Birinci Zeyl
[Makam itibariyle Yirmibeşinci Söz’e ilhâk edilen zeyillerden, Yedinci Şuâ’nın Birinci Makam’ının Onyedinci Mertebesi’dir.]
Bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı îmân olduğunu bilen bu yorulmaz ve tok olmaz dünya seyyahı ve kâinâttan Rabbini soran yolcu, kendi kalbine dedi ki: Aradığımız Zât’ın sözü ve kelâmı denilen, bu dünyada en meşhûr ve en parlak ve en hâkim ve ona teslîm olmayan herkese, her asırda meydân okuyan Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân nâmındaki kitaba müracaat edip, o ne diyor, bilelim. Fakat, en evvel bu kitab, bizim Hàlık’ımızın kitabı olduğunu isbât etmek lâzımdır diye taharrîye başladı. Bu seyyah bu zamanda bulunduğu münâsebetiyle en evvel manevî i'câz-ı Kur'ânî’nin lem'aları olan Risale-i Nur’a baktı ve onun yüzotuz risaleleri, âyât-ı Furkàniye’nin nükteleri ve ışıkları ve esâslı tefsirleri olduğunu gördü. Ve Risale-i Nur, bu kadar muannid ve mülhid bir asırda her tarafa hakàik-ı Kur'âniye’yi mücâhidâne neşrettiği hâlde, karşısına kimse çıkamadığından isbât eder ki, onun üstadı ve menba'ı ve merci'i ve güneşi olan Kur'ân, semâvîdir, beşer kelâmı değildir. Hattâ Risale-i Nur’un yüzer hüccetlerinden bir tek hüccet-i Kur'âniye'si olan Yirmibeşinci Söz ile Ondokuzuncu Mektûb’un âhiri, Kur'ân’ın kırk vecihle mu'cize olduğunu öyle isbât etmiş ki; kim görmüşse değil tenkid ve i'tirâz etmek, belki isbâtlarına hayran olmuş, takdir ederek çok senâ etmiş, her ne ise... Kur'ân’ın vech-i i'câzını ve hak Kelâmullâh olduğunu isbât etmek cihetini Risale-i Nur’a havâle ederek yalnız kısa bir işâretle büyüklüğünü gösteren birkaç noktaya dikkat etti.
Birinci Nokta
Birinci Nokta: Nasıl ki Kur'ân, bütün mu'cizâtıyla ve hakkâniyetine delil olan bütün hakàikıyla Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir mu'cizesidir, öyle de: Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm da, bütün mu'cizâtıyla ve delâil-i nübüvvetiyle ve kemâlât-ı ilmiyesiyle Kur'ân’ın bir mu'cizesidir ve Kur'ân, Kelâmullâh olduğuna bir hüccet-i kàtıasıdır.
İkinci Nokta
İkinci Nokta: Kur'ân, bu dünyada öyle nurânî ve saâdetli ve hakikatli bir sûrette bir tebdil-i hayat-ı ictimâiye ile beraber, insanların hem nefislerinde, hem kalblerinde, hem rûhlarında, hem akıllarında, hem hayat-ı şahsiyelerinde, hem hayat-ı ictimâiyelerinde, hem hayat-ı siyâsiyelerinde öyle bir inkılâb yapmış ve idâme etmiş ve idare etmiş ki, ondört asır müddetinde her dakikada altıbin altıyüz altmışaltı âyetleri, kemâl-i ihtiramla hiç olmazsa yüz milyondan ziyâde insanların dilleriyle okunuyor ve insanları terbiye ve nefislerini tezkiye ve kalblerini tasfiye ediyor; rûhlara inkişaf ve terakkî ve akıllara istikamet ve nur ve hayata hayat ve saâdet veriyor. Elbette böyle bir kitabın misli yoktur, hàrikadır, fevkalâdedir, mu'cizedir.
Üçüncü Nokta
Üçüncü Nokta: Kur'ân, o asırdan tâ şimdiye kadar öyle bir belâğat göstermiş ki, Kâbe’nin duvarında altınla yazılan en meşhûr edîblerin “Muallakàt-ı Seb'a” nâmıyla şöhret-şiâr kasidelerini o dereceye indirdi ki; Lebid’in kızı, babasının kasidesini Kâbe’den indirirken demiş: “Âyâta karşı bunun kıymeti kalmadı!”
Hem bedevî bir edîb, ﴾ فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ ﴿ âyeti okunurken işittiği vakit secdeye kapanmış. Ona dediler: “Sen Müslüman mı oldun?” Dedi: “Yok, ben bu âyetin belâğatına secde ettim.”
Hem ilm-i belâğatın dâhîlerinden Abdülkahir-i Cürcânî ve Sekkâkî ve Zemahşerî gibi binler dâhî imâmlar ve mütefennin edîbler icmâ ve ittifakla karar vermişler ki: “Kur'ân’ın belâğatı, tâkat-i beşerin fevkındedir, yetişilmez.”
Hem o zamandan beri mütemâdiyen meydân-ı muârazaya dâvet edip, mağrûr ve enâniyetli edîblerin ve belîğlerin damarlarına dokundurup, gururlarını kıracak bir tarzda der: “Ya bir tek sûrenin mislini getiriniz veyâhut dünyada ve âhirette helâket ve zilleti kabûl ediniz.” diye ilân ettiği hâlde o asrın muannid belîğleri bir tek sûrenin mislini getirmekle kısa bir yol olan muârazayı bırakıp, uzun olan ve can ve mallarını tehlikeye atan muhârebe yolunu ihtiyar etmeleri isbât eder ki, o kısa yolda gitmek mümkün değildir.
Hem, Kur'ân’ın dostları, Kur'ân’a benzemek ve taklid etmek şevkiyle ve düşmanları dahi Kur'ân’a mukàbele ve tenkid etmek sevkiyle o vakitten beri yazdıkları ve yazılan ve telâhuk-u efkâr ile terakkî eden milyonlar Arabî kitaplar ortada geziyor. Hiçbirisi ona yetişemediğini, hattâ en âmî adam dahi dinlese, elbette diyecek: “Bu Kur'ân, bunlara benzemez ve onların mertebesinde değil. Ya onların altında veya umumunun fevkınde olacak. Umumunun altında olduğunu dünyada hiçbir ferd, hiçbir kâfir, hattâ hiçbir ahmak diyemez. Demek mertebe-i belâğatı umumun fevkındedir.”
Hattâ bir adam ﴾ سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ﴿ âyetini okudu, dedi: “Bunun hàrika telâkki edilen belâğatını göremiyorum?” Ona denildi: “Sen dahi bu seyyah gibi o zamana git, orada dinle.” O da kendini Kur'ân’dan evvel orada tahayyül ederken gördü ki; mevcûdât-ı âlem, perîşan, karanlıklı, câmid ve şuûrsuz ve vazifesiz olarak hàlî, hadsiz, hududsuz bir fezâda, kararsız fânî bir dünyada bulunuyorlar. Birden Kur'ân’ın lisânından bu âyeti dinlerken gördü: Bu âyet, kâinât üstünde, dünyanın yüzünde öyle bir perde açtı, ışıklandırdı ki; bu ezelî nutuk ve sermedî fermân, asırlar sıralarında dizilen zîşuûrlara ders verip gösteriyor ki, bu kâinât bir câmi-i kebîr hükmünde başta semâvât ve arz olarak umum mahlûkat, hayatdârâne zikir ve tesbihte ve vazifeler başında cûş u hurûşla mes'ûdâne ve memnunâne bir vaziyette bulunuyor, diye müşâhede etti ve bu âyetin derece-i belâğatını zevkederek sâir âyetleri buna kıyâsla Kur'ân’ın zemzeme-i belâğatı, arzın nısfını ve nev'-i beşerin humsunu istilâ ederek haşmet-i saltanatı kemâl-i ihtiramla ondört asır bilâ-fâsıla idâme ettiğinin binler hikmetlerinden bir hikmetini anladı.
