Zeylin Dördüncü Parçası
Yani, insan der: “Çürümüş kemikleri kim diriltecek?” Sen, de: “Kim onları bidâyeten inşâ edip hayat vermiş ise O diriltecek!”
görüyorsunuz... Nasıl oluyor ki; neş'e-i uhrâyı inkâr ediyorsunuz?.. O, onun misli; belki daha ehvenidir.”
Hem Cenâb-ı Hak, insana karşı ettiği ihsânat-ı azîmeyi:
﴾ اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ الْاَخْضَرِ نَارًا ﴿ kelimesiyle işâret edip der: “Size böyle ni'met eden bir Zât, sizi başıboş bırakmaz ki, kabre girip kalkmamak üzere yatasınız.”
Hem remzen der: “Ölmüş ağaçların dirilip yeşillenmesini görüyorsunuz; odun gibi kemiklerin hayat bulmasını kıyâs edemeyip istib'âd ediyorsunuz. Hem, semâvât ve arzı halkeden, semâvât ve arzın meyvesi olan insanın hayat ve memâtından âciz kalır mı? Koca ağacı idare eden, o ağacın meyvesine ehemmiyet vermeyip başkasına mal eder mi? Bütün ağacın neticesini terketmekle, bütün eczâsıyla hikmetle yoğrulmuş hilkat şeceresini abes ve beyhûde yapar mı zannedersiniz?”
Der: “Haşir’de sizi ihyâ edecek Zât, öyle bir Zât’tır ki; bütün kâinât O’na emirber nefer hükmündedir. Emr-i ﴾ كُنْ فَيَكُونُ ﴿ e karşı kemâl-i inkıyad ile serfürû eder. Bir baharı halketmek, bir çiçek kadar O’na ehven gelir. Bütün hayvanatı icâd etmek, bir sinek icâdı kadar kudretine kolay gelir bir Zât’tır. Öyle bir Zât’a karşı, ﴾ مَنْ يُحْيِي الْعِظَامَ ﴿ deyip kudretine karşı tâciz ile meydân okunmaz!”
Sonra, ﴾ فَسُبْحَانَ الَّذ۪ي بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ ﴿ tâbiriyle; herşeyin dizgini elinde, herşeyin anahtarı yanında, gece ve gündüzü, kış ve yazı bir kitab sahifeleri gibi kolayca çevirir. Dünya ve âhireti iki menzil gibi; bunu kapar, onu açar bir Kadîr-i Zülcelâl’dir. Mâdem böyledir, bütün delâilin neticesi olarak: ﴾ وَ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ﴿ Yani; “Kabirden sizi ihyâ edip, haşre getirip, huzur-u kibriyâsında hesabınızı görecektir.”
İşte şu âyetler, haşrin kabûlüne zihni müheyyâ etti. Kalbi de hazır etti. Çünkü, nezâirini dünyevî ef'âl ile de gösterdi.
Hem, kâh oluyor ki; ef'âl-i uhreviyesini öyle bir tarzda zikreder ki, dünyevî nezâirlerini ihsâs etsin. Tâ istib'âd ve inkâra meydân kalmasın.
Meselâ: ﴾ اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ ﴿ ilâ âhir..
Ve ﴾ اِذَا السَّمَٓاءُ انْفَطَرَتْ ﴿ ilâ âhir... Ve ﴾ اِذَا السَّمَٓاءُ انْشَقَّتْ ﴿
İşte şu sûrelerde, Kıyâmet ve Haşir’deki inkılâbât-ı azîmeyi ve tasarrufât-ı Rubûbiyet’i öyle bir tarzda zikreder ki; insan onların nazîrelerini dünyada, meselâ; güzde, baharda gördüğü için, kalbe dehşet verip akla sığmayan o inkılâbâtı kolayca kabûl eder. Şu üç sûrenin meâl-i icmâlîsine işâret dahi pek uzun olur. Onun için bir tek kelimeyi nümûne olarak göstereceğiz.
