77. Maddiyûnluk, Bir Tâun-u Manevîdir
Maddiyûnluk, Bir Tâun-u Manevîdir
Maddiyûnluk bir tâun-u manevî, beşere de tutturdu şu müdhiş bir sıtmayı (∗)<ft3>[^18]</ft3> Hem de ânî çarptırdı bir gadab-ı İlâhî. Telkin hem de taklid,
[^18]: (∗) Eski Harb-i Umumî'ye işâret eder.
Tenkide kàbiliyet-i tevessü'ü nisbeten, o tâun da ediyor tevessü' ve intişar. Telkini fenden almış, medeniyetten taklid.
Hürriyet, tenkid vermiş; gururundan dalâlet çıkmış. ∗∗∗
78. Vücûdda Atâlet Yok. İşsiz Adam, Vücûdda Adem Hesabına İşler
Vücûdda Atâlet Yok. İşsiz Adam, Vücûdda Adem Hesabına İşler
En bedbaht sıkıntılı muzdarib, işsiz olan adamdır; zîra ki atâlet: Vücûd içinde adem, hayat içinde mevttir.
Sa'y ise: Vücûdun hayatı, hem hayatın yakazasıdır elbet! ∗∗∗
79. Ribâ, İslâm’a Zarar-ı Mutlaktır
Ribâ, İslâm’a Zarar-ı Mutlaktır
Ribâ atâlet verir, şevk-i sa'yi söndürür. Ribânın kapıları hem de onun kapları olan bu bankaların her
Dem nef'i ise, beşerin en fenâ kısmınadır; onlar da gâvurlardır. Gâvurlardaki nef'i en fenâ kısmınadır; onlar da zâlimler, her
Dem zâlimlerdeki nef'i en fenâ kısmınadır; onlar da sefîhlerdir, Âlem-i İslâm’a bir zarar-ı mutlaktır. Mutlak beşer her
Dem refahı, nazar-ı şer'îde yoktur; zîra harbî bir gâvur hürmetsiz, ismetsizdir; demi hederdir her De…...m ∗∗∗
80. Kur'ân, Kendi Kendini Himâye Edip Hâkimiyetini İdâme Eder
(∗) <ft3>[^19]</ft3> Kur'ân, Kendi Kendini Himâye Edip Hâkimiyetini İdâme Eder
[^19]: (∗) Otuzbeş sene evvel yazılan bu makam, bu sene yazılmış tarzını gösteriyor. Demek Ramazan bereketiyle yazdırılmış bir nev'i ihbar-ı gaybîdir.
Bir zâtı gördüm ki ye's ile mübtelâ, bedbînlikle hasta idi. Dedi: Ulemâ azaldı, kemiyet keyfiyeti. Korkarız, dinimiz sönecek de bir zaman...
Dedim: Nasıl kâinât söndürülmezse, îmân-ı İslâmî de sönemez. Öyle de, zeminin yüzünde çakılmış mismarlar hükmünde her ân
Olan İslâmî şeâir, dinî minârât, İlâhî maâbid, Şer'î maâlim itfâ olmazsa, İslâmiyet parlayacak ân-be-ân!
Herbir ma'bed, bir muallim olmuş tab'ıyla tabâyie ders verir, her maâlim dahi birer üstad olmuştur; onun lisân-ı hâli eder telkin-i dinî; hatâsız, hem bînisyân.
Herbir şeâir, bir hoca-ı dânâdır, Rûh-u İslâm’ı, dâim enzâra ders veriyor. Mürûr-u a'sâr ile sebeb-i istimrar-ı zaman.
Güyâ tecessüm etmiş envâr-ı İslâmiyet, şeâiri içinde. Güyâ tasallüb etmiş zülâl-i İslâmiyet, maâbidi içinde. Birer sütun-u îmân.
Güyâ tecessüd etmiş Ahkâm-ı İslâmiyet, maâlimi içinde. Güyâ tehaccür etmiş erkân-ı İslâmiyet, avâlimi içinde. Birer sütun-u elmas. Onunla murtabıttır zemin ile âsumân.
