Ondördüncü Söz
﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴾
﴿ الٓرٰ كِتَابٌ اُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَك۪يمٍ خَب۪يرٍ ﴾
[Kur'ân-ı Hakîm’in ve Kur'ân’ın müfessir-i hakîkisi olan Hadîs’in bir kısım yüksek ve ulvî hakàikına çıkmak için teslîm ve inkıyadı noksan olan kalblere yardım edecek basamaklar hükmünde o hakikatlerin bir kısım nazîrelerine işâret edeceğiz ve hâtimesinde bir ders-i ibret ve bir sırr-ı inâyet beyân edilecek. O hakikatlerden Haşir ve Kıyâmet’in nazîreleri, Onuncu Söz’de, bilhassa Dokuzuncu Hakikati’nde zikredildiği için tekrara lüzum yoktur. Yalnız sâir hakikatlerden nümûne olarak “Beş Mes'ele” zikrederiz.]
Birincisi
Birincisi: Meselâ: ﴾ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ﴿ “Altı günde gökleri ve yerleri yarattık.” demek olan; hem, belki bin ve elli bin sene gibi uzun zamandan ibaret olan eyyâm-ı Kur'âniye ile insan dünyası ve hayvan âlemi altı günde yaşayacağına işâret eden hakikat-i ulviyesine kanâat getirmek için, birer gün hükmünde olan herbir asırda, herbir senede, herbir günde Fâtır-ı Zülcelâl’in halkettiği seyyâl âlemleri, seyyâr kâinâtları, geçici dünyaları, nazar-ı şühûda gösteriyoruz. Evet, güyâ, insanlar gibi dünyalar dahi, birer misâfirdir. Her mevsimde Zât-ı Zülcelâl’in emriyle âlem dolar, boşanır.
İkincisi
İkincisi: Meselâ:
﴿ وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ ﴾ ﴿ وَكُلَّ شَىْءٍ اَحْصَيْنَاهُ ف۪ٓي اِمَامٍ مُب۪ينٍ ﴾ ﴿ لَا يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِ وَلَٓا اَصْغَرُ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرُ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ ﴾
gibi âyetlerin ifâde ettikleri ki: “Bütün eşya, bütün ahvâliyle, vücûda gelmeden ve geldikten sonra ve gittikten sonra yazılıdır ve yazılır ve yazılıyor.” demek olan hakikat-i àliyesine kanâat getirmek için Nakkàş-ı Zülcelâl, rû-yi zeminin sahifesinde, her mevsimde, bâhusus baharda değiştirdiği nihâyetsiz muntazam mahlûkatın fihriste-i vücûdlarını, tarihçe-i hayatlarını, desâtir-i hareketlerini; çekirdeklerinde, tohumlarında, köklerinde manevî bir sûrette derc ve muhâfaza ettiğini ve zevâlden sonra semerelerinde aynen kalem-i kaderiyle, manevî bir tarzda basit tohumcuklarında yazdığını, hattâ her geçici baharda, yaş-kuru ne varsa, mahdûd zerrecikler ve kemikler hükmünde olan tohumlarda, ölmüş odunlarda, kemâl-i intizam ile muhâfaza ettiğini nazar-ı şühûda gösteriyoruz. Güyâ herbir bahar, bir tek çiçek gibi, gayet muntazam ve mevzûn olarak, zeminin yüzüne bir Cemîl ve Celîl’in eliyle takılıp koparılıyor; konup kaldırılıyor. Hakikat böyle iken, beşerin en acîb bir dalâleti budur ki; Kader kaleminin sahifesi olan Levh-i Mahfûz’un, yalnız bir cilve-i aksi olarak, fihriste-i san'at-ı Rabbâniye olup, ehl-i gafletin lisânında tabiat denilen bu kitabet-i fıtriyeyi, bu nakş-ı san'atı, bu münfail mistar-ı hikmeti, tabiat-ı müessire diyerek masdar ve fâil telâkki etmesidir.اَيْنَ الثَّرَى مِنَ الثُّرَيَّا Hakikat nerede? Ehl-i gafletin telâkkileri nerede?
