ve beyyinâtıyla ve berâhin-i sâdıka-i kat'iyyesiyle o hakikati gösteriyor ve ta'lim ediyor. Ve nev'-i beşerin mâbihi'l-iftiharı olan Habîb-i Ekrem, binler mu'cizât-ı bâhireye istinâd ederek bütün hayatında, bütün kuvvetiyle o hakikati ders vermiş, isbât etmiş, ilân etmiş, görmüş ve göstermiş...
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلَيْهِ وَعَلٰى آلِهِ وَصَحْبِهِ بِعَدَدِ اَنْفَاسِ اَهْلِ الْجَنَّةِ فِى الْجَنَّةِ وَاحْشُرْنَا وَنَاشِرَهُ وَرُفَقَائَهُ وَصَاحِبَهُ سَعِيدًا وَوَالِدِينَا وَاِخْوَانَنَا وَاَخَوَاتِنَا تَحْتَ لِوَائِهِ وَارْزُقْنَا شَفَاعَتَهُ وَاَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ آلِهِ وَاَصْحَابِهِ بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ آمِينَ آمِينَ
﴿ رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا اِنْ نَسِينَا اَوْ اَخْطَاْنَا ﴾ ﴿ رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ ﴾
﴿ رَبِّ اشْرَحْ لِى صَدْرِى ❀ وَيَسِّرْ لِى اَمْرِى ❀ وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانِى ❀ يَفْقَهُوا قَوْلِى ﴾
﴿ رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا اِنَّكَ اَنْتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ ﴾
﴿ وَ تُبْ عَلَيْنَا اِنَّكَ اَنْتَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ ﴾
﴿ سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ ﴾ ∗∗∗