Sözler

Birinci Şua

20. bölüm / 51

Onaltıncı Söz

﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴾

﴿ اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ ❀ فَسُبْحَانَ الَّذ۪ي بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ وَ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ﴾

[İtmi'nân-ı nefsime medâr olacak, zulmeti dağıtacak şu âyetin nurundan “Dört Şuâ”ı göstermekle kör nefsime bir basîret vermek için yazılmıştır.]

Birinci Şua

BİRİNCİ ŞUÂ:

Ey nefs-i nâdân! Diyorsun ki: “Ehadiyet-i Zât-ı İlâhiye ile külliyet-i ef'âli ve vahdet-i şahsiyesiyle muînsiz Umumiyet-i Rubûbiyet’i ve Ferdâniyet’i ile şerîksiz şümûl-ü tasarrufâtı ve mekândan münezzehiyetiyle her yerde hazır bulunması ve nihâyetsiz ulviyetiyle herşeye yakın olması ve birliği ile her işi bizzat elinde tutması; hakàik-ı Kur'âniye’dendir. Kur'ân ise, hakîmdir. Hakîm ise, akıl kabûl etmeyen şeyleri akla tahmil etmez. Akıl ise, zâhirî bir münâfâtı görüyor. Aklı teslîme sevkedecek bir izâh isterim.”

Elcevab: Mâdem öyledir, itmi'nân için istersen, biz de Kur'ân’ın feyzine istinâden diyoruz: İsm-i Nur, çok müşkülâtımızı halletmiş, inşâallâh bunu da halleder. Akla vâzıh, kalbe nurânî olacak temsîl yolunu ihtiyar ile İmâm-ı Rabbânî (R.A.) gibi deriz:

<fr3>نَه شَبَـمْ نَه شَبْ پَرَسْتَـمْ مَنْ ❀ غُلاَمِ شَمْسَمْ اَزْ شَمْس مِى گُويَمْ خَبَرْ</fr3>

Temsîl, i'câz-ı Kur'ân’ın en parlak bir âyinesi olduğundan biz dahi bir temsîl ile şu sırra bakacağız. Şöyle ki:

Onaltıncı Söz

Bir tek zât, muhtelif merâyâ vâsıtasıyla külliyet kesbeder. Cüz'i-yi hakîki iken umumî şuûnâta mâlik bir küllî hükmüne geçer. Meselâ: Şems, bir cüz'i-yi müşahhas iken eşya-yı şeffâfe vâsıtasıyla öyle bir küllî hükmüne geçer ki; rû-yi zemini timsâlleriyle, akisleriyle dolduruyor. Hattâ katarât ve parlak zerrât adedince cilveleri bulunuyor. Güneşin harâreti ve ziyâsı ve ziyâsının içinde olan yedi renkli elvân-ı seb'ası, herbirisi, mukâbilindeki eşyaya muhît, âmm ve şâmil oldukları hâlde; herbir şeffâf şey dahi güneşin timsâliyle beraber harâreti, hem ziyâyı, hem elvân-ı seb'ayı göz bebeğinde saklıyor ve sâfî kalbini ona bir taht yapıyor. Demek şems, vâhidiyet haysiyetiyle ona mukâbil umum eşyaya muhît olduğu gibi, ehadiyet cihetiyle herbir şeyde güneş, çok vasıflarıyla beraber bir nev'i cilve-i zâtıyla bulunur.

Mâdem temsîlden temessül bahsine geçtik; temessülün çok envâ'ından şu mes'eleye medâr olacak üç nev'ine işâret ederiz.

Birincisi : Kesif, maddî şeylerin akisleridir. O akisler, hem gayrdır, –ayn değil– hem mevâttır, ölüdür. Hüviyet-i sûriyesinden başka hiçbir hâsiyete mâlik değil. Meselâ; sen âyineler mahzenine girsen, bir Said binler Said olur. Fakat zîhayat yalnız sensin, ötekiler ölüdürler. Hayat hàssaları onlarda yoktur.

