Onbeşinci Söz
﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴾
﴿ وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَاب۪يحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاط۪ينِ ﴾
Ey kozmoğrafyanın rûhsuz mes'eleleriyle zihni darlaşan ve aklı gözüne inen ve şu âyetin azametli sırrını, o sıkışmış zihninde yerleştiremeyen mektebli efendi! Şu âyetin semâsına yedi basamaklı bir merdivenle çıkılabilir. Gel, beraber çıkacağız!
Birinci Basamak
Birinci Basamak: Hakikat ve hikmet ister ki; zemin gibi, semâvâtın da kendine münâsib sekeneleri bulunsun. Lisân-ı şer'îde, o ecnâs-ı muhtelifeye, “Melâike ve Rûhâniyât” tesmiye edilir.
Evet, hakikat öyle iktiza eder. Zîra zemin, küçüklüğü ve hakaretiyle beraber zîhayat ve zîşuûr mahlûklardan doldurulması ve arasıra boşaltılıp yeniden zîşuûrlarla şenlendirilmesi, işâret eder, belki tasrîh eder ki; şu muhteşem burçlar sâhibi, müzeyyen kasırlar hükmünde olan semâvât dahi zîşuûr ve zevi'l-idrak mahlûklarla doludur. Onlar dahi ins ve cin gibi, şu âlem sarayının seyircileri ve şu kâinât kitabının mütâlaacıları ve şu Saltanat-ı Rubûbiyet’in dellâllarıdırlar. Çünkü, kâinâtı had ve hesaba gelmeyen tezyînât ve mehâsin ve nukùş ile süslendirip tezyîn etmesi; bilbedâhe, mütefekkir istihsân edici ve mütehayyir takdir edicilerin enzârını ister. Evet, hüsün elbette bir âşık ister. Taam ise, aç olana verilir. Hâlbuki ins ve cin, şu nihâyetsiz vazifeye, şu haşmetli nezârete ve şu vüs'atli ubûdiyete karşı milyondan birisini ancak yapabilir. Demek bu nihâyetsiz ve mütenevvi' vezâife ve ibâdâta, nihâyetsiz melâike envâ'ı ve rûhâniyât ecnâsı lâzımdır.
Bazı rivâyâtın işârâtıyla ve intizam-ı âlemin hikmetiyle denilebilir ki; bir kısım ecsâm-ı seyyâre, seyyârâttan tut, tâ katarâta kadar bir kısım melâikenin merâkibidirler. Onlar bunlara İzn-i İlâhî ile binerler, âlem-i şehâdeti seyredip gezerler. Hem denilebilir ki; bir kısım ecsâm-ı hayvaniye, hadîste “Tuyûrun Hùdrun” tesmiye edilen Cennet kuşlarından tut, tâ sineklere kadar, bir cins ervâhın tayyareleridirler. Onlar, bunların içine emr-i Hak ile girerler, âlem-i cismâniyâtı seyran edip o cesedlerdeki hâsselerin pencereleriyle cismânî mu'cizât-ı fıtratı temâşâ ederler.
Elbette kesâfetli topraktan ve küdûretli sudan mütemâdiyen letâfetli hayatı ve nurâniyetli zevi'l-idraki halkeden Hàlık’ın, elbette rûha ve hayata münâsib şu nur denizinden ve hattâ zulmet bahrinden bir kısım zîşuûr mahlûkları vardır. Hem çok kesretli olarak vardır. Melâike ve rûhâniyâtın vücûdlarına dair “Nokta” nâmında bir risalemde ve Yirmidokuzuncu Söz’de iki kere iki dört eder derecesinde bir kat'iyyetle isbât edilmiştir. Eğer istersen ona müracaat et.