Üçüncüsü
Üçüncüsü: Meselâ; hamele-i arş ve yer ve göklerin melâike-i müekkelleri ve sâir bir kısım melekler hakkında Muhbir-i Sâdık’ın tasvir ettiği, meselâ: Kırkbinler başlı, her başında kırkbinler lisân ve her lisânda kırkbinler tarzda tesbihât ettiklerini ve intizam ve külliyet ve vüs'at-i ubûdiyetlerini ifâde eden hakikate çıkmak için, şuna dikkat et ki, Zât-ı Zülcelâl: ﴾ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّ ﴿
﴿ سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ ﴾
﴿ اِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلٰى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ ﴾
gibi âyetlerle tasrîh ediyor ki: Mevcûdâtın en büyüğü ve küllîsi dahi, kendi külliyetine göre ve azametine münâsib bir tarzda tesbihât ettiğini gösteriyor ve öyle de görünüyor. Evet bir bahr-i müsebbih olan şu semâvâtın kelimât-ı tesbihiyesi; güneşler, aylar, yıldızlar olduğu gibi, bir tayr-ı müsebbih ve hâmid olan şu zeminin dahi elfâz-ı tahmîdiyesi; hayvanlar, nebâtlar ve ağaçlardır. Demek herbir ağacın, herbir yıldızın cüz'î birer tesbihâtı olduğu gibi, zeminin de ve zeminin herbir kıt'asının da ve herbir dağ ve derenin de ve berr ve bahrinin de ve göklerin herbir feleğinin de ve herbir burcunun da birer tesbih-i küllîsi vardır. Şu binler başları olan zeminin, her başında yüzbinler lisânlar bulunan ve her lisânda yüzbin tarzda tesbihât çiçeklerini, tahmîdât meyvelerini, âlem-i misâlde tercümânlık edip gösterecek ve âlem-i ervâhta temsîl edip ilân edecek, ona göre elbette bir melek-i müekkeli vardır.
Evet, müteaddid eşya bir cemâat şekline girse, bir şahs-ı manevîsi olacaktır. Eğer o cem'iyet, imtizaç edip ittihâd şeklini alsa, onu temsîl edecek bir şahs-ı manevîsi, bir nev'i rûh-u manevîsi ve vazife-i tesbihiyesini görecek bir melek-i müekkeli olacaktır. İşte bak, misâl olarak bu Barla ağzının, şu dağ lisânının bir muazzam kelimesi olan bu odamızın önündeki çınar ağacına bak, gör: Ağacın, şu üç başının her başında kaç yüz dal dilleri var ve her dilde, bak; kaç yüz, mevzûn ve muntazam meyve kelimeleri var ve her meyvede, dikkat et; kaç yüz kanatlı mevzûn tohumcuk harfleri, emr-i ﴾ كُنْ فَيَكُونُ ﴿ e mâlik Sâni'-i Zülcelâl’ine ne kadar belîğ bir medih ve fasîh bir tesbih ettiğini işittiğin, gördüğün gibi; ona müekkel melek dahi, ona göre âlem-i mânâda müteaddid diller ile tesbihâtını temsîl ediyor ve hikmeten öyle olmak gerektir.
Dördüncüsü
Dördüncüsü: Meselâ:
﴿ اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ ﴾
﴿ وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ ﴾ ﴿ وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ ﴾
﴿ تَعْرُجُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ ف۪ي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْس۪ينَ اَلْفَ سَنَةٍ ﴾
gibi âyetlerin ifâde ettikleri hakikat-i ulviyesine ki, Kàdir-i Mutlak, o derece sühûlet ve sür'atle ve muâlecesiz ve mübâşeretsiz eşyayı halkeder ki, yalnız sırf bir emir ile icâd eder gibi görünüyor, fehmediliyor. Hem o Sâni'-i Kadîr, nihâyet derecede masnûâta karîb olduğu hâlde, masnûât nihâyet derecede ondan baîddir. Hem nihâyetsiz kibriyâsıyla beraber, gayet cüz'î ve hakîr umûru dahi, ehemmiyetle tanzim ve hüsn-ü san'attan haric bırakmıyor. İşte bu hakikat-i Kur'âniye'nin vücûduna, mevcûdâtta meşhûd sühûlet-i mutlaka içinde intizam-ı ekmel şehâdet ettiği gibi, gelecek temsîl dahi, onun sırr-ı hikmetini gösterir. Meselâ: ﴾ وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى ﴿ Sâni'-i Zülcelâl'in Esmâ-i Hüsnâ'sından Nur isminin bir kesif âyinesi hükmünde olan güneşin emr-i Rabbânî ve teshìr-i İlâhî ile mazhar olduğu vazifeler, şu hakikati fehme takrib eder. Şöyle ki:
Güneş ulviyetiyle beraber bütün şeffâf ve parlak şeylere nihâyet derecede yakın, belki onların zâtlarından onlara daha yakın olduğu, cilvesiyle ve timsâliyle ve tasarrufa benzer çok cihetlerle onları müteessir ettiği hâlde, o şeffâf şeyler ise, binler sene ondan uzaktırlar. Onu hiçbir vecihle müteessir edemezler; kurbiyet da'vâ edemezler.
