Sözler

49. Cehil, Mecâzı Eline Alsa Hakikat Yapar

45. bölüm / 51

49. Cehil, Mecâzı Eline Alsa Hakikat Yapar

Cehil, Mecâzı Eline Alsa Hakikat Yapar

İlmin elinden eğer cehlin eline düşse mecâz, eder inkılâb hakikate, hem açar hurâfâta kapılar.

Küçüklüğümde gördüm ki, hasf olmuştu Kamer. Sordum ben vâlidemden: Dedi: “Yılan yutmuştur.” Dedim: “Neden görünür?”

Dedi: “Orada yılanlar böyle nîm-şeffâf olur.” İşte böyle bir mecâz hakikat zannedilmiş. Medâr-ı Şems ve Kamer

Tekàtu' noktaları olan re's ve zenebde Arz’ın haylûletiyle bir emr-i İlâhi’yle münhasif olur Kamer.

İki kavs-i mevhûme tinnîneyn yâdedilmiş, hayâlî bir teşbih ile isim, müsemmâ olmuş. Tinnîn ise yılandır. ∗∗∗

50. Mübâlağa, Zemm-i Zımnîdir

Mübâlağa, Zemm-i Zımnîdir

Hangi şeyi vasfetsen olduğu gibi vasfet. Medhin mübâlağası bence zemm-i zımnîdir. İhsân-ı İlâhî’den fazla ihsân, ihsân değildir. ∗∗∗

51. Şöhret Zâlimedir

Şöhret Zâlimedir

Şöhret bir müstebiddir; sâhibine mal eder başkasının malını. Meşhûr Hoca Nasreddin letâifi içinde, zekâtı, asıl malı.. (1) <ft3>[^12]</ft3>

[^12]: (1) Yani, onda biri.

Rüstem-i Sistanî, onun hayâl-i şânı gâret etti bir asır mefâhir-i İranî. Gasb ve gâretle şişti o nâmdâr hayâli,

Hurâfâta karıştı, attı nev'-i insanî. ∗∗∗

52. Din ile Hayat Kàbil-i Tefrik Olduğunu Zannedenler Felâkete Sebebdirler

Din ile Hayat Kàbil-i Tefrik Olduğunu Zannedenler Felâkete Sebebdirler

Şu Jön Türk’ün hatâsı; bilmedi o bizdeki din hayatın esâsı. Millet ve İslâmiyet ayrı ayrı zannetti.

Medeniyet; müstemir, müstevlî vehmeyledi. Saâdet-i hayatı içinde görüyordu. Şimdi zaman gösterdi,

Medeniyet sistemi (∗)<ft3>[^13]</ft3> bozuktu, hem muzırdı; tecrübe-i kat'iyye bize bunu gösterdi.

[^13]:(∗) Tam bir işâret-i gaybiyedir. Sekerâtta olan dinsiz, zâlim medeniyete bakıyor.

Din hayatın hayatı, hem nuru, hem esâsı. İhyâ-yı din ile olur şu milletin ihyâsı. İslâm bunu anladı...

Başka dinin aksine, dinimize temessük derecesi nisbeten milletin terakkîsi. İhmali nisbetinde idi,

Milletin tedennîsi. Tarihî bir hakikat, ondan olmuş tenâsî...

53. Mevt, Tevehhüm Edildiği Gibi Dehşetli Değil

Mevt, Tevehhüm Edildiği Gibi Dehşetli Değil

Dalâlet vehmîdir, mevti dehşetlendirir. Mevt, tebdil-i câmedir, ya tahvîl-i mekândır; sicinden bostana çıkar.

Kim hayatı isterse şehâdet istemeli. Şehîdin hayatına Kur'ân işâret eder. Sekerâtı tatmamış herbir şehîd, kendini,

Hayy biliyor, görüyor. Lâkin yeni hayatı daha nezîh buluyor... Zanneder ki ölmemiş. Meyyitlere nisbeti, dikkat et, şuna benzer.

İki adam, rüyada lezâiz envâ'ına câmi' güzel bahçede ikisi geziyorlar. Biri: Rüya olduğunu bilir; lezzet almıyor.