İkincisi : Maddî nurânînin akisleridir. Şu akis ayn değil, fakat gayr da değil. Mâhiyeti tutmuyor, fakat o nurânînin ekser hâsiyetlerine mâliktir. Onun gibi hayy sayılıyor. Meselâ, şems dünyaya girdi. Herbir âyinede aksini gösterdi. O akislerin herbirinde, güneşin hàssaları hükmünde olan harâret, ziyâ ve ziyâdaki elvân-ı seb'a bulunuyor. Eğer, farazâ güneş zîşuûr olsa idi, (harâreti, ayn-ı kudreti; ziyâsı, ayn-ı ilmi; elvân-ı seb'ası, sıfât-ı seb'ası olsa idi) o vakit o tek ve yektâ bir güneş, bir ânda herbir âyinede bulunur, herbirisini kendine bir nev'i arş ve bir çeşit telefon yapabilirdi. Birbirine mâni olmazdı. Herbirimizle âyinemiz vâsıtasıyla görüşebilirdi. Biz ondan uzak iken, o bize bizden daha yakın olurdu.

Üçüncüsü : Nurânî rûhların aksidir. Şu akis hem hayydır, hem ayndır. Fakat âyinelerin kàbiliyeti nisbetinde tezâhür ettiğinden, o rûhun mâhiyet-i nefsü'l-emriyesini tamamen tutmuyor. Meselâ: Hazret-i Cebrâil Aleyhisselâm, Dihye sûretinde huzur-u Nebevî’de bulunduğu bir ânda, huzur-u İlâhî’de haşmetli kanatlarıyla Arş-ı A'zamın önünde secdeye gider, hem o ânda hesabsız yerlerde bulunur, evâmir-i İlâhiye’yi tebliğ ederdi. Bir iş, bir işe mâni olmazdı. İşte şu sırdandır ki, mâhiyeti nur ve hüviyeti nurâniye olan Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, dünyada bütün ümmetinin salavâtlarını birden işitir ve kıyâmette bütün asfiyâ ile bir ânda görüşür. Birbirine mâni olmaz. Hattâ evliyâdan, ziyâde nurâniyet

İkinci Şua

kesbeden ve “ebdâl” denilen bir kısmı, bir ânda birçok yerlerde müşâhede ediliyormuş. Aynı zât, ayrı ayrı çok işleri görüyormuş.

Evet, nasıl cismâniyâta cam ve su gibi şeyler âyine olur, öyle de; rûhâniyâta dahi hava ve esîr ve âlem-i misâlin bazı mevcûdâtı âyine hükmünde ve berk ve hayâl sür'atinde bir vâsıta-i seyr ve seyahat sûretine geçerler ve o rûhâniler, hayâl sür'atiyle o merâyâ-yı nazîfede, o menâzil-i latîfede gezerler. Bir ânda binler yerlere girerler.

Mâdem güneş gibi âciz ve musahhar mahlûklar ve rûhâni gibi madde ile mukayyed nîm-nurânî masnû'lar, nurâniyet sırrıyla bir yerde iken pekçok yerlerde bulunabilirler. Mukayyed bir cüz'î iken, mutlak bir küllî hükmünü alırlar. Bir ânda cüz'î bir ihtiyar ile pek çok muhtelif işleri yapabilirler... Acaba, maddeden mücerred ve muallâ.. ve tahdid-i kayd ve zulmet-i kesâfetten münezzeh ve müberrâ.. ve şu umum envâr ve bütün nurâniyât, O’nun envâr-ı kudsiye-i esmâsının bir kesif zılâli.. ve umum vücûd ve bütün hayat ve âlem-i ervâh ve âlem-i misâl, nîm-şeffâf bir âyine-i cemâli.. ve sıfâtı muhîta ve şuûnâtı külliye olan bir Zât-ı Akdes’in irâde-i külliye ve kudret-i mutlaka ve ilm-i muhîtle tecellî-i sıfâtı ve cilve-i ef'âli içindeki teveccüh-ü ehadiyetinden hangi şey saklanabilir, hangi iş ağır gelebilir, hangi şey gizlenebilir, hangi ferd uzak kalabilir, hangi şahıs külliyet kesbetmeden ona yanaşabilir?