Dördüncü Nokta
Dördüncü Nokta: Kur'ân, öyle hakikatli bir halâvet göstermiş ki; en tatlı bir şeyden dahi usandıran çok tekrar, Kur'ân’ı tilâvet edenler için değil usandırmak, belki kalbi çürümemiş ve zevki bozulmamış adamlara tekrar-ı tilâveti halâvetini ziyâdeleştirdiği eski zamandan beri herkesçe müsellem olup darb-ı mesel hükmüne geçmiş. Hem öyle bir tazelik ve gençlik ve şebâbet ve garâbet göstermiş ki, on dört asır yaşadığı ve herkesin eline kolayca girdiği hâlde, şimdi nâzil olmuş gibi tazeliğini muhâfaza ediyor. Her asır, kendine hitâb ediyor gibi bir gençlikte görmüş. Her tâife-i ilmiye O’ndan her vakit istifade etmek için kesretle ve mebzûliyetle yanlarında bulundurdukları ve üslûb-u ifâdesine ittibâ' ve iktidâ ettikleri hâlde, O, üslûbundaki ve tarz-ı beyânındaki garâbetini aynen muhâfaza ediyor.
Beşinci Nokta
Beşinci Nokta: Kur'ân’ın bir cenâhı mâzide, bir cenâhı müstakbelde, kökü ve bir kanadı eski peygamberlerin ittifaklı hakikatleri olduğu ve bu, onları tasdik ve te'yid ettiği ve onlar dahi tevâfukun lisân-ı hâliyle bunu tasdik ettikleri gibi, öyle de: Evliyâ ve asfiyâ gibi ondan hayat alan semereleri, hayatdâr tekemmülleriyle, şecere-i mübârekelerinin hayatdâr, feyizdâr ve hakikat-medâr olduğuna delâlet eden ve ikinci kanadının himâyesi altında yetişen ve yaşayan velâyetin bütün hak tarîkatları ve İslâmiyet’in bütün hakikatli ilimleri, Kur'ân’ın, ayn-ı hak ve mecma'-ı hakàik ve câmiiyette misilsiz bir hàrika olduğuna şehâdet eder.
Altıncı Nokta
Altıncı Nokta: Kur'ân’ın altı ciheti nurânîdir; sıdk ve hakkâniyetini gösterir. Evet, altında, hüccet ve bürhân direkleri; üstünde, sikke-i i'câz lem'aları; önünde ve hedefinde, saâdet-i dâreyn hediyeleri ve arkasında nokta-i istinâdı, vahy-i semâvî hakikatleri; sağında, hadsiz ukùl-ü müstakîmenin deliller ile tasdikleri; solunda, selîm kalblerin ve temiz vicdânların ciddi itmi'nânları ve samîmî incizabları ve teslîmleri, Kur'ân’ın fevkalâde, hàrika, metîn, hücum edilmez bir kal'a-i semâviye-i arziye olduğunu isbât ettikleri gibi; altı makamdan dahi O’nun ayn-ı hak ve sâdık olduğunu ve beşerin kelâmı olmadığını ve yanlışı bulunmadığını imza eden, başta, bu kâinâtta dâima güzelliği izhâr, iyiliği ve doğruluğu himâye ve sahtekârları ve müfterîleri imha ve izâle etmek âdetini bir düstur-u fa'âliyet ittihàz eden bu kâinâtın Mutasarrıf’ı, o Kur'ân’a âlemde en makbûl, en yüksek, en hâkimâne bir makam-ı hürmet ve bir mertebe-i muvaffakıyet vermesiyle O’nu tasdik ve imza ettiği gibi, İslâmiyet’in menba'ı ve Kur'ân’ın tercümânı olan Zât’ın (A.S.M.) herkesten ziyâde O’na i'tikàd ve ihtiramı ve nüzûlü zamanında uyku gibi bir vaziyet-i nâimânede bulunması ve sâir kelâmları O’na yetişememesi ve bir derece benzememesi ve ümmiyetiyle beraber gitmiş ve gelecek hakîki hâdisât-ı kevniyeyi, gaybiyâne, Kur'ân ile tereddüdsüz ve itmi'nân ile beyân etmesi ve çok dikkatli gözlerin nazarı altında hiçbir hile, hiçbir yanlış vaziyeti görülmeyen o tercümân, bütün kuvvetiyle Kur'ân’ın herbir hükmünü öyle îmân ve tasdik edip hiçbir şey O’nu sarsmaması dahi Kur'ân’ın semâvî, hakkâniyetli ve kendi Hàlık-ı Rahîm’inin mübârek kelâmı olduğunu imza ediyor.
Hem, nev'-i insanın humsu, belki kısm-ı a'zamı, göz önündeki o Kur'ân’a müncezibâne ve dindarâne irtibatı ve hakikat-perestâne ve müştâkàne kulak vermesi ve çok emârelerin ve vâkıaların ve keşfiyâtın şehâdetiyle, cin ve melek ve rûhâniler dahi, tilâveti vaktinde pervâne gibi etrafında hak-perestâne toplanmaları, Kur'ân’ın kâinâtça makbûliyetine ve en yüksek bir makamda bulunduğuna bir imzadır.
Hem, nev'-i beşerin umum tabakaları, en gabî ve âmîden tut, tâ en zekî ve âlime kadar herbirisi, Kur'ân’ın dersinden tam hisse almaları ve en derin hakikatleri fehmetmeleri ve yüzer fen ve ulûm-u İslâmiyenin ve bilhassa şerîat-ı kübrânın büyük müçtehidleri ve usûlü'd-din ve ilm-i kelâmın dâhî muhakkìkleri gibi, her tâife kendi ilmine ait bütün hâcâtını ve cevablarını Kur'ân’dan istihrâc etmeleri, Kur'ân’ın menba'-ı hak ve mâden-i hakikat olduğuna bir imzadır.
Hem edebiyâtça en ileri bulunan Arab edîbleri –şimdiye kadar Müslüman olmayanlar– muârazaya pekçok muhtaç oldukları hâlde, Kur'ân’ın i'câzından yedi büyük vechi varken, yalnız bir tek vechi olan belâğatının tek bir sûresinin mislini getirmekten istinkâfları ve şimdiye kadar gelen ve muâraza ile şöhret kazanmak isteyen meşhûr belîğlerin ve dâhî âlimlerin O’nun hiçbir vech-i i'câzına karşı çıkamamaları ve âcizâne sükût etmeleri; Kur'ân, mu'cize ve tâkat-i beşerin fevkınde olduğuna bir imzadır.