İkinci Basamak
İkinci Basamak: Zemin ile gökler, bir hükûmetin iki memleketi gibi birbirine alâkadardırlar. Ortalarında ehemmiyetli irtibat ve mühim muâmeleler vardır. Zemine lâzım olan ziyâ, harâret ve bereket ve rahmet gibi şeyler semâdan geliyor, yani gönderiliyor. Vahye istinâd eden bütün edyân-ı semâviyenin icmâı ile ve şühûda istinâd eden bütün ehl-i keşfin tevâtürüyle, melâike ve ervâh semâdan zemine geliyorlar. Bundan, hisse karîb bir hads-i kat'î ile bilinir ki; sekene-i arz için, semâya çıkmak için bir yol vardır. Evet, nasıl herkesin akıl ve hayâl ve nazarı her vakit semâya gider; öyle de, ağırlıklarını bırakan ervâh-ı enbiyâ ve evliyâ veya cesedlerini çıkaran ervâh-ı emvât, İzn-i İlâhî ile oraya giderler. Mâdem hìffet ve letâfet bulanlar oraya giderler, elbette cesed-i misâlî giyen ve ervâh gibi hafif ve latîf bir kısım sekene-i arz ve hava, semâya gidebilirler.
Üçüncü Basamak
Üçüncü Basamak: Semânın sükût ve sükûneti ve intizam ve ıttırâdı ve vüs'at ve nurâniyeti gösterir ki; sekenesi, zeminin sekenesi gibi değiller; belki bütün ahâlisi mutî'dirler. Ne emrolunsa onu işlerler. Müzâheme ve münâkaşayı icâb edecek bir sebeb yoktur. Zîra memleket geniş, fıtratları sâfî, kendileri masûm, makamları sâbittir. Evet, zeminde ezdâd ictimâ' etmiş, eşrâr ahyâra karışmış, içlerinde münâkaşât başlamış. O sebebden ihtilâfât ve ızdırâbat düşmüş. Ve ondan imtihanât ve müsâbakat teklif edilmiş. Ve ondan terakkiyât ve tedenniyât çıkmış. Şu hakikatin hikmeti şudur ki:
Beşer, şecere-i hilkatin en son cüz'ü olan meyvesidir. Ma'lûmdur ki, bir şeyin semeresi, en uzak, en cem'iyetli, en nâzik, en ehemmiyetli cüz'üdür. İşte bunun için semere-i âlem olan insan en câmi', en bedî', en âciz, en zaîf ve en latîf bir mu'cize-i kudret olduğundan, beşiği ve meskeni olan zemin, âsumâna nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber ma'nen ve san'aten bütün kâinâtın kalbi, merkezi.. bütün mu'cizât-ı san'atın meşheri, sergisi.. ve bütün tecelliyât-ı esmâsının mazharı, nokta-i mihrâkiyesi.. ve nihâyetsiz fa'âliyet-i Rabbâniye’nin mahşeri ve ma'kesi.. ve hadsiz hallâkıyet-i İlâhiye’nin, hususan nebâtât ve hayvanatın kesretli envâ'-ı sağîresinde, cevvâdâne icâdın medârı ve çarşısı.. ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnûâtın küçük mikyâsta nümûnegâhı..
ve mensûcât-ı ebediyenin sür'atle işleyen tezgâhı.. ve menâzır-ı sermediyenin sür'atle değişen taklidgâhı.. ve besâtin-i dâimenin tohumcuklarına sür'atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur. İşte arzın (Hâşiye) <ft3>[^1]</ft3> bu azamet-i maneviyesinden ve ehemmiyet-i san'aviyesindendir ki; Kur'ân-ı Hakîm, semâvâta nisbeten büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan arzı, bütün semâvâta denk tutuyor. Onu bir kefede, bütün semâvâtı bir kefede koyuyor. Mükerreren ﴾ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ﴿ der.
[^1]:(Hâşiye) Evet, küre-i arz, küçüklüğüyle beraber semâvâta karşı gelebilir. Çünkü; nasıl ki "Dâimî bir çeşme, vâridâtsız büyük bir gölden daha büyük" denilebilir. Hem, bir ölçek ile bir şey ölçerek başka yere nakledilen ve onun elinden geçmiş ve ona girmiş çıkmış bir mahsulâtla, zâhiren binler defa ölçekten büyük ve dağ gibi bir cisimle o ölçek muvâzeneye çıkabilir. Aynen öyle de; küre-i arz, Cenâb-ı Hak onu san'atına bir meşher ve icâdına bir mahşer ve hikmetine medâr ve kudretine mazhar ve rahmetine mezher ve Cennet'ine mezraa ve hadsiz kâinâta ve mahlûkat âlemlerine ölçek ve mâzi denizlerine ve gayb âlemine akacak bir çeşme hükmünde icâd etmiş. Her sene kat kat ve katmerli yüzbin tarzda, masnûâttan dokunmuş gömleklerini değiştirdiği ve çok defa dolup mâziye boşaltarak gayb âlemine döktüğü bütün o müteceddid âlemleri ve arzın müteaddid gömleklerini nazara al, yani bütün mâzisini hazır farzet; sonra yeknesak ve bir derece basit semâvâta karşı muvâzene et. Göreceksin ki arz, ziyâde gelmezse, noksan da kalmaz. İşte ﴾ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ﴿ sırrını anla.