Hem o Güneş, her şeffâf bir zerreye, hattâ ziyâsı nereye girmiş ise, orada hâzır ve nâzır gibi olduğu o zerrenin kàbiliyet ve rengine göre Güneş’in aksi ve bir nev'i timsâli görünmesiyle anlaşılır.
Hem Güneş’in azamet-i nurâniyeti derecesinde ihâtası, nüfûzu ziyâdeleşir. Nurâniyet azametindendir ki, en küçük ufak şeyler, ondan gizlenip kaçamazlar. Demek azamet-i kibriyâsı, cüz'î ve ufak şeyleri, nurâniyet sırrıyla harice atmak değil; bil'akis dâire-i ihâtasına alıyor. Hem Güneş’i, mazhar olduğu cilvelerde ve vazifelerde farz-ı muhâl olarak fâil-i muhtar farzetsek, o derece sühûlet ve sür'at ve vüs'at içinde, zerreden, katreden, deniz yüzünden seyyârâta kadar İzn-i İlâhî ile öyle işliyor ki, şu tasarrufât-ı azîmeyi yalnız bir mahz-ı emir ile yapar, tahayyül edilebilir. Zerre ile seyyâre, emrine karşı müsâvîdirler. Deniz yüzüne verdiği feyzi, zerreye de kàbiliyetine göre kemâl-i intizam ile verir.
İşte, semâ denizinin yüzünde ziyâdâr bir kabarcık ve Kadîr-i Mutlak’ın Nur isminin cilvesine kesif bir âyinecik olan şu Güneş’in, bilmüşâhede şu hakikatin üç esâsının nümûnelerine mazhar olduğunu görüyoruz. Elbette Güneş’in nur ve harâreti, ilim ve kudretine nisbeten toprak gibi kesif hükmünde,نُورُ النُّورِ ❀ مُنَوِّرُ النُّورِ ❀ مُقَدِّرُ النُّورِ olan Zât-ı Zülcelâl, herşeye, ilim ve kudretiyle nihâyetsiz yakın ve hâzır ve nâzır.. ve eşya, O’ndan gayet uzak olduğuna, hem o derece külfetsiz, muâlecesiz, sühûletle işleri yapar ki; yalnız mahz-ı emrin sür'at ve sühûletiyle icâd eder gibi anlaşıldığına; hem hiçbir şey, cüz'î-küllî, küçük-büyük; dâire-i kudretinden harice çıkmadığına ve kibriyâsı ihâta ettiğine şühûd derecesinde bir yakìn-i îmânî ile îmân ederiz ve îmân etmek gerektir.
Beşincisi
Beşincisi:
﴿ وَمَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِه۪ وَالْاَرْضُ جَم۪يعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَم۪ينِـه۪ ﴾
den tut, tâ ﴾ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِـه۪ ﴿ ye kadar... hem
﴾ اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَىْءٍ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ وَك۪يلٌ ﴿ den tut, tâ
﴾ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ ﴿ e kadar... hem
﴾ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ﴿ dan tut tâ
﴾ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ ﴿ e kadar... hem
﴾ مَا شَٓاءَ اللّٰهُ لَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ ﴿ den tut, tâ ﴾ وَمَا تَشَٓاؤُ۫نَ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ ﴿ ya kadar hudud-u Azamet-i Rubûbiyet’i ve Kibriyâ-i Ulûhiyet’i tutmuş olan Ezel, Ebed Sultan’ı, şu âciz ve nihâyetsiz zaîf ve nihâyetsiz fakir ve nihâyetsiz muhtaç ve yalnız cüz'î bir ihtiyar ile, icâda kàbiliyeti olmayan zaîf bir kisb ile mücehhez Benî Âdem’e karşı şedîd şikâyât-ı Kur'âniye’si ve azîm tehdidâtı ve müdhiş vaîdleri ne hikmete binâendir ve ne vecihle tevfik edilir; ne sûretle münâsib düşer? demek olan derin ve yüksek hakikate kanâat getirmek için şu gelecek iki temsîle bak:
Birinci Temsîl: Meselâ; şâhâne bir bağ var ki, nihâyetsiz meyvedâr ve çiçekdâr masnû'lar içinde bulunuyorlar. Ona nezâret etmek için pek çok hademeler ta'yin edilmiş. Bir hizmetkârın vazifesi dahi, yalnız o bağa yayılacak ve içilecek suyun mecrâsındaki deliğin kapağını açmaktır. Ve şu hizmetkâr ise, tenbellik etti, deliğin kapağını açmadı. O bağın tekemmülüne halel geldi veyâhut kurudu. O vakit Hàlık’ın san'at-ı Rabbâniye’sinden ve Sultan’ın nezâret-i şâhânesinden ve ziyâ ve hava ve toprağın hizmet-i bendegânesinden başka bütün hademelerin, o sersemden şekvâya hakları vardır. Zîra, hizmetlerini akîm bıraktı veya zarar verdi.
