Sözler

65. Niyet Gibi, Tarz-ı Nazar Dahi Âdeti İbâdete Çevirir

46. bölüm / 51

65. Niyet Gibi, Tarz-ı Nazar Dahi Âdeti İbâdete Çevirir

Niyet Gibi, Tarz-ı Nazar Dahi Âdeti İbâdete Çevirir

Şu noktaya dikkat et; nasıl olur niyetle mübâh âdât, ibâdât... Öyle, tarz-ı nazarla fünûn-u ekvân, olur maârif-i İlâhî...

Tedkik dahi tefekkür, yani ger harfî nazarla, hem san'at noktasında “Ne güzeldir.” yerine “Ne güzel yapmış Sâni', nasıl yapmış o mâhî.”

Nokta-i nazarında kâinâta bir baksan, nakş-ı Nakkàş-ı Ezel, nizâm ve hikmetiyle lem'a-i kasd ve itkan, tenvir eder şübehi.

Döner ulûm-u kâinât, maârif-i İlâhî. Eğer mânâ-yı ismiyle, tabiat noktasında, “Zâtında nasıl olmuş.” eğer etsen nigâhı,

Bakarsan kâinâta, dâire-i fünûnun dâire-i cehl olur. Bîçâre hakikatler, kıymetsiz eller kıymetsiz eder. Çoktur bunun güvâhı... ∗∗∗

66. Böyle Zamanda Tereffühte İzn-i Şer'î Bizi Muhtar Bırakmaz

Böyle Zamanda Tereffühte İzn-i Şer'î Bizi Muhtar Bırakmaz

Lezâiz çağırdıkça “Sanki yedim.” demeli. Sanki yedim düstur eden, bir mescidi yemedi. (∗)<ft3>[^15]</ft3>

[^15]:(∗) İstanbul'da "Sanki Yedim" nâmında bir mescid var. "Sanki yedim." diyen adam, hevesinden kurtardığı paralarla bina etmiş.

Eskide ekser İslâm filcümle aç değildi. Tena'uma ihtiyar, bir derece var idi.

Şimdi ise, ekseri açlığa düştü kaldı. Telezzüze ihtiyar İzn-i Şer'î kalmadı.

Sevâd-ı a'zam, hem ekseriyet-i masûmun maîşeti basittir. Teğaddî besâtetiyle onlara tâbi olmak,

Bin kerre müreccahtır, ekalliyet-i müsrife, ya bir kısım sefîhe teğaddîde tereffüh noktasında benzemek... ∗∗∗

67. Zaman Olur ki, Adem-i Ni'met, Ni'mettir

Zaman Olur ki, Adem-i Ni'met, Ni'mettir

Hâfıza bir ni'mettir. Fakat ahlâksız bir adamda, musîbet zamanında nisyan ona râcihtir.

Nisyan da bir ni'mettir. Yalnız her günün âlâmını çektirir, müterâkim olmuş âlâmı unutturur. ∗∗∗

68. Her Musîbette, Bir Cihet-i Ni'met Var

Her Musîbette, Bir Cihet-i Ni'met Var

Ey musîbet-zede! Musîbetin içinde bir ni'met mündericdir; dikkat et de onu gör. Nasıl herşeyde vardır

Bir derece-i harâret, her musîbette vardır bir derece-i ni'met. Daha büyüğü düşün. Küçükteki ni'metin

Dereceyi görerek Allah’a çok şükür et. Yoksa isti'zamla ürkersen, “of of”la üflersen, o da aksine şişer.

Şişer de dehşetlenir. Eğer merak da etsen, bir iken ikileşir. Kalbde olan misâli, döner hakikat olur;

Hakikatten ders alır. Sonra döner, başlıyor, kalbini tokatlıyor... ∗∗∗

69. Büyük Görünme Küçülürsün

Büyük Görünme Küçülürsün

Ey enesi çifteli, kafası da kibirli! Şu mîzanı bilmeli: Her adam için elbet cem'iyet-i beşerde, ictimâî binada,

Görmek-görünmek için şu mertebe denilen bir penceresi var. Ger pencere kàmet-i kıymetinden yüksekse, tekebbürle tetâvül edecek,

Uzanacak. Ger pencere, kàmet-i himmetinden alçaksa, tevâzu'la tekavvüs edecek, eğilecek.

