Sözler

Onuncu Söz — Yedinci Hakikat

12. bölüm / 51

Yedinci Hakikat

YEDİNCİ HAKİKAT:

Bâb-ı Hıfz ve Hafîziyet olup, İsm-i Hafîz ve Rakìb’in cilvesidir.

Hiç mümkün müdür ki; gökte, yerde, karada, denizde; yaş-kuru, küçük-büyük, âdi-àlî herşeyi, kemâl-i intizam ve mîzan içinde muhâfaza edip, bir türlü muhâsebe içinde neticelerini eleyen bir Hafîziyet; insan gibi büyük bir fıtratta, hilâfet-i kübrâ gibi bir rütbede, emânet-i kübrâ gibi büyük vazifesi olan beşerin, Rubûbiyet-i âmmeye temâs eden amelleri ve fiilleri muhâfaza edilmesin! Muhâsebe eleğinden geçirilmesin! Adâlet terâzisinde tartılmasın! Şâyeste ceza ve mükâfât çekmesin! Hayır, asla!..

Evet, şu kâinâtı idare eden Zât, herşeyi nizâm ve mîzan içinde muhâfaza ediyor. Nizâm ve mîzan ise; ilim ile hikmet ve irâde ile kudretin tezâhürüdür. Çünkü görüyoruz, her masnû'; vücûdunda, gayet muntazam ve mevzûn yaratılıyor. Hem, hayatı müddetince değiştirdiği sûretler dahi, birer intizamlı olduğu hâlde, hey'et-i mecmuası da bir intizam tahtındadır.

Zîra görüyoruz ki: Vazifesinin bitmesiyle ömrüne nihâyet verilen ve şu âlem-i şehâdetten göçüp giden herşeyin; Hafîz-i Zülcelâl, birçok sûretlerini elvâh-ı mahfûza hükmünde olan (Hâşiye) <ft3>[^20]</ft3> hâfızalarda ve bir türlü misâlî âyinelerde hıfzedip, ekser tarihçe-i hayatını çekirdeğinde, neticesinde nakşedip yazıyor. Zâhir ve bâtın âyinelerde ibkà ediyor... Meselâ; beşerin hâfızası, ağacın meyvesi, meyvenin çekirdeği, çiçeğin tohumu, kanun-u Hafîziyet’in azamet-i ihâtasını gösteriyor.

[^20]:(Hâşiye) Yedinci Sûretin Hâşiyesi'ne bak.

Görmüyor musun ki; koca baharın hep çiçekli, meyveli bütün mevcûdâtı ve bunların kendilerine göre bütün sahâif-i a'mâli ve teşkilâtının kanunları ve sûretlerinin timsâlleri, mahdûd bir mikdar tohumcuklar içlerinde yazarak, muhâfaza ediliyor. İkinci bir baharda, onlara göre bir muhâsebe içinde sahife-i amellerini neşredip, kemâl-i intizam ve hikmet ile koca diğer bir bahar âlemini meydâna getirmekle; Hafîziyet’in ne derece kuvvetli ihâta ile cereyan ettiğini gösteriyor.

Acaba; geçici, âdi, bekàsız, ehemmiyetsiz şeylerde böyle muhâfaza edilirse, âlem-i gaybda, âlem-i âhirette, âlem-i ervâhta, Rubûbiyet-i âmmede mühim semere veren beşerin amelleri hıfz içinde gözetilmek sûretiyle, ehemmiyetle zaptedilmemesi kàbil midir! Hayır ve asla!..

Evet şu Hafîziyet’in bu sûrette tecellîsinden anlaşılıyor ki: Şu mevcûdâtın Mâlik’i, mülkünde cereyan eden herşeyin inzibatına büyük bir ihtimamı var. Hem, hâkimiyet vazifesinde nihâyet derecede dikkat eder. Hem, Rubûbiyet-i saltanatında gayet ihtimamı gözetir. O derece ki, en küçük bir hâdiseyi, en ufak bir hizmeti yazar, yazdırır. Mülkünde cereyan eden herşeyin sûretini müteaddid şeylerde hıfzeder.

Şu Hafîziyet işâret eder ki: Ehemmiyetli bir muhâsebe-i a'mâl defteri açılacak ve bilhassa mâhiyetçe en büyük, en mükerrem, en müşerref bir mahlûk olan insanın büyük olan amelleri, mühim olan fiilleri; mühim bir hesab ve mîzana girecek, sahife-i amelleri neşredilecek.

Acaba, hiç kàbil midir ki; insan, hilâfet ve emânetle mükerrem olsun, Rubûbiyet’in külliyat-ı şuûnuna şâhid olarak kesret dâirelerinde, Vahdâniyet-i İlâhiye’nin dellâllığını ilân etmekle, ekser mevcûdâtın tesbihât ve ibâdetlerine müdâhale edip zâbitlik ve müşâhidlik derecesine çıksın da; sonra kabre gidip, rahatla yatsın ve uyandırılmasın! Küçük-büyük her amellerinden suâl edilmesin! Mahşer’e gidip Mahkeme-i Kübrâ’yı görmesin! Hayır ve asla!..

Hem, bütün gelecek zamanda olan (Hâşiye) <ft3>[^21]</ft3> mümkinâta kàdir olduğuna,

[^21]:(Hâşiye) Evet, zaman-ı hâzırdan, tâ ibtidâ-i hilkat-ı âleme kadar olan zaman-ı mâzi, umumen vukûâttır. Vücûda gelmiş herbir günü, herbir senesi, herbir asrı; birer satırdır, birer sahifedir, birer kitaptır ki, kalem-i Kader ile tersîm edilmiştir. Dest-i Kudret, mu'cizât-ı âyâtını onlarda kemâl-i hikmet ve intizam ile yazmıştır. Şu zamandan tâ Kıyâmet'e, tâ Cennet'e, tâ ebede kadar olan zaman-ı istikbâl; umumen imkânâttır. Yani, mâzi vukûâttır, istikbâl imkânâttır. İşte o iki zamanın iki silsilesi birbirine karşı mukàbele edilse; nasıl ki dünkü günü halkeden ve o güne mahsûs mevcûdâtı icâd eden Zât; yarınki günü mevcûdâtıyla halketmeye muktedir olduğu hiçbir vecihle şübhe getirmez. Öyle de, şübhe yoktur ki; şu meydân-ı garâib olan zaman-ı mâzinin mevcûdâtı ve hàrikaları, bir Kadîr-i Zülcelâl'in mu'cizâtıdır. Kat'î şehâdet ederler ki, o Kadîr, bütün istikbâlin, bütün mümkinâtın icâdına, bütün acâibinin izhârına muktedirdir. Evet, nasıl ki, bir elmayı halkedecek; elbette dünyada bütün elmaları halketmeye ve koca baharı icâd etmeye muktedir olmak gerektir. Baharı icâd etmeyen, bir elmayı icâd edemez. Zîra o elma, o tezgâhta dokunuyor. Bir elmayı icâd eden, bir baharı icâd edebilir. Bir elma; bir ağacın, belki bir bahçenin, belki bir kâinâtın misâl-i musağğarıdır. Hem san'at itibariyle koca ağacın bütün tarih-i hayatını taşıyan elmanın çekirdeği itibariyle öyle bir hàrika-i san'attır ki; onu öylece icâd eden, hiçbir şeyden âciz kalmaz. Öyle de, bugünü halkeden, Kıyâmet gününü halkedebilir ve baharı icâd edecek, haşrin icâdına muktedir bir Zât olabilir. Zaman-ı mâzinin bütün âlemlerini zamanın şeridine kemâl-i hikmet ve intizam ile takıp gösteren; elbette istikbâl şeridine dahi başka kâinâtı takıp gösterebilir ve gösterecektir. Kaç Söz'lerde, bilhassa Yirmiikinci Söz'de gayet kat'î isbât etmişiz ki: "Herşeyi yapamayan hiçbir şeyi yapamaz ve bir tek şeyi halkeden herşeyi yapabilir. Hem, eşyanın icâdı bir tek Zât'a verilse, bütün eşya, bir tek şey gibi kolay olur ve sühûlet peydâ eder. Eğer müteaddid esbâba verilse ve kesrete isnâd edilse, bir tek şeyin icâdı, bütün eşyanın icâdı kadar müşkülâtlı olur ve imtina' derecesinde suûbet peydâ eder..".