İkinci Temsîl: Meselâ; cesîm bir sefîne-i Sultaniye’de, âdi bir adam cüz'î vazifesini terketmesiyle, bütün gemideki vazifedârların netâic-i hidemâtına halel getirdiğinden ve bazı da mahvettiğinden, bütün o vazifedârlar nâmına gemi sâhibi ondan şedîd şikâyet eder. Kusur sâhibi ise, diyemez ki: “Ben bir âdi adamım, ehemmiyetsiz ihmalimden şu şiddete müstehak değilim.” Çünkü; tek bir adem, hadsiz ademleri intac eder. Fakat vücûd kendine göre semere verir. Çünkü; bir şeyin vücûdu, bütün şerâit ve esbâbın vücûduna mütevakkıf olduğu hâlde; o şeyin ademi ve intifâsı, tek bir şartın intifâsıyla, tek bir cüz'ün ademiyle netice itibariyle mün'adim olur. Bundandır ki: “Tahrib, tamirden pek çok defa eshel olduğu” bir düstur-u müteârife hükmüne geçmiştir. Mâdem küfür ve dalâlet, tuğyan ve ma'siyet esâsları, inkârdır ve reddir; terktir ve adem-i kabûldür. Sûret-i zâhiriyede ne kadar müsbet ve vücûdlu görünse de, hakikatte intifâdır, ademdir. Öyle ise, cinayet-i sâriyedir. Sâir mevcûdâtın netâic-i amellerine halel verdiği gibi Esmâ-i İlâhiye’nin cilve-i cemâllerine perde çeker.
İşte bu hadsiz şikâyete hakları olan mevcûdât nâmına o mevcûdâtın Sultan’ı, şu âsî beşerden azîm şikâyet eder. Ve etmesi, ayn-ı hikmettir. Ve o âsî, şiddetli tehdidâta elbette müstehaktır ve dehşetli vaîdlere, bilâ-şübhe sezâdır. ∗∗∗
Hatime
Hâtime
[Gâfil kafaya bir tokmak ve bir ders-i ibrettir.]
﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴾ ﴿ وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ ﴾
Ey gaflete dalıp ve bu hayatı tatlı görüp ve âhireti unutup, dünyaya tâlib bedbaht nefsim! Bilir misin neye benzersin? Deve kuşuna... Avcıyı görür uçamıyor, başını kuma sokuyor; tâ avcı onu görmesin. Koca gövdesi dışarda. Avcı görür. Yalnız o, gözünü kum içinde kapamış görmez.
Ey nefis! Şu temsîle bak, gör; nasıl dünyaya hasr-ı nazar; azîz bir lezzeti, elîm bir eleme kalbeder.
Meselâ: Şu karyede (yani Barla’da) iki adam bulunur. Birisinin yüzde doksandokuz ahbabı İstanbul’a gitmişler, güzelce yaşıyorlar. Yalnız bir tek burada kalmış. O dahi oraya gidecek. Bunun için şu adam İstanbul’a müştâktır, orayı düşünür, ahbaba kavuşmak ister. Ne vakit ona denilse: “Oraya git!” sevinip gülerek gider.
İkinci adam ise, yüzde doksandokuz dostları buradan gitmişler. Bir kısmı mahvolmuşlar. Bir kısmı ne görür, ne de görünür yerlere sokulmuşlar. Perîşan olup gitmişler zanneder. Şu bîçâre adam ise, bütün onlara bedel yalnız bir misâfire ünsiyet edip tesellî bulmak ister. Onunla o elîm âlâm-ı firâkı kapamak ister.
Ey nefis! Başta Habîbullâh, bütün ahbabın kabrin öbür tarafındadırlar. Burada kalan bir-iki tane ise, onlar da gidiyorlar. Ölümden ürküp, kabirden korkup, başını çevirme! Merdâne kabre bak, dinle ne taleb eder! Erkekçesine ölümün yüzüne gül; bak ne ister! Sakın gâfil olup ikinci adama benzeme!
Ey nefsim! Deme: “Zaman değişmiş, asır başkalaşmış, herkes dünyaya dalmış, hayata perestiş eder, derd-i maîşetle sarhoştur. “Çünkü; ölüm değişmiyor, firâk bekàya kalbolup başkalaşmıyor. Acz-i beşerî, fakr-ı insanî değişmiyor, ziyâdeleşiyor. Beşer yolculuğu kesilmiyor, sür'at peydâ ediyor.