Evet, bir kelâm, “Kimden gelmiş ve kime gelmiş ve ne için?” denilmesiyle kıymeti ve ulviyeti ve belâğatı tezâhür etmesi noktasından Kur'ân’ın misli olamaz ve O’na yetişilmez. Çünkü; Kur'ân, bütün âlemlerin Rabbi ve bütün kâinâtın Hàlık’ının hitâbı ve konuşması., ve hiçbir cihette taklidi ve tasannu'u ihsâs edecek hiçbir emâre bulunmayan bir mükâlemesi.. ve bütün insanların belki bütün mahlûkatın nâmına meb'ûs ve nev'-i beşerin en meşhûr ve nâmdâr muhâtabı bulunan ve o muhâtabın kuvvet ve vüs'at-i îmânı, koca İslâmiyet’i tereşşuh edip sâhibini Kàb-ı Kavseyn makamına çıkararak muhâtab-ı Samedâniye’ye mazhariyetle nüzûl eden.. ve saâdet-i dâreyne dair ve hilkat-i kâinâtın neticelerine ve ondaki Rabbânî maksadlara ait mesâili ve o muhâtabın bütün hakàik-ı İslâmiye’yi taşıyan en yüksek ve en geniş olan îmânını beyân ve izâh eden.. ve koca kâinâtı bir harita, bir saat, bir hâne gibi her tarafını gösterip, çevirip, onları yapan san'atkârı tavrıyla ifâde ve ta'lim eden Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın, elbette mislini getirmek mümkün değildir ve derece-i i'câzına yetişilmez.
Hem, Kur'ân’ı tefsir eden ve bir kısmı otuz-kırk, hattâ yetmiş cild olarak birer tefsir yazan yüksek zekâlı müdakkik binler mütefennin ulemânın, senedleri ve delilleriyle beyân ettikleri Kur'ân’daki hadsiz meziyetleri ve nükteleri ve hâsiyetleri ve sırları ve àlî mânâları ve umûr-u gaybiyenin her nev'inden kesretli gaybî ihbarları izhâr ve isbât etmeleri ve bilhassa Risale-i Nur’un yüz otuz kitabı, herbiri, Kur'ân’ın bir meziyetini, bir nüktesini kat'î bürhânlarla isbât etmesi ve bilhassa Mu'cizât-ı Kur'âniye Risalesi, şimendifer ve tayyare gibi medeniyetin hàrikalarından çok şeyleri Kur'ân’dan istihrâc eden Yirminci Söz’ün İkinci Makamı ve Risale-i Nur’a ve elektriğe işâret eden âyetlerin işârâtını bildiren İşârât-ı Kur'âniye nâmındaki Birinci Şuâ ve Hurûf-u Kur'âniye, ne kadar muntazam ve esrârlı ve mânâlı olduğunu gösteren Rumûzât-ı Semâniye nâmındaki sekiz küçük risaleler ve Sûre-i Feth’in âhirki âyeti, beş vecihle ihbar-ı gaybî cihetinde mu'cizeliğini isbât eden küçücük bir risale gibi Risale-i Nur’un herbir cüz'ü, Kur'ân’ın bir hakikatini, bir nurunu izhâr etmesi; Kur'ân’ın misli olmadığına ve mu'cize ve hàrika olduğuna ve bu âlem-i şehâdette âlem-i gaybın lisânı ve bir Allâmü'l-Guyûb’un kelâmı bulunduğuna bir imzadır.
İşte altı noktada ve altı cihette ve altı makamda işâret edilen, Kur'ân’ın mezkûr meziyetleri ve hâsiyetleri içindir ki, haşmetli hâkimiyet-i nurâniyesi ve azametli saltanat-ı kudsiyesi, asırların yüzlerini ışıklandırarak zemin yüzünü dahi bin üçyüz sene tenvir ederek kemâl-i ihtiram ile devam etmesi; hem o hâsiyetleri içindir ki; Kur'ân’ın herbir harfi, hiç olmazsa on sevâbı, on haseneyi ve on meyve-i bâkî vermesi, hattâ bir kısım âyâtın ve sûrelerin herbir harfi, yüz ve bin ve daha ziyâde meyve vermesi ve mübârek vakitlerde herbir harfin nuru ve sevâbı ve kıymeti on’dan yüzlere çıkması gibi kudsî imtiyazları kazanmış diye, dünya seyyahı anladı ve kalbine dedi: “İşte böyle her cihetle mu'cizâtlı bu Kur'ân, sûrelerinin icmâıyla ve âyâtının ittifakıyla ve esrâr ve envârının tevâfukuyla ve semerât ve âsârının tetâbukuyla bir tek Vâcibü'l-Vücûd’un vücûduna ve vahdetine ve sıfâtına ve esmâsına –deliller ile isbât sûretinde– öyle şehâdet etmiş ki; bütün ehl-i îmânın hadsiz şehâdetleri, O’nun şehâdetinden tereşşuh etmişler.”
İşte bu yolcunun Kur'ân’dan aldığı ders-i tevhid ve îmâna kısa bir işâret olarak Birinci Makamın Onyedinci Mertebesi’ nde böyle:
لَااِلٰهَاِلَّااللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ الَّذِي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِي وَحْدَتِهِ: اَلْقُرْآنُ الْمُعْجِزُ الْبَيَانِ، اَلْمَقْبُولُ الْمَرْغُوبُ لِاَجْنَاسِ الْمَلَكِ وَالْاِنْسِ وَالْجَاۤنِّ، اَلْمَقْرُوءُ كُلُّ آيَاتِهِ فِي كُلِّ دَقِيقَةٍ بِكَمَالِ الْاِحْتِرَامِ، بِأَلْسِنَةِ مِئَاۤتِ الْمَلَايِينَ مِنْ نَوْعِ الْاِنْسَانِ، اَلدَّاۤئِمُ سَلْطَنَتُهُ الْقُدْسِيَّةُ عَلٰى اَقْطَارِ الْاَرْضِ وَالْاَكْوَانِ، وَعَلٰى وُجُوهِ الْاَعْصَارِ وَالْاَزْمَانِ، وَالْجَارِي حَاكِمِيَّتُهُ الْمَعْنَوِيَّةُ النُّورَانِيَّةُ عَلٰى نِصْفِ الْاَرْضِ وَخُمْسِ الْبَشَرِ فِي اَرْبَعَةَ عَشَرَ عَصْرًا بِكَمَالِ الْاِحْتِشَامِ... وَكَذَا شَهِدَ وَبَرْهَنَ بِاِجْمَاعِ سُوَرِهِ الْقُدْسِيَّةِ السَّمَاوِيَّةِ، وَبِاِتِّفَاقِ آيَاتِهِ النُّورَانِيَّةِ الْاِلٰهِيَّةِ، وَبِتَوَافُقِ أَسْرَارِهِ وَأَنْوَارِهِ وَبِتَطَابُقِ حَقَائِقِهِ وَثَمَرَاتِهِ وَآثَارِهِ بِالْمُشَاهَدَةِ وَالْعَيَانِ ❀
denilmiştir. ∗∗∗
Emirdağ Çiçeği
ONBİRİNCİ ŞUÂ OLAN MEYVE RİSALESİ’NİN
ONUNCU MES'ELESİ
Emirdağ Çiçeği
Kur'ân’da olan tekrârâta gelen i'tirâzlara karşı gayet kuvvetli bir cevaptır.
Azîz sıddık kardeşlerim!
