Sözler

30. Dimağda Merâtib-i İlim Muhtelifedir, Mültebise

44. bölüm / 51

30. Dimağda Merâtib-i İlim Muhtelifedir, Mültebise

Dimağda Merâtib-i İlim Muhtelifedir, Mültebise

Dimağda merâtib var; birbiriyle mültebis, ahkâmları muhtelif. Evvel tahayyül olur, sonra tasavvur gelir.

Sonra gelir taakkul, sonra tasdik ediyor, sonra iz'ân oluyor, sonra gelir iltizam, sonra i'tikàd gelir.

İ'tikàdın başkadır, iltizamın başkadır; herbirinden çıkar bir hâlet: Salâbet i'tikàddan,

Taassub iltizamdan, imtisal iz'ândan, tasdikten iltizam, taakkulde bîtaraf, bîbehre tasavvurda.

Tahayyülde safsata hâsıl olur, mezcine eğer olmaz muktedir. Bâtıl şeyleri güzel tasvir etmek her demde,

Sâfî olan zihinleri cerhtir, hem idlâli. ∗∗∗

31. Hazmolmayan İlim, Telkin Edilmemeli

Hazmolmayan İlim, Telkin Edilmemeli

Hakîki mürşid-i âlim koyun olur, kuş olmaz; hasbî verir ilmini.

Koyun verir kuzusuna hazmolmuş musaffâ sütünü.

Kuş veriyor ferhine lüâb-âlûd kayyını. ∗∗∗

32. Tahrib Esheldir; Zaîf, Tahribci Olur

Tahrib Esheldir; Zaîf, Tahribci Olur

Vücûd-u cümle eczâ, şart-ı vücûd-u külldür. Adem ise, oluyor bir cüz'ün ademiyle; tahrib eshel oluyor.

Bundandır ki; âciz adam, sebeb-i zuhûr-u iktidar müsbete hiç yanaşmaz. Menfîce müteharrik, dâim tahribkâr olur. ∗∗∗

33. Kuvvet Hakka Hizmetkâr Olmalı

Kuvvet Hakka Hizmetkâr Olmalı

Hikmetteki desâtir, hükûmette nevâmis, hakta olan kavânîn, kuvvetteki kavâid, birbiriyle olmazsa müstenid ve müstemid:

Cumhûr-u nâsta olmaz, ne müsmir ve müessir. Şerîatta şeâir; kalır mühmel, muattal. Umûr-u nâsta olmaz, müstenid ve mu'temid. ∗∗∗

34. Bazen Zıd, Zıddını Tazammun Eder

Bazen Zıd, Zıddını Tazammun Eder

Zaman olur zıd, zıddını saklarmış. Lisân-ı siyasette lafız, mânânın zıddıdır. Adâlet külâhını, (∗)<ft3>[^7]</ft3>

[^7]:(∗) Bu zamanı tam görmüş gibi bahseder.

Zulüm başına geçirmiş. Hamiyet libâsını, hıyânet ucuz giymiş. Cihad ve hem gazâya, bağy ismi takılmış. Esâret-i hayvanî,

İstibdâd-ı şeytânî; hürriyet nâm verilmiş. Zıdlar da emsâl olmuş, sûretlerde tebâdül, isimlerde tekàbül, makamlarda becâyiş-i mekânî. ∗∗∗

35. Menfaati Esâs Tutan Siyaset, Canavardır

Menfaati Esâs Tutan Siyaset, Canavardır

Menfaat üzere çarhı kurulmuş olan siyaset-i hâzıra; müfteristir, canavar.

Aç olan canavara karşı tahabbüb etsen; merhametini değil, iştihâsını açar.

Sonra döner, geliyor; tırnağının, hem dişinin kirasını senden ister. ∗∗∗

36. Kuvâ-yı İnsaniye Tahdid Edilmediğinden Cinâyâtı Büyük Olur

Kuvâ-yı İnsaniye Tahdid Edilmediğinden Cinâyâtı Büyük Olur

Hayvanın hilâfına, insandaki kuvveler fıtrî tahdid olmamış. Onda çıkan hayr ü şer, lâyetenâhî gider.