Onu müferrah etmez, belki teessüf eder. Öbürüsü: Biliyor ki âlem-i yakazadır; hakîki lezzet alır, ona hakîki olur.

Rüya misâlin zılli, misâl ise berzahın zılli olmuştur. Ondan onların düsturları birbirine benziyor. ∗∗∗

54. Siyaset, Efkârın Âleminde Bir Şeytandır; İstiâze Edilmeli!

Siyaset, Efkârın Âleminde Bir Şeytandır; İstiâze Edilmeli!

Siyaset-i medenî, ekserin rahatına fedâ eder ekalli. Belki ekall-i zâlim, kendine kurban eder ekserîn-i avâmı.

Adâlet-i Kur'ânî; tek masûmun hayatı, kanı heder göremez, onu fedâ edemez, değil ekseriyete, hattâ nev'in umumu...

Âyet-i ﴾ مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ ﴿ iki sırr-ı azîmi vaz'ediyor nazara. Biri, mahz-ı adâlet. Bu düstur-u azîmi

Ki ferd ile cemâat, şahıs ile nev'-i beşer, kudret nasıl bir görür; adâlet-i İlâhî, ikisine bir bakar. Bir sünnet-i dâimî.

Şahs-ı vâhid, hakkını kendi fedâ ediyor. Lâkin fedâ edilmez, hattâ umum insana. Onun ibtal-i hakkı, hem irâka-i demi,

Hem zevâl-i ismeti: İbtal-i hakk-ı nev'in, hem ismet-i beşerin mislidir; hem nazîri. İkinci sırrı budur: Hodgâmî bir âdemî.

Hırs ve heves yolunda bir masûmu öldürse, eğer elinden gelse, hevesine mâni ise harâb eder dünyayı, imha eder Benî Âdemi. ∗∗∗

55. Za'f, Hasmı Teşci' Eder. Allah Abdini Tecrübe Eder. Abd Allah’ını Tecrübe Edemez

Za'f, Hasmı Teşci' Eder. Allah Abdini Tecrübe Eder. Abd Allah’ını Tecrübe Edemez

Ey hâif ve hem zaîf! Havf ve za'fın beyhûde, hem senin aleyhinde; te'sirât-ı haricî teşci' eder, celbeder.

Ey vesveseli vehham! Muhakkak bir maslahat, mazarrat-ı mevhûme için fedâ edilmez. Sana lâzım hareke; netice Allah’ındır.

İşine karışılmaz. Allah çeker abdini meydân-ı imtihana “Böyle yaparsan eğer böyle yaparım.” der.

Abd ise hiç yapamaz Allah’ını tecrübe. “Rabbim muvaffak etsin, ben de bunu işlerim.” dese, tecâvüz eder.

İsâ’ya demiş Şeytan: “Mâdem herşeyi O yapar; kader birdir, değişmez. Dağdan kendini at. O da sana ne yapar?”

İsâ dedi: “Ey mel'ûn! Abd edemez Rabbini tecrübe ve imtihan!” ∗∗∗

56. Beğendiğin Şeyde İfrat Etme

Beğendiğin Şeyde İfrat Etme

Bir derdin dermanı, başka derde derd olur. Panzehiri zehir olur. Derman hadden geçerse derd getirir, öldürür. ∗∗∗

57. İnâdın Gözü, Meleği Şeytan Görür

İnâdın Gözü, Meleği Şeytan Görür

İnâdın işi budur: Şeytan yardım ederse birisine “melek” der, rahmeti de okutur.

Muhâlif tarafında eğer meleği görse; libâsını değişmiş, onu şeytan zanneder, adâvet, lânet eder. ∗∗∗

58. Hakkı Bulduktan Sonra Ehakk İçin İhtilâfı Çıkarma

Hakkı Bulduktan Sonra Ehakk İçin İhtilâfı Çıkarma

Ey tâlib-i hakikat, mâdem hakta ittifak, ehakta ihtilâftır. Bazen hak, ehaktan ehaktır. Hem de olur hasen, ahsenden ahsen. ∗∗∗

59. İslâmiyet, Selm ve Müsâlemettir: Dâhilde Nizâ' ve Husûmet İstemez

İslâmiyet, Selm ve Müsâlemettir:

Dâhilde Nizâ' ve Husûmet İstemez

Ey Âlem-i İslâmî! Hayatın ittihâdda. Ger ittihâd istersen düsturun bu olmalı:

“HÜVE'l-HAKKU” yerine “HÜVE HAKKUN” olmalı.