bütün geçmiş zamandaki mu'cizât-ı kudreti olan vukûâtı şehâdet eden ve kıyâmet ve haşre pek benzeyen kış ile baharı her vakit bilmüşâhede icâd eden bir Kadîr-i Zülcelâl’den, insan nasıl ademe gidip kaçabilir, toprağa girip saklanabilir.

Mâdem bu dünyada ona lâyık muhâsebe görülüp hüküm verilmiyor. Elbette bir Mahkeme-i Kübrâ, bir saâdet-i uzmâya gidecektir.

Sekizinci Hakikat

SEKİZİNCİ HAKİKAT:

Bâb-ı Va'd ve Vaîd’dir. İsm-i Cemîl ve Celîl’in cilvesidir.

Hiç mümkün müdür ki; Alîm-i Mutlak ve Kadîr-i Mutlak olan şu masnûâtın Sâni'i; bütün Enbiyâ’nın tevâtürle haber verdikleri ve bütün Sıddıkîn ve Evliyâ’nın icmâ ile şehâdet ettikleri mükerrer va'd ve vaîd-i İlâhî’sini yerine getirmeyip, –hâşâ– acz ve cehlini göstersin. Hâlbuki; va'd ve vaîdinde bulunduğu emirler, kudretine hiç ağır gelmez; pek hafif ve pek kolay... Geçmiş baharın hesabsız mevcûdâtını gelecek baharda kısmen aynen (Hâşiye-1) <ft3>[^22]</ft3> kısmen mislen (Hâşiye-2) <ft3>[^23]</ft3> iâdesi kadar kolaydır.

[^22]:(Hâşiye-1) Ağaç ve otların kökleri gibi.

[^23]:(Hâşiye-2) Yapraklar, meyveler gibi.

Îfâ-yı va'd ise; hem bize, hem herşeye hem kendisine, hem Saltanat-ı Rubûbiyet’ine pek çok lâzımdır.

Hulfü'l-va'd ise; hem izzet-i iktidarına zıttır, hem ihâta-yı ilmiyesine münâfîdir. Zîra hulfü'l-va'd, ya cehilden, ya aczden gelir.

Ey münkir! Bilir misin ki; küfür ve inkârın ile ne kadar ahmakça bir cinayet işliyorsun ki; kendi yalancı vehmini, hezeyancı aklını, aldatıcı nefsini tasdik edip, hiçbir vecihle, hulf ve hilâfa mecburiyeti olmayan ve hiçbir vecihle, hilâf O’nun izzetine ve haysiyetine yakışmayan ve bütün görünen şeyler ve işler, sıdkına ve hakkâniyetine şehâdet eden bir Zât’ı tekzîb ediyorsun! Nihâyetsiz küçüklük içinde nihâyetsiz büyük cinayet işliyorsun! Elbette, ebedî, büyük cezaya müstehak olursun. Bazı ehl-i Cehennemin bir dişi, dağ kadar olması; cinayetinin büyüklüğüne bir mikyâs olarak haber verilmiş.

Misâlin şu yolcuya benzer ki; güneşin ziyâsından gözünü kapar, kafası içindeki hayâline bakar. Vehmi, bir yıldız böceği gibi kafa fenerinin ışığıyla dehşetli yolunu tenvir etmek istiyor.

Mâdem şu mevcûdât, hak söyleyen sâdık kelimeleri; şu hâdisât-ı kâinât, doğru söyleyen nâtık âyetleri olan Cenâb-ı Hak va'd etmiş. Elbette yapacaktır. Bir Mahkeme-i Kübrâ açacaktır. Bir saâdet-i uzmâ verecektir.

Dokuzuncu Hakikat

DOKUZUNCU HAKİKAT:

Bâb-ı İhyâ ve İmâte’dir. İsm-i Hayy-ı Kayyûm’un, Muhyî ve Mümît’in cilvesidir.

Hiç mümkün müdür ki; ölmüş, kurumuş koca Arz’ı ihyâ eden ve o ihyâ içinde herbiri, beşer haşri gibi acîb, üçyüz binden ziyâde envâ'-ı mahlûkatı haşr ve neşredip kudretini gösteren ve o haşr ve neşr içinde nihâyet derecede karışık ve ihtilât içinde, nihâyet derecede imtiyaz ve tefrik ile ihâta-i ilmiyesini gösteren ve bütün semâvî fermânlarıyla beşerin haşrini va'detmekle, bütün ibâdının enzârını saâdet-i ebediyeye çeviren ve bütün mevcûdâtı baş başa, omuz omuza, el ele verdirip, emir ve irâdesi dâiresinde döndürüp birbirine yardımcı ve musahhar kılmakla Azamet-i Rubûbiyet’ini gösteren; ve beşeri, şecere-i kâinâtın en câmi' ve en nâzik ve en nâzenîn, en nâzdâr, en niyâzdâr bir meyvesi yaratıp, kendine muhâtab ittihàz ederek herşeyi ona musahhar kılmakla, insana bu kadar ehemmiyet verdiğini gösteren bir Kadîr-i Rahîm, bir Alîm-i Hakîm; Kiyâmet’i getirmesin! Haşr’i yapmasın ve yapamasın! Beşeri ihyâ etmesin veya edemesin! Mahkeme-i Kübrâ’yı açamasın! Cennet ve Cehennemi yaratamasın! Hâşâ ve kellâ!..

Evet, şu âlemin Mutasarrıf-ı Zîşan’ı, her asırda, her senede, her günde bu dar, muvakkat rû-yi zeminde Haşr-i Ekber’in ve meydân-ı Kıyâmet’in pek çok emsâlini ve nümûnelerini ve işârâtını icâd ediyor.

Ezcümle: Haşr-i baharîde görüyoruz ki: Beş-altı gün zarfında küçük ve büyük hayvanat ve nebâtâttan üçyüz binden ziyâde envâ'ı haşredip neşrediyor. Bütün ağaçların, otların köklerini ve bir kısım hayvanları aynen ihyâ edip iâde ediyor. Başkalarını ayniyet derecesinde bir misliyet sûretinde icâd ediyor. Hâlbuki, maddeten farkları pek az olan tohumcuklar, o kadar karışmışken kemâl-i imtiyaz ve teşhîs ile o kadar sür'at ve vüs'at ve sühûlet içinde kemâl-i intizam ve mîzan ile altı gün veya altı hafta zarfında ihyâ ediliyor. Hiç kàbil midir ki, bu işleri yapan Zât’a bir şey ağır gelebilsin! Semâvât ve arzı altı günde halkedemesin! İnsanı bir sayha ile haşredemesin! Hâşâ!..