Onda olan hodgâmlık, bundan çıkan hodbînlik, gurur, inâd birleşse, öyle günah oluyor (∗∗)<ft3>[^8]</ft3> ki beşer şimdiye kadar,

[^8]:(∗∗) Bunda da bir işâret-i gaybiye var.

Ona isim bulmamış. Cehennemin lüzumuna delil olduğu gibi, cezası da yalnız Cehennem olabilir.

Hem meselâ bir adam, tek yalancı sözünü doğru göstermek için, İslâm’ın felâketini kalben arzu eder.

Şu zaman da gösterdi: Cehennem lüzumsuz olmaz, Cennet ucuz değildir. ∗∗∗

37. Bazen Hayır, Şerre Vâsıta Olur

Bazen Hayır, Şerre Vâsıta Olur

Hàvâstaki meziyet, filhakîka sebebdir tevâzu', mahviyete; olmuş maatteessüf sebeb-i tahakküme,

Tekebbüre; hem illet. Fakirlerdeki aczi, âmîlerdeki fakrı, filhakîka sebebdir ihsân ve merhamete.

Lâkin maatteessüf müncer olmuştur şimdi, zillet ve esârete. Bir şeyde hâsıl olan mehâsin ve şerefse,

Hàvâs ve rüesâya o şey peşkeş edilir. O şeyden neş'et eden seyyiât ve şer ise, efrâd ve hem avâma,

Taksim, tevzî' edilir. Aşîret-i gâlibde hâsıl olan şerefse: “Hasan Ağa, âferin!” Hâsıl olan şer ise,

Efrâda olur nefrîn. Beşerde şerr-i hazîn!.. ∗∗∗

38. Gaye-i Hayâl Olmazsa, Enâniyet Kuvvetleşir

Gaye-i Hayâl Olmazsa, Enâniyet Kuvvetleşir

Bir gaye-i hayâl olmazsa, yâhut nisyan basarsa, ya tenâsî edilse; elbette zihinler enelere dönerler,

Etrafında gezerler. Ene kuvvetleşiyor, bazen sinirleniyor. Delinmez, tâ “Nahnü” olsun. “Ene”sini sevenler, başkaları sevmezler. ∗∗∗

39. Hayat-ı İhtilâl; Mevt-i Zekât, Hayat-ı Ribâdan Çıkmış

Hayat-ı İhtilâl; Mevt-i Zekât, Hayat-ı Ribâdan Çıkmış

Bilcümle ihtilâlât, bütün herc ü fesâdât; hem asıl, hem mâdeni.. rezâil ve seyyiât, bütün fâsid hasletler,

Muharrik ve menba'ı iki kelimedir tek, yâhut iki kelâmdır. Birincisi şudur ki: “Ben tok olsam, başkalar

Acından ölse neme lâzım!” İkincisi: “Rahatım için zahmet çek, sen çalış; ben yiyeyim. Benden yemek, senden emekler!”

Birinci kelimede olan semm-i kàtili, hem kökünü kesecek, şâfi devâ olacak tek bir devâsı vardır.

O da zekât-ı şer'î ki, bir rükn-ü İslâm’dır. İkinci kelimede, zakkum seçer münderic. Onun ırkını kesecek, ribânın hurmetidir.

Beşer salâh isterse, hayatını severse: Zekâtı vaz'etmeli, ribâyı kaldırmalı. ∗∗∗

40. Beşer, Hayatını İsterse Envâ'-ı Ribâyı Öldürmeli

Beşer, Hayatını İsterse Envâ'-ı Ribâyı Öldürmeli

Tabaka-i hàvâstan tabaka-i avâma sıla-i rahm kopmuştur. Aşağıdan fırlıyor

Sadâ-yı ihtilâlî, vâveylâ-yı intikamî, kin ve hased enînî.. Yukarıdan iniyor

Zulüm ve tahkîr ateşi, tekebbürün sıkleti, tahakküm sâikası... Aşağıdan çıkmalı

Tahabbüb ve itâat, hürmet ve hem imtisal. Fakat merhamet ve ihsân yukarıdan inmeli

Hem şefkat ve terbiye... Beşer bunu isterse sarılmalı zekâta, ribâyı tardetmeli.