“HÜVE'l-HASEN” yerine “HÜVE'l-AHSEN” olmalı...

Her müslim kendi meslek, mezhebine demeli: “İşte bu haktır; başkasına ilişmem; başkaları güzelse, benim en güzelidir.”

Dememeli: “Budur hak, başkaları battaldır. Ya yalnız benimkidir güzeli; başkaları yanlıştır, hem çirkindir.”

Zihniyet-i inhisar, hubb-u nefisten geliyor, sonra maraz oluyor, nizâ' ondan çıkıyor. Derd ile dermanlar,

Taaddüdü hak olur, hak da taaddüd eder. Hâcât ve ağdiyenin tenevvü'ü hak olur, hak da tenevvü' eder.

İsti'dâd, terbiyeler tekessürü hak olur, hak da tekessür eder. Bir madde-i vâhide, hem zehir ve hem panzehir.

İki mîzâca göre.. mesâil-i fer'îde hakikat sâbit değil, izafî ve mürekkeb. Mükellefîn mîzâclar,

Ona bir hisse verip ona göre ederek tahakkuk ve terekküb, her mezhebin sâhibi mühmel mutlak hükmeder.

Mezhebinin hududu ta'yinini bırakır temâyül-ü mîzâca; taassub-u mezhebî ta'mîme sebeb olur.

Ta'mîmin iltizamı sebeb olur nizâ'a. İslâmiyet’ten evvel tabakàt-ı beşerde derin uçurumlar...

Hem tebâüd-ü acîbi istedi bir vakitte taaddüd-ü Enbiyâ, tenevvü'-ü şerâyi', müteaddid mezhebler.

Beşerde bir inkılâb İslâmiyet yaptırdı, beşer tekàrüb etti, Şer' etti ittihâd, vâhid oldu Peygamber.

Seviye bir olmadı, mezheb taaddüd etti. Terbiye-i vâhide kâfî geldiği zaman ittihâd eder mezhebler... ∗∗∗

60. İcâd ve Cem'-i Ezdâdda Büyük Bir Hikmet Var Kudret Elinde Şems ve Zerre Birdir

İcâd ve Cem'-i Ezdâdda Büyük Bir Hikmet Var Kudret Elinde Şems ve Zerre Birdir

Ey birader-i kalb-i hüşyâr! Ezdâdın cem'indendir tecellî-i iktidar; lezzet içinde elem, hayrın içinde şerri,

Hüsnün içinde kubhu, nef'in içinde dârrı, ni'met içinde nıkmet, nurun içinde nârı bilir misin ki sırrı?

Hakàik-ı nisbiye, sübût takarrür etsin, bir şeyde çok şey olsun, bulsun vücûd; görünsün. Sür'at-i hareketle bir nokta bir hat olur.

Çevirmenin sür'ati yapar bir lem'a-i nur, dâire-i nurânî. Hakàik-ı nisbiye vazifesi dünyada taneler sünbül olur.

Kâinâtın çamuru, revâbıt-ı nizâmı, alâik-ı nakşını odur teşkil ediyor. Âhiret’te bu nisbî emirler orada hakàik olur.

Harârette merâtib, ona olmuştur sebeb, tahallül-ü bürûdet. Hüsündeki derecât kubhun tedâhülüdür; sebeb, illet oluyor.

Ziyâ zulmete borçlu, lezzet eleme medyûn; sıhhat, marazsız olmaz. Cennet olmazsa belki Cehennem tâzib etmez. Zemherirsiz olmuyor...

Ger zemherir olmazsa, o da ihrâk edemez. O Hallâk-ı Lemyezel, halk-ı ezdâd içinde hikmetini gösterdi. Haşmeti etti zuhûr...