Hem deme: “Ben de herkes gibiyim.” Çünkü; herkes sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder. Herkesle musîbette beraber olmak demek olan tesellî ise, kabrin öbür tarafında pek esâssızdır.
Hem kendini başıboş zannetme! Zîra, şu misâfirhâne-i dünyada, nazar-ı hikmetle baksan hiçbir şeyi nizâmsız, gayesiz göremezsin. Nasıl sen nizâmsız, gayesiz kalabilirsin? Zelzele gibi vâkıalar olan şu hâdisât-ı kevniye tesâdüf oyuncağı değiller.
Meselâ: Zemine nebâtât ve hayvanat envâ'ından giydirilen birbiri üstünde, birbiri içinde, gayet muntazam ve gayet münakkaş gömlekler, baştan aşağıya kadar gayelerle, hikmetlerle müzeyyen, mücehhez olduklarını gördüğün ve gayet àlî gayeler içinde, kemâl-i intizam ile meczûb Mevlevî gibi devredip döndürmesini bildiğin hâlde, nasıl oluyor ki, küre-i arzın; Benî Âdem’den, bâhusus ehl-i îmândan beğenmediği bir kısım etvâr-ı gafletin sıklet-i maneviyesinden, omuz silkmeye benzeyen zelzele gibi (Hâşiye) <ft3>[^1]</ft3> mevt-âlûd hâdisât-ı hayatiyesini –bir mülhidin neşrettiği gibi– gayesiz, tesâdüfî zannederek bütün musîbet-zedelerin elîm zâyiâtını bedelsiz hebâen-mensûr gösterip müdhiş bir ye'se atarlar. Hem büyük bir hatâ, hem büyük bir zulüm ederler.
[^1]:(Hâşiye) İzmir'in zelzelesi münâsebetiyle yazılmıştır.
Belki öyle hâdiseler bir Hakîm-i Rahîm’in emriyle, ehl-i îmânın fânî malını, sadaka hükmüne çevirip ibkà etmektir. Ve küfran-ı ni'metten gelen günahlara keffârettir.
Nasıl ki bir gün gelecek, şu musahhar zemin; yüzünün zîneti olan âsâr-ı beşeriyeyi şirk-âlûd, şükürsüz görüp, çirkin bulur. Hàlık’ın emriyle, büyük bir zelzele ile bütün yüzünü siler, temizler. Allah’ın emriyle, ehl-i şirki Cehenneme döker. Ehl-i şükre: “Haydi, Cennet’e buyurun.” der. ∗∗∗
Ondördüncü Söz'ün Zeyli
﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴾
﴿ اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَا ❀ وَاَخْرَجَتِ الْاَرْضُ اَثْقَالَهَا ❀ وَقَالَ الْاِنْسَانُ مَا لَهَا ❀ يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ اَخْبَارَهَا ❀ بِاَنَّ رَبَّكَ اَوْحٰى لَهَا ❀ اِلخ ﴾
Şu sûre, kat'iyyen ifâde ediyor ki: Küre-i arz, hareket ve zelzelesinde vahy ve ilhâma mazhar olarak emir tahtında depreniyor. Bazen de titriyor.
[Manevî ve ehemmiyetli bir cânibden, şimdiki zelzele münâsebetiyle altı-yedi cüz'î suâle karşı, yine manevî ihtar yardımıyla cevabları kalbe geldi. Tafsîlen yazmak kaç defa niyet ettimse de izin verilmedi. Yalnız icmâlen kısacık yazılacak.]
Birinci Suâl: Bu büyük zelzelenin maddî musîbetinden daha elîm, manevî bir musîbeti olarak, şu zelzelenin devamından gelen korku ve me'yûsiyet, ekser halkın ekser memlekette gece istirahatini selbederek, dehşetli bir azâb vermesi nedendir?
Yine manevî cevab: Şöyle denildi ki: Ramazan-ı Şerîf’in teravih vaktinde kemâl-i neş'e ve sürûr ile sarhoşçasına gayet heveskârâne şarkıları ve bazen kızların sesleriyle, radyo ağzıyla bu mübârek merkez-i İslâmiyet’in her köşesinde câzibedârâne işittirilmesi, bu korku azâbını netice verdi.
İkinci Suâl: Niçin gâvurların memleketlerinde bu semâvî tokat başlarına gelmiyor? Bu bîçâre Müslümanlara iniyor?