Kur'ân’ın adâleti bâb-ı âlemde durup ribâya der “Yasaktır, hakkın yoktur; dönmeli!”

Dinlemedi bu emri, beşer yedi bir sille.. (∗) <ft3>[^9]</ft3> müdhişini yemeden bu emri dinlemeli.

[^9]:(∗) Kuvvetli bir işâret-i gaybiyedir. Evet beşer dinlemedi, İkinci Harb-i Umumî ile bu dehşetli silleyi de yedi.

∗∗∗

41. Beşer, Esirliği Parçaladığı Gibi Ecîrliği de Parçalayacaktır

Beşer, Esirliği Parçaladığı Gibi Ecîrliği de Parçalayacaktır

Bir rüyada demiştim: Devletler, milletlerin hafif muhârebesi, tabakàt-ı beşerin şedîd olan harbine terk-i mevki ediyor.

Zîra beşer, edvârda esirlik istemedi, kanıyla parçaladı. Şimdi ecîr olmuştur; onun yükünü çeker, onu da parçalıyor.

Beşerin başı ihtiyar; edvâr-ı hamsesi var. Vahşet ve bedeviyet, memlûkiyet, esâret, şimdi dahi ecîrdir, başlamıştır geçiyor. ∗∗∗

42. Gayr-ı Meşrû Tarîk, Zıdd-ı Maksûda Gider

Gayr-ı Meşrû Tarîk, Zıdd-ı Maksûda Gider

اَلْقَاتِلُ لَا يَرِثُ bir düstur-u azîmdir: “Gayr-ı meşrû tarîk ile bir maksada giden zât, gâliben maksûdunun zıddıyla görür mücâzât.”

Avrupa muhabbeti, gayr-ı meşrû muhabbet, hem taklid ve hem ülfet. Âkıbeti mükâfât: Mahbûbun gaddârâne adâveti, cinâyât...

Fâsık-ı mahrum, bulmaz ne lezzet ve ne necât... ∗∗∗

43. Cebir ve İ'tizâl’de Birer Dâne-i Hakikat Bulunur

Cebir ve İ'tizâl’de Birer Dâne-i Hakikat Bulunur

Ey tâlib-i hakikat! Mâziye, hem musîbet; müstakbel ve ma'siyet, ayrı görür şerîat. Mâziye, mesâibe nazar olur kadere.

Söz olur Cebriye. Müstakbel ve maâsî, nazar olur teklife; söz olur İ'tizâle. İ'tizâl ile Cebir,

Şurada barışırlar. Şu bâtıl mezheblerde birer dâne-i hakikat mevcûd, mündericdir; mahsûs mahalli vardır; bâtıl olan ta'mîmdir. ∗∗∗

44. Acz ve Ceza' Bîçârelerin Kârıdır

Acz ve Ceza' Bîçârelerin Kârıdır

Ger istersen hayatı, çareleri bulunan şeyde acze yapışma.

Ger istersen rahatı, çaresi bulunmayan şeyde ceza'a sarılma. ∗∗∗

45. Bazen Küçük Bir Şey Büyük Bir İş Yapar

Bazen Küçük Bir Şey Büyük Bir İş Yapar

Öyle şerâit oluyor, tahtında az bir hareke, sâhibini çıkarıyor tâ a'lâ-yı illiyîn...

Öyle hâlât oluyor ki; küçük bir hareket, kâsibini indiriyor tâ esfel-i sâfilîn... ∗∗∗

46. Bazılara Bir Ân Bir Senedir

Bazılara Bir Ân Bir Senedir

Fıtratların bir kısmı birdenbire parlıyor. Bir kısmı tedrîcîdir, şey'en şey'en kalkıyor. Tabiat-ı insanî, ikisine de benziyor.

Şerâite bakıyor; ona göre değişir. Bazen tedrîcî gider. Bazen dahi oluyor barut gibi zulmânî, birdenbire fışkırıyor.