Kâmillerde, büyüklük mikyâsıdır küçüklük. Nâkıslarda, küçüklük mîzanıdır büyüklük... ∗∗∗

70. Hasletlerin Yerleri Değişse, Mâhiyetleri Değişir

Hasletlerin Yerleri Değişse, Mâhiyetleri Değişir

Bir haslet.. yer ayrı, sîmâ bir. Kâh dev, kâh melek, kâh sâlih, kâh tâlih; misâli şunlardır:

Zaîfin kavîye karşı izzet-i nefsi sayılan bir sıfat, ger olursa kavîde tekebbür ve gururdur.

Kavînin bir zaîfe karşı da tevâzu'u sayılan bir sıfatı, ger olursa zaîfte, tezellül ve riyâdır.

Bir ulü'l-emir, makamında olursa ciddiyeti, vakardır; mahviyeti, zillettir.

Hânesinde bulunsa mahviyeti tevâzu', ciddiyeti kibirdir.

Mütekellim-i vahde olsa eğer bir zâtta, müsâmaha; hamiyet. Fedâkârlık; bir haslet, bir amel-i sâlihtir.

Mütekellim-i maa'l-gayr olsa eğer o zâtta, müsâmaha; hıyânet. Fedâkârlık; bir sıfat, bir amel-i tâlihtir.

Tertib-i mebâdîde tevekkül, tenbelliktir. Terettüb-ü netice noktasındaki tefvîz, tevekkül-ü Şer'î’dir.

Semere-i sa'yine, kısmetine rızâ ise, memdûh bir kanâattir, meyl-i sa'ye kuvvettir.

Mevcûd mala iktifâ, merğûb kanâat değil; belki dûn-himmetliktir. Misâller daha çoktur.

Kur'ân mutlak zikreder; sâlihât ve takvâyı. İbhamında remz eder makàmâtın te'siri. Îcâzı bir tafsîldir; sükûtu geniş sözdür. ∗∗∗

71. “El-Hakku ya'lû” Bizzat, Hem Âkıbet Muraddır

“El-Hakku ya'lû” Bizzat, Hem Âkıbet Muraddır

Ey arkadaş! Bir zaman bir sâil dedi: “Mâdem El-Hakku ya'lû haktır; Neden kâfir, müslime; kuvvet, hakka gâlibdir?”

Dedim: Dört noktaya bak; bu müşkül de hallolur. Birinci nokta şudur: Her hakkın her vesilesi hak olması lâzım değildir.

Öyle de, her bâtılın her vesilesi bâtıl olması, yine lâzım değildir. Neticesi şu çıkar: Hak olan bir vesile, bâtıl vesileye gâlibdir.

Dolayısıyla, bir hak bir bâtıla mağlûbdur. Muvakkaten, bilvâsıta olmuştur. Yoksa bizzat, hem dâima değildir.

Lâkin âkıbetü'l-âkıbe, her dem yine hakkındır. Kuvvetin bir hakkı var, bir sırr-ı hilkati var. İkinci nokta şudur:

Her müslimin her vasfı müslim olmak vâcib iken, haricen her dem vâki, sâbit değildir.

Öyle de: Her kâfirin her vasfı kâfir olmak, küfründen neş'et etmek yine lâzım değildir.

Her fâsıkın her vasfı fâsık olmak, fıskından neş'et etmek.. öyle de, her dem sâbit değildir.

Demek bir kâfirin müslim olan bir vasfı, müslimdeki lâmeşru' vasfına gâlib olur. Bilvâsıta, o kâfir dahi ona gâlibdir.

Hem dünyada, hayatın hakkı şâmil ve âmmdır. O rahmet-i âmmenin bir cilve-i mânidâr, onun bir sırr-ı hikmeti var; küfür mâni değildir.