Lâsiyyemâ: Bu Kur'ân-ı Hatîb-i Mu'ciz-beyân; dâima tekrar eder bir hutbe-i ezelî, aktâr-ı İslâmî’de kalmamış hiç de bir köy, hem dahi hiçbir mekân:
Nutkunu dinlemesin, ta'limi işitmesin. ﴾ اِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ ﴿ sırrı ile hâfızlıktır pek de büyük bir rütbe. Tilâvet ise, ibâdet-i ins ü cânn.
Onun içinde ta'lim, hem müsellemâtı tezkîr. Tekerrür-ü zamanla nazariyât, kalbolur müsellemâta; hem döner bedîhiyâta; istemez daha beyân.
Zarûriyât-ı dinî, nazariyâttan çıkıp zarûriyât olmuştur. Tezkîr ise kâfîdir; ihtar ise vâfîdir; şâfidir her dem Kur'ân.
İhtara, hem tezkîre, şu intibâh-ı İslâm, hem ictimâî yakaza herbirine veriyor: Umuma ait olan delâil ve hem mîzan.
Mâdem ictimâî hayat İslâm’da başlamıştır; herbirinin îmânı kendine mahsûs olan delile münhasıran değil; müstenid vicdân.
Belki cemâatin kalbinde gayr-ı mahdûd esbâba dahi eder istinâd. Hattâ cây-i dikkattir; bir mezheb-i zaîfi, mürûr ettikçe zaman,
İbtali müşkül olur. Nerede kaldı ki İslâm, vahy ile fıtrat gibi, iki metîn esâsa hem istinâd etmiştir; hem bu kadar a'sârda nâfizâne hükümrân!..
Râsih esâslarıyla, bahir eserleriyle kürenin yarısıyla iltiham peydâ etmiş, bir rûh-u fıtrî olmuş; nasıl küsûfa girer.. küsûftan çıkmış el'ân!
Fakat maatteessüf, bazı zevzek kefere, safsatalı adamlar şu kasr-ı àlînin metîn esâslarına ilişir buldukça imkân.
Onları deprettirir. Esâslara ilişilmez, onlarla oynanılmaz, sussun şimdi dinsizlik! İflas etti o teres; bestir tecrübe-i küfran ve yalan.
Bu Âlem-i İslâm’ın âlem-i küfre karşı en ileri karakol, şu dâru'l-fünûn idi. Lâkayd ve gafletlikle hasm-ı tabiat-yılan,
Gediği açtı cebhenin arkasında, dinsizlik hücum etti, millet epey sarsıldı. En ileri karakol, İslâmiyet rûhuyla tenevvür etmiş cinân.
En mütesallib olmalı, en müteyakkız olmalı yâhut o dar olmamalı, İslâm’ı aldatmamalı. Îmânın yeri kalbdir; dimağ ise oluyor ma'kes-i nur-u îmân.
Bazen de mücâhiddir, bazen süpürgecidir, dimağda vesveseler, hem pek çok ihtimaller kalb içine girmese, sarsılmaz îmân, vicdân.
Yoksa bazıların zannınca îmân dimağda olsa, rûh-u îmân olan hakkalyakìne ihtimalât-ı kesîre olur birer hasm-ı bî-emân.
Kalb ile vicdân, mahall-i îmân. Hads ile ilhâm, delil-i îmân. Bir hiss-i sâdis; tarîk-ı îmân... Fikir ile dimağ, bekçi-i îmân. ∗∗∗
81. Ta'lim-i Nazariyâttan Ziyâde, Tezkîr-i Müsellemâta İhtiyaç Var
Ta'lim-i Nazariyâttan Ziyâde, Tezkîr-i Müsellemâta İhtiyaç Var
Zarûriyât-ı dinî, Müsellemât-ı Şer'î; kulûblerde hâsıldır, ihtar ile huzuru, tezkîr ile şuûru.
Matlûb da hâsıl olur. İbare-i Arabî (∗) <ft3>[^20]</ft3> daha ulvî ediyor tezkîri.. hem ihtarı.
[^20]:(∗) On sene sonra gelen bir hâdiseyi hissetmiş, mukàbeleye çalışmış.
Onun için Cumada Hutbe-i Arabiye, zarûriyâtı ihtar, müsellemâtı tezkîr, maalkifâye olur onun tarz-ı tezkîri.