Nurânî bir nar olur, bazı olur bir nazar, fahmi elmas ediyor. Bazı olur bir temâs, taşı iksîr ediyor. Bir Nazar-ı Peygamber

Birdenbire kalbeder; bir bedevî câhil, bir ârif-i münevver. Eğer mîzan istersen; İslâm’dan evvel Ömer, İslâm’dan sonra Ömer.

Birbiriyle kıyâsı; bir çekirdek, bir şecer... Def'aten verdi semer, o Nazar-ı Ahmedî, o himmet-i Peygamber.

Cezîretü'l-Arab’da, fahmolmuş fıtratları kalbetti elmaslara, birdenbire serâser...

Barut gibi ahlâkı parlattırdı, oldular birer nur-u münevver. ∗∗∗

47. Yalan, Bir Lafz-ı Kâfirdir

Yalan, Bir Lafz-ı Kâfirdir

Bir dâne sıdk, yakar milyonla yalanı. Bir dâne-i hakikat, yıkar kasr-ı hayâli. Sıdk büyük esâstır, bir cevher-i ziyâlı.

Yeri verir sükûta; eğer çıksa zararlı... yalana yer hiç yoktur, çendan olsa faydalı. Her sözün doğru olsun, her hükmün hak olmalı.

Lâkin hakkın olamaz her doğruyu söz etmek; bunu iyi bilmeli. خُذْ مَا صَفَا دَعْ مَا كَدَرْ kendine düstur etmeli.

Güzel gör, hem güzel bak; tâ güzel düşünmeli. Güzel bil, hem güzel düşün; tâ lezîz hayatı bulmalı...

Hayat içinde hayattır, hüsn-ü zanda emeli. Sû-i zanla ye'stir, saâdet muharribi, hem de hayatın kàtili. ∗∗∗

48. Bir Meclis-i Misâlî’de

Bir Meclis-i Misâlî’de

Şerîat’la Medeniyet-i Hâzıra, Dehâ-i Fennî ile Hüdâ-yı Şer'î Muvâzeneleri

(Birinci Harb’in) Mütâreke başında, bir Cuma gecesinde bir rüya-yı sâdıkada, misâlî âleminde, bir meclis-i azîmde benden suâl ettiler:

“Mağlûbiyet sonunda İslâm’ın âleminde ne hâl peydâ olacak.” Asr-ı hazır meb'ûsu sıfatıyla söyledim, onlar da dinlediler.

Eski zamandan beri istiklâl-i İslâm’ın bekàsı, hem Kelimetullâh’ın i'lâsı için, farz-ı kifâye-i cihadı; o lâzime-i diyânet,

Derûhde ile, kendini yekvücûd-u vahdânî, İslâm’ın âlemine fedâya vazifedâr, hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet,

Şu millet-i İslâm’ın felâket-i mâzisi, getirecek de elbet İslâm’ın âlemine saâdet ve hürriyet. Olur geçen musîbet

İstikbâlde telâfi. Üçü veren, üçyüzü kazandıran, etmiyor elbette hiç hasâret. Hâlini istikbâle tebdil eder, zîhimmet...

Zîra ki şu musîbet, hayatımız mâyesi olan şefkat, uhuvvet, tesânüd-ü İslâmî hàrikulâde etti, inkişaf-ı uhuvvet;

Tesrî-i ihtizâzı, tahrib-i medeniyet. Deniyet-i hâzıra sûreti değişecek, sistemi bozulacak; zuhûr edecek o vakit

İslâmî medeniyet. Müslümanlar bil'ihtiyar elbet evvel girecek. Muvâzene istersen: Şer'in medeniyeti, şimdiki medeniyet

Esâslara dikkat et, âsârlara nazar et. Şimdiki medeniyet esâsâtı menfîdir. Menfî olan beş esâs ona temel, hem kıymet.

Onlarla çarh kurulur. İşte nokta-i istinâd, hakka bedel kuvvettir. Kuvvet ise, şe'nidir tecâvüz ve teâruz; bundan çıkar hıyânet.

Hedef-i kasdı, fazilet bedeline hasîs bir menfaattir. Menfaatin şe'nidir tezâhum ve tehâsum; bundan çıkar cinayet.

