Lemeât
مِنْ بَيْنِ هِلَالِ صَوْمٍ وَهِلَالِ الْعِيدِ
Çekirdekler Çiçekleri
Risale-i Nur şâkirdlerine küçük bir mesnevî ve îmânî bir dîvândır
Müellifi:
BEDİÜZZAMAN
SAİD NURSÎ
Tenbih
Bu “Lemeât” nâmındaki eserin, sâir dîvânlar gibi bir tarzda bir-iki mevzû ile gitmediğinin sebebi: Eski eserlerinden “Hakikat Çekirdekleri” nâmındaki kısacık vecîzeleri bir derece izâh etmek için, hem nesir tarzında yazılmış, hem de sâir dîvânlar gibi hayâlâta, mîzansız hissiyata girilmemiş olmasıdır. Baştan aşağıya mantık ile Hakàik-ı Kur'âniye ve îmâniye olarak, yanında bulunan biraderzâdesi gibi bazı talebelerine bir ders-i ilmîdir. Belki bir ders-i îmânî ve Kur'ânî’dir. Üstadımızın baştaki ifâdesinde dediği gibi, biz de anlamışızdır ki: Nazma ve şiire hiç meyli ve onlarla iştigâli de yoktur. ﴾ وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ ﴿ sırrının bir nümûnesini gösteriyor.
Bu eser, birçok meşâğil ve Dâru'l-Hikmet’teki vazife içinde yirmi gün Ramazan’da, günde iki veya iki buçuk saat çalışmak sûretiyle manzûm gibi yazılmıştır. Bu kadar kısa zamanda ve manzûm bir sahife on sahife kadar müşkül olduğu cihetle, birden dikkatsiz, tashihsiz böyle söylenmiş, tab'edilmiştir. Bizce Risale-i Nur hesabına bir hàrikadır. Hiçbir nazımlı dîvân bunun gibi tekellüfsüz, nesren okunabilir görülmüyor. İnşâallâh bu eser, bir zaman Risale-i Nur şâkirdlerine bir nev'i mesnevî olacak. Hem bu eser kendisinden on sene sonra çıkan ve yirmiüç senede tamamlanan Risale-i Nur’un mühim eczâlarına bir işâret-i gaybiye nev'inden müjdeli bir fihrist hükmündedir.
Risale-i Nur şâkirdlerinden
Sungur, Mehmed Feyzi, Husrev
İhtar
اَلْمَرْءُ عَدُوٌّ لِمَا جَهِلَ kaidesiyle, ben dahi nazım ve kafiyeyi bilmediğimden ona kıymet vermezdim. Sâfiyeyi kafiyeye fedâ etmek tarzında hakikatin sûretini nazmın keyfine göre tağyîr etmek hiç istemezdim. Şu kafiyesiz, nazımsız kitapta en àlî hakikatlere, en müşevveş bir libâs giydirdim.
Evvelâ: Daha iyisini bilmezdim. Yalnız mânâyı düşünüyordum.
Sâniyen: Cesedi libâsa göre yontmakla rendeleyen şuarâya tenkidimi göstermek istedim.
Sâlisen: Ramazan’da kalb ile beraber nefsi dahi hakikatlerle meşgul etmek için, böyle çocukça bir üslûb ihtiyar edildi. Fakat ey kàri'! Ben hatâ ettim; itiraf ederim. Sakın sen hatâ etme! Yırtık üslûba bakıp, o àlî hakikatlere karşı dikkatsizlik ile hürmetsizlik etme!..
İfâde-i Merâm
Ey kàri'! Peşinen bunu itiraf ederim ki: San'at-ı hat ve nazımda isti'dâdımdan çok müştekîyim. Hattâ şimdi ismimi de düzgün yazamıyorum. Nazım, vezin ise; ömrümde bir fıkra yapamamıştım. Birdenbire zihnime, nazma musırrâne bir arzu geldi. Sahâbelerin gazevâtına dair, Kürtçe: <fr2> قَوْلِ نَوَالَاسِيسَبَانْ </fr2> nâmında bir destan vardı. Onun ilâhi tarzındaki tabîi nazmına rûhum hoşlanıyordu. Ben de kendime mahsûs onun tarz-ı nazmını ihtiyar ettim. Nazma benzer bir nesir yazdım. Fakat vezin için kat'iyyen tekellüf yapmadım. İsteyen adam, nazmı hâtıra getirmeden, zahmetsiz, nesren okuyabilir. Hem nesren olarak bakmalı... tâ mânâ anlaşılsın. Her kıt'ada ittisal-i mânâ vardır. Kafiyede tevakkuf edilmesin. Külâh püskülsüz olur; vezin de kafiyesiz olur; nazım da kaidesiz olur. Zannımca lafz ve nazım, san'atça câzibedâr olsa, nazarı kendiyle meşgul eder. Nazarı mânâdan çevirmemek için perîşan olması daha iyidir.