Acaba; mu'ciz-nümâ bir kâtib bulunsa, hurûfları, ya bozulmuş veya mahvolmuş üçyüz bin kitabı, tek bir sahifede karıştırmaksızın, galatsız, sehivsiz, noksansız, hepsini beraber, gayet güzel bir sûrette bir saatte yazarsa; birisi sana dese: “Şu kâtib, kendi te'lif ettiği senin suya düşmüş olan kitabını yeniden, bir dakika zarfında hâfızasından yazacak.” Sen diyebilir misin ki: “Yapamaz ve inanmam...”

Veyâhut, bir sultan-ı mu'cizekâr, kendi iktidarını göstermek için veya ibret ve tenezzüh için bir işâretle dağları kaldırır, memleketleri tebdil eder. Denizi karaya çevirdiğini gördüğün hâlde; sonra görsen ki; büyük bir taş dereye yuvarlanmış. O zâtın kendi ziyâfetine dâvet ettiği misâfirlerin yolunu kesmiş, geçemiyorlar. Biri sana dese: “O zât, bir işâretle o taşı, ne kadar büyük olursa olsun kaldıracak veya dağıtacak. Misâfirlerini yolda bırakmayacak.” Sen desen ki: “Kaldırmaz veya kaldıramaz...”

Veyâhut, bir zât bir günde, yeniden büyük bir orduyu teşkil ettiği hâlde, biri dese: “O zât bir boru sesiyle, efrâdı, istirahat için dağılmış olan taburları toplar. Taburlar, nizâmı altına girerler.” Sen desen ki: “İnanmam!” Ne kadar divânece hareket ettiğini anlarsın...

İşte şu üç temsîli fehmettin ise, bak! Nakkàş-ı Ezelî, gözümüzün önünde kışın beyaz sahifesini çevirip, bahar ve yaz yeşil yaprağını açıp, rû-yi arzın sahifesinde üçyüz binden ziyâde envâ'ı, Kudret ve Kader kalemiyle ahsen-i sûret üzere yazar. Birbiri içinde, birbirine karışmaz. Beraber yazar. Birbirine mâni olmaz. Teşkilce, sûretçe birbirinden ayrı, hiç şaşırtmaz. Yanlış yazmaz.

Evet, en büyük bir ağacın rûh programını, bir nokta gibi en küçük bir çekirdekte dercedip, muhâfaza eden Zât-ı Hakîm-i Hafîz; “Vefât edenlerin rûhlarını nasıl muhâfaza eder.” denilir mi?

Ve küre-i arzı bir sapan taşı gibi çeviren Zât-ı Kadîr; Âhiret’e giden misâfirlerinin yolunda, “Nasıl bu Arz’ı kaldıracak veya dağıtacak.” denilir mi?

Hem, hiçten, yeniden bütün zîhayatın ordularını bütün cesedlerinin taburlarında kemâl-i intizamla, zerrâtı emr-i ﴾ كُنْ فَيَكُونُ ﴿ ile kaydedip yerleştiren, ordular icâd eden Zât-ı Zülcelâl; tabur-misâl cesedin nizâmı altına girmekle, “Birbiriyle tanışan zerrât-ı esâsiye ve eczâ-yı asliyesini bir sayha ile nasıl toplayabilir.” denilir mi?

Hem, bu bahar haşrine benzeyen, dünyanın her devrinde, her asrında, hattâ gece-gündüzün tebdilinde, hattâ cevv-i havada bulutların icâd ve ifnâsında, Haşr’e nümûne ve misâl ve emâre olacak ne kadar nakışlar yaptığını gözünle görüyorsun. Hattâ eğer hayâlen bin sene evvel kendini farzetsen, sonra zamanın iki cenâhı olan mâzi ile müstakbeli birbirine karşılaştırsan; asırlar, günler adedince misâl-i haşir ve kıyâmetin nümûnelerini göreceksin. Sonra, bu kadar nümûne ve misâlleri müşâhede ettiğin hâlde, haşr-i cismânîyi akıldan uzak görüp istib'âd etmekle inkâr etsen; ne kadar divânelik olduğunu sen de anlarsın...

Bak! Fermân-ı A'zam, bahsettiğimiz hakikate dair ne diyor:

﴿ فَانْظُرْ اِلٰٓى آثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِي الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِي الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَد۪يرٌ ﴾

Elhâsıl: Haşre mâni hiçbir şey yoktur. Muktazî ise, herşeydir.

Evet, mahşer-i acâib olan şu koca arzı, âdi bir hayvan gibi imâte ve ihyâ eden ve beşer ve hayvana hoş bir beşik, güzel bir gemi yapan ve güneşi onlara şu misâfirhânede ışık verici ve ısındırıcı bir lamba eden, seyyârâtı meleklerine tayyare yapan bir Zât’ın, bu derece muhteşem ve sermedî Rubûbiyet’i ve bu derece muazzam ve muhît hâkimiyeti; elbette, yalnız böyle geçici, devamsız, bîkarar, ehemmiyetsiz, mütegayyir, bekàsız, nâkıs, tekemmülsüz umûr-u dünya üzerinde kurulmaz ve durmaz.

Demek, O’na şâyeste, dâimî, berkarar, zevâlsiz, muhteşem bir diyar-ı âher var. Başka bâkî bir memleketi vardır. Bizi onun için çalıştırır. Oraya dâvet eder ve oraya nakledeceğine; zâhirden hakikate geçen ve kurb-u huzuruna müşerref olan bütün ervâh-ı neyyire ashâbı, bütün kulûb-u münevvere aktâbı, bütün ukùl-ü nurâniye erbâbı şehâdet ediyorlar ve bir mükâfât ve mücâzât ihzar ettiğini, müttefikan haber veriyorlar ve mükerreren pek kuvvetli va'd ve pek şiddetli tehdid eder, naklederler.

Hulfü'l-va'd ise; hem zillet, hem tezellüldür. Hiçbir cihetle celâl ve kudsiyetine yanaşamaz. Hulfü'l-vaîd ise; ya afvdan, ya aczden gelir. Hâlbuki küfür; cinayet-i mutlakadır. (Hâşiye) <ft3>[^24]</ft3> Affa kàbil değil... Kadîr-i Mutlak ise, aczden münezzeh ve mukaddestir.

[^24]:(Hâşiye) Evet, küfür; mevcûdâtın kıymetini iskàt ve mânâsızlıkla ittiham ettiğinden; bütün kâinâta karşı bir tahkîr ve mevcûdât âyinelerinde cilve-i Esmâ'yı inkâr olduğundan; bütün Esmâ-i İlâhiye'ye karşı bir tezyif ve mevcûdâtın vahdâniyete olan şehâdetlerini reddettiğinden; bütün mahlûkata karşı bir tekzîb olduğundan; isti'dâd-ı insanîyi öyle ifsad eder ki; salâh ve hayrı kabûle liyâkati kalmaz. Hem, bir zulm-ü azîmdir ki, umum mahlûkatın ve bütün Esmâ-i İlâhiye'nin hukukuna bir tecâvüzdür. İşte şu hukukun muhâfazası ve nefs-i kâfir, hayra kàbiliyetsizliği; küfrün adem-i affını iktiza eder. ﴾ اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ ﴿ şu mânâyı ifâde eder.