Gerçi bu mes'ele, perîşan vaziyetimden müşevveş ve letâfetsiz olmuş. Fakat o müşevveş ibare altında çok kıymetli bir nev'-i i'câzı kat'î bildim. Maatteessüf ifâdeye muktedir olamadım. Her ne kadar ibaresi sönük olsa da, Kur'ân’a ait olmak cihetiyle hem ibâdet-i tefekküriye, hem kudsî, yüksek, parlak bir cevherin sadefidir. Yırtık libâsına değil, elindeki elmasa bakılsın. Eğer münâsib ise, “Onuncu Mes'ele” yapınız; değilse, sizin tebrik mektûblarınıza mukâbil bir mektûb kabûl ediniz. Hem bunu gayet hasta ve perîşan ve gıdâsız, bir-iki gün Ramazan’da mecburiyetle gayet mücmel ve kısa ve bir cümlede pek çok hakikatleri ve müteaddid hüccetleri dercederek yazdım. Kusura bakılmasın. (Hâşiye) <ft3>[^9]</ft3>
[^9]:(Hâşiye) Denizli hapsinin meyvesine Onuncu Mes'ele olarak Emirdağı'nın ve bu Ramazan-ı Şerîf'in nurlu bir küçük çiçeğidir. Tekrârât-ı Kur'âniye'nin bir hikmetini beyânla ehl-i dalâletin ufûnetli ve zehirli evhâmlarını izâle eder.
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Ramazan-ı Şerîf’te Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ı okurken Risalei'n-Nur’a işâretleri Birinci Şuâ’da beyân olunan otuzüç âyetten hangisi gelse bakıyorum ki, o âyetin sahifesi ve yaprağı ve kıssası dahi Risalei'n-Nur’a ve şâkirdlerine kıssadan hisse almak noktasında bir derece bakıyor. Hususan Sûre-i Nur’dan âyetü'n-nur, on parmakla Risalei'n-Nur’a baktığı gibi, arkasındaki âyet-i zulümât dahi muârızlarına tam bakıyor ve ziyâde hisse veriyor. Âdeta o makam, cüz'iyetten çıkıp külliyet kesbeder. Ve bu asırda o küllînin tam bir ferdi Risalei'n-Nur ve şâkirdleridir diye hissettim.
Evet, Kur'ân’ın hitâbı, evvelâ Mütekellim-i Ezelî’nin Rubûbiyet-i âmmesinin geniş makamından.. hem nev'-i beşer, belki kâinât nâmına muhâtab olan Zât’ın geniş makamından.. hem umum nev'-i beşer ve Benî Âdemin bütün asırlarda irşadlarının gayet vüs'atli makamından.. hem dünya ve âhiretin, arz ve semâvâtın ve ezel ve ebedin ve Hàlık-ı Kâinâtın Rubûbiyet’ine ve bütün mahlûkatın tedbirine dair kavânîn-i İlâhiye’nin gayet yüksek ve ihâtalı beyânâtının geniş makamından aldığı vüs'at ve ulviyet ve ihâta cihetiyle o hitâb, öyle bir yüksek i'câz ve şümûl gösterir ki; ders-i Kur'ân’ın muhâtablarından en kesretli tâife olan tabaka-i avâmın basit fehimlerini okşayan zâhirî ve basit mertebesi dahi, en ulvî tabakayı da tam hissedar eder. Güyâ kıssadan yalnız bir hisse ve bir hikâye-i tarihiyeden bir ibret değil, belki bir küllî düsturun efrâdı olarak her asra ve her tabakaya hitâb ederek taze nâzil oluyor. Ve bilhassa çok tekrar ile ...اَلظَّالِم۪ينَ... اَلظَّالِم۪ينَ deyip tehdidleri ve zulümlerinin cezası olan musîbet-i semâviye ve arziyeyi şiddetle beyânı, bu asrın emsâlsiz zulümlerine, Kavm-i Âd ve Semûd ve Fir'avun’un başlarına gelen azâblar ile baktırıyor. Ve mazlum ehl-i îmâna, İbrahim (A.S.) ve Mûsa (A.S.) gibi enbiyânın necâtlarıyla tesellî veriyor.
Evet, nazar-ı gaflet ve dalâlette, vahşetli ve dehşetli bir ademistan.. ve elîm ve mahvolmuş bir mezaristan olan bütün geçmiş zaman ve ölmüş karnlar ve asırlar; canlı birer sahife-i ibret ve baştan başa rûhlu, hayatdâr bir acîb âlem ve mevcûd ve bizimle münâsebetdâr bir memleket-i Rabbâniye sûretinde sinema perdeleri gibi; kâh bizi o zamanlara, kâh o zamanları yanımıza getirerek her asra ve her tabakaya gösterip yüksek bir i'câz ile dersini veren Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân, aynı i'câz ile nazar-ı dalâlette câmid, perîşan, ölü, hadsiz bir vahşetgâh olan ve firâk ve zevâlde yuvarlanan bu kâinâtı; bir kitab-ı Samedânî, bir şehr-i Rahmânî, bir meşher-i sun'-i Rabbânî olarak o câmidâtı canlandırarak birer vazifedâr sûretinde birbiriyle konuşturup ve birbirinin imdâdına koşturup nev'-i beşere ve cin ve meleğe hakîki ve nurlu ve zevkli hikmet dersleri veren bu Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân, elbette her harfinde on ve yüz ve bazen bin ve binler sevâb bulunması.. ve bütün cin ve ins toplansa O’nun mislini getirememesi.. ve bütün Benî Âdem’le ve kâinâtla tam yerinde konuşması.. ve her zaman milyonlar hâfızların kalblerinde zevk ile yazılması.. ve çok tekrarla ve kesretli tekrârâtıyla usandırmaması.. ve çok iltibas yerleri ve cümleleri ile beraber çocukların nâzik ve basit kafalarında mükemmel yerleşmesi.. ve hastaların ve az sözden müteessir olan ve sekerâtta olanların kulağında, mâ-i zemzem misillû hoş gelmesi gibi kudsî imtiyazları kazanır. Ve iki cihanın saâdetlerini kendi şâkirdlerine kazandırır.
Ve tercümânın ümmiyet mertebesini tam riâyet etmek sırrıyla; hiçbir tekellüf, hiçbir tasannu', hiçbir gösterişe meydân vermeden selâset-i fıtriyesini ve doğrudan doğruya semâdan gelmesini ve en kesretli olan tabaka-i avâmın basit fehimlerini tenezzülât-ı kelâmiye ile okşamak hikmetiyle, en ziyâde semâ ve arz gibi en zâhir ve bedîhî sahifeleri açıp o âdiyât altındaki hàrikulâde mu'cizât-ı kudretini ve mânidâr sutûr-u hikmetini ders vermekle lütf-u irşadda güzel bir i'câz gösterir.
Tekrarı iktiza eden duâ ve dâvet ve zikir ve tevhid kitabı dahi olduğunu bildirmek sırrıyla; güzel, tatlı tekrârâtıyla bir tek cümlede ve bir tek kıssada ayrı ayrı çok mânâları, ayrı ayrı muhâtab tabakalarına tefhim etmekte ve cüz'î ve âdi bir hâdisede en cüz'î ve ehemmiyetsiz şeyler dahi nazar-ı merhametinde ve dâire-i tedbir ve irâdesinde bulunmasını bildirmek sırrıyla, te'sis-i İslâmiyet’te ve tedvîn-i Şerîat’ta sahâbelerin cüz'î hâdiselerini dahi nazar-ı ehemmiyete almasında; hem küllî düsturların bulunması, hem umumî olan İslâmiyet’in ve Şerîat’ın te'sisinde o cüz'î hâdiseler, çekirdekler hükmünde çok ehemmiyetli meyveleri verdikleri cihetinde de bir nev'-i i'câz gösterir.