Elcevab: Büyük hatâlar ve cinayetler, te'hir ile büyük merkezlerde; ve küçücük cinayetler tâcil ile küçük merkezlerde verildiği gibi; mühim bir hikmete binâen, ehl-i küfrün cinayetlerinin kısm-ı a'zamı, Mahkeme-i Kübrâ-yı Haşr’e te'hir edilerek, ehl-i îmânın hatâları, kısmen bu dünyada cezası verilir. (Hâşiye) <ft3>[^2]</ft3>
[^2]:(Hâşiye) Hem, Rus gibi olanlar, mensûh ve tahrif edilmiş bir dini terk etmekle, hak ve ebedî ve kàbil-i nesh olmayan bir dine ihanet etmek derecesinde gayretullâha dokunmadığından, zemin şimdilik onları bırakıp bunlara hiddet ediyor.
Üçüncü Suâl: Bazı eşhâsın hatâsından gelen bu musîbet bir derece memlekette umumî şekle girmesinin sebebi nedir?
Elcevab: Umumî musîbet, ekseriyetin hatâsından ileri gelmesi cihetiyle, ekser nâsın o zâlim eşhâsın harekâtına fiilen veya iltizamen veya iltihaken tarafdâr olmasıyla ma'nen iştirâk eder, musîbet-i âmmeye sebebiyet verir.
Dördüncü Suâl: Mâdem bu zelzele musîbeti, hatâların neticesi ve keffâretü'z-zünûbdur. Masûmların ve hatâsızların o musîbet içinde yanması nedendir? Adâletullâh nasıl müsâade eder?
Yine manevî cânibden elcevab: Bu mes'ele sırr-ı kadere taalluk ettiği için, Risale-i Kader’e havâle edip yalnız burada bu kadar denildi: ﴾ وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَا تُص۪يبَنَّ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَٓاصَّةً ﴿ yani: “Bir belâ, bir musîbetten çekininiz ki; geldiği vakit yalnız zâlimlere mahsûs kalmayıp masûmları da yakar.”
Şu âyetin sırrı şudur ki: Bu dünya bir meydân-ı tecrübe ve imtihandır ve dâr-ı teklif ve mücâhededir. İmtihan ve teklif, iktiza ederler ki, hakikatler perdeli kalıp, tâ müsâbaka ve mücâhede ile Ebûbekir’ler, A'lâ-yı İlliyîne çıksınlar ve Ebûcehil’ler, esfel-i sâfilîne girsinler. Eğer masûmlar, böyle musîbetlerde sağlam kalsaydılar, Ebûcehil’ler, aynen Ebûbekir’ler gibi teslîm olup, mücâhede ile manevî terakkî kapısı kapanacaktı ve sırr-ı teklif bozulacaktı.
Mâdem, mazlum, zâlim ile beraber musîbete düşmek Hikmet-i İlâhiye’ce lâzım geliyor. Acaba o bîçâre mazlumların rahmet ve adâletten hisseleri nedir?
Bu suâle karşı cevaben denildi ki: O musîbetteki gadab ve hiddet içinde, onlara bir rahmet cilvesi var. Çünkü; o masûmların fânî malları, onların hakkında sadaka olup, bâkî bir mal hükmüne geçtiği gibi, fânî hayatları dahi, bir bâkî hayatı kazandıracak derecede bir nev'i şehâdet hükmünde olarak, nisbeten az ve muvakkat bir meşakkat ve azaptan büyük ve dâimî bir kazancı kazandıran bu zelzele, onlar hakkında ayn-ı gadab içinde bir rahmettir.
Beşinci Suâl: Âdil ve Rahîm, Kadîr ve Hakîm, neden hususî hatâlara hususî ceza vermeyip, koca bir unsuru musallat eder. Bu hâl cemâl-i rahmetine ve şümûl-u kudretine nasıl muvâfık düşer?
Elcevab: Kadîr-i Zülcelâl, herbir unsura çok vazifeler vermiş ve herbir vazifede çok neticeler verdiriyor. Bir unsurun bir tek vazifesinde, bir tek neticesi çirkin ve şer ve musîbet olsa da, sâir güzel neticeler, bu neticeyi de güzel hükmüne getirir. Eğer bu tek çirkin netice vücûda gelmemek için, insana karşı hiddete gelmiş o unsur, o vazifeden men'edilse; o vakit, o güzel neticeler adedince hayırlar terkedilir ve lüzumlu bir hayrı yapmamak, şer olması haysiyetiyle, o hayırlar adedince şerler yapılır. Tâ bir tek şer gelmesin gibi; gayet çirkin ve hilâf-ı hikmet ve hilâf-ı hakikat bir kusurdur. Kudret ve hikmet ve hakikat, kusurdan münezzehtirler. Mâdem bir kısım hatâlar, unsurları ve arzı hiddete getirecek derecede bir şümûllü isyandır ve çok mahlûkatın hukukuna bir tahkîrli tecâvüzdür. Elbette o cinayetin fevkalâde çirkinliğini göstermek için, koca bir unsura, küllî vazifesi içinde “Onları terbiye et!” diye emir verilmesi ayn-ı hikmettir ve adâlettir ve mazlumlara ayn-ı rahmettir.