Şâhidler, muhbirler ise; mesleklerinde, meşreblerinde, mezheblerinde muhtelif oldukları hâlde kemâl-i ittifak ile şu mes'elenin esâsında müttehiddirler. Kesretçe tevâtür derecesindedirler; keyfiyetçe icmâ kuvvetindedirler. Mevkice herbiri nev'-i beşerin bir yıldızı, bir tâifenin gözü, bir milletin azîzidirler. Ehemmiyetçe şu mes'elede hem ehl-i ihtisas, hem ehl-i isbâttırlar.

Hâlbuki; bir fende veya bir san'atta iki ehl-i ihtisas, binler başkalardan müreccahtırlar ve ihbarda iki müsbit, binler nâfîlere tercih edilir. Meselâ: Ramazan hilâlinin sübûtunu ihbar eden iki adam, binler münkirlerin inkârlarını hiçe atarlar.

Elhâsıl: Dünyada bundan daha doğru bir haber, daha sağlam bir da'vâ, daha zâhir bir hakikat olamaz... Demek, şübhesiz dünya bir mezraadır. Mahşer ise bir beyderdir, harmandır. Cennet, Cehennem ise birer mahzendir.

Onuncu Hakikat

ONUNCU HAKİKAT:

Bâb-ı Hikmet, İnâyet, Rahmet, Adâlet’tir. İsm-i Hakîm, Kerîm, Âdil, Rahîm’in cilvesidir.

Hiç mümkün müdür ki; şu bekàsız misâfirhâne-i dünyada ve şu devamsız meydân-ı imtihanda ve şu sebatsız teşhîrgâh-ı arzda; bu derece bâhir bir hikmet, bu derece zâhir bir inâyet ve bu derece kàhir bir adâlet ve bu derece vâsi' bir merhametin âsârını gösteren Mâlikü'l-Mülk-i Zülcelâl’in dâire-i memleketinde ve âlem-i mülk ve melekûtunda; dâimî meskenler, ebedî sâkinler, bâkî makamlar, mukîm mahlûklar bulunmayıp şu görünen hikmet, inâyet, adâlet, merhametin hakikatleri hiçe insin!..

Hem, hiç kàbil midir ki; o Zât-ı Hakîm, şu insanı bütün mahlûkat içinde kendine küllî muhâtab ve câmi' bir âyine yapıp, bütün hazâin-i rahmetinin müştemilâtını ona tattırsın, hem tarttırsın, hem tanıttırsın, kendini bütün esmâsıyla ona bildirsin, onu sevsin ve sevdirsin.. sonra, o bîçâre insanı o ebedî memleketine göndermesin! O dâimî saâdetgâha dâvet edip mes'ûd etmesin!..

Hem, hiç ma'kul mudur ki; hattâ çekirdek kadar herbir mevcûda, bir ağaç kadar vazife yükü yüklesin, çiçekleri kadar hikmetleri bindirsin, semereleri kadar maslahatları taksın da; bütün o vazifeye, o hikmetlere, o maslahatlara, dünyaya müteveccih yalnız bir çekirdek kadar gaye versin! Bir hardal kadar ehemmiyeti olmayan dünyevî bekàsını gaye yapsın! Ve bunları âlem-i mânâya çekirdekler ve âlem-i Âhiret’e bir mezraa yapmasın! Tâ, hakîki ve lâyık gayelerini versinler ve bu kadar mühim ihtifalât-ı mühimmeyi, gayesiz, boş, abes bıraksın. Onların yüzünü âlem-i mânâya, âlem-i Âhiret’e çevirmesin! Tâ, asıl gayeleri ve lâyık meyvelerini göstersin.

Evet, hiç mümkün müdür ki; bu şeyleri böyle hilâf-ı hakikat yapmakla; kendi evsâf-ı hakîkiyesi olan Hakîm, Kerîm, Âdil, Rahîm’in zıtlarıyla, –hâşâ sümme hâşâ– muttasıf gösterip hikmet ve keremine, adl ve rahmetine delâlet eden bütün kâinâtın hakàikını tekzîb etsin! Bütün mevcûdâtın şehâdetlerini reddetsin! Bütün masnûâtın delâletlerini ibtal etsin!..

Hem, hiç akıl kabûl eder mi ki; insanın başına ve içindeki hàvâssına saçları adedince vazifeler yükletsin de, yalnız bir saç hükmünde ona bir ücret-i dünyeviye versin! Adâlet-i hakîkiyesine zıt olarak ve hikmet-i hakîkiyesine münâfî, mânâsız iş yapsın!..

Hem hiç mümkün müdür ki; bir ağaca taktığı neticeler, meyveler mikdarınca herbir zîhayata, belki lisân gibi herbir uzvuna, belki herbir masnû'a o derece hikmetleri, maslahatları takmakla; kendisinin bir Hakîm-i Mutlak olduğunu isbât edip göstersin.. sonra bütün hikmetlerin en büyüğü ve bütün maslahatların en mühimmi ve bütün neticelerin en elzemi ve hikmeti hikmet, ni'meti ni'met, rahmeti rahmet eden ve bütün hikmetlerin, ni'metlerin, rahmetlerin, maslahatların menba'ı ve gayesi olan bekà ve likàyı ve saâdet-i ebediyeyi vermeyip terkederek, bütün işlerini abesiyet-i mutlaka derekesine düşürsün ve kendini o zâta benzetsin ki; öyle bir saray yapar; herbir taşında binlerce nakışlar, herbir tarafında binler zînetler ve herbir menzilinde binler kıymetdâr âlât ve levâzımat-ı beytiye bulundursun da; sonra ona dam yapmasın! Herşey çürüsün, beyhûde bozulsun! Hâşâ ve kellâ!.. Hayr-ı Mutlak’tan hayır gelir. Cemîl-i Mutlak’tan güzellik gelir. Hakîm-i Mutlak’tan abes bir şey gelmez.

Evet, her kim fikren tarihe binip mâzi cihetine gitse, şu zaman-ı hâzırda gördüğümüz menzil-i dünya, meydân-ı ibtilâ, meşher-i eşya gibi, seneler adedince vefât etmiş menziller, meydânlar, meşherler, âlemler görecek. Sûretçe, keyfiyetçe birbirinden ayrı oldukları hâlde; intizamca, acâipçe, Sâni'in kudret ve hikmetini göstermekçe birbirine benzer.

Hem görecek ki; o sebatsız menzillerde, o devamsız meydânlarda, o bekàsız meşherlerde o kadar bâhir bir hikmetin intizamâtı; o derece zâhir bir inâyetin işârâtı; o mertebe kàhir bir adâletin emârâtı; o derece vâsi' bir merhametin semerâtını görecek. Basîretsiz olmamak şartıyla yakìnen bilecek ki; o hikmetten daha ekmel bir hikmet olamaz ve o âsârı görünen inâyetten daha ecmel bir inâyet kàbil değil ve o emârâtı görünen adâletten daha ecell bir adâlet yoktur ve o semerâtı görünen merhametten daha eşmel bir merhamet tasavvur edilmez.