Evet, ihtiyacın tekerrürüyle tekrarın lüzumu haysiyetiyle; yirmi sene zarfında pekçok mükerrer suâllere cevab olarak ayrı ayrı çok tabakalara ders veren ve koca kâinâtı parça parça edip kıyâmette şeklini değiştirerek, dünyayı kaldırıp onun yerine azametli âhireti kuracak ve zerrâttan yıldızlara kadar bütün cüz'iyât ve külliyatı, tek bir zâtın elinde ve tasarrufunda bulunduğunu isbât edecek ve kâinâtı ve arz ve semâvâtı ve anâsırı kızdıran, hiddete getiren nev'-i beşerin zulümlerine, kâinâtın netice-i hilkati hesabına gadab-ı İlâhî ve hiddet-i Rabbâniye’yi gösterecek hadsiz hàrika ve nihâyetsiz dehşetli ve geniş bir inkılâbın te'sisinde, binler netice kuvvetinde bazı cümleleri ve hadsiz delillerin neticesi olan bir kısım âyetleri tekrar etmek, değil bir kusur, belki gayet kuvvetli bir i'câz ve gayet yüksek bir belâğat ve muktezâ-yı hâle gayet mutâbık bir cezâlettir, bir fesâhattir.
Meselâ: Bir tek âyet iken yüzondört defa tekrar edilen بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ cümlesi, Risalei'n-Nur’un Ondördüncü Lem'ası’nda beyân edildiği gibi; arşı ferş ile bağlayan ve kâinâtı ışıklandıran ve her dakika herkes ona muhtaç olan öyle bir hakikattir ki, milyonlar defa tekrar edilse yine ihtiyaç var. Değil yalnız ekmek gibi her gün, belki hava ve ziyâ gibi her dakika ona ihtiyaç ve iştiyak vardır.
Hem meselâ: Sûre-i ﴾ طٰسٓمٓ ﴿ de sekiz defa tekrar edilen şu ﴾ اِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ ﴿ âyeti, o sûrede hikâye edilen peygamberlerin necâtlarını ve kavimlerinin azâblarını, kâinâtın netice-i hilkati hesabına ve Rubûbiyet-i âmmenin nâmına o binler hakikat kuvvetinde olan âyeti tekrar ederek izzet-i Rabbâniye, o zâlim kavimlerin azâbını ve Rahîmiyet-i İlâhiye dahi enbiyânın necâtlarını iktiza ettiğini ders vermek için binler defa tekrar olsa yine ihtiyaç ve iştiyak var ve i'câzlı, îcâzlı bir ulvî belâğattır.
Hem meselâ: Sûre-i Rahmân’da tekrar edilen ﴾ فَبِاَىِّ آلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ﴿ âyeti ile Sûre-i Mürselât’ta ﴾ وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّب۪ينَ ﴿ âyeti, cin ve nev'-i beşerin, kâinâtı kızdıran ve arz ve semâvâtı hiddete getiren ve hilkat-ı âlemin neticelerini bozan ve haşmet-i saltanat-ı İlâhiye’ye karşı inkâr ve istihfafla mukàbele eden küfür ve küfranlarını ve zulümlerini ve bütün mahlûkatın hukuklarına tecâvüzlerini asırlara ve arz ve semâvâta tehdidkârâne haykıran bu iki âyet, böyle binler hakikatlerle alâkadar ve binler mes'ele kuvvetinde olan bir ders-i umumîde binler defa tekrar edilse yine lüzum var ve celâlli bir i'câz ve cemâlli bir îcâz-ı belâğattır.
Hem meselâ: Kur'ân’ın hakîki ve tam bir nev'i münâcâtı ve Kur'ân’dan çıkan bir çeşit hülâsası olan Cevşenü'l-Kebîr nâmındaki münâcât-ı Peygamberî’de yüz defa,
سُبْحَانَكَ يَا لَااِلٰهَاِلَّااَنْتَ الْاَمَانُ الْاَمَانُ خَلِّصْنَا، وَاَجِرْنَا، وَنَجِّنَا مِنَ النَّارِ
cümlesi, tekrarında tevhid gibi kâinâtça en büyük hakikat ve mahlûkatın Rubûbiyet’e karşı tesbih ve tahmîd ve takdis gibi üç muazzam vazifesinden en ehemmiyetli vazifesi ve şekàvet-i ebediyeden kurtulmak gibi nev'-i insanın en dehşetli mes'elesi ve ubûdiyet ve acz-i beşerin en lüzumlu neticesi bulunması cihetiyle binler defa tekrar edilse yine azdır.
İşte tekrârât-ı Kur'âniye, bu gibi metîn esâslara bakıyor. Hattâ bazen bir sahifede iktiza-yı makam ve ihtiyac-ı ifhâm ve belâğat-ı beyân cihetiyle yirmi defa sarîhan ve zımnen tevhid hakikatini ifâde eder. Değil usanç, belki kuvvet ve şevk ve halâvet verir. Risalei'n-Nur’da, tekrârât-ı Kur'âniye ne kadar yerinde ve münâsib ve belâğatça makbûl olduğu, hüccetleriyle beyân edilmiş.
Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın Mekkiye sûreleriyle, Medine sûreleri belâğat noktasında ve i'câz cihetinde ve tafsîl ve icmâl vechinde birbirinden ayrı olmasının sırr-ı hikmeti şudur ki; Mekke’de, birinci safta muhâtab ve muârızları, Kureyş müşrikleri ve ümmîleri olduğundan belâğatça kuvvetli bir üslûb-u àlî ve îcâzlı, mukni', kanâat verici bir icmâl ve tesbit için “tekrar” lâzım geldiğinden ekseriyetçe Mekkiye sûreleri erkân-ı îmâniyeyi ve tevhidin mertebelerini gayet kuvvetli ve yüksek ve i'câzlı bir îcâz ile ifâde ve tekrar ederek mebde' ve meâdi, Allah’ı ve âhireti; değil yalnız bir sahifede, bir âyette, bir cümlede, bir kelimede.. belki bazen bir harfte ve takdim, te'hir, ta'rif, tenkîr ve hazf, zikir gibi hey'etlerde öyle kuvvetli isbât eder ki, ilm-i belâğatın dâhî imâmları hayretle karşılamışlar. Risalei'n-Nur ve bilhassa Kur'ân’ın kırk vech-i i'câzını icmâlen isbât eden Yirmibeşinci Söz –zeyilleriyle beraber– ve nazmındaki vech-i i'câzı hàrika bir tarzda beyân ve isbât eden Arabî Risalei'n-Nur’dan İşârâtü'l-İ'câz tefsiri bilfiil göstermişler ki, Mekkî sûre ve âyetlerde en àlî bir üslûb-u belâğat ve en yüksek bir i'câz-ı îcâzî vardır.