Altıncı Suâl: Zelzele, küre-i arzın içinde inkılâbât-ı mâdeniyenin neticesi olduğunu ehl-i gaflet işâa edip, âdeta tesâdüfî ve tabîi ve maksadsız bir hâdise nazarıyla bakarlar. Bu hâdisenin manevî esbâbını ve neticelerini görmüyorlar; tâ ki, intibâha gelsinler. Bunların istinâd ettiği maddenin bir hakikati var mıdır?
Elcevab: Dalâletten başka hiçbir hakikati yoktur. Çünkü: Her sene elli milyondan ziyâde münakkaş, muntazam gömlekleri giyen ve değiştiren küre-i arzın üstünde binler envâ'ın bir tek nev'i olan, meselâ; sinek tâifesinden hadsiz efrâdından bir tek ferdin yüzer a'zâsından bir tek uzvu olan kanadının kasd ve irâde ve meşîet ve hikmet cilvesine mazhariyeti ve ona lâkayd kalmaması ve başıboş bırakmaması gösteriyor ki, değil hadsiz zîşuûrun beşiği ve anası ve merci'i ve hâmîsi olan koca küre-i arzın ehemmiyetli ef'âl ve ahvâli, belki hiçbir şeyi –cüz'î olsun, küllî olsun– irâde ve ihtiyar ve kasd-ı İlâhî haricinde olmaz. Fakat, Kadîr-i Mutlak, hikmetinin muktezâsıyla zâhir esbâbı tasarrufâtına perde ediyor. Zelzeleyi irâde ettiği vakit, bazen de bir mâdeni harekete emredip, ateşlendiriyor. Haydi, mâdenî inkılâbât dahi olsa, yine emir ve Hikmet-i İlâhî ile olur; başka olamaz.
Meselâ: Bir adam bir tüfek ile birisini vurdu. Vuran adama hiç bakılmasa, yalnız fişekteki barutun ateş alması noktasına hasr-ı nazar edip, bîçâre maktûlün büsbütün hukukunu zâyi' etmek; ne derece belâhet ve divâneliktir. Aynen öyle de; Kadîr-i Zülcelâl’in musahhar bir memuru, belki bir gemisi, bir tayyaresi olan Küre-i arzın içinde bulunan ve hikmet ve irâde ile iddihar edilen bir bombayı, “Ehl-i gaflet ve tuğyanı uyandırmak için ateşlendir!” diye olan emr-i Rabbânî’yi unutmak ve tabiata sapmak, hamâkatin en eşneidir.
Altıncı Suâlin Tetimmesi ve Hâşiyesi: Ehl-i dalâlet ve ilhâd, mesleklerini muhâfaza ve ehl-i îmânın intibâhlarına mukàbele ve mümânaat etmek için, o derece garîb bir temerrüd ve acîb bir hamâkat gösteriyorlar ki, insanı insaniyetten pişman eder.
Meselâ: Bu âhirde beşerin bir derece umumiyet şeklini alan zulümlü, zulümâtlı isyanından, kâinât ve anâsır-ı külliye kızdıklarından ve Hàlık-ı arz ve semâvât dahi, değil hususî bir Rubûbiyet, belki bütün kâinâtın, bütün âlemlerin Rabbi ve Hâkim’i haysiyetiyle, küllî ve geniş bir tecellî ile kâinâtın hey'et-i mecmuasında ve Rubûbiyet’in dâire-i külliyesinde nev'-i insanı uyandırmak ve dehşetli tuğyanından vazgeçirmek ve tanımak istemedikleri kâinât Sultan’ını tanıttırmak için emsâlsiz, kesilmeyen bir su, hava ve elektrikten; zelzeleyi, fırtınayı ve Harb-i Umumî gibi umumî ve dehşetli âfâtı, nev'-i insanın yüzüne çarparak onunla hikmetini, kudretini, adâletini, kayyûmiyetini, irâdesini ve hâkimiyetini pek zâhir bir sûrette gösterdiği hâlde; insan sûretinde bir kısım ahmak şeytanlar ise, o küllî işârât-ı Rabbâniye’ye ve terbiye-i İlâhiye’ye karşı eblehâne bir temerrüd ile mukàbele edip diyorlar ki: “Tabiattır; bir mâdenin patlamasıdır, tesâdüfîdir. Güneş’in harâreti elektrikle çarpmasıdır ki, Amerika’da beş saat bütün makineleri durdurmuş ve Kastamonu vilâyeti cevvinde ve havasında semâyı kızartmış, yangın sûretini vermiş.” diye mânâsız hezeyanlar ediyorlar.