Eğer, farz-ı muhâl olarak şu işleri çeviren, şu misâfirleri ve misâfirhâneleri değiştiren Sultan-ı Sermedî’nin dâire-i memleketinde dâimî menziller, àlî mekânlar, sâbit makamlar, bâkî meskenler, mukîm ahâli, mes'ûd ibâdı bulunmazsa; ziyâ, hava, su, toprak gibi kuvvetli ve şümûllü dört anâsır-ı maneviye olan hikmet, adâlet, inâyet, merhametin hakikatlerini nefyetmek ve o anâsır-ı zâhiriye gibi görünen vücûdlarını inkâr etmek lâzımgelir. Çünkü; şu bekàsız dünya ve mâfîhâ, onların tam hakikatlerine mazhar olamadığı ma'lûmdur.

Eğer, başka yerde dahi onlara tam mazhar olacak mekân bulunmazsa; o vakit, gündüzü dolduran ziyâyı gördüğü hâlde güneşin vücûdunu inkâr etmek derecesinde bir divânelikle; şu herşeyde bulunan gözümüz önündeki hikmeti inkâr etmek, şu nefsimizde ve ekser eşyada her vakit müşâhede ettiğimiz inâyeti inkâr etmek ve şu pek kuvvetli emârâtı görünen adâleti inkâr etmek (Hâşiye) <ft3>[^25]</ft3> ve şu her yerde gördüğümüz merhameti inkâr etmek lâzımgeldiği gibi; şu kâinâtta gördüğümüz icraat-ı hakîmâne ve ef'âl-i kerîmâne ve ihsânat-ı rahîmânenin sâhibini –hâşâ sümme hâşâ!– sefîh bir oyuncu, gaddâr bir zâlim olduğunu kabûl etmek lâzımgelir ki; nihâyetsiz muhâl bir inkılâb-ı hakàiktır. Hattâ herşeyin vücûdunu ve kendi nefsinin vücûdunu inkâr eden ahmak Sofestâiler dahi bunun tasavvuruna kolay kolay yanaşamazlar...

[^25]:(Hâşiye) Evet, adâlet iki şıktır. Biri müsbet, diğeri menfîdir. Müsbet ise; hak sâhibine hakkını vermektir. Şu kısım adâlet, bu dünyada bedâhet derecesinde ihâtası vardır. Çünkü, Üçüncü Hakikat'te isbât edildiği gibi; herşeyin isti'dat lisânıyla ve ihtiyac-ı fıtrî lisânıyla ve ıztırar lisânıyla Fâtır-ı Zülcelâl'den istediği bütün matlûbâtını ve vücûd ve hayatına lâzım olan bütün hukukunu mahsûs mîzanlarla, muayyen ölçülerle bilmüşâhede veriyor. Demek, adâletin şu kısmı, vücûd ve hayat derecesinde kat'î vardır. İkinci kısım menfîdir ki; haksızları terbiye etmektir. Yani, haksızların hakkını, tâzib ve tecziye ile veriyor. Şu şık ise; çendan tamamıyla şu dünyada tezâhür etmiyor. Fakat, o hakikatin vücûdunu ihsâs edecek bir sûrette hadsiz işârât ve emârât vardır. Ezcümle: Kavm-i Âd ve Semûd'dan tut, tâ şu zamanın mütemerrid kavimlerine kadar gelen sille-i te'dib ve tâziyâne-i tâzib; gayet àlî bir adâletin hükümrân olduğunu hads-i kat'î ile gösteriyor...

Elhâsıl: Şu görünen şuûnât-ı dünyadaki vüs'atli ictimâât-ı hayatiye ve sür'atli iftirakat-ı mevtiye ve haşmetli toplanmalar ve çabuk dağılmalar ve azametli ihtifalât ve büyük tecelliyât ile ve onların bu âleme ait bu dünya-yı fânîde, kısa bir zamanda ma'lûmumuz olan semerât-ı cüz'iyeleri, ehemmiyetsiz ve muvakkat gayeleri mâbeyninde hiç münâsebet olmadığından, âdeta küçük bir taşa, bir büyük dağ kadar hikmetler, gayeler takmak; bir büyük dağa, bir küçük taş gibi muvakkat bir gaye-i cüz'iye vermeye benzer ki; hiçbir akıl ve hikmete uygun gelemez.

Demek, şu mevcûdât ve şuûnât ile ve dünyaya ait gayeleri ortasında bu derece nisbetsizlik, kat'iyyen şehâdet eder ki: Bu mevcûdâtın yüzleri, âlem-i mânâya müteveccihtir. Münâsib meyveleri orada veriyor ve gözleri Esmâ-i Kudsiye’ye dikkat ediyor. Gayeleri o âleme bakıyor. Ve özleri dünya toprağı altında, sünbülleri âlem-i Misâl’de inkişaf ediyor. İnsan, isti'dâdı nisbetinde burada ekiyor ve ekiliyor; Âhiret’te mahsul alıyor.

Evet, şu eşyanın Esmâ-i İlâhiye’ye ve âlem-i Âhiret’e müteveccih yüzlerine baksan göreceksin ki; mu'cize-i kudret olan herbir çekirdeğin bir ağaç kadar gayesi var. Kelime-i hikmet olan herbir çiçeğin, (Hâşiye) <ft3>[^26]</ft3> bir ağaç çiçekleri kadar mânâları var ve o hàrika-i san'at ve manzûme-i rahmet olan herbir meyvenin, bir ağacın meyveleri kadar hikmetleri var. Bizlere rızık olması ise; o binler hikmetlerinden bir tek hikmettir ki, vazifesi biter, mânâsını ifâde eder, vefât eder, midemizde defnedilir.

[^26]:(Hâşiye) Suâl: Eğer dense: "Neden en çok misâlleri çiçekten ve çekirdekten ve meyveden getiriyorsun?.." Elcevab: Çünkü onlar; hem, mu'cizât-ı kudretin en antikaları, en hàrikaları, en nâzenînleridirler. Hem, ehl-i tabiat ve ehl-i dalâlet ve ehl-i felsefe, onlardaki kalem-i kader ve kudretin yazdığı ince hattı okuyamadıkları için onlarda boğulmuşlar; tabiat bataklığına düşmüşler...

Mâdem, bu fânî eşya; başka yerde bâkî meyveler verirler ve dâimî sûretler bırakır ve başka cihette ebedî mânâlar ifâde eder, sermedî tesbihât yapar. Ve insan ise, onların şu cihetine bakan yüzlerine bakmakla insan olur. Fânîde, bâkîye yol bulur.

Demek, bu hayat ve mevt içinde yuvarlanan, toplanıp dağılan mevcûdât içinde başka maksad var. Temsîlde kusur yoktur. Şu ahvâl, taklid ve temsîl için teşkil ve tertib edilen ahvâle benzer. Nasıl büyük masrafla kısa ictimâ'lar, dağılmalar yapılıyor. Tâ, sûretler alınsın, terkîb edilsin. Sinemada dâim gösterilsin. Onun gibi, bu dünyada kısa bir müddet zarfında hayat-ı şahsiye ve hayat-ı ictimâiye geçirmenin bir gayesi şudur ki; sûretler alınıp terkîb edilsin, netice-i amelleri alınıp hıfzedilsin. Tâ, bir mecma'-ı ekberde muhâsebesi görülsün. Ve bir meşher-i a'zamda gösterilsin ve bir saâdet-i uzmâya isti'dâdı gösterilsin. Demek, hadîs-i şerîfte: “Dünya Âhiret mezraasıdır.” diye bu hakikati ifâde ediyor.