Evet nasıl güneş, kayıdsız nuru, maddesiz aksi vâsıtasıyla sana, senin göz bebeğinden daha yakın olduğu hâlde, sen mukayyed olduğun için ondan gayet uzaksın. Ona yanaşmak için çok kayıdlardan tecerrüd etmek, çok merâtib-i külliyeden geçmek lâzım gelir. Âdeta ma'nen yer kadar büyüyüp, kamer kadar yükselip, sonra doğrudan doğruya güneşin mertebe-i asliyesine bir derece yanaşabilir ve perdesiz görüşebilirsin. Öyle de; Celîl-i Zülcemâl, Cemîl-i Zülkemâl, sana gayet yakındır. Sen O’ndan gayet uzaksın. Kalbin kuvveti, aklın ulviyeti varsa, temsîldeki noktaları hakikate tatbike çalış...

İKİNCİ ŞUÂ:

Ey nefs-i bî-hûş! Diyorsun ki:

﴾ اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ ﴿ hem

﴿ اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَا هُمْ جَم۪يعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ ﴾

gibi âyetler, vücûd-u eşya, sırf bir emr ile ve def'î olduğunu ve ﴾ صُنْعَ اللّٰهِ الَّذ۪ٓي اَتْقَنَ كُلَّ شَىْءٍ ﴿ hem ﴾ اَحْسَنَ كُلَّ شَىْءٍ خَلَقَهُ ﴿ gibi âyetler, vücûd-u eşya, ilim içinde azîm bir kudretle, hikmet içinde dakîk bir san'atla tedrîcî olduğunu gösteriyorlar. Vech-i tevfiki nedir?

Elcevab: Kur'ân’ın feyzine istinâden deriz:

Evvelâ: Münâfât yoktur. Bir kısım öyledir; ibtidâdaki icâd gibi. Bir kısmı böyledir; mislini iâde gibi...

Sâniyen: Mevcûdâtta meşhûd olan sühûlet ve sür'at ve kesret ve vüs'at içinde nihâyet intizam, gayet ittikan ve hüsn-ü san'at ve kemâl-i hilkat, şu iki kısım âyetlerin vücûd-u hakikatlerine kat'iyyen şehâdet eder. Öyle ise, şunların hàriçte tahakkukları medâr-ı bahs olması lüzumsuzdur. Belki yalnız “Sırr-ı hikmeti nedir?” denilebilir. Öyle ise, biz dahi bir kıyâs-ı temsîlî ile şu hikmete işâret ederiz.

Meselâ: Nasıl ki, terzi gibi bir san'atçı, birçok külfetler, mehâretlerle musanna' bir şeyi icâd eder ve ona bir model yapar. Sonra onun emsâlini külfetsiz çabuk yapabilir. Hattâ bazen öyle bir derece sühûlet peydâ eder ki; güyâ emreder, yapılır ve öyle kuvvetli bir intizam kesbeder; (saat gibi) güyâ bir emrin dokunmasıyla işlenir ve işler. Öyle de; Sâni'-i Hakîm ve Nakkàş-ı Alîm, şu âlem sarayını müştemilâtıyla beraber bedî' bir sûrette yaptıktan sonra cüz'î ve küllî, cüz' ve küll herşeye bir model hükmünde bir nizâm-ı kaderî ile bir mikdar-ı muayyen vermiştir.

İşte bak, o Nakkàş-ı Ezelî, herbir asrı bir model yaparak mu'cizât-ı kudreti ile murassa', taze bir âlemi ona giydiriyor. Herbir seneyi bir mikyâs ederek havârık-ı rahmetiyle musanna', taze bir kâinâtı o kàmete göre dikiyor. Herbir günü bir satır yaparak dekàik-ı hikmetiyle müzeyyen, mücedded mevcûdâtı onda yazıyor.