O Kadîr-i Lâyezâl, cem'-i ezdâd içinde iktidarı gösterdi. Azamet etti zuhûr. Mâdem o Kudret-i İlâhî lâzime-i Zâtî olur.

O Zât-ı Ezelîye, hem zarûre-i nâşie, onda zıddı olamaz, acz tahallül edemez, onda merâtib olamaz, herşeye nisbeti bir; hiçbir şey ağır olmuyor.

O kudretin ziyâsına Güneş mişkât olmuştur. Bu mişkâtın nuruna deniz yüzü âyine, şebnemlerin gözleri birer mir'ât olmuştur.

Denizin geniş yüzü, gösterdiği güneşi çîn-i cebînindeki katreler de gösterir, şebnemin küçük gözü yıldız gibi parlıyor.

Aynı hüviyet tutar: Şebnem, deniz bir olur güneşin nazarında, kudreti tanzîr eder; şebnemin gözbebeği küçücük bir güneştir.

Şu muhteşem güneş de küçücük bir şebnemdir; gözbebeği bir nurdur ki şems-i kudretten gelir, o kudrete kamer olur.

Semâvât bir denizdir; bir Nefes-i Rahmân’la çîn-i cebînlerinde mevcelenip, katarât ki nücûm ve hem şümûstur.

Kudret tecellî etti, o katarâta serpti nurânî lemeâtı. Herbir güneş bir katre, herbir yıldız bir şebnem, herbir lem'a timsâldir.

O feyz-i tecellînin küçücük bir aksidir o katre-misâl güneş. Eder mücellâ camını o lümey'a zücâce dürri-misâl parlıyor,

O şebnem-misâl yıldız latîf gözü içinde, bir yer yapar lem'aya, lem'a olur bir sirâc, gözü olur zücâce, misbâhı nurlanıyor. ∗∗∗

61. Meziyetin Varsa Hafâ Türâbında Kalsın; Tâ Neşv ü nemâ Bulsun

Meziyetin Varsa Hafâ Türâbında Kalsın; Tâ Neşv ü nemâ Bulsun

Ey zîhassa-i meşhûre, taayyünle zulmetme, ger perde-i hafânın altında sen kalırsan, ihvânına verirsin ihsân ve bereketi.

Herbir ihvânın altında sen çıkması, hem de o sen olması imkân ve ihtimali, herbirine celbeder bir nazar-ı hürmeti.

Eğer taayyün edip perde altından çıksan, mükerrem iken altında; üstünde zâlim olursun. Güneş iken orada; burada gölge edersin.

İhvânını düşürttürüp hem nazar-ı hürmetten, demek taayyün ve teşahhus, zâlim birer emirdir, sahîh doğru böyle ise, hem de böyle görürsün.

Nerede kaldı yalancı tasannu' ve riyâ ile kisb-i teşahhus-u şöhret? İşte bir sırr-ı azîm ki Hikmet-i İlâhî, hem o nizâm-ı ahsen.

Bir ferd-i fevkalâde, kendi nev'i içinde setr ile perde çeker, bununla kıymet verdirir, hem de eder müstahsen.

İşte sana misâli: İnsan içinde velî, ömür içinde ecel, olmuş mechûl ve mühmel. Cuma’da müstetirdir bir saat, kabûl olur duâ edersen.

Ramazan’da münteşir bir leyle-i zûkadir, Esmâü'l-Hüsnâ’da muzmer; İksîr-i İsm-i A'zam. Bu misâllerin haşmeti, hem de o sırr-ı hasen.

İbhamda izhâr eder, ihfada isbât eder. Meselâ: Ecelin ibhamında bir muvâzene vardır; her dakikada tutar ne vaziyet alırsan.

Kefeteyn-i havf ü recâ, hizmet-i ukbâ, dünya; tevehhüm-ü bekàî, lezzet-i ömrü verir. Yirmi sene mübhem bir ömür olsa ahsen.

Nihâyeti muayyen bin senelik bir ömre; zîra nısfı geçerse, her saati geldikçe güyâ adım atarak dar ağacına gidersin.