Hem arzın şu mezkûr hikmetlerden neş'et eden sür'atli tahavvülü ve devamlı tağayyürü iktiza eder ki, sekenesi de ona göre mazhar-ı tahavvülât olsun. Hem şu mahdûd arz, hadsiz mu'cizât-ı kudrete mazhar olduğundandır ki, en mühim sekeneleri olan ins ve cinnin kuvâlarına, sâir zîhayatlar gibi fıtrî bir had ve hulkî bir kayıt konulmadığı için nihâyetsiz terakkî ve nihâyetsiz tedennîye mazhar olmuşlar. Enbiyâdan, evliyâdan tut, tâ Nemrudlara, tâ şeytanlara kadar uzun bir meydân-ı imtihanları peydâ olmuştur. Mâdem öyledir, elbette fir'avunlaşmış şeytanlar, hadsiz şerâretiyle semâya ve ehline taş atacaklar.
Dördüncü Basamak
Dördüncü Basamak: Bütün âlemlerin Rabbi ve Müdebbir’i ve Hàlık’ı olan Zât-ı Zülcelâl’in, ahkâmları ayrı ayrı pek çok nâmları ve ünvânları ve Esmâ-i Hüsnâ’sı vardır. Meselâ: Ashâb-ı Nebî safında küffara karşı muhârebe etmek için melâikeleri göndermesini iktiza eden hangi isim ve ünvân ise, o isim ve ünvân iktiza eder ki; melâike ile şeyâtîn ortasında muhârebe bulunsun ve ahyâr-ı semâviyyîn ve eşrâr-ı arziyyîn mâbeynlerinde mübâreze olsun. Evet, küffarın nüfûs ve enfâsları kabza-i kudretinde olan Kadîr-i Zülcelâl, bir emir ile, bir sayha ile onları mahvetmiyor. Rubûbiyet-i âmme ünvânıyla, Hakîm ve Müdebbir ismiyle bir meydân-ı imtihan ve mübâreze açıyor.
Temsîlde hatâ olmasın, görüyoruz ki: Nasıl ki bir pâdişahın dâire-i hükûmeti itibariyle ayrı ayrı pek çok ünvânları, isimleri bulunur. Meselâ; dâire-i adliye onu “Hâkim-i Âdil” nâmıyla yâd eder. Dâire-i askeriye onu “Kumandan-ı A'zam” nâmıyla bilir. Dâire-i meşîhat onu “Halife” ismiyle zikreder. Dâire-i mülkiye onu “Sultan” nâmıyla tanır. Mutî' ahâli ona “Merhametkâr Pâdişah” derler. Âsî insanlar ona “Kahhâr Hâkim” derler. Daha bunlara kıyâs et. İşte bazı vakit oluyor ki, bütün ahâli O’nun elinde olan o Pâdişah-ı Àlî; âciz, zelîl bir âsîyi bir emir ile i'dâm etmiyor. Belki Hâkim-i Âdil ismiyle onu mahkemeye gönderir. Hem muktedir, hem sâdık bir memurunu taltife liyâkatini biliyor. Fakat hususî ilmiyle, hususî telefonuyla onu taltif etmiyor. Belki haşmet-i saltanat ve tedbir-i hükûmet ünvânıyla mükâfâta istihkakını teşhîr etmek için bir meydân-ı müsâbaka açar. Vezirine emreder, ahâliyi temâşâya dâvet eder. Bir istikbâl-i siyâsî yaptırır. Muhteşem bir imtihan-ı ulvî neticesinde bir mecma'-ı àlîde onu taltif eder. Liyâkatini ilân eder. Daha başka cihetleri bunlara kıyâs et...