Mâdem dünya var ve dünya içinde bu âsârıyla hikmet ve inâyet ve rahmet ve adâlet var; elbette, dünyanın vücûdu gibi kat'î olarak Âhiret de var. Mâdem, dünyada herşey bir cihette o âleme bakıyor; demek oraya gidiliyor. Âhiret’i inkâr etmek, dünya ve mâfîhâyı inkâr etmek demektir.

Demek ecel ve kabir insanı beklediği gibi, Cennet ve Cehennem de insanı bekliyor ve gözlüyor.

On Birinci Hakikat

ONBİRİNCİ HAKİKAT:

Bâb-ı İnsaniyet’tir. İsm-i Hakk’ın cilvesidir.

Hiç mümkün müdür ki; Cenâb-ı Hak ve Ma'bûd-u Bilhak; insanı şu kâinât içinde Rubûbiyet-i mutlakasına ve umum âlemlere, Rubûbiyet-i

âmmesine karşı en ehemmiyetli bir abd ve Hitâbât-ı Sübhâniyesine en mütefekkir bir muhâtab ve mazhariyet-i esmâsına en câmi' bir âyine ve onu, İsm-i A'zam’ın tecellîsine ve her isimde bulunan İsm-i A'zam’lık mertebesinin tecellîsine mazhar bir ahsen-i takvîmde en güzel bir mu'cize-i kudret ve hazâin-i rahmetinin müştemilâtını tartmak, tanımak için, en ziyâde mîzan ve âletlere mâlik bir müdakkik ve nihâyetsiz ni'metlerine en ziyâde muhtaç ve fenâdan en ziyâde müteellim ve bekàya en ziyâde müştâk ve hayvanat içinde en nâzik ve en nâzdâr ve en fakir ve en muhtaç ve hayat-ı dünyeviyece en müteellim ve en bedbaht ve isti'datça en ulvî ve en yüksek sûrette, mâhiyette yaratsın da; onu, müstaîd olduğu ve müştâk olduğu ve lâyık olduğu bir dâr-ı ebedîye göndermeyip, hakikat-i insaniyeyi ibtal ederek kendi hakkâniyetine taban tabana zıt ve hakikat nazarında çirkin bir haksızlık etsin!

Hem, hiç kàbil midir ki; Hâkim-i Bilhak, Rahîm-i Mutlak; insana öyle bir isti'dat verip, yer ile gökler ve dağlar tahammülünden çekindiği emânet-i kübrâyı tahammül edip; yani küçücük cüz'î ölçüleriyle, san'atçıklarıyla Hàlık’ının muhît sıfatlarını, küllî şuûnâtını, nihâyetsiz tecelliyâtını ölçerek bilip; hem, yerde en nâzik, nâzenîn, nâzdâr, âciz, zaîf yaratıp; hâlbuki bütün yerin nebâtî ve hayvanî olan mahlûkatına bir nev'i tanzimât memuru yapıp, onların tarz-ı tesbihât ve ibâdetlerine müdâhale ettirip, kâinâttaki icraat-ı İlâhiye’ye, küçücük mikyâsta bir temsîl gösterip, Rubûbiyet-i Sübhâniye’yi fiilen ve kàlen kâinâtta ilân ettirmek, meleklerine tercih edip, hilâfet rütbesini verdiği hâlde; ona, bütün bu vazifelerinin gayesi ve neticesi ve semeresi olan saâdet-i ebediyeyi vermesin! Onu, bütün mahlûkatının en bedbaht, en bîçâre, en musîbet-zede, en dert-mend, en zelîl bir derekeye atıp; en mübârek, nurânî ve âlet-i tes'îd bir hediye-i hikmeti olan aklı; o bîçâreye en meş'ûm ve zulmânî bir âlet-i tâzib yapıp, hikmet-i mutlakasına büsbütün zıt ve merhamet-i mutlakasına külliyen münâfî bir merhametsizlik etsin! Hâşâ ve kellâ!..

Elhâsıl: Nasıl hikâye-i temsîliyede bir zâbitin cüzdanına ve defterine bakıp görmüş idik ki; hem rütbesi, hem vazifesi, hem maaşı hem düstur-u hareketi, hem cihâzâtı bize gösterdi ki; o zâbit, o muvakkat meydân için değil; belki müstakırr bir memlekete gidecek de ona göre çalışıyor. Aynen onun gibi, insanın kalb cüzdanındaki letâif ve akıl defterindeki havâs ve isti'dâdındaki cihâzât; tamamen ve müttefikan saâdet-i ebediyeye müteveccih ve ona göre verilmiş ve ona göre techiz edilmiş olduğuna ehl-i tahkîk ve keşf müttefiktirler.

Ezcümle: Meselâ; aklın bir hizmetkârı ve tasvircisi olan “kuvve-i hayâliye”ye denilse ki: “Sana bir milyon sene ömür ile saltanat-ı dünya verilecek, fakat âhirde mutlaka hiç olacaksın.” Tevehhüm aldatmamak, nefis karışmamak şartıyla “Oh” yerine “Ah” diyecek ve teessüf edecek.

Demek, en büyük fânî, en küçük bir âlet ve cihâzât-ı insaniyeyi doyuramıyor. İşte bu isti'dattandır ki, insanın ebede uzanmış emelleri ve kâinâtı ihâta etmiş efkârları ve ebedî saâdetlerinin envâ'ına yayılmış arzuları gösterir ki: Bu insan ebed için halk edilmiş ve ebede gidecektir. Bu dünya ona bir misâfirhânedir ve âhiretine bir intizar salonudur...

On İkinci Hakikat

ONİKİNCİ HAKİKAT:

Bâbü'r-Risaleti ve't-Tenzîl’dir. “Bismillâhirrahmânirrahîm”in cilvesidir.

Hiç mümkün müdür ki; bütün Enbiyâ, mu'cizelerine istinâd ederek sözünü te'yid ettikleri ve bütün evliyâ, keşf ve kerâmetlerine istinâd edip da'vâsını tasdik ettikleri ve bütün asfiyâ, tahkîkatına istinâd ederek hakkâniyetine şehâdet ettikleri Resûl-i Ekrem Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in tahakkuk etmiş bin mu'cizâtının kuvvetine istinâd edip, bütün kuvvetiyle, hem kırk vecihle mu'cize olan Kur'ân-ı Hakîm binler âyât-ı kat'iyyesine istinâd ederek, bütün kat'iyyetle açtıkları Âhiret yolunu ve küşâd ettikleri Cennet kapısını, sinek kanadı kadar kuvveti bulunmayan vâhî vehimler, ne haddi var ki, kapatabilsin! ∗∗∗

Geçen hakikatlerden anlaşıldı ki: Haşir mes'elesi öyle râsih bir hakikattir ki, küre-i arzı yerinden kaldıracak, kırıp atacak bir kuvvet o hakikati sarsamaz. Zîra o hakikati, Cenâb-ı Hak bütün esmâ ve sıfâtının iktizası ile tesbit ediyor ve Resûl-i Ekrem’i bütün mu'cizât ve berâhiniyle tasdik ediyor ve Kur'ân-ı Hakîm bütün hakàik ve âyâtıyla onu isbât ediyor ve şu kâinât bütün âyât-ı tekvîniye ve şuûnât-ı hakîmânesi ile şehâdet ediyor.