Hayattaki kanunu, teâvün bedeline bir düstur-u cidâldir. Cidâlin şe'ni budur: Tenâzu' ve tedâfü', bundan çıkar sefâlet.

Akvâmların beyninde râbıta-i esâsı: Âharın zararına müntebih unsuriyet. Başkaları yutmakla beslenir, alır kuvvet.

Milliyet-i menfiye, unsuriyet, milliyet; şe'ni olur dâima, böyle müdhiş tesâdüm, böyle fecî telâtum, bundan çıkar helâket.

Beşincisi şudur ki: Câzibedâr hizmeti; hevâ, hevesi teşci', teshîl; hevesâtı, arzuları tatmin; bundan çıkar sefâhet.

O hevâ, hem heves, şe'ni budur dâima; insanı memsuh eder, sîreti değiştirir. Manevî meshediyor, değişir insaniyet.

Şu medenîlerden çoğu, eğer içi dışına çevirsen, görürsün: Başta maymunla tilki, yılanla ayı, hınzır; sîreti olur sûret.

Gelir hayâli karşına, postlarıyla tüyleri. İşte şununla görünür meydândaki âsârı. Zemindeki mevâzin, mîzanıdır şerîat...

Şerîattaki rahmet, Semâ-i Kur'ân’dandır. Medeniyet-i Kur'ân esâsları müsbettir. Beş müsbet esâs üzere döner çarh-ı saâdet.

Nokta-i istinâdı, kuvvete bedel haktır. Hakkın dâim şe'nidir adâlet ve tevâzün. Bundan çıkar selâmet, zâil olur şekàvet.

Hedefinde menfaat yerine fazilettir. Faziletin şe'nidir muhabbet ve tecâzüb. Bundan çıkar saâdet, zâil olur adâvet.

Hayattaki düsturu, cidâl-kıtâl yerine, düstur-u teâvündür. O düsturun şe'nidir ittihâd ve tesânüd; hayatlanır cemâat.

Sûret-i hizmetinde, hevâ-heves yerine hüdâ-yı hidayettir. O hüdânın şe'nidir; insana lâyık tarzda terakkî ve refahet.

Rûha lâzım sûrette tenevvür ve tekâmül. Kitlelerin içinde cihetü'l-vahdeti de tardeder unsuriyet, hem de menfî milliyet.

Hem onların yerine râbıta-i dinîdir, nisbet-i vatanîdir, alâka-i sınıfîdir, uhuvvet-i îmânî. Şu râbıtanın şe'nidir, samîmî bir uhuvvet,

Umumî bir selâmet. Haric etse tecâvüz, o da eder tedâfü'. İşte şimdi anladın; sırrı nedir ki küsmüş, almadı medeniyet.

Şimdiye kadar İslâm’lar ihtiyarla girmemiş, şu medeniyet-i hâzıra, onlara yaramamış, hem de onlara vurmuş, müdhiş kayd-ı esâret,

Belki nev'-i beşere tiryâk iken zehir olmuş. Yüzde seksenini atmış meşakkat ve şekàvet. Yüzde onu çıkarmış müzahref bir saâdet!

Diğer onu bırakmış beyne beyne bî-rahat! Zâlim ekallin olmuş gelen ribh-i ticâret. Lâkin saâdet odur: Külle ola saâdet.

Lâakal ekseriyete olsa medâr-ı necât. Nev'-i beşere rahmet nâzil olan şu Kur'ân, ancak kabûl ediyor bir tarz-ı medeniyet:

Umuma, ya eksere verirse bir saâdet. Şimdiki tarz-ı hazır, heves serbest olmuştur, hevâ da hür olmuştur, hayvanî bir hürriyet.

Heves, tahakküm eder. Hevâ da müstebiddir, gayr-ı zarûrî hâcâtı havâic-i zarûrî hükmüne geçirmiştir. İzâle etti rahat...

Bedâvette bir adam dört şeye muhtaç iken, medeniyet yüz şeye muhtaç fakir etmiştir. Sa'y-i helâl, masrafa etmemiştir kifâyet.

Onda hile, harama, beşeri sevketmiştir. Ahlâkın esâsını şu noktadan bozmuştur. Cemâate hem nev'e vermiştir servet, haşmet.