İşte ﴾ وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى ﴿ Ezel, Ebed Sultanı’nın pek çok Esmâ-i Hüsnâ’sı vardır. Tecelliyât-ı Celâliye ve Tezâhürat-ı Cemâliye ile pek çok şuûnâtı ve ünvânları vardır. Nur ve zulmet, yaz ve kış, Cennet ve Cehennemin vücûdunu iktiza eden isim ve ünvân ve şe'ni ise; kanun-u tenâsül, kanun-u müsâbaka, kanun-u teâvün gibi pek çok umumî kanunlar misillû, kanun-u mübârezenin dahi bir derece ta'mîmini isterler. Kalb etrafındaki ilhâmât ve vesveselerin mübârezelerinden tut, tâ semâ âfâkında melâike ve şeytanların mübârezesine kadar o kanunun şümûlünü iktiza eder.
Beşinci Basamak
Beşinci Basamak: Mâdem arzdan semâya gidip gelmek var; semâdan arza inip çıkmak oluyor. Ehemmiyetli levâzımat-ı arziye, oradan gönderiliyor. Ve mâdem ervâh-ı tayyibeler semâya gidiyorlar. Elbette ervâh-ı habîse dahi, ahyârı takliden semâvât memleketine gitmeğe teşebbüs edecekler. Çünkü; vücûdca letâfet ve hìffetleri var. Hem, şübhesiz tard ve red edilecekler. Çünkü; mâhiyetçe şerâret ve nühusetleri vardır. Hem, bilâ-şek velâ-şübhe, şu muâmele-i mühimmenin, şu mübâreze-i maneviyenin, âlem-i şehâdette bir alâmeti, bir işâreti bulunacaktır. Çünkü; Saltanat-ı Rubûbiyet’in hikmeti iktiza eder ki, zîşuûr için, bâhusus en mühim vazifesi müşâhede ve şehâdet ve dellâllık ve nezâret olan insan için, tasarrufât-ı gaybiyenin mühimlerine bir işâret koysun, birer alâmet bıraksın. Nasıl ki, nihâyetsiz bahar mu'cizâtına yağmuru işâret koymuş ve havârık-ı san'atına esbâb-ı zâhiriyeyi alâmet etmiş; tâ âlem-i şehâdet ehlini işhâd etsin. Belki, o acîb temâşâya, umum ehl-i semâvât ve sekene-i arzın enzâr-ı dikkatlerini celbetsin. Yani o koca semâvâtı, etrafında nöbetdarlar dizilmiş, burçları tezyîn edilmiş bir kale hükmünde, bir şehir sûretinde gösterip haşmet-i Rubûbiyet’ini tefekkür ettirsin. Mâdem şu mübâreze-i ulviyenin ilânı, hikmeten lâzımdır; elbette ona bir işâret vardır. Hâlbuki hâdisât-ı cevviye ve semâviye içinde şu ilâna münâsib hiçbir hâdise görünmüyor. Bundan daha ensebi yoktur. Zîra yüksek kalelerin muhkem burçlarından atılan mancınıklar ve işâret fişeklerine benzeyen şu hâdise-i necmiye, bu recm-i şeytana ne kadar enseb düştüğü bedâheten anlaşılır. Hâlbuki şu hâdisenin, bu hikmetten ve şu gayeden başka ona münâsib bir hikmeti bilinmiyor. Sâir hâdisât öyle değil. Hem şu hikmet, zaman-ı Âdem’den beri meşhûrdur ve ehl-i hakikat için meşhûddur.
Altıncı Basamak
Altıncı Basamak: Beşer ve cin, nihâyetsiz şerre ve cühûda müstaîd olduklarından, nihâyetsiz bir temerrüd ve bir tuğyan yaparlar. İşte bunun için Kur'ân-ı Hakîm, öyle i'câzkâr bir belâğatla ve öyle àlî ve bâhir üslûblarla ve öyle gâlî ve zâhir temsîller ve mesellerle ins ve cinni isyandan ve tuğyandan zecreder ki, kâinâtı titretir.