Üçüncü nokta şudur: O Zât-ı Zülcelâl’in iki vasf-ı kemâlden iki Şer'i tecellî, vasf-ı irâdeden gelen meşîetle takdirdir,

O da Şer'-i tekvînî... Vasf-ı kelâmdan gelen Şerîat-ı Meşhûre. Teşriî evâmire karşı itâat, isyan

Nasıl olur. Öyle de tekvînî evâmire itâat ve isyan olur. Birincisi gâliba dâr-ı Uhrâ’da görür,

Mücâzâtı, sevâbı. İkincisi ağleba dâr-ı dünyada çeker, mükâfât ve ikàbı.

Meselâ: Nasıl sabrın mükâfâtı zaferdir,

Atâletin mücâzâtı sefâlet. Öyle de sa'yin sevâbı olur servet. Sebatta da galebedir mükâfât. Zehirin ikàbı bir maraz; panzehirin sevâbı bir sıhhattir.

Bazen iki Şerîat evâmiri, bir şeyde beraber müctemîdir. Herbirine bir cihet.. demek tekvînî emre itâat, ki bir haktır.

İtâat gâlib olur, o emrin isyanına ki bir tavr-ı bâtıldır. Bir bâtıla vesile olmuş olursa bir hak, vaktâ ki gâlib olsa

Bir bâtıla ki, olmuş o da vesile-i hak. Bilvâsıta bir hakkın bir bâtıla mağlûbdur; fakat bizzat değildir.

Demek “El-Hakku ya'lû” bizzat demektir. Hem âkıbet muraddır, kayd-ı haysiyet maksûddur. Dördüncü nokta şudur:

Bir hak bilkuvve kalmış, yâhut kuvvetsiz kalmış, ya mahlûttur, hem mahşûş. Ona da bir inkişaf, ya bir taze kuvvet vermek lâzım gelmiştir.

Mühezzeb ve müzehheb yapmak için muvakkat; bâtıl, ona musallat, tâ ki sebîke-i hak ne mikdar lüzum vardır.

Tâ mahz ve hàlis çıksın. Mebâdîde dünyada bâtıl etse galebe, fakat kazanmaz harbi. “Âkıbetü'l-müttakìn” ona vurur bir darbe!

İşte bâtıl mağlûbdur. “El-Hakku ya'lû” sırrı onu çarpar ikàba: İşte hak da gâlibdir... ∗∗∗

72. Bir Kısım Desâtir-i İctimâiye

Bir Kısım Desâtir-i İctimâiye

İctimâî hey'ette düsturları istersen: Müsâvâtsız adâlet, önce adâlet değil. Temâsülse, tezâdın mühim bir sebebidir.

Tenâsübse tesânüdün esâsı. Sığar-ı nefistir tekebbürün menba'ı. Za'f-ı kalbdir gururun mâdeni. Olmuş acz, muhâlefet menşe'i. Meraksa ilme hocadır.

İhtiyaçtır terakkînin üstadı. Sıkıntıdır muallime-i sefâhet. Demek sefâhetin menba'ı sıkıntı olmuş. Sıkıntı ise mâdeni, ye'sle sû-i zandır.

Dalâlet fikrîdir.. zulümât kalbîdir.. isrâf cesedîdir. ∗∗∗

73. Kadınlar Yuvalarından Çıkıp Beşeri Yoldan Çıkarmış; Yuvalarına Dönmeli

Kadınlar Yuvalarından Çıkıp Beşeri Yoldan Çıkarmış; Yuvalarına Dönmeli

<ft3>[^16]</ft3> (∗) اِذاَ تَاَنَّثَ الرِّجَالُ السُّفَهَاءُ بِالْهَوَسَاتِ اِذًا تَرَجَّلَ النِّسَاءُ النَّاشِزَاتُ بِالْوَقَاحَاتِ

[^16]:(∗) Tesettür Risalesi'nin esâsıdır. Yirmi sene sonra müellifinin mahkûmiyetine sebeb gösteren bir mahkeme, kendini ve hâkimlerini ebedî mahkûm ve mahcûb eylemiş.