Amma, Medine sûre ve âyetlerde, birinci safta muhâtab ve muârızlar; Allah’ı tasdik eden Yahudî ve Nasâra gibi ehl-i kitab olduğundan, muktezâ-yı belâğat ve irşad ve mutâbık-ı makam ve hâlin lüzumundan sâde ve vâzıh ve tafsîlli bir üslûb ile ehl-i kitaba karşı dinin yüksek usûlünü ve îmânın rükünlerini değil, belki medâr-ı ihtilâf olan şerîatın ve ahkâmın ve teferruâtın ve küllî kanunların menşe'leri ve sebebleri olan cüz'iyâtın beyânı lâzım geldiğinden, o Medine sûre ve âyetlerde, ekseriyetçe tafsîl ve izâh ve sâde üslûbla beyânât içinde, Kur'ân’a mahsûs emsâlsiz bir tarz-ı beyânla birden o cüz'î teferruât hâdisesi içinde yüksek, kuvvetli bir fezleke, bir hâtime, bir hüccet ve o cüz'î hâdise-i şer'iyeyi küllîleştiren ve imtisalini îmân-ı billâh ile te'min eden bir cümle-i tevhidiye ve esmâiye ve uhreviyeyi zikreder, o makamı nurlandırır, ulvîleştirir, küllileştirir.
Risale-i Nur, âyetlerin âhirlerinde ekseriyetle gelen
﴿ إِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَد۪يرٌ ﴾ ﴿ اِنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَل۪يمٌ ﴾ ﴿ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ ﴾ ﴿ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ ﴾
gibi tevhidi ve âhireti ifâde eden fezlekeler ve hâtimelerde ne kadar yüksek bir belâğat ve meziyetler ve cezâletler ve nükteler bulunduğunu, Yirmibeşinci Söz’ün İkinci Şu'lesinin İkinci Nuru'nda o fezleke ve hâtimelerin pekçok nüktelerinden ve meziyetlerinden on tanesini beyân ederek, o hülâsalarda bir mu'cize-i kübrâ bulunduğunu muannidlere de isbât etmiş.
Evet, Kur'ân, o teferruât-ı şer'iye ve kavânîn-i ictimâiyenin beyânı içinde birden muhâtabın nazarını en yüksek ve küllî noktalara kaldırıp, sâde üslûbu bir ulvî üslûba ve şerîat dersinden tevhid dersine çevirerek Kur'ân’ı, hem bir kitab-ı şerîat ve ahkâm ve hikmet, hem bir kitab-ı akîde ve îmân ve zikir ve fikir ve duâ ve dâvet olduğunu gösterip, her makamda çok makàsıd-ı irşadiye-i Kur'âniye’yi ders vermesiyle Mekkiye âyetlerin tarz-ı belâğatlarından ayrı ve parlak mu'cizâne bir cezâlet izhâr eder. Bazen iki kelimede, meselâ; ﴾ رَبُّ الْعَالَم۪ينَ ﴿ ve ﴾ رَبُّكَ ﴿ de, ﴾ رَبُّكَ ﴿ tâbiriyle Ehadiyet’i ve ﴾ رَبُّ الْعَالَم۪ينَ ﴿ ile Vâhidiyet’i bildirir; Ehadiyet içinde
Vâhidiyet’i ifâde eder. Hattâ bir cümlede, bir zerreyi bir göz bebeğinde gördüğü ve yerleştirdiği gibi, Güneş’i dahi aynı âyetle, aynı çekiçle göğün göz bebeğinde yerleştirir ve göğe bir göz yapar.
Meselâ: ﴾ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ﴿ âyetinden sonra,
﴾ يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّـهَارِ وَيُولِجُ النَّـهَارَ فِي الَّيْلِ ﴿ âyetinin akabinde,
﴾ وَهُوَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ ﴿ der. “Zemin ve göklerin haşmet-i hilkatinde kalbin dahi hâtırâtını bilir, idare eder” der, tarzında bir beyânât cihetiyle o sâde ve ümmiyet mertebesini ve avâmın fehmini nazara alan basit ve cüz'î muhâvere, o tarz ile ulvî ve câzibedâr ve umumî ve irşadkâr bir mükâlemeye döner.
Bir Suâl: “Bazen ehemmiyetli bir hakikat, sathî nazarlara görünmediğinden ve bazı makamlarda cüz'î ve âdi bir hâdiseden yüksek bir fezleke-i tevhidi veya küllî bir düsturu beyân etmekte münâsebet bilinmediğinden bir kusur tevehhüm edilir. Meselâ: Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm, kardeşini bir hile ile alması içinde ﴾ وَفَوْقَ كُلِّ ذ۪ي عِلْمٍ عَل۪يمٌ ﴿ diye gayet yüksek bir düsturun zikri belâğatça münâsebeti görünmüyor. Bunun sırrı ve hikmeti nedir?”
Elcevab: Herbiri birer küçük Kur'ân olan ekser uzun sûrelerde ve mutavassıtlarda ve çok sahife ve makamlarda yalnız iki-üç maksad değil, belki Kur'ân, mâhiyeti hem bir kitab-ı zikir ve îmân ve fikir, hem bir kitab-ı şerîat ve hikmet ve irşad gibi, çok kitapları ve ayrı ayrı dersleri tazammun ederek Rubûbiyet-i İlâhiye’nin herşeye ihâtasını ve haşmetli tecelliyâtını ifâde etmek cihetiyle kâinât kitab-ı kebîrinin bir nev'i kırâati olan Kur'ân, elbette her makamda, hattâ bazen bir sahifede çok maksadları takiben mârifetullâhtan ve tevhidin mertebelerinden ve îmân hakikatlerinden ders verdiği haysiyetiyle, öbür makamda meselâ; zâhirce zaîf bir münâsebetle başka bir ders açar ve o zaîf münâsebete çok kuvvetli münâsebetler iltihak ederler. O makama gayet mutâbık olur, mertebe-i belâğatı yükselir.
İkinci Bir Suâl: “Kur'ân’da sarîhan ve zımnen ve işâreten, âhiret ve tevhidi ve beşerin mükâfât ve mücâzâtını binler defa isbât edip nazara vermenin ve her sûrede, her sahifede, her makamda ders vermenin hikmeti nedir?”