Hem o Kadîr-i Mutlak, herbir asrı, herbir seneyi, herbir günü bir model yaptığı gibi, rû-yi zemini, herbir dağ ve sahrâyı, bağ ve bostanı, herbir ağacı birer model yapmıştır. Vakit be-vakit, taze taze birer kâinâtı zeminde kuruyor, birer yeni dünyayı icâd ediyor. Birer âlemi alıp da diğer muntazam bir âlemi getiriyor. Mevsim be-mevsim her bağ ve bostanda taze-taze mu'cizât-ı kudretini ve hedâyâ-yı rahmetini gösterir. Yeni birer kitab-ı hikmet-nümâ yazıyor. Taze-taze birer matbaha-i rahmetini kuruyor. Mücedded bir hulle-i san'at-nümâ giydiriyor. Her baharda, herbir ağaca sündüs-misâl taze bir çarşaf giydiriyor. Lü'lü-misâl yeni bir murassaâtla süslendiriyor. Yıldız-misâl rahmet hediyeleriyle ellerini dolduruyor.

﴿ اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ ﴾

Ey haddinden tecâvüz etmiş nefs-i pür-vesvâs! Diyorsun ki:

﴾ بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ ﴾ ﴿ مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا ﴿

﴾ وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ ﴿ gibi âyetler, nihâyet derecede Kurbiyet-i İlâhiye’yi gösteriyor.

﴿ وَ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ﴾﴿ تَعْرُجُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ ف۪ي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْس۪ينَ اَلْفَ سَنَةٍ ﴾

Ve hadîste vârid olan “Cenâb-ı Hak, yetmiş bin hicâb arkasındadır.” ve mi'râc gibi hakikatler, nihâyet derecede bu'diyetimizi gösteriyor. Şu sırr-ı gâmızı fehme takrib edecek bir izâh isterim?

Elcevab: Öyle ise, dinle:

Evvelâ: Birinci Şuâ’ın âhirinde demiştik: Nasıl ki güneş, kayıdsız nuruyla ve maddesiz aksi cihetiyle; sana, senin rûhun penceresi ve onun

Üçüncü Şua

İşte şu işleri nihâyet hüsn-ü san'at ve kemâl-i intizam ile yapan ve şu birbiri arkasında gelen ve zaman ipine takılan seyyâr âlemleri, nihâyet hikmet ve inâyet ve kemâl-i kudret ve san'at ile değiştiren Zât; elbette gayet Kadîr ve Hakîm’dir. Nihâyet derecede Basîr ve Alîm’dir. Tesâdüf O’nun işine karışamaz. İşte o Zât-ı Zülcelâl’dir ki, şöyle fermân ediyor:

﴿ وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ ﴾

deyip hem kemâl-i kudretini ilân, hem kudretine nisbeten haşir ve kıyâmet gayet sehl ve külfetsiz olduğunu beyân ediyor. Emr-i tekvînîsi, kudret ve irâdeyi tazammun ettiğini ve bütün eşya, evâmirine gayet musahhar ve münkàd olduklarını ve mübâşeretsiz, muâlecesiz halkettiği için icâdındaki sühûlet-i mutlakayı ifâde için, sırf bir emirle işler yaptığını, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân ile fermân ediyor.

Hâsıl-ı kelâm: Bir kısım âyetler, eşyada, hususan bidâyet-i icâdında gayet derecede hüsn-ü san'atı ve nihâyet derecede kemâl-i hikmeti ilân ediyor. Diğer kısmı, eşyada, hususan tekrar icâdında ve iâdesinde gayet derecede sühûlet ve sür'atini, nihâyet derecede inkıyad ve külfetsizliğini beyân eder.