Şu eserimde üstadım: Kur'ân’dır. Kitabım: Hayattır. Muhâtabım: Yine benim. Sen ise ey kàri'! Müstemi'sin. Müstemi'in tenkide hakkı yoktur; beğendiğini alır, beğenmediğine ilişmez. Şu eserim, bu mübârek Ramazan’ın feyzi (1) <ft3>[^1]</ft3> olduğundan, ümîd ederim ki: İnşâallâh din kardeşimin kalbine te'sir eder de lisânı bana bir duâ-i mağfiret bahşeder veya bir Fâtiha okur...
[^1]: (1) Hattâ, tarihi نَجْمُ اَدَبٍ وُلِدَ لِهِلاَلَىْ رَمَضَانَ çıkmış. Yani: "Ramazan'ın iki hilâlinden doğmuş bir edeb yıldızıdır." (Bin üçyüz otuzyedi eder.)
Eddâî
(∗)<ft3>[^2]</ft3> Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde,
Said’den yetmiş dokuz emvât (∗∗)<ft3>[^3]</ft3> bâ-âsâm âlâma.
[^2]:(∗) Bu kıt'a, O'nun imzasıdır.
[^3]:(∗∗) Her senede iki defa cisim tazelendiği için iki Said ölmüş demektir. Hem bu sene Said yetmişdokuz senesindedir. Herbir senede bir Said ölmüş demektir ki; bu tarihe kadar Said yaşayacak.
Sekseninci olmuştur, mezara bir mezar taş.
Beraber ağlıyor (∗∗∗) <ft3>[^4]</ft3> hüsran-ı İslâm’a.
[^4]:(∗∗∗) Yirmi sene sonraki bu şimdiki hâli, hiss-i kable'l-vukû' ile hissetmiş.
Mezar taşımla pür-emvât enîndâr o mezarımla
Revânem saha-i ukbâ-yı ferdâma.
Yakìnim var ki: İstikbâl semâvâtı, zemin-i Asya
Bâhem olur teslîm, yed-i beyzâ-yı İslâm’a.
Zîra yemîn, yümn-i îmândır.
Verir emn ü emân ile enâma...
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
وَالصَّلٰوةُ عَلٰى سَيِّدِ الْمُرْسَلِينَ وَعَلٰى آلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ
01. Tevhid’in İki Bürhân-ı Muazzamı
Tevhid’in İki Bürhân-ı Muazzamı
Şu kâinât tamamıyla bir bürhân-ı muazzamdır. Lisân-ı gayb, şehâdetle müsebbihdir, muvahhiddir. Evet Tevhid-i Rahmân’la, büyük bir sesle zâkirdir ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...
Bütün zerrât hüceyrâtı, bütün erkân ve a'zâsı birer lisân-ı zâkirdir; o büyük sesle beraber der ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...
O dillerde tenevvü' var, o seslerde merâtib var. Fakat bir noktada toplar, onun zikri, onun savtı ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...
Bu bir insan-ı ekberdir, büyük sesle eder zikri; bütün eczâsı, zerrâtı, küçücük sesleriyle, o bülend sesle beraber der ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...
Şu âlem halka-i zikri, içinde okuyor Aşr’ı, şu Kur'ân maşrık-ı nuru. Bütün zîrûh eder fikri ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...
Bu Furkàn-ı Celîlü'ş-Şân, o tevhide nâtık bürhân, bütün âyât sâdık lisân. Şuâât-bârika-i îmân. Beraber der ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...
Kulağı ger yapıştırsan, şu Furkàn’ın sînesine, derinden tâ derine, sarîhan işitirsin semâvî bir sadâ der ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...