Elcevab: Dâire-i imkânda ve kâinâtın sergüzeştine ait inkılâblarda ve emânet-i kübrâyı ve hilâfet-i arziyeyi omuzuna alan nev'-i beşerin şekàvet ve saâdet-i ebediyeye medâr olan vazifesine dair en ehemmiyetli, en büyük, en dehşetli mes'elelerinden, en azametlilerini ders vermek ve hadsiz şübheleri izâle etmek ve gayet şiddetli inkârları ve inâdları kırmak cihetinde elbette o dehşetli inkılâbları tasdik ettirmek ve o inkılâblar azametinde büyük ve beşere en elzem ve en zarûrî mes'eleleri teslîm ettirmek için Kur'ân, binler defa değil, belki milyonlar defa onlara baktırsa yine isrâf değil ki, milyonlar kere tekrar ile o bahisler Kur'ân’da okunur, usanç vermez, ihtiyaç kesilmez. Meselâ:
﴿ اِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ ﴾
﴾ خَالِدِينَ فِيهَا اَبَدًا ﴿ âyeti, gösterdiği müjde-i saâdet-i ebediye hakikati; “Bîçâre beşere her dakika kendini gösteren hakikat-i mevtin; hem insanı, hem dünyasını, hem bütün ahbabını i'dâm-ı ebedîsinden kurtarıp ebedî bir saltanatı kazandırır.” dediğinden milyarlar defa tekrar edilse ve kâinât kadar ehemmiyet verilse, yine isrâf olmaz, kıymetten düşmez. İşte bu çeşit hadsiz kıymetdâr mes'eleleri ders veren ve kâinâtı bir hâne gibi değiştiren ve şeklini bozan dehşetli inkılâbları te'sis etmekte iknâa ve inandırmaya ve isbâta çalışan Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân, elbette sarîhan ve zımnen ve işâreten binler defa o mes'elelere nazar-ı dikkati celbetmek; değil isrâf.. belki ekmek, ilâç, hava ve ziyâ gibi birer hâcet-i zarûriye hükmünde ihsânını tazelendirir. Hem meselâ:
﴾ اَلظَّالِمِينَ ﴾ ﴿ لَهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌ ﴿ ve ﴾ اِنَّ الْكَافِرِينَ ﴾ ﴿ فِي نَارِ جَهَنَّمَ ﴿ gibi tehdid âyetlerini Kur'ân gayet şiddet ve hiddetle ve gayet kuvvet ve tekrarla zikretmesinin hikmeti ise; Risalei'n-Nur’da kat'î isbât edildiği gibi; beşerin küfrü, kâinâtın ve ekser mahlûkatın hukukuna öyle bir tecâvüzdür ki, semâvâtı ve arzı kızdırıyor ve anâsırı hiddete getirip tûfânlarla o zâlimleri tokatlıyor ve
﴿ اِذَٓا اُلْقُوا ف۪يهَا سَمِعُوا لَهَا شَه۪يقًا وَهِىَ تَفُورُ ❀ تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ ﴾
âyetinin sarâhatiyle o zâlim münkirlere Cehennem öyle öfkeleniyor ki, hiddetinden parçalanmak derecesine geliyor, işte böyle bir cinayet-i âmmeye ve hadsiz bir tecâvüze karşı beşerin küçüklük ve ehemmiyetsizliği noktasına değil, belki zâlimâne cinayetinin azametine ve kâfirâne tecâvüzünün dehşetine karşı, Sultan-ı Kâinât kendi raiyetinin hukukunun ehemmiyetini ve o münkirlerin küfür ve zulmündeki nihâyetsiz çirkinliğini göstermek hikmetiyle fermânında gayet hiddet ve şiddetle o cinayeti ve cezasını, değil bin defa, belki milyonlar ve milyarlar ile tekrar etse, yine isrâf ve kusur değil ki, bin seneden beri yüzer milyon insanlar her gün usanmadan kemâl-i iştiyakla ve ihtiyaçla okurlar.
Evet her gün, her zaman, herkes için bir âlem gider, taze bir âlemin kapısı kendine açılmasından o geçici herbir âlemini nurlandırmak için ihtiyaç ve iştiyakla لَااِلٰهَاِلَّااللّٰهُ cümlesini binler defa tekrar ile o değişen perdelere ve âlemlere herbirisine bir لَااِلٰهَاِلَّااللّٰهُ ’ı bir lamba yaptığı gibi.. öyle de; o kesretli, geçici perdeleri ve tazelenen seyyâr kâinâtları karanlıklandırmamak ve âyine-i hayatında in'ikâs eden sûretlerini çirkinleştirmemek ve lehinde şâhid olabilen o misâfir vaziyetleri aleyhine çevirmemek için, o cinayetlerin cezalarını ve pâdişah-ı Ezelî’nin şiddetli ve inâdları kıran tehdidlerini, her vakit Kur'ân’ı okumakla tahattur edip nefsin tuğyanından kurtulmağa çalışmak hikmetiyle Kur'ân gayet mânidâr tekrar eder. Ve bu derece kuvvet ve şiddet ve tekrar ile tehdidât-ı Kur'âniye’yi hakikatsiz tevehhüm etmekten, şeytan bile kaçar. Ve onları dinlemeyen münkirlere Cehennem azâbı ayn-ı adâlettir, diye gösterir.
Hem meselâ: Asâ-yı Mûsa gibi çok hikmetler ve fâideleri bulunan Kıssa-i Mûsa’nın (A.S.) ve sâir enbiyânın kıssalarını çok tekrarında, Risalet-i Ahmediye’nin hakkâniyetine bütün enbiyânın nübüvvetlerini hüccet gösterip onların umumunu inkâr edemeyen, bu Zât’ın risaletini hakikat noktasında inkâr edemez hikmetiyle ve herkes her vakit bütün Kur'ân’ı okumaya muktedir ve muvaffak olamadığından, herbir uzun ve mutavassıt sûreyi birer küçük Kur'ân hükmüne getirmek için ehemmiyetli erkân-ı îmâniye gibi o kıssaları tekrar etmesi, değil isrâf, belki muktezâ-yı belâğattır ve hâdise-i Muhammediye, bütün Benî Âdemin en büyük hâdisesi ve kâinâtın en azametli mes'elesi olduğunu ders vermektir.
Evet, Kur'ân'da Zât-ı Ahmediye'ye en büyük makam vermek ve dört erkân-ı îmâniyeyi içine almakla لَااِلٰهَاِلَّااللّٰهُ rüknüne denk tutulan مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ ve Risalet-i Muhammediye, kâinâtın en büyük hakikati ve Zât-ı Ahmediye bütün mahlûkatın en eşrefi ve Hakikat-i Muhammediye tâbir edilen küllî şahsiyet-i maneviyesi ve makam-ı kudsîsi, iki cihanın en parlak bir güneşi olduğuna ve bu hàrika makama liyâkatine dair pekçok hüccetleri ve emâreleri, kat'î bir sûrette Risalei'n-Nur'da isbât edilmiş. Binden birisi şudur ki: اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ düsturuyla; bütün ümmetinin, bütün zamanlarda işlediği hasenâtın bir misli O'nun defter-i hasenâtına girmesi ve bütün kâinâtın hakikatlerini, getirdiği nur ile nurlandırması, değil yalnız cin, ins, melek ve zîhayatı, belki kâinâtı, semâvât ve arzı minnetdâr eylemesi ve isti'dat lisânıyla nebâtâtın duâları ve ihtiyac-ı fıtrî diliyle hayvanatın duâları, gözümüz önünde bilfiil kabûl olmasının şehâdetiyle milyonlar, belki rûhânilerle beraber milyarlar fıtrî ve reddedilmez duâları makbûl olan sulehâ-yı ümmeti her gün o Zât’a salât ve selâm ünvânı ile rahmet duâları ve manevî kazançlarını en evvel o Zât’a bağışlamaları ve bütün ümmetçe okunan Kur'ân’ın üçyüzbin hurûfunun, herbirisinde on sevâbdan tâ yüz, tâ bin hasene ve meyve vermesinden –yalnız kırâat-ı Kur'ân cihetiyle– defter-i a'mâline hadsiz nurlar girmesi haysiyetiyle, o Zât’ın şahsiyet-i maneviyesi olan Hakikat-i Muhammediye istikbâlde bir şecere-i tûbâ-i Cennet hükmünde olacağını Allâmü'l-Guyûb bilmiş ve görmüş, o makama göre Kur'ân’ında o azîm ehemmiyeti vermiş ve fermânında O’na tebaiyeti ve Sünnet-i Seniyesine ittibâ' ile şefâatine mazhariyeti en ehemmiyetli bir mes'ele-i insaniye göstermiş ve o haşmetli şecere-i tûbânın bir çekirdeği olan şahsiyet-i beşeriyetini ve bidâyetteki vaziyet-i insaniyesini ara sıra nazara almasıdır.