ÜÇÜNCÜ ŞUÂ:

âyinesi olan göz bebeğinden daha yakın olduğu hâlde, sen, mukayyed ve maddede mahpus olduğun için ondan gayet uzaksın. Onun, yalnız bir kısım akisleriyle, gölgeleriyle temâs edebilirsin ve bir nev'i cilveleriyle ve cüz'î tecellîleriyle görüşebilirsin ve bir sınıf sıfatları hükmünde olan elvânlarına ve bir tâife isimleri hükmünde olan şuâlarına ve mazharlarına yanaşabilirsin. Eğer güneşin mertebe-i aslîsine yanaşmak ve bizzat doğrudan doğruya güneşin zâtı ile görüşmek istersen o vakit pek çok kayıtlardan tecerrüd etmekliğin ve pek çok merâtib-i külliyetten geçmekliğin lâzım gelir. Âdeta sen, ma'nen tecerrüd cihetiyle küre-i arz kadar büyüyüp, hava gibi rûhen inbisat edip ve kamer kadar yükselip, bedir gibi mukâbil geldikten sonra bizzat perdesiz onunla görüşüp, bir derece yanaşmak da'vâ edebilirsin. Öyle de; o Celîl-i Pür-kemâl, o Cemîl-i Bîmisâl, o Vâcibü'l-Vücûd, o Mûcid-i Küll-i Mevcûd, o Şems-i Sermed, o Sultan-ı Ezel ve Ebed, sana senden yakındır. Sen, O’ndan nihâyetsiz uzaksın.

Kuvvetin varsa temsîldeki dekàiki tatbik et...

Sâniyen: Meselâ: ﴾ وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى ﴿ Bir pâdişahın çok isimleri içinde “Kumandan” ismi çok mütedâhil dâirelerde tezâhür eder. Serasker dâire-i külliyesinden tut, müşîriyet ve ferîkiyet, tâ yüzbaşı, tâ onbaşıya kadar geniş ve dar, küllî ve cüz'î dâirelerde de zuhûr ve tecellîsi vardır. Şimdi bir nefer, hizmet-i askeriyesinde onbaşı makamında tezâhür eden cüz'î kumandanlık noktasını merci' tutar, kumandan-ı a'zamına şu cüz'î cilve-i ismiyle temâs eder ve münâsebetdâr olur. Eğer asıl ismiyle temâs etmek, ona o ünvân ile görüşmek istese onbaşılıktan tâ serasker mertebe-i külliyesine çıkmak lâzım gelir. Demek pâdişah, o nefere ismiyle, hükmüyle, kanunuyla ve ilmiyle, telefonuyla ve tedbiriyle ve eğer o pâdişah, evliyâ-i ebdâliyeden nurânî olsa, bizzat huzuruyla gayet yakındır. Hiçbir şey mâni olup hâil olamaz. Hâlbuki; o nefer, gayet uzaktır. Binler mertebeler hâil, binler hicâblar fâsıldır. Fakat bazen merhamet eder, hilâf-ı âdet bir neferi huzuruna alır, lütfuna mazhar eder...

Öyle de; emr-i ﴾ كُنْ فَيَكُونُ ﴿ e mâlik, güneşler ve yıldızlar emirber nefer hükmünde olan Zât-ı Zülcelâl, herşeye herşeyden daha ziyâde yakın olduğu hâlde herşey O’ndan nihâyetsiz uzaktır. O’nun huzur-u Kibriyâ’sına perdesiz girmek istenilse zulmânî ve nurânî, yani maddî ve ekvânî ve esmâî ve sıfâtî yetmiş binler hicâbdan geçmek, her ismin binler hususî ve küllî derecât-ı tecellîsinden çıkmak, gayet yüksek tabakàt-ı sıfâtında mürûr edip tâ ism-i a'zamına mazhar olan Arş-ı A'zamına urûc etmek;

eğer cezb ve lütfu olmazsa, binler seneler çalışmak ve sülûk etmek lâzım gelir. Meselâ; sen, O’na “Hàlık” ismiyle yanaşmak istersen “Senin Hàlık’ın” hususiyetiyle, sonra “Bütün insanların Hàlık’ı” cihetiyle, sonra “Bütün zîhayatların Hàlık’ı” ünvânıyla, sonra “Bütün mevcûdâtın Hàlık’ı” ismiyle münâsebetdârlık lâzım gelir. Yoksa zıllde kalırsın, yalnız cüz'î bir cilveyi bulursun.