Dalâletten gelen hadsiz bir cehâlet ve zındıkadan neş'et eden çirkin bir temerrüd sebebiyle bilmiyorlar ki: Esbâb yalnız birer bahânedirler, birer perdedirler. Dağ gibi bir çam ağacının cihâzâtını dokumak ve yetiştirmek için bir köy kadar yüz fabrika ve tezgâh yerine küçücük çekirdeği gösterir: “İşte bu ağaç bundan çıkmış.” diye Sâni'inin o çamdaki gösterdiği bin mu'cizâtı inkâr eder misillû bazı zâhirî sebebleri irâe eder. Hàlık’ın ihtiyar ve hikmet ile işlenen pek büyük bir fiil-i Rubûbiyet’ini hiçe indirir. Bazen gayet derin ve bilinmez ve çok ehemmiyetli bin cihette de hikmeti olan bir hakikate fennî bir nâm takar. Güyâ o nâm ile mâhiyeti anlaşıldı, âdileşti, hikmetsiz, mânâsız kaldı.
İşte gel! Belâhet ve hamâkatin nihâyetsiz derecelerine bak ki: Yüz sahife ile ta'rif edilse ve hikmetleri beyân edilse ancak tamamıyla bilinecek derin ve geniş bir hakikat-i mechûleye bir nâm takar; ma'lûm bir şey gibi: “Bu budur.” der. Meselâ: Güneş’in bir maddesi, elektrikle çarpmasıdır. Hem birer irâde-i külliye ve birer ihtiyar-ı âmm ve birer hâkimiyet-i nev'iyenin ünvânları bulunan ve “Âdetullâh” nâmıyla yâdedilen fıtrî kanunların birisine, hususî ve kasdî bir hâdise-i Rubûbiyet’i ircâ eder. O ircâ ile, onun nisbetini irâde-i ihtiyariyeden keser; sonra tutar tesâdüfe, tabiata havâle eder. Ebû Cehil’den ziyâde muzâaf bir echeliyet gösterir. Bir neferin veya bir taburun zaferli harbini, bir nizâm ve kanun-u askeriyeye isnâd edip; kumandanından, pâdişahından, hükûmetinden ve kasdî harekâttan alâkasını keser misillû âsî bir divâne olur.
Hem, meyvedâr bir ağacın bir çekirdekten icâdı gibi, bir tırnak kadar bir odun parçasından çok mu'cizâtlı bir usta, yüz okka muhtelif taamları, yüz arşın muhtelif kumaşları yapsa; bir adam o odun parçasını gösterip dese: “Bu işler, tabîi ve tesâdüfî olarak bundan olmuş.” O ustanın hàrika san'atlarını, hünerlerini hiçe indirse, ne derece bir hamâkattir. Aynen öyle de...
Yedinci Suâl: Bu hâdise-i arziye, bu memleketin ahâli-i İslâmiyesi’ne bakması ve onları hedef etmesi, ne ile anlaşılıyor ve neden Erzincan ve İzmir taraflarına daha ziyâde ilişiyor?
Elcevab: Bu hâdise, hem şiddetli kışta, hem karanlıklı gecede, hem dehşetli soğukta, hem Ramazan’ın hürmetini tutmayan bu memlekete mahsûs olması; hem tahribâtından intibâha gelmediklerinden, hafifçe gâfilleri uyandırmak için, o zelzelenin devam etmesi gibi çok emârelerin delâletiyle, bu hâdise ehl-i îmânı hedef edip, onlara bakıp, namaza ve niyâza uyandırmak için sarsıyor ve kendisi de titriyor.
Bîçâre Erzincan gibi yerlerde daha ziyâde sarsmasının iki vechi var:
Biri: Hatâları az olmak cihetiyle, temizlemek için tâcil edildi.
İkincisi: O gibi yerlerde kuvvetli ve hakikatli îmân muhâfızları ve İslâmiyet hâmîleri az veya tam mağlûb olmak fırsatıyla, ehl-i zındıkanın orada te'sirli bir merkez-i fa'âliyet te'sisleri cihetiyle en evvel oraları tokatladı ihtimali var.
لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
﴿ سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ ﴾ ∗∗∗