Nazariyâtı ta'lim onda maksûd değildir; hem İslâm’ın vahdânî sîmâsında şu Arabî ibare bir nakş-ı vahdettir; kabûl etmez teksiri. ∗∗∗
82. Hadîs Der Âyete: Sana Yetişmek Muhâl!
Hadîs Der Âyete: Sana Yetişmek Muhâl!
Hadîs ile âyeti muvâzene edersen, bilbedâhe görürsün beşerin en belîği, vahyin de mübelliği, o dahi bâliğ olmaz,
Belâğat-i âyete. O da ona benzemez. Demek ki; lisân-ı (Ahmedî)’den gelen herbir kelâm her dem O’nun olamaz. ∗∗∗
83. Îcâz İle Beyân, İ'câz-ı Kur'ân
Îcâz İle Beyân, İ'câz-ı Kur'ân
Bir zaman rüyada gördüm ki; Ağrı dağı altındayım. Birden o dağ patladı, dağ gibi taşları âleme dağıttı, sarstı cihanı.
Füc'eten bir adam yanımda peydâ oldu. Dedi ki: “Îcâz ile beyân et, icmâl ile îcâz et, bildiğin envâ'-ı i'câz-ı Kur'ân’ı!”
Daha rüyada iken tâbirini düşündüm, dedim: Şuradaki infilâk, beşerde bir inkılâba misâl. İnkılâbda ise, elbet hüdâ-yı Furkànî,
Her tarafta yükselip hem de hâkim olacak. İ'câzının beyânı, zamanı da gelecek! O sâile cevaben dedim: İ'câz-ı Kur'ânî,
Yedi menâbi-i külliyeden tecellî, hem yedi anâsırdan terekküb eder: Birinci menba': Lafzın fesâhatinden selâset-i lisânı;
Nazmın cezâletinden, mânâ belâğatından, mefhûmların bedâatından, mazmunların berâatından, üslûbların garâbetinden birden tevellüd eden bârika-i beyânı.
Onlarla oldu mümtezic, mîzâc-ı i'câzında acîb bir nakş-ı beyân, garîb bir san'at-ı lisânî. Tekrarı hiçbir zaman usandırmaz insanı.
İkinci unsur ise: Umûr-u kevniyede gaybî olan esâsât, İlâhî hakàiktan gaybî olan esrârdan, gaybi-yi âsumânî.
Mâzide kaybolan gaybî olan umûrdan, müstakbelde müstetir kalmış olan ahvâlden birden tazammun eden bir ilmü'l-guyûb hızânı.
Âlemü'l-guyub lisânı, şehâdet âlemiyle konuşuyor erkânı, rumûz ile beyânı, hedef nev'-i insanî, i'câzın bir lem'a-i nurânî...
Üçüncü menba' ise: Beş cihetle hàrika bir câmiiyet vardır. Lafzında, mânâsında, ahkâmda, hem ilminde, makàsıdın mîzanı.
Lafzı tazammun eder: Pek vâsi' ihtimalât, hem vücûh-u kesîre ki, herbiri nazar-ı belâğatta müstahsen, arabiyece sahîh, sırr-ı teşriî lâyık görüyor ânı.
Mânâsında: Meşârib-i evliyâ, ezvâk-ı ârifîni, mezâhib-i sâlikîn, turuk-u mütekellimîn, menâhic-i hükemâ, o i'câz-ı beyânı,
Birden ihâta etmiş, hem de tazammun etmiş. Delâletinde vüs'at, mânâsında genişlik; bu pencere ile baksan, görürsün ne geniştir meydânı!
Ahkâmdaki istiâb: Şu hàrika şerîat ondan olmuş istinbat, saâdet-i dâreynin bütün desâtirini, bütün esbâb-ı emni.
İctimâî hayatın bütün revâbıtını, vesâil-i terbiye, hakàik-ı ahvâli birden tazammun etmiş onun tarz-ı beyânı.
İlmindeki istiğrak: Hem ulûm-u kevniye, hem Ulûm-u İlâhî, onda merâtib-i delâlât, rumûz ile işârât, sûreler sûrlarında cem'etmiştir cinânı.