BİR İHTAR : Temsîldeki pâdişah, aczi için, kumandanlık isminin merâtibinde müşîr ve ferîk gibi vâsıtalar koymuştur. Fakat ﴾ بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ ﴿ olan Kàdir-i Mutlak, vâsıtalardan müstağnîdir. Vâsıtalar sırf zâhirîdirler, perde-i izzet ve azamettirler. Ubûdiyet ve hayret ve acz ve iftikàr içinde Saltanat-ı Rubûbiyet’ine dellâldırlar, temâşâgerdirler. Muîni değiller, şerîk-i Saltanat-ı Rubûbiyet olamazlar.

DÖRDÜNCÜ ŞUÂ:

İşte ey tenbel nefsim! Bir nev'i mi'râc hükmünde olan namazın hakikati; sâbık temsîlde bir nefer mahz-ı lütûf olarak huzur-u şâhâneye kabûlü gibi; mahz-ı rahmet olarak Zât-ı Celîl-i Zülcemâl ve Ma'bûd-u Cemîl-i Zülcelâl’in huzuruna kabûlündür. “Allâhuekber” deyip ma'nen ve hayâlen veya niyeten iki cihandan geçip kayd-ı maddiyâttan tecerrüd edip bir mertebe-i külliye-i ubûdiyete veya küllînin bir gölgesine veya bir sûretine çıkıp bir nev'i huzura müşerref olup ﴾ اِيَّاكَ نَعْبُدُ ﴿ hitâbına (herkesin kàbiliyeti nisbetinde) bir mazhariyet-i azîmedir. Âdeta harekât-ı salâtiyede tekrarla “Allâhuekber, Allâhuekber” demekle kat'-ı merâtib ve terakkiyât-ı maneviyeye ve cüz'iyâttan devâir-i külliyeye çıkmasına bir işârettir ve mârifetimiz haricindeki kemâlât-ı Kibriyâ’sının mücmel bir ünvânıdır. Güyâ herbir “Allâhuekber” bir basamak-ı mi'râciyeyi kat'ına işârettir. İşte şu hakikat-i salâttan ma'nen veya niyeten veya tasavvuren veya hayâlen bir gölgesine, bir şuâına mazhariyet dahi büyük bir saâdettir.

İşte Hac’da pek kesretli “Allâhuekber” denilmesi şu sırdandır. Çünkü; Hacc-ı Şerîf, bil'asâle herkes için bir mertebe-i külliyede bir ubûdiyettir. Nasıl ki bir nefer, bayram gibi bir yevm-i mahsûsta ferîk dâiresinde bir ferîk gibi, pâdişahın bayramına gider ve lütfuna mazhar olur. Öyle de; bir hacı, ne kadar âmî de olsa, kat'-ı merâtib etmiş bir velî gibi umum aktâr-ı arzın Rabb-i Azîm’i ünvânıyla Rabbine müteveccihtir. Bir ubûdiyet-i külliye ile müşerreftir. Elbette Hac miftâhıyla açılan merâtib-i

Dördüncü Şua

külliye-i Rubûbiyet ve dûrbîniyle nazarına görünen âfâk-ı azamet-i Ulûhiyet ve şeâiriyle kalbine ve hayâline gittikçe genişlenen devâir-i ubûdiyet ve merâtib-i kibriyâ ve ufk-u tecelliyâtın verdiği harâret, hayret ve dehşet ve heybet-i Rubûbiyet اَللّٰهُ اَكْبَرُ ❀ اَللّٰهُ اَكْبَرُ ile teskin edilebilir ve onunla, o merâtib-i münkeşife-i meşhûde veya mutasavvire ilân edilebilir. Hac’dan sonra şu mânâyı; ulvî ve küllî, muhtelif derecelerde bayram namazında, yağmur namazında, husuf-küsûf namazında, cemâatle kılınan namazda bulunur. İşte Şeâir-i İslâmiye’nin, velev sünnet kabîlinden dahi olsa ehemmiyeti şu sırdandır.