Ferdi, şahsı ahlâksız, hem fakir eylemiştir. Bunun şâhidi çoktur: Kurûn-u ûlâdaki mecmû-u vahşet ve cinayet hem gadr ve hem hıyânet...

Şu medeniyet-i habîse tek bir defada kustu. Midesi (∗) <ft3>[^10]</ft3> daha bulanır. Âlem-i İslâm’daki istinkâf-ı mânidâr hem de bir cây-i dikkat.

[^10]: (∗) Demek daha dehşetli kusacak. Evet iki Harb-i Umumî ile öyle kustu ki; hava, deniz, kara yüzlerini bulandırdı, kanla lekeledi.

Kabûlde muzdaribdir, soğuk da davranmıştır. Evet Şerîat-ı Garrâ’da olan Nur-u İlâhî, hàssa-i mümtâzıdır istiğnâ, istiklâliyet.

O hàssadır bırakmaz ki o nur-u hidayet, şu medeniyet rûhu olan Roma dehâsı ona tahakküm etsin. Onda olan hidayet,

Bundaki felsefe ile mezcolmaz, hem aşılanmaz, hem de tâbi olamaz. İslâmiyet rûhunda şefkat izzet-i îmân, beslediği şerîat

Kur'ân-ı Mu'ciz-Beyân tutmuş yed-i beyzâda hakàik-ı şerîat. O yemîn-i beyzâda birer Asâ-yı Mûsa’dır. Sehhâr medeniyet,

İstikbâlde edecek ona secde-i hayret...

Şimdi buna dikkat et: Eski Roma, Yunan’ın iki dehâsı vardı; bir asıldan tev'emdi, biri hayâl-âlûddu, biri madde-perestti.

Su içinde yağ gibi imtizaç olamadı. Mürûr-u zaman istedi, medeniyet çabaladı. Hıristiyanlık da çalıştı temzicine muvaffak hiçbiri de olmadı.

Herbiri istiklâlini filcümle hıfzeyledi. Hattâ el'ân âdeta o iki rûh, şimdi de cesedleri değişmiş. Alman-Fransız oldu.

Güyâ bir nev'i tenâsüh başlarından geçmişti. Ey birader-i misâlî! Zaman böyle gösterdi. O ikiz iki dehâ, öküz gibi reddetti,

Temzicin esbâbını; şimdi de barışmadı. Mâdem onlar tev'emdi, kardeş ve arkadaştı, terakkîde yoldaştı; birbiriyle döğüştü,

Hiç de barışmadılar. Nasıl olur, ki aslı, hem mâdeni, matla'ı başka çeşit olmuştu. Kur'ân’da olan nuru, şerîat hidayeti;

Şu medeniyetin rûhu olan Roma dehâsı birbiriyle barışır, hem mezc u ittihâdı.

O dehâ ile bu hüdâ menşe'leri ayrıdır: Hüdâ semâdan indi, dehâ zeminden çıktı. Hüdâ kalbde işliyor; dimağı da işletir.

Dehâ dimağda işler, kalbi de karıştırır. Hüdâ rûhu eder tenvir, taneleri sünbüllettirir. Karanlıklı tabiat onunla ışıklanır.

İsti'dâd-ı kemâli birdenbire yol alır, nefs-i cismânî yapar hizmetkâr-ı emirber. Melek-sîmâ ediyor insan-ı himmet-perver.

Dehâ ise; evvelâ nefs u cisme bakıyor, tabiata giriyor, nefsi tarla ediyor. İsti'dâd-ı nefsânî neşv ü nemâ buluyor.

Rûhu eder hizmetkâr, taneleri kuruyor. Şeytanın sîmâsını beşerde gösteriyor. Hüdâ, hayateyne saâdet veriyor, dâreyne ziyâ neşrediyor.

İnsanı yükseltiyor. Deccâl-misâl (∗) <ft3>[^11]</ft3> dehâ-yı a'ver, bir dâr ile bir hayatı anlar, madde-perest olur ve dünya-perver. İnsanı yapar birer canavar.

[^11]: (∗) Bunda da bir ince işâret var.