O sestir gayeten ulvî, nihâyet derece ciddi, hakîki pek samîmî, hem nihâyet mûnis ve mukni' ve bürhânla mücehhezdir. Mükerrer der ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...
Şu bürhân-ı münevverde, cihât-ı sittesi şeffâf ki; üstünde münakkaştır, müzehher sikke-i i'câz içinde parlayan nur-u hidayet der ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...
Evet, altında nescolmuş mühefhef mantık ve bürhân, sağında aklı istintak; mürefref her taraf, ezhân “Sadakte” der ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...
Yemîn olan şimâlinde, eder vicdânı istişhâd. Emâmında hüsn-ü hayırdır, hedefinde saâdettir. Onun miftâhıdır her dem ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...
Emâm olan verâsında ona mesned semâvîdir ki, vahy-i mahz-ı Rabbânî. Bu şeş cihet ziyâdârdır; burûcunda tecellîdâr ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...
Evet vesvese-isârık, bâvehim şübhe-i târık, ne haddi var ki; o mârık, girebilsin bu bârık kasra, hem şârık ki; sûr sûreler şâhik, her kelime bir melek-i nâtık ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...
O Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân nasıl bir bahr-i tevhiddir. Bir tek katre, misâl için bir tek Sûre-i İhlâs.. fakat kısa bir tek remzi, nihâyetsiz rumûzundan. Bütün envâ'-ı şirki reddeder, hem de yedi envâ'-ı tevhidi eder isbât; üçü menfî, üçü müsbet şu altı cümlede birden...
Birinci cümle: ﴾ قُلْ هُوَ ﴿ karînesiz işârettir. Demek ıtlâkla ta'yindir. O ta'yinde taayyün var. Ey
LÂ HÜVE İLLÂ HÛ...
Şu, Tevhid-i Şühûda bir işârettir: Hakikat-bîn nazar tevhide müstağrak olursa der ki:
LÂ MEŞHÛDE İLLÂ HÛ...
İkinci cümle: ﴾ اَللّٰهُ اَحَدٌ ﴿ dır ki; Tevhid-i Ulûhiyet’e tasrîhtir. Hakikat, hak lisânı der ki:
LÂ MA'BÛDE İLLÂ HÛ...
Üçüncü cümle: ﴾ اَللّٰهُ الصَّمَدُ ﴿ dir ; iki cevher-i tevhide sadeftir.
Birinci dürrü; Tevhid-i Rubûbiyet. Evet nizâm-ı kevn lisânı der ki:
LÂ HÀLIKA İLLÂ HÛ....
İkinci dürrü; Tevhid-i Kayyûmiyet. Evet serâser kâinâtta, vücûd ve hem bekàda, müessire ihtiyaç lisânı der ki:
LÂ KAYYÛME İLLÂ HÛ...
Dördüncü: ﴾ لَمْ يَلِدْ ﴿ dir; bir tevhid-i Celâlî müstetirdir, envâ'-ı şirki reddeder, küfrü keser bîiştibâh.
Yani tağayyür, ya tenâsül, ya tecezzî eden elbet ne Hàlık’tır, ne Kayyûm’dur, ne İlâh...
Veled fikri, tevellüd küfrünü ﴾ لَمْ ﴿ reddeder, birden keser atar. Şu şirktendir ki, olmuştur beşer ekserîsi gümrâh...
Ki İsâ (A.S.), ya Üzeyr’in, ya melâik, ya ukùlün tevellüd şirki meydân alıyor nev'-i beşerde gâh bâ-gâh...
Beşincisi: ﴾ وَلَمْ يُولَدْ ﴿ bir Tevhid-i Sermedî, işâreti şöyledir: Vâcib, Kadîm, Ezelî olmazsa olmaz İlâh...
Yani; ya müddeten hâdis ise, ya maddeden tevellüd, ya bir asıldan münfasıl olsa, elbette olmaz şu kâinâta penâh...
Esbâb-perestî, nücûm-perestlik, sanem-perestî, tabiat-perestlik şirkin birer nev'idir, dalâlette birer çâh...
Altıncı: ﴾ وَلَمْ يَكُنْ ﴿ bir tevhid-i câmi'dir; ne zâtında nazîri, ne ef'âlinde şerîki, ne sıfâtında şebîhi ﴾ لَمْ ﴿ lafzına nazargâh...