Acaba hiç mümkün müdür ki; Haşir mes'elesinde Vâcibü'l-Vücûd ile bütün mevcûdât –kâfirler müstesnâ olarak– ittifak etmiş olsun; kıl kadar kuvveti olmayan şübheler, şeytânî vesveseler, o dağ gibi hakikat-i râsiha-i àliyeyi sarssın, yerinden kaldırsın! Hâşâ ve kellâ!..

Sakın zannetme, delâil-i Haşriye, bahsettiğimiz Oniki Hakikat’e münhasırdır. Hayır, belki yalnız Kur'ân-ı Hakîm, geçen şu Oniki Hakikat’leri bize ders verdiği gibi, daha binler vücûha işâret edip, herbir vecih kavî bir emâredir ki, Hàlık’ımız bizi bu dâr-ı fânîden bir dâr-ı bâkîye nakledecektir.

Hem sakın zannetme ki; Haşr’i iktiza eden Esmâ-i İlâhiye bahsettiğimiz gibi yalnız –Hakîm, Kerîm, Rahîm, Âdil, Hafîz– isimlerine münhasırdır. Hayır, belki kâinâtın tedbirinde tecellî eden bütün Esmâ-i İlâhiye, Âhiret’i iktiza eder, belki istilzam eder.

Hem zannetme ki; Haşr’e delâlet eden kâinâtın âyât-ı tekvîniyesi, şu geçen bahsettiğimize münhasırdır. Hayır, belki ekser mevcûdâtta sağa-sola açılır perdeler gibi vecih ve keyfiyetleri vardır ki; bir vechi Sâni'a şehâdet ettiği gibi, diğer vechi de Haşr’e işâret eder.

Meselâ: İnsanın ahsen-i takvîmdeki hüsn-ü masnûiyeti, Sâni'i gösterdiği gibi, o ahsen-i takvîmdeki kàbiliyet-i câmiasıyla kısa bir zamanda zevâl bulması Haşr’i gösterir. Bazı kere bir vecihle iki nazarla bakılsa; hem Sâni'i, hem Haşr’i gösterir.

Meselâ: Ekser eşyada görünen hikmetin tanzimi, inâyetin tezyîni, adâletin tevzîni ve rahmetin taltifi; nasıl ki mâhiyetlerine bakılsa bir Sâni'-i Hakîm, Kerîm, Âdil, Rahîm’in dest-i kudretinden çıktığını gösterirler. Onun gibi, bunların kuvveti ve hadsizlikleriyle beraber, şunların mazharları olan şu fânî mevcûdâtın ehemmiyetsiz ve az yaşamasına bakılsa Âhiret görünür.

Demek ki; herşey lisân-ı hâl ile:آمَنْتُ بِاللّٰهِ وبِاليَوْمِ الْآخِرِ okuyor ve okutturuyor. ∗∗∗

Hatime

Hâtime

Geçen Oniki Hakikat, birbirini te'yid eder, birbirini tekmîl eder, birbirine kuvvet verir. Bütün onlar birden ittihâd ederek neticeyi gösterir. Hangi vehmin haddi var; şu demir gibi, belki elmas gibi Oniki Muhkem Sûrlar’ı delip geçebilsin. Tâ, hısn-ı hasînde olan haşr-i îmânîyi sarssın!

﴾ مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ ﴿ âyet-i kerîmesi ifâde ediyor ki: “Bütün insanların halkolunması ve haşredilmesi, kudret-i İlâhiye’ye nisbeten, bir tek insanın halkı ve haşri gibi âsândır.” Evet öyledir. “Nokta” nâmında bir risalede Haşir bahsinde şu âyetin ifâde ettiği hakikati tafsîlen yazmışım. Burada yalnız bir kısım temsîlâtıyla hülâsasına bir işâret edeceğiz. Eğer istersen o “Nokta” ya müracaat et.

Meselâ: ﴾ وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى ﴿ –temsîlde kusur yok– Nasıl ki, “nurâniyet sırrıyla ” güneşin cilvesi –kendi ihtiyarıyla– olsa da, bir zerreye sühûletle verdiği cilveyi, aynı sühûletle hadsiz şeffâfata da verir.

Hem, “şeffâfiyet sırrıyla” bir zerre-i şeffâfenin küçük göz bebeği güneşin aksini almasında, denizin geniş yüzüne müsâvîdir.

Hem “intizam sırrıyla” bir çocuk, parmağıyla gemi sûretindeki oyuncağını çevirdiği gibi; kocaman bir diritnotu da çevirir.

Hem “imtisal sırrıyla” bir kumandan, bir tek neferi bir arş emriyle tahrîk ettiği gibi; bir koca orduyu da aynı kelime ile tahrîk eder.

Hem “muvâzene sırrıyla” cevv-i fezâda bir terâzi ki, öyle hakîki hassas ve o derece büyük farzedelim ki; iki ceviz terâzinin iki gözüne konulsa hisseder. Ve iki güneşi de istiâb edip tartar. O iki kefesinde bulunan iki cevizi, birini semâvâta, birini yere indiren aynı kuvvetle, iki şems bulunsa; birini arşa, diğerini ferşe kaldırır, indirir.

Mâdem şu âdi, nâkıs, fânî mümkinâtta “nurâniyet” ve “şeffâfiyet” ve “intizam” ve “imtisal” ve “muvâzene” sırlarıyla en büyük şey en küçük şeye müsâvî olur. Hadsiz, hesabsız şeyler bir tek şeye müsâvî görünür.

Elbette Kadîr-i Mutlak’ın Zâtî ve nihâyetsiz ve gayet kemâlde olan kudretinin nurânî tecelliyâtı ve melekûtiyet-i eşyanın şeffâfiyeti ve hikmet ve kaderin intizamâtı ve eşyanın evâmir-i tekvîniyesine kemâl-i imtisali ve mümkinâtın vücûd ve ademinin müsâvâtından ibaret olan imkânındaki muvâzenesi sırlarıyla; az-çok, büyük-küçük O’na müsâvî olduğu gibi, bütün insanları bir tek insan gibi bir sayha ile Haşr’e getirebilir.

Hem, bir şeyin kuvvet ve zaafça merâtibi, o şeyin içine zıddının müdâhalesidir. Meselâ: Harâretin derecâtı, soğuğun müdâhalesidir. Güzelliğin merâtibi, çirkinliğin müdâhalesidir. Ziyânın tabakàtı, karanlığın müdâhalesidir. Fakat, bir şey zâtî olsa, ârızî olmazsa, onun zıddı ona müdâhale edemez. Çünkü; cem'-i zıddeyn lâzımgelir. Bu ise, muhâldir. Demek asıl, zâtî olan bir şeyde merâtib yoktur.