Makàsıd ve gâyâtta: Muvâzenet, ıttırâd, fıtrat desâtirine mutâbakat, ittihâd; tamam mürâat etmiş, hıfzeylemiş mîzanı.
İşte lafzın ihâtasında, mânânın vüs'atinde, hükmün istiâbında, ilmin istiğrakında, muvâzene-i gâyâtta câmiiyet-i pür-şânı!..
Dördüncü unsur ise: Her asrın derece-i fehmine, edebî rütbesine, hem her asırdaki tabakàta, derece-i isti'dat, rütbe-i kàbiliyet nisbetinde ediyor bir ifâze-i nurânî.
Her asra, her asırdaki her tabakaya kapısı küşâde. Güyâ her demde, her yerde taze nâzil oluyor o Kelâm-ı Rahmânî.
İhtiyarlandıkça zaman, Kur'ân da gençleşiyor. Rumûzu hem tavazzuh eder, tabiat ve esbâbın perdesini de yırtar, o hitâb-ı Yezdânî.
Nur-u Tevhidi, her dem her âyetten fışkırır. Şehâdet perdesini gayb üstünde kaldırır. Ulviyet-i hitâbı, dikkate dâvet eder, o nazar-ı insanı,
Ki o lisân-ı gaybdır; şehâdet âlemiyle bizzat O’dur konuşur. Şu unsurdan bu çıkar; hàrika tazeliği bir ihâta-i ummânî!
Te'nîs-i ezhân için akl-ı beşere karşı İlâhî tenezzülât. Tenzîlin üslûbunda tenevvü'ü, mûnisliğidir mahbûb-u ins ü cânı.
Beşinci menba' ise: Nakil ve hikâyâtında, ihbar-ı sâdıkada esâsî noktalardan hazır müşâhid gibi bir üslûb-u bedî'-i pür-meânî
Naklederek, beşeri onunla îkaz eder. Menkulâtı şunlardır: İhbar-ı evvelîni, ahvâl-i âhirîni, esrâr-ı Cehennem ve cinânı.
Hakàik-ı gaybiye, hem esrâr-ı şehâdet, Serâir-i İlâhî, revâbıt-ı kevnîye dair hikâyâtıdır hikâyet-i ayânî
Ki ne vâki reddeylemiş, ne mantık tekzîb etmiş. Mantık kabûl etmezse red de bile edemez. Semâvî kitapların ki matmah-ı cihanî.
İttifakî noktalarda musaddıkâne nakleder. İhtilâfî yerlerinde musahhihâne bahseder. Böyle naklî umûrlar bir “Ümmî”den sudûru hàrika-i zamanî.
Altıncı unsur ise: Mutazammın ve müessis olmuş Din-i İslâm’a. İslâmiyet misline ne mâzi muktedirdir, ne müstakbel muktedir; araştırsan zaman ile mekânı!
Arzımızı senevî, yevmî dâiresinde şu hayt-ı semâvîdir; tutmuş da döndürüyor. Küreye ağır basmış, hem dahi ona binmiş; bırakmıyor isyanı.
Yedinci menba'ise: Şu altı menba'dan çıkan envâr-ı sitte, birden eder imtizaç. Ondan çıkar bir hüsün, bundan gelir bir hads, vâsıta-i nurânî.
Şundan çıkan bir zevktir; zevk-i i'câz bilinir, tâbirine lisânımız yetişmez. Fikir dahi kàsırdır; görünür de tutulmaz, o nücûm-u âsumânî.
Onüç asır müddette meylü't-tehaddî varmış, Kur'ân’ın a'dâsında; şevk-i taklid uyanmış, Kur'ân’ın ahbabında. İşte i'câzın bir bürhânı.
Şu iki meyl-i şedîdle yazılmıştır, meydânda. Milyonlarla kütüb-ü arabiye, gelmiştir kütübhâne vücûda. Onlar ile tenzîli, düşerse bir mîzanı.
Muvâzene edilse, değil dânâ-i bî-müdânî, hattâ en âmî adam, göz kulakla diyecek: Bunlar ise insanî, şu ise âsumânî!
Hem de hükmedecek: Şu bunlara benzemez, rütbesinde olamaz. Öyle ise, ya umumdan aşağı; bu ise bilbedâhe ma'lûm olmuş butlânı.