Meselâ: ﴾ اِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ ﴿ kelimesiyle ifâde eder ki:
“Haşir’de herkesin bütün a'mâli bir sahife içinde yazılı olarak neşrediliyor.” Şu mes'ele kendi kendine çok acîb olduğundan akıl ona yol bulamaz. Fakat, sûrenin işâret ettiği gibi haşr-i baharîde başka noktaların nazîresi olduğu gibi, şu neşr-i suhuf nazîresi pek zâhirdir. Çünkü: Her meyvedâr ağaç ve çiçekli bir otun da amelleri var, fiilleri var, vazifeleri var. Esmâ-i İlâhiye’yi ne şekilde göstererek tesbihât etmiş ise ubûdiyetleri var. İşte onun bütün bu amelleri tarih-i hayatlarıyla beraber umum çekirdeklerinde, tohumcuklarında yazılıp; başka bir baharda, başka bir zeminde çıkar. Gösterdiği şekil ve sûret lisânıyla gayet fasîh bir sûrette analarının ve asıllarının a'mâlini zikrettiği gibi; dal, budak, yaprak, çiçek ve meyveleriyle sahife-i a'mâlini neşreder. İşte gözümüzün önünde bu Hakîmâne, Hafîzâne, Müdebbirâne, Mürebbiyâne, Latîfâne şu işi yapan O’dur ki, der: ﴾ اِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ ﴿ Başka noktaları buna kıyâs eyle. Kuvvetin varsa istinbat et.
Sana yardım için bunu da söyleyeceğiz. İşte: ﴾ اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ ﴿ Şu kelâm, “tekvîr” lafzıyla, yani, “sarmak” ve “toplamak” mânâsıyla parlak bir temsîle işâret ettiği gibi, nazîrini dahi îmâ eder.
Birinci: Evet, Cenâb-ı Hak tarafından adem ve esîr ve semâ perdelerini açıp, güneş gibi dünyayı ışıklandıran pırlanta-misâl bir lambayı, hazine-i rahmetinden çıkarıp dünyaya gösterdi. Dünya kapandıktan sonra o pırlantayı perdelerine sarıp kaldıracak.
İkinci: Veya ziyâ metâ'ını neşretmek ve zeminin kafasına ziyâyı zulmetle münâvebeten sarmakla muvazzaf bir memur olduğunu ve her akşam o memura metâ'ını dahi toplattırıp gizlendiği gibi, kâh olur, bir bulut perdesiyle alışverişini az yapar. Kâh olur, Ay onun yüzüne karşı perde olur; muâmelesini bir derece çeker. Metâ'ını ve muâmelât defterlerini topladığı gibi; elbette o memur bir vakit o memuriyetten infisal edecektir.