Mimsiz medeniyet, tâife-i nisâyı yuvalardan uçurmuş, hürmetleri de kırmış mebzûl metâ'ı yapmış. Şer'-i İslâm onları

Rahmeten dâvet eder eski yuvalarına. Hürmetleri orada, rahatları evlerde, hayat ailede. Temizlik, zînetleri.

Haşmetleri, hüsn-ü hulk; lütf-u cemâli, ismet; hüsn-ü kemâli, şefkat; eğlencesi, evlâdı. Bunca esbâb-ı ifsad, demir sebat kararı

Lâzımdır tâ dayansın. Bir meclis-i ihvânda güzel karı girdikçe riyâ ile rekabet, hased ile hodgâmlık debretir damarları!

Yatmış olan hevesât, birdenbire uyanır. Tâife-i nisâda serbestî inkişafı, sebeb olmuş beşerde ahlâk-ı seyyienin birdenbire inkişafı.

Şu medenî beşerin hırçınlaşmış rûhunda, şu sûretler denilen küçük cenazelerin, mütebessim meyyitlerin rolleri pek azîmdir, hem müdhiştir te'siri (∗)<ft3>[^17]</ft3>

[^17]: (∗) Nasıl meyyite bir karıya nefsânî nazarla bakmak, nefsin dehşetle alçaklığını gösterir; öyle de, rahmete muhtaç bir bîçâre meyyitenin güzel tasvirine müştehiyâne bir nazarla bakmak, rûhun hissiyat-ı ulviyesini söndürür.

Memnû' heykel, sûretler; ya zulm-ü mütehaccir, ya mütecessid riyâ, ya müncemid hevestir. Ya tılsımdır, celbeder o habîs ervâhları. ∗∗∗

74. Tasarruf-u Kudret’in Vüs'ati, Vesâit ve Muînleri Reddeder

Tasarruf-u Kudret’in Vüs'ati, Vesâit ve Muînleri Reddeder

O Kadîr-i Zülcelâl; tasarruf-u kudreti, tevessü'-ü te'siri noktasında oluyor şemsimiz zerre-misâl.

Nev'-i vâhidde olan tasarruf-u azîmi, mesâfesi vâsi'dir. İki zerre beyninde câzibeyi ele al;

Git de tâ şemsü'ş-şümûs ve kehkeşân beynindeki câzibenin yanında koy. Yükü bir kar dânesi bir melek, şemsi ele almış bir Şems-misâl

Melek’in yanına getir. İğne kadar bir balığı, balina balığı da yanyana bırak. O Kadîr-i Ezelî-i Zülcelâl

Tecellî-i vâsi'i asğardan tâ ekbere itkan-ı mükemmeli birden tasavvura al; câzibe ve nevâmis, vesâil-i pür-seyyâl

Gibi örfî emirler; tecellî-i kudrete, tasarruf-u hikmete birer isim olması... Odur yalnız meâl.

Başka meâli olmaz, beraber de bir düşün; bileceksin bizzarûre ki: Esbâb-ı hakîki, vesâit-i zîmisâl,

Muînler, hem şerîkler birer emr-i bâtıldır, birer hayâl-i muhâl, o kudret nazarında. Hayat vücûda kemâl,

Makamı büyük, mühimdir; buna binâen derim: Küremiz, âlemimiz neden mutî', musahhar olmasın hayvan-misâl.

O Sultan-ı Ezel’in bu tarz hayvan tuyûru kesretle münteşirdir şu meydân-ı fezâda, muhteşem ve pür-cemâl.

Bostan-ı hilkatinde salmış da döndürüyor, onlardaki nağamât, bunlardaki harekât; tesbihâttır o akvâl,

İbâdettir o ahvâl, Kadîm-i Lemyezel’e, Hakîm-i Lâyezâl’e. Küremiz hayvana pek benziyor, âsâr-ı hayat gösteriyor. Eğer yumurta kadar küçülse bilfarzı'l-muhâl

Minimini bir hayvan olması pek muhtemel: Yuvarlak bir huveyne, küre kadar büyüse, o da böyle olması pek karîb bir ihtimal.