Öyle ise; umumun fevkındedir, mazmunları o kadar zamanda, kapı açık, beşere vakfedilmiş; kendine dâvet etmiş ervâhıyla ezhânı!
Beşer onda tasarruf, kendine de maletmiş. Onun mazmunları ile yine Kur'ân’a karşı çıkmamış, hiçbir zaman çıkamaz; geçti zaman-ı imtihanı.
Sâir kitaplara benzemez, onlara makîs olmaz; zîra yirmi sene zarfında müneccemen hâcetlere nisbeten nüzûlü; müteferrik mütekàtı', bir hikmet-i Rabbânî.
Esbâb-ı nüzûlü muhtelif, mütebâyin. Bir maddede es'ile mütekerrir, mütefâvit. Hâdisât-ı ahkâmı müteaddid, müteğâyir. Muhtelif, mütefârik nüzûlünün ezmânı.
Hâlât-ı telâkkisi mütenevvi', mütehâlif. Aksâm-ı muhâtabı müteaddid, mütebâid. Gâyât-ı irşadında mütederric, mütefâvit. Şu esâslara müstenid binâî, hem beyânî.
Cevabî hem hitâbî. Bununla da beraber selâset ve selâmet, tenâsüb ve tesânüd, kemâlini göstermiş; işte onun şâhidi; fenn-i beyân meânî.
Kur'ân’da bir hàssa var; başka kelâmda yoktur. Bir kelâmı işitsen, asıl sâhib-i kelâmı arkasında görürsün, ya içinde bulursun. Üslûb, âyine-i insanî.
Ey sâil-i misâlî! Sen ki îcâz istedin; ben de işâret ettim. Eğer tafsîl istersen, haddimin haricinde!. Sinek seyretmez âsumânı.
Zîra o kırk envâ'-ı i'câzından yalnız bir tekini ki, cezâlet-i nazmıdır; İşârâtü'l-İ'câz’da sıkışmadı tibyânı.
Yüz sahife tefsirim ona kâfî gelmedi. Senin gibi rûhâni ilhâmları ziyâde, ben istiyorum senden tafsîl ile beyânı! ∗∗∗
اُولاَشْمَازْ دَسْتِ اَدَبِ غَرْبِ هَوَسْبَارِ هَوَاكَارِ دَهَادَارْ
دَاْٴبِ اَدَبْ اَبَدْ مُدَّتْ قُرْاۤنْ ضِيَابَارِ شِفَاكَارِ هُدَادَارْ
Kâmilîn insanların zevk-i maâlîsini hoşnud eden bir hâlet, çocukça bir hevese, sefîhçe bir tabiat sâhibine hoş gelmez,
Onları eğlendirmez. Bu hikmete binâen, bir zevk-i süflî, sefîh, hem nefsî ve şehvânî içinde tam beslenmiş, zevk-i rûhîyi bilmez.
Avrupa’dan tereşşuh etmiş şu hazır edebiyât romanvâri nazarla, Kur'ân’da olan letâif-i ulviyet, mezâyâ-yı haşmeti göremez, hem tadamaz.
Kendindeki mihekki ona ayar edemez. Edebiyâtta vardır üç meydân-ı cevelân; onlar içinde gezer, haricine çıkamaz:
Ya aşkla hüsündür, ya hamâset ve şehâmet, ya tasvir-i hakikat. İşte yabânî edebse hamâset noktasında hak-perestliği etmez.
Belki zâlim nev'-i beşerin gaddârlıklarını alkışlamakla kuvvet-perestlik hissini telkin eder. Hüsün ve aşk noktasında, aşk-ı hakîki bilmez.
Şehvet-engîz bir zevki nefislere de zerkeder. Tasvir-i hakikat maddesinde, kâinâta San'at-ı İlâhî sûretinde bakmaz;
Bir Sıbğa-i Rahmânî sûretinde göremez. Belki tabiat noktasında tutar, tasvir ediyor; hem ondan da çıkamaz.
Onun için telkini, aşk-ı tabiat olur. Madde-perestlik hissi, kalbe de yerleştirir; ondan ucuzca kendini kurtaramaz.