Hattâ hiçbir sebeb-i azl bulunmazsa, şimdilik küçük, fakat büyümeye yüz tutmuş yüzündeki iki leke büyümekle, Güneş, yerin başına İzn-i İlâhî ile sardığı ziyâyı, emr-i Rabbânî ile geriye alıp, Güneş’in başına sarıp “Haydi yerde işin kalmadı!” der. “Cehenneme git, sana ibâdet edip senin gibi bir memur-u musahharı, sadâkatsizlikle tahkîr edenleri yak!” der. ﴾ اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ ﴿ fermânını lekeli siyah yüzüyle, yüzünde okur. ∗∗∗
Zeylin Beşinci Parçası
Evet, nass-ı Hadîs ile nev'-i beşerin en mümtâz şahsiyetleri olan yüzyirmidört bin enbiyânın icmâ ve tevâtür ile, kısmen şühûda ve kısmen hakkalyakìne istinâden, müttefikan âhiretin vücûdundan ve insanların oraya sevk edileceğinden ve bu kâinât Hàlık’ının kat'î va'd ettiği âhireti getireceğinden haber verdikleri gibi; ve onların verdikleri haberi keşif ve şühûd ile ilmelyakìn sûretinde tasdik eden yüzyirmidört milyon evliyânın o âhiretin vücûduna şehâdetleriyle ve bu kâinâtın Sâni'-i Hakîm’inin bütün esmâsı bu dünyada gösterdikleri cilveleriyle bir âlem-i bekàyı bilbedâhe iktiza ettiklerinden, yine âhiretin vücûduna delâletiyle; ve her sene baharda rû-yi zeminde ayakta duran had ve hesaba gelmez ölmüş ağaçların cenazelerini emr-i ﴾ كُنْ فَيَكُونُ ﴿ ile ihyâ edip بَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ e mazhar eden ve haşir ve neşrin yüz binler nümûnesi olarak nebâtât tâifelerinden ve hayvanat milletlerinden üçyüz bin nev'ileri haşr ve neşreden hadsiz bir kudret-i ezeliye ve hesabsız ve isrâfsız bir hikmet-i ebediye ve rızka muhtaç bütün zîrûhları kemâl-i şefkatle gayet hàrika bir tarzda iâşe ettiren ve her baharda az bir zamanda had ve hesaba gelmez envâ'-ı zînet ve mehâsini gösteren bir rahmet-i bâkiye ve bir inâyet-i dâime; bilbedâhe âhiretin vücûdunu istilzam ile ve şu kâinâtın en mükemmel meyvesi ve Hàlık-ı Kâinâtın en sevdiği masnû'u ve kâinâtın mevcûdâtıyla en ziyâde alâkadar olan insandaki şedîd, sarsılmaz, dâimî olan “aşk-ı bekà” ve “şevk-i ebediyet” ve “âmâl-i sermediyet” bilbedâhe işâreti ve delâletiyle, bu âlem-i fânîden sonra bir âlem-i bâkî ve bir dâr-ı âhiret ve bir dâr-ı saâdet bulunduğunu o derece kat'î bir sûrette isbât ederler ki; dünyanın vücûdu kadar, bilbedâhe âhiretin vücûdunu kabûl etmeyi istilzam ederler. (Hâşiye) <ft3>[^29]</ft3>
[^29]:(Hâşiye) Evet, sübûtî bir emri, ihbar etmenin kolaylığı ve inkâr ve nefyetmenin gayet müşkül olduğu, bu temsîlden görünür. Şöyle ki; biri dese: "Meyveleri süt konserveleri olan gayet hàrika bir bahçe, küre-i arz üzerinde vardır." Diğeri dese: "Yoktur." İsbât eden, yalnız onun yerini veyâhut bazı meyvelerini göstermekle kolayca da'vâsını isbât eder. İnkâr eden adam, nefyini isbât etmek için küre-i arzı bütün görmek ve göstermekle da'vâsını isbât edebilir. Aynen öyle de, Cennet'i ihbar edenler yüzbinler tereşşuhâtını, meyvelerini, âsârını gösterdiklerinden kat'-ı nazar, iki şâhid-i sâdıkın sübûtuna şehâdetleri kâfî gelirken, onu inkâr eden hadsiz bir kâinâtı ve hadsiz ebedî zamanı temâşâ etmek ve görmek ve eledikten sonra inkârını isbât edebilir, ademini gösterebilir. İşte ey ihtiyar kardeşler! Îmân-ı âhiretin ne kadar kuvvetli olduğunu anlayınız... Said Nursî
Mâdem Kur'ân-ı Hakîm’in bize verdiği en mühim bir ders; îmân-ı bil'âhirettir ve o îmân da, bu derece kuvvetlidir ve o îmânda öyle bir ricâ ve bir tesellî var ki; yüzbin ihtiyarlık bir tek şahsa gelse, bu îmândan gelen tesellî, mukâbil gelebilir. Biz ihtiyarlar اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى كَمَالِ الاِيمَانِ deyip ihtiyarlığımıza sevinmeliyiz...