İşte, Kur'ân’ın tekrar edilen hakikatleri bu kıymette olduğundan, tekrârâtında kuvvetli ve geniş bir mu'cize-i maneviye bulunmasına fıtrat-ı selîme şehâdet eder. Meğer maddiyûnluk tâunuyla maraz-ı kalbe ve vicdân hastalığına mübtelâ ola!..
قَدْ يُنْكِرُ الْمَرْءُ ضَوْءَ الشَّمْسِ مِنْ رَمَدٍ ❀ وَيُنْكِرُ الْفَمُ طَعْمَ الْمَاءِ مِنْ سَقَمٍ
kaidesine dâhil olur. ∗∗∗
Onuncu Meseleye Bir Hâtime
BU ONUNCU MES'ELEYE BİR HÂTİME OLARAK
İKİ HÂŞİYEDİR
Birinci Hâşiye
Birincisi: Bundan oniki sene evvel işittim ki; en dehşetli ve muannid bir zındık, Kur'ân’a karşı sû-i kasdını, tercümesiyle yapmağa başlamış ve demiş ki: “Kur'ân tercüme edilsin, tâ ne mal olduğu bilinsin.” Yani, lüzumsuz tekrârâtı herkes görsün ve tercümesi O’nun yerinde okunsun diye dehşetli bir plân çevirmiş. Fakat, Risalei'n-Nur’un cerhedilmez hüccetleri kat'î isbât etmiş ki; Kur'ân’ın hakîki tercümesi kàbil değil ve lisân-ı nahvî olan Lisân-ı Arabî yerinde Kur'ân’ın meziyetlerini ve nüktelerini başka lisân muhâfaza edemez ve herbir harfi, on adedden bine kadar sevâb veren kelimât-ı Kur'âniye’nin mu'cizâne ve cem'iyetli tâbirlerinin yerini, beşerin âdi ve cüz'î tercümeleri tutamaz, O’nun yerinde câmilerde okunmaz diye Risalei'n-Nur her tarafta intişarıyla o dehşetli plânı akîm bıraktı. Fakat, o zındıktan ders alan münâfıklar, yine şeytan hesabına Kur'ân güneşini üflemekle söndürmeğe aptal çocuklar gibi ahmakàne ve divânecesine çalışmaları hikmeti ile bana gayet sıkı ve sıkıcı ve sıkıntılı bir hâlette bu Onuncu Mes'ele yazdırıldı tahmin ediyorum. Başkalarla görüşemediğim için hakikat-i hâli bilemiyorum.
İkinci Hâşiye
İkinci Hâşiye: Denizli hapsinden tahliyemizden sonra meşhûr Şehir Oteli’nin yüksek katında oturmuştum. Karşımda güzel bahçelerde kesretli kavak ağaçları birer halka-i zikir tarzında gayet latîf, tatlı bir sûrette hem kendileri, hem dalları, hem yaprakları havanın dokunmasıyla cezbekârâne ve câzibedârâne hareketle raksları, kardeşlerimin müfârakatlarından ve yalnız kaldığımdan hüzünlü ve gamlı kalbime ilişti. Birden güz ve kış mevsimi hâtıra geldi ve bana bir gaflet bastı. Ben o kemâl-i neş'e ile cilvelenen o nâzenîn kavaklara ve zîhayatlara o kadar acıdım ki, gözlerim yaş ile doldu. Kâinâtın süslü perdesi altındaki ademleri, firâkları ihtar ve ihsâsıyla kâinât dolusu firâkların, zevâllerin hüzünleri başıma toplandı. Birden Hakikat-i Muhammediye’nin (A.S.M.) getirdiği nur imdâda yetişti, o hadsiz hüzünleri, gamları, sürûrlara çevirdi. Hattâ o nurun, herkes ve her ehl-i îmân gibi benim hakkımda milyon feyzinden yalnız o vakitte o vaziyete temâs eden imdâd ve tesellîsi için Zât-ı Muhammediye’ye (A.S.M.) karşı ebediyen minnetdâr oldum. Şöyle ki:
Ol nazar-ı gaflet, o mübârek nâzenînleri; vazifesiz, neticesiz, bir mevsimde görünüp, hareketleri neş'eden değil, belki güyâ ademden ve firâktan titreyerek hiçliğe düştüklerini göstermekle, herkes gibi bendeki aşk-ı bekà ve hubb-u mehâsin ve muhabbet-i vücûd ve şefkat-i cinsiye ve alâka-i hayatiyeye medâr olan damarlarıma o derece dokundu ki, böyle dünyayı bir manevî Cehenneme ve aklı bir tâzib âletine çevirdiği sırada, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın beşere hediye getirdiği nur perdeyi kaldırdı; i'dâm, adem, hiçlik, vazifesizlik, abes, firâk, fânîlik yerinde o kavakların herbirinin yaprakları adedince hikmetleri, mânâları ve Risalei'n-Nur’da isbât edildiği gibi, üç kısma ayrılan neticeleri ve vazifeleri var diye gösterdi.
Birinci kısım: Sâni'-i Zülcelâl’in esmâsına bakar. Meselâ: Nasıl ki bir usta, hàrika bir makineyi yapsa, onu takdir eden herkes o zâta “Mâşâallâh, Bârekallâh” deyip alkışlar. Öyle de; o makine dahi, ondan maksûd neticeleri tam tamına göstermesiyle, lisân-ı hâliyle ustasını tebrik eder, alkışlar. Her zîhayat ve herşey böyle bir makinedir, ustasını tebriklerle alkışlar.
İkinci kısım hikmetleri ise: Zîhayatın ve zîşuûrun nazarlarına bakar. Onlara şirin bir mütâlaagâh, birer kitab-ı mârifet olur. Mânâlarını zîşuûrun zihinlerinde ve sûretlerini kuvve-i hâfızalarında ve elvâh-ı misâliyede ve âlem-i gaybın defterlerinde dâire-i vücûdda bırakıp, sonra âlem-i şehâdeti terkeder, âlem-i gayba çekilir. Demek, sûrî bir vücûdu bırakır, manevî ve gaybî ve ilmî çok vücûdları kazanır.
Evet mâdem Allah var ve ilmi ihâta eder; elbette adem, i'dâm, hiçlik, mahv, fenâ; hakikat noktasında, ehl-i îmânın dünyasında yoktur. Ve kâfirlerin dünyaları ademle, firâkla, hiçlikle, fânîlikle doludur. İşte bu hakikati, umumun lisânında gezen bu gelen darb-ı mesel ders verip, der: “Kimin için Allah var, ona herşey var. Ve kimin için yoksa, herşey ona yoktur, hiçtir.”
Elhâsıl: Nasıl ki îmân, ölüm vaktinde insanı i'dâm-ı ebedîden kurtarıyor; öyle de, herkesin hususî dünyasını dahi i'dâmdan ve hiçlik karanlıklarından kurtarıyor. Ve küfür ise, hususan küfr-ü mutlak olsa; hem o insanı, hem hususî dünyasını ölümle i'dâm edip manevî Cehennem zulmetlerine atar, hayatının lezzetlerini acı zehirlere çevirir. Hayat-ı dünyeviyeyi âhiretine tercih edenlerin kulakları çınlasın. Gelsinler, buna ya bir çare bulsunlar veya îmâna girsinler, bu dehşetli hasârâttan kurtulsunlar!..
﴿ سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ ﴾
Duânıza çok muhtaç ve size çok müştâk kardeşiniz
Said Nursî ∗∗∗