Evet dehâ, sağır tabiata tapar. Kör kuvvete fermânber. Fakat, hüdâ, şuûrlu san'atı tanır, hikmetli kudrete bakar. Dehâ, zemine küfran perdesi çeker. Hüdâ, şükrân nurunu serper.

Bu sırdandır dehâ, a'mâ-i asamm; hüdâ, semi'-i basîr. Dehânın nazarında, zemindeki ni'metler sâhibsiz ganîmettir.

Minnetsiz gasb ve sirkat, tabiattan koparmak canavarca his verir. Hüdânın nazarında; zeminin sînesinde kâinâtın yüzünde,

Serpilmiş olan niam, rahmetin semerâtı, her ni'metin altında bir yed-i muhsin görür, şükrân ile öptürür.

Bunu da inkâr etmem; medeniyette vardır mehâsin-i kesîre.. lâkin, onlar değildir ne Nasrâniyet malı, ne Avrupa icâdı.

Ne şu asrın san'atı, belki umum malıdır. Telâhuk-u efkârdan, semâvî şerâyi'den, hem hâcât-ı fıtrîden, hususan şer'-i Ahmedî

İslâmî inkılâbdan neş'et eden bir maldır; kimse temellük etmez. Misâlîler meclisi, o meclisin reisi tekrar sordu, hem dedi:

“Musîbet olur her dem hıyânet neticesi. Mükâfâtın sebebi, ey şu asrın adamı! Kader bir sille vurdu, kazâya da çarptırdı.

Hangi ef'âlinizle kazâya, hem kadere şöyle fetvâ verdiniz ki, kazâ-i İlâhî musîbetle hükmetti, sizleri hırpaladı?

Hatâ-yı ekseriyet olur sebeb dâima musîbet-i âmmeye.” Dedim: Beşerin dalâlet-i fikrîsi, Nemrûdâne inâdı,

Fir'avunâne gururu şişti şişti zeminde, yetişti semâvâta. Hem de dokundu hassas sırr-ı hilkate. Semâvâttan indirdi;

Tûfân, tâun misâli, şu harbin zelzelesi; gâvura yapıştırdı semâvî bir silleyi. Demek ki şu musîbet, bütün beşer musîbetiydi.

Nev'en umuma şâmil, bir müşterek sebebi, maddiyûnluktan gelen dalâlet-i fikrîydi. Hürriyet-i hayvanî, hevânın istibdâdı...

Hissemizin sebebi, erkân-ı İslâmî’de ihmal ve terkimizdi. Zîra Hàlık-ı Teâlâ yirmidört saatten bir saati istedi.

Beş vakit namaz için yalnız o saati, bizden yine bizim için emretti, hem istedi. Tenbellikle terkettik, gafletle ihmal oldu.

Şöyle de ceza gördük: Beş senede, yirmidört saatte dâima ta'lim ve meşakkatle tahrîk ve koşturmakla bir nev'i namaz kıldırdı.

Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık, keffâreten beş sene cebren oruç tutturdu.

Kendi verdiği maldan, kırkından ya onundan birini zekât istedi. Buhl ile hem zulmettik, haramı karıştırdık, ihtiyarla vermedikti.

O da bizden aldırdı müterâkim zekâtı, haramdan da kurtardı. Amel, cins-i cezadır. Ceza, cins-i ameldir. Sâlih amel ikiydi:

Biri müsbet ve ihtiyarî, biri menfî ıztırarî. Bütün âlâm, mesâib, a'mâl-i sâlihadır; lâkin menfîdir, ıztırarî. Hadîs tesellî verdi.

Bu millet-i günahkâr kanıyla abdest aldı. Fiilî bir tevbe etti. Mükâfât-ı âcili, şu milletin humsu dört milyonu çıkardı.

Derece-i velâyet, mertebe-i şehâdet ile gâzilik verdi, günahı sildi. Bu meclis-i àlî-i misâlî, bu sözü tahsin etti.

Ben de birden uyandım, belki yakaza ile yeni yattım. Bence yakaza rüyadır.

Rüya bir nev'i yakazadır. Orada asrın vekili, burada Said-i Nursî... ∗∗∗