سُبْحَانَ مَنْ جَعَلَ خَزَائِنَهُ بَيْنَ الْكَافِ وَالنُّونِ

﴿ فَسُبْحَانَ الَّذ۪ي بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ وَ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ﴾

﴿ سُبْحَانَكَ لَاعِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَاعَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ ﴾

﴿ رَبَّنَا لَا تُؤٰاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا ﴾

﴿ رَبَّناَ لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ ﴾

وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى رَسُولِكَ الْاَ كْرَمِ مَظْهَرِ اِسْمِكَ الْاَعْظَمِ وَعَلٰى آلِهِ وَاَصْحَابِهِ وَاِخْواَنِهِ وَاَتْبَاعِهِ آمِينَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ ∗∗∗

Küçük Bir Zeyl

KÜÇÜK BİR ZEYL

Kadîr-i Alîm ve Sâni'-i Hakîm, kanuniyet şeklindeki âdâtının gösterdiği nizâm ve intizamla, kudretini ve hikmetini ve hiçbir tesâdüf işine karışmadığını izhâr ettiği gibi; şüzûzât-ı kanuniye ile, âdetinin hàrikalarıyla, tağayyürât-ı sûriye ile, teşahhusâtın ihtilâfâtıyla, zuhûr ve nüzûl zamanının tebeddülüyle meşîetini, irâdetini, fâil-i muhtar olduğunu ve ihtiyarını ve hiçbir kayıd altında olmadığını izhâr edip yeknesak perdesini yırtarak ve herşey, her ânda, her şe'nde, herşeyinde O’na muhtaç ve Rubûbiyet’ine münkàd olduğunu i'lâm etmekle gafleti dağıtıp, ins ve cinnin nazarlarını esbâbdan Müsebbibü'l-Esbâb’a çevirir. Kur'ân’ın beyânâtı şu esâsa bakıyor:

Meselâ: Ekser yerlerde bir kısım meyvedâr ağaçlar bir sene meyve verir, yani rahmet hazinesinden ellerine verilir, o da verir. Öbür sene bütün esbâb-ı zâhiriye hazırken meyveyi alıp vermiyor.

Hem meselâ: Sâir umûr-u lâzimeye muhâlif olarak yağmurun evkàt-ı nüzûlü o kadar mütehavvildir ki, muğayyebât-ı hamsede dâhil olmuştur. Çünkü: Vücûdda en mühim mevki, hayat ve rahmetindir. Yağmur ise, menşe'-i hayat ve mahz-ı rahmet olduğu için elbette o âb-ı hayat, o mâ-i rahmet, gaflet veren ve hicâb olan yeknesak kaidesine girmeyecek, belki, doğrudan doğruya Cenâb-ı Mün'im, Muhyî ve Rahmân ve Rahîm olan Zât-ı Zülcelâl, perdesiz, elinde tutacak; tâ, her vakit duâ ve şükür kapılarını açık bırakacak.

Hem meselâ: Rızık vermek ve muayyen bir sîmâ vermek, birer ihsân-ı mahsûs eseri gibi ummadığı tarzda olması; ne kadar güzel bir sûrette meşîet ve ihtiyar-ı Rabbâniye’yi gösteriyor. Daha tasrif-i hava ve teshìr-i sehâb gibi Şuûnât-ı İlâhiye’yi bunlara kıyâs et... ∗∗∗