Şu altı cümle ma'nen birbirine netice, hem birbirinin bürhânı, müselseldir berâhin, mürettebdir netâic şu sûrede karargâh...
Demek şu Sûre-i İhlâs’ta, kendi mikdar-ı kàmetinde müselsel, hem müretteb otuz sûre münderic; bu bunlara sehergâh...
لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ ∗∗∗
02. Sebeb Sırf Zâhirîdir
Sebeb Sırf Zâhirîdir
İzzet, azamet ister ki; esbâb-ı tabîi, perdedâr-ı dest-i kudret ola aklın nazarında.
Tevhid ve celâl ister ki; esbâb-ı tabîi, dâmenkeş-i te'sir-i hakîki ola (∗) <ft3>[^5]</ft3> kudret eserinde.
[^5]: (∗) Hakîki te'sirden elini çeksin, icâda karışmasın demektir.
∗∗∗
03. Vücûd, Âlem-i Cismânîde Münhasır Değil
Vücûd, Âlem-i Cismânîde Münhasır Değil
Vücûdun hasra gelmez muhtelif envâ'ını, münhasır olmaz, sıkışmaz şu şehâdet âleminde.
Âlem-i cismânî, bir tenteneli perde gibi, şu'le-feşân gaybî avâlim üzerinde. ∗∗∗
04. Kalem-i Kudret’te İttihâd, Tevhid’i İlân Eder
Kalem-i Kudret’te İttihâd, Tevhid’i İlân Eder
Eser-i itkan-ı san'at, fıtratın her köşesinde bilbedâhe reddeder esbâbının icâdını.
Nakş-ı kilkî, ayn-ı kudret, hilkatin her noktasında bizzarûre reddeder vesâitin vücûdunu. ∗∗∗
05. Bir Şey, Herşeysiz Olmaz
Bir Şey, Herşeysiz Olmaz
Kâinâtta serbeser sırr-ı tesânüd müstetir, hem münteşir. Hem cevânibde tecâvüb, hem teâvün gösterir.
Ki yalnız bir Kudret-i âlem-şümûldür yaptırır, zerreyi her nisbetiyle halkedip yerleştirir.
Kitab-ı âlemin her satırıyla her harfi hayy.. ihtiyaç sevkediyor, tanıştırır.
Her nereden gelirse gelsin nidâ-i hâcete lebbeyk-zendir; sırr-ı tevhid nâmına etrafı görüştürür.
Zîhayat her harfi, herbir cümleye müteveccih birer yüzü, hem de nâzır birer gözü baktırır. ∗∗∗
06. Güneş’in Hareketi Câzibe İçindir; Câzibe, İstikrar-ı Manzûmesi İçindir
Güneş’in Hareketi Câzibe İçindir; Câzibe, İstikrar-ı Manzûmesi İçindir
Güneş bir meyvedârdır silkinir, tâ düşmesin müncezib seyyâr olan yemişleri.
Ger sükûtuyla, sükûnet eylese cezbe.. kaçar, ağlar fezâda muntazam meczûbları. ∗∗∗
07. Küçük Şeyler Büyük Şeylerle Merbûttur
Küçük Şeyler Büyük Şeylerle Merbûttur
Sivrisinek gözünü halkeyleyendir mutlaka, Güneş’i hem kehkeşi halkeylemiş.
Pirenin midesini tanzim edendir mutlaka, manzûme-i şemsiyeyi nazmeylemiş.
Gözde rü'yet, midede hem ihtiyacı dercedendir mutlaka, semâ gözüne ziyâ sürmesi çekmiş,
Zemin yüzüne gıdâ sofrası sermiş. ∗∗∗
08. Kâinâtın Nazmında Büyük Bir İ'câz Var
Kâinâtın Nazmında Büyük Bir İ'câz Var
Kâinâtın gör ki; te'lifinde bir i'câz var. Ger bütün esbâb-ı tabîiye bilfarzı'l-muhâl
Ola herbiri muktedir bir fâil-i muhtar. O i'câza karşı nihâyet acz ile bil'imtisal
Ederek secde ki: سُبْحَانَكَ لَا قُدْرَةَ فِينَا رَبَّنَا اَنْتَ الْقَدِيرُ الْاَزَلِىُّ ذُوالْجَلَالِ ∗∗∗