Mâdem, Kadîr-i Mutlak’ın kudreti zâtîdir. Mümkinât gibi ârızî değildir ve kemâl-i mutlaktadır. Onun zıddı olan acz ise, muhâldir ki; tedâhül etsin. Demek, bir baharı halketmek, Zât-ı Zülcelâl’ine bir çiçek kadar ehvendir. Eğer esbâba isnâd edilse; bir çiçek bir bahar kadar ağır olur. Hem, bütün insanları ihyâ edip haşretmek, bir nefsin ihyâsı gibi kolaydır.

Mes'ele-i Haşr’in başından buraya kadar olan temsîl sûretlerine ve hakikatlerine dair olan beyânâtımız, Kur'ân-ı Hakîm’in feyzindendir. Nefsi teslîme, kalbi kabûle ihzardan ibarettir. Asıl söz ise Kur'ân’ındır. Zîra söz O’dur ve söz O’nundur. Dinleyelim:

﴿ فَلِلّٰهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ ﴾ :

﴿ فَانْظُرْ اِلٰٓى آثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِي الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِي الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَد۪يرٌ ﴾ ﴿ قَالَ مَنْ يُحْيِي الْعِظَامَ وَهِىَ رَم۪يمٌ ❀ قُلْ يُحْي۪يهَا الَّذ۪ٓي اَنْشَاَهَٓا اَوَّلَ مَرَّةٍ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَل۪يمٌ ﴾ ﴿ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّـكُمْ اِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَىْءٌ عَظ۪يمٌ ❀ يَوْمَ تَرَوْنَهَا تَذْهَلُ كُلُّ مُرْضِعَةٍ عَمَّٓا اَرْضَعَتْ وَتَضَعُ كُلُّ ذَاتِ حَمْلٍ حَمْلَهَا وَتَرَى النَّاسَ سُكَارٰى وَمَا هُمْ بِسُكَارٰى وَلٰكِنَّ عَذَابَ اللّٰهِ شَد۪يدٌ ﴾﴿ اَللّٰهُ لَٓااِلٰهَ اِلَّاهُوَ لَيَجْمَعَنَّكُمْ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَا رَيْبَ ف۪يهِ وَمَنْ اَصْدَقُ مِنَ اللّٰهِ حَد۪يثًا ﴾

﴿ اِنَّ الْاَبْرَارَ لَف۪ي نَع۪يمٍ ❀ وَ اِنَّ الْفُجَّارَ لَف۪ي جَح۪يمٍ ﴾

﴿ اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَا ❀ وَاَخْرَجَتِ الْاَرْضُ اَثْقَالَهَا ❀ وَقَالَ الْاِنْسَانُ مَالَهَا ❀ يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ اَخْبَارَهَا ❀ بِاَنَّ رَبَّكَ اَوْحٰى لَهَا ❀ يَوْمَئِذٍ يَصْدُرُ النَّاسُ اَشْتَاتًا لِيُرَوْا اَعْمَالَهُمْ ❀ فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ ❀ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ ﴾

﴿ اَلْقَارِعَةُ ❀ مَا الْقَارِعَةُ ❀ وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا الْقَارِعَةُ ❀ يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَالْفَرَاشِ الْمَبْثُوثِ ❀ وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ الْمَنْفُوشِ ❀ فَاَمَّا مَنْ ثَقُلَتْ مَوَاز۪ينُهُ ❀ فَهُوَ ف۪ي عِيشَةٍ رَاضِيَةٍ ❀ وَاَمَّا مَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ ❀ فَاُمُّهُ هَاوِيَةٌ ❀ وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَاهِيَهْ ❀ نَارٌ حَامِيَةٌ ﴾

﴿ وَ لِلّٰهِ غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَد۪يرٌ ﴾

Daha bunlar gibi âyât-ı beyyinât-ı Kur'âniye’yi dinleyip, “Âmennâ ve Saddaknâ” diyelim...

آمَنْتُ بِاللّٰهِ وَمَلٰئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَبِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ مِنَ اللّٰهِ تَعَالٰى وَالْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ وَاَنَّ الْجَنَّةَ حَقٌّ وَالنَّارَ حَقٌّ وَاَنَّ الشَّفَاعَةَ حَقٌّ وَاَنَّ مُنْكَرًا وَنَكِيرًا حَقٌّ وَاَنَّ اللّٰهَ يَبْعَثُ مَنْ فِي الْقُبُورِ

اَشْهَدُ اَنْ لَااِلٰهَاِلَّااللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى اَلْطَفِ وَاَشْرَفِ وَاَكْمَلِ وَاَجْمَلِ ثَمَرَاتِ طُوبَاءِ رَحْمَتِكَ الَّذِي اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ وَوَسِيلَةً لِوُصُولِنَا اِلٰى اَزْيَنِ وَاَحْسَنِ وَاَجْلٰى وَاَعْلٰى ثَمَرَاتِ تِلْكَ الطُّوبَاءِ الْمُتَدَلِّيَةِ عَلٰى دَارِ الْآخِرَةِ اَىِ الْجَنَّةِ ❀ اَللّٰهُمَّ اَجِرْنَا وَاَجِرْ وَالِدَيْنَا مِنَ النَّارِ وَاَدْخِلْنَا وَاَدْخِلْ وَالِدَيْنَا الْجَنَّةَ مَعَ الْاَبْرَارِ بِجَاهِ نَبِيِّكَ الْمُخْتَارِ آمِينَ

Ey şu risaleyi insaf ile mütâlaa eden kardeş! Deme: “Niçin bu ‘Onuncu Söz’ ü birden tamamıyla anlayamıyorum?” ve tamam anlamadığın için sıkılma. Çünkü; İbn-i Sînâ gibi bir dâhi-yi hikmet:

اَلْحَشْرُ لَيْسَ عَلٰى مَقَايِيسَ عَقْلِيَّةٍ demiş, “Îmân ederiz. Fakat akıl bu yolda gidemez.” diye hükmetmiştir.

Hem, bütün ulemâ-i İslâm: “Haşir, bir mes'ele-i nakliyedir. Delili, nakildir. Akıl ile ona gidilmez.” diye müttefikan hükmettikleri hâlde, elbette o kadar derin ve ma'nen pek yüksek bir yol, birdenbire bir cadde-i umumiye-i akliye hükmüne geçemez. Kur'ân-ı Hakîm’in feyziyle ve Hàlık-ı Rahîm’in rahmetiyle, şu taklidi kırılmış ve teslîmi bozulmuş asırda, o derin ve yüksek yolu şu derece ihsân ettiğinden bin şükür etmeliyiz. Çünkü; îmânımızın kurtulmasına kâfî gelir. Fehmettiğimiz mikdarına memnun olup tekrar mütâlaa ile izdiyâdına çalışmalıyız.

Haşre, akıl ile gidilmemesinin bir sırrı şudur ki: Haşr-i A'zam, İsm-i A'zam’ın tecellîsiyle olduğundan, Cenâb-ı Hakk’ın İsm-i A'zam’ının ve her ismin a'zamî mertebesindeki tecellîsiyle zâhir olan ef'âl-i azîmeyi görmek ve göstermekle Haşr-i A'zam bahar gibi kolay isbât ve kat'î iz'ân ve tahkîkî îmân edilir.

Şu “Onuncu Söz” de feyz-i Kur'ân ile öyle görülüyor ve gösteriliyor. Yoksa akıl, dar ve küçük düsturlarıyla kendi başına kalsa âciz kalır, taklide mecbur olur... ∗∗∗