Âlemimiz insan kadar küçülse, yıldızları, zerreler sûretine dönerse, bir zîşuûr hayvana dönmesi câiz olur, akıl da bulur mecâl.

Demek âlem, erkânlarıyla birer âbid-i müsebbih, birer mutî' musahhar Hàlık-ı Lemyezel’e, Kadîr-i Lâyezâl’e.

Kemmen büyük olması, keyfen büyük olması her vakit lâzım gelmez; zîra daha cezâletlidir saat-ı hardal-misâl,

Bir saatten ki timsâli Ayasofya kadardır. Bir sineğin hilkati hayret-fezâdır fîlden, o mahlûk-u bîfasal.

Ger kalem-i kudretle, bir cüz'-ü ferd üstüne esîr’in cevâhir-i ferdiyle yazılsa bir Kur'ân ki, sığar-ı sahife nisbeti bir kibr-i san'at-meâl.

Sahife-i semâda yıldızlarla yazılan bir Kur'ân-ı Kerîm’e; cezâletle müsâvî.

Nakkàş-ı Ezelî’nin san'atı her tarafta pür-cemâl ve pür-kemâl.

Her tarafta böyledir; derece-i kemâlde kalemdeki ittihâd, tevhidi ilân eder. Bu kelâm-ı pür-meâl; iyi bir dikkate al! ∗∗∗

75. Melâike Bir Ümmettir; Şerîat-ı Fıtriye İle Memurdur

Melâike Bir Ümmettir; Şerîat-ı Fıtriye İle Memurdur

Şerîat-ı İlâhî ikidir. Hem iki sıfattan gelmiş iki insan muhâtab, hem de mükellef olmuş. Sıfat-ı irâdeden gelen şer'-i tekvînî,

İnsan-ı ekber olan âlemin ahvâlini, hem de harekâtını –ki ihtiyarî değil– tanzim eden Şer'dir. O Meşîet-i Rabbânî

Yanlış bir ıstılahla tabiat da denilir. Sıfat-ı kelâmından gelen şerîat ise, âlem-i asğar olan insanın ef'âlini

Ki ihtiyarî olmuş, tanzim eden Şer'dir. İki Şer' bir yerde bazen eder ictimâ', melâike-i İlâhî, bir ümmet-i azîme, hem bir Cünd-ü Sübhânî.

Birinci Şer'a olmuş hamele-i mümtesil, amele-i mümessil. Hem onlardan bir kısmı ibâd-ı müsebbihtir. Bir kısmı da müstağrak, arşın mukarrebîni. ∗∗∗

76. Madde Rikkat Peydâ Ettikçe, Hayat Şiddet Peydâ Eder

Madde Rikkat Peydâ Ettikçe, Hayat Şiddet Peydâ Eder

Hayat asıl, esâstır; madde ona tâbidir, hem de onunla kàimdir. Bir hurdebînî huveyn havâs-ı hamsesiyle, insanın havâsını

Muvâzene edersen, görürsün; insan ondan ne derece büyükse havâsı o derece onunkinden aşağı. O huveyne işitir kardeşinin sesini.

Hem de görür rızkını. Ger insan kadar büyüse; havâsı, hayret-fezâ; hayatı şu'le-feşân; rü'yeti de berk-âsâ bir nur-u âsumânî.

İnsan, bir kitle-i mevâttan bir zîhayat değildir. Belki de milyarlarla zîhayat hüceyrâtından mürekkeb ve zîhayat bir hücre-i insanî.

اِنَّ الْاِنْسَانَ كَصُورَةِ ﴿ يٰسٓ ﴾ كُتِبَتْ فِيهَا سُورَةُ ﴿ يٰسٓ ﴾

﴿ فَتَباَرَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِق۪ينَ ﴾ ∗∗∗