Yine ondan gelen, dalâletten neş'et eden rûhun ızdırâbatına, o edebsizlenmiş edeb (müsekkin, hem münevvim); hakîki fayda vermez.
Tek bir ilâcı bulmuş; o da romanlarıymış. Kitab gibi bir hayy-ı meyyit, sinema gibi bir müteharrik emvât! Meyyit hayat veremez.
Hem tiyatro gibi tenâsühvâri, mâzi denilen geniş kabrin hortlakları gibi şu üç nev'i romanlarıyla hiç de utanmaz.
Beşerin ağzına yalancı bir dil koymuş, hem insanın yüzüne fâsık bir göz takmış, dünyaya bir âlûfte fistanını giydirmiş, hüsn-ü mücerred tanımaz.
Güneşi gösterirse, sarı saçlı güzel bir aktrisi kàri'e ihtar eder. Zâhiren der: “Sefâhet fenâdır; insanlara yakışmaz.”
Netice-i muzırrayı gösterir; hâlbuki sefâhete öyle müşevvikane bir tasviri yapar ki, ağız suyu akıtır, akıl hâkim kalamaz.
İştihâyı kabartır, hevesi tehyîc eder, his daha söz dinlemez. Kur'ân’daki edebse hevâyı karıştırmaz.
Hak-perestlik hissi, hüsn-ü mücerred aşkı, cemâl-perestlik zevki, hakikat-perestlik şevki verir; hem de aldatmaz.
Kâinâta tabiat cihetinde bakmıyor; belki bir San'at-ı İlâhî, bir Sıbğa-i Rahmânî noktasında bahseder; akılları şaşırtmaz.
Mârifet-i Sâni'in nurunu telkin eder; herşeyde âyetini gösterir. Her ikisi, rikkatli birer hüzün de veriyor; fakat birbirine benzemez.
Avrupazâde edebse, fakdü'l-ahbabdan, sâhibsizlikten neş'et eden gamlı bir hüznü veriyor; ulvî hüznü veremez.
Zîra sağır tabiat, hem de bir kör kuvvetten mülhemâne aldığı bir hiss-i hüzn-ü gamdâr. Âlemi bir vahşetzâr tanır; başka çeşit göstermez.
O sûrette gösterir, hem de mahzûnu tutar; sâhibsiz de olarak yabânîler içinde koyar; hiçbir ümîd bırakmaz.
Kendine verdiği şu hissî heyecanla gitgide ilhâda kadar gider, ta'tile kadar yol verir, dönmesi müşkül olur; belki daha dönemez.
Kur'ân’ın edebi ise; öyle bir hüznü verir ki, âşıkane hüzündür, yetîmâne değildir. Firâku'l-ahbabdan gelir, fakdü'l-ahbabdan gelmez.
Kâinâtta nazarı, kör tabiat yerine, şuûrlu, hem rahmetli bir San'at-ı İlâhî onun medâr-ı bahsi; tabiattan bahsetmez.
Kör kuvvetin yerine; inâyetli, hikmetli bir kudret-i İlâhî ona medâr-ı beyân. Onun için kâinât, vahşetzâr sûret giymez.
Belki muhâtab-ı mahzûnun nazarında oluyor bir cem'iyet-i ahbab. Her tarafta tecâvüb, her cânibde tahabbüb; ona sıkıntı vermez.
Her köşede istînâs, o cem'iyet içinde mahzûnu vaz' ediyor bir hüzn-ü müştâkàne, bir hiss-i ulvî verir; gamlı bir hüznü vermez.
İkisi birer şevki de verir: O yabânî edebin verdiği bir şevk ile nefis düşer heyecana, heves olur münbasit; rûha ferâh veremez.
Kur'ân’ın şevki ise; rûh düşer heyecana, şevk-i maâlî verir. İşte bu sırra binâen, Şerîat-ı Ahmediye lehviyâtı istemez.
Bazı âlât-ı lehvi tahrîm edip, bir kısmı helâl diye izin verip... Demek hüzn-ü Kur'ânî veya şevk-i tenzîlî veren âlet, zarar vermez...
Eğer hüzn-ü yetîmî veya şevk-i nefsânî verse, âlet haramdır. Değişir eşhâsa göre; herkes birbirine benzemez... ∗∗∗