Şey'en şey'en üzülmek ve hem de tesellî vermez; sen de rahat etmezsin... ∗∗∗

62. Allah’ın Rahmet ve Gadabından Fazla Tahassüs Hatâdır

Allah’ın Rahmet ve Gadabından Fazla Tahassüs Hatâdır

Allah’ın rahmetinden fazla rahmet edilmez. Allah’ın gadabından fazla gadab edilmez.

Öyle ise işi bırak o Âdil-i Rahîm’e. Fazla şefkat elemdir, fazla gadab zemîme... ∗∗∗

63. İsrâf Sefâhetin, Sefâhet Sefâletin Kapısıdır

İsrâf Sefâhetin, Sefâhet Sefâletin Kapısıdır

Ey müsrifli kardeşim! Teğaddî noktasında bir iken iki lokma; bir lokma bir kuruşa, bir lokma on kuruşa.

Hem ağıza girmeden, hem boğazdan geçtikten, müsâvî bir olurlar. Yalnız ağızda, o da kaç sâniyede bî-hûşe verir nûşe.

Zevkî bir fark bulunur, dâim onu aldatır o kuvve-i zâika, bedene, hem mideye kapıcı, müfettişe.

Onun te'siri menfî, müsbet değil. Vazife yalnız kapıcıyı taltif ve memnun etmek! Nûş verirsin o bî-hûşa.

Aslî vazifesinde onu müşevveş etmek, tek bir kuruş yerine onbir kuruşu vermek, olur şeytânî-pîşe.

İsrâfın en sefîhi, tebzîrin en sakîmi.. bir tarzdır bir çeşidi; heves etme bu işe... ∗∗∗

64. Zâika Telgrafçıdır; Telziz ile Baştan Çıkarma

Zâika Telgrafçıdır; Telziz ile Baştan Çıkarma

(∗) <ft3>[^14]</ft3> Rubûbiyet-i İlâh, hikmet ve inâyeti, ağızla hem burunla iki merkezi teşkil eylemiştir içinde hudud karakolu, hem,

[^14]:(∗) İktisad Risalesi'nin çekirdeğidir. Belki on sahife olan İktisad Risalesi'ni kable'l-vücûd on satırda okumuş.

Muhbirleri de koymuş. Şu âlem-i sağîrde damarları telefon, a'sâbları telgraf hükmüne vaz'eylemiş. Şâmme telefonu, hem

Telgrafa zâika inâyet memur etmiş. O Rezzâk-ı Hakîki, erzâk üstüne koymuş rahmetten bir ta'rife; taam ve levn ve hem

Râyiha. İşte şu havâs-ı selâse, o Rezzâk cânibinden birer ilânnâmesi, birer dâvetnâmesi, bir izinnâmesi, hem

Bir dellâldır ki muhtaç ve müşteriler hep onlarla celb olur. Mürtezık hayvanlara zevk ve rü'yet ve şemm, birer âlet vermiş. Hem

Taamları muhtelif zînetlerle süsletmiş; hevâî gönülleri avutup, lâkaydları tehyîc ile cezbetmiş. Vaktâ, taam girse hem

Ağıza birdenbire zâika her tarafa bir telgraf çekiyor bedenin aktârına. Şâmme telefon veriyor, gelen taam nev'i, hem

Çeşitleri de söyler. Hâcetleri muhtelif, ayrı ayrı mürtezık, ona göre davranır, ona da hazırlanır ya cevab-ı red gelir. Hem

Kapı dışarı atar, yüzüne de tükürür. İnâyet tarafından mâdem buna memurdur; zevki baştan çıkarma. Hem

Telziz ile aldatma. Sonra o da unutur, doğru iştihâ nedir, bir iştihâ-yı kâzib gelir, başına çatar. Hatâsı, maraz ile hem

İlletlerle cezalar gelir. Hakîki lezzet hakîki iştihâdan çıkar, doğru iştihâ sâdık bir ihtiyaçtan, bu lezzet-i kâfîde şah, hem

Gedâ beraber. Hem bâhemdir bir dinar ve bir dirhem o lezzet berhem-zened. Eleme olur merhem. ∗∗∗