Meselâ: “Ey ins ve cin! Emirlerime itâat etmezseniz, haydi hudud-u mülkümden elinizden gelirse çıkınız!” meseline işâret eden
﴿ يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ اِنِ اسْتَطَعْتُمْ اَنْ تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ اِلَّا بِسُلْطَانٍ ❀ فَبِاَىِّ آلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ❀ يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ وَنُحَاسٌ فَلَا تَنْتَصِرَانِ ﴾
âyetindeki azametli inzara ve dehşetli tehdide, şiddetli zecre dikkat et. Nasıl ins ve cinnin gayet mağrûrâne temerrüdlerini, gayet mu'cizâne bir belâğatla kırar, aczlerini ilân eder. Saltanat-ı Rubûbiyet’in genişliği ve azameti nisbetinde ne kadar âciz ve bîçâre olduklarını gösterir. Güyâ şu âyetle, hem ﴾ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاط۪ينِ ﴿ âyetiyle böyle diyor ki:
“Ey hakareti içinde mağrûr ve mütemerrid.. ey za'f ve fakrı içinde serkeş ve muannid olan cin ve ins! Nasıl cesâret edersiniz ki; isyanınızla öyle bir Sultan-ı Zîşan’ın evâmirine karşı geliyorsunuz ki; yıldızlar, aylar, güneşler, emirber neferleri gibi emirlerine itâat ederler. Hem tuğyanınızla öyle bir Hâkim-i Zülcelâl’e karşı mübâreze ediyorsunuz ki, öyle azametli mutî' askerleri var; farazâ şeytanlarınız dayanabilseler, onları dağ gibi güllelerle recmedebilirler. Hem küfranınızla öyle bir Mâlik-i Zülcelâl’in memleketinde isyan ediyorsunuz ki, ibâdından ve cünudundan öyleleri var ki; değil sizin gibi küçücük âciz mahlûkları, belki farz-ı muhâl olarak dağ ve arz büyüklüğünde birer adüvv-ü kâfir olsaydınız arz ve dağ büyüklüğünde yıldızları, ateşli demirleri, şuvazlı nühâsları size atabilirler, sizi dağıtırlar. Hem öyle bir kanunu kırıyorsunuz ki; o kanun ile öyleler bağlıdır; eğer lüzum olsa arzınızı yüzünüze çarpar. Gülleler gibi küreniz misillû yıldızları üstünüze yağdırabilirler!”
Evet, Kur'ân’da bazı mühim tahşidât vardır ki; düşmanların kuvvetli olduğundan ileri gelmiyor. Belki haşmetin izhârı ve düşman şenâatinin teşhîri gibi sebeblerden ileri geliyor. Hem bazen kemâl-i intizamı ve nihâyet adli ve gayet hilmi ve kuvvet-i hikmeti göstermek için, en büyük ve kuvvetli esbâbı, en küçük ve zaîf bir şeye karşı tahşid eder ve üstünde tutar, düşürtmez, tecâvüz ettirmez. Meselâ; şu âyete bak:
﴿ وَ اِنْ تَظَاهَرَا عَلَيْهِ فَاِنَّ اللّٰهَ هُوَ مَوْلٰيهُ وَجِبْر۪يلُ وَصَالِحُ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمَلٰٓئِكَةُ بَعْدَ ذٰلِكَ ظَه۪يرٌ ﴾
Ne kadar Nebî hakkına hürmet ve ne kadar ezvâcın hukukuna merhamet var. Şu mühim tahşidât, yalnız hürmet-i Nebî’nin azametini ve iki zaîfenin şekvâlarının ehemmiyetini ve haklarının riâyetini rahîmâne ifâde etmek içindir.
Yedinci Basamak
Yedinci Basamak: Melekler ve semekler gibi, yıldızların dahi gayet muhtelif efrâdları vardır. Bir kısmı nihâyet küçük, bir kısmı gayet büyüktür. Hattâ gökyüzünde her parlayana yıldız denilir. İşte bu yıldız cinsinden bir nev'i de nâzenîn semâ yüzünün murassa' zînetleri ve o ağacın münevver meyveleri ve o denizin müsebbih balıkları hükmünde, Fâtır-ı Zülcelâl, Sâni'-i Zülcemâl onları yaratmış ve meleklerine mesîreler, binekler, menziller yapmıştır. Ve yıldızların küçük bir nev'ini de, şeyâtînin recmine âlet etmiş. İşte bu recm-i şeyâtîn için atılan şahabların üç mânâsı olabilir:
Birincisi: Kanun-u mübâreze, en geniş dâirede dahi cereyan ettiğine remz ve alâmettir.
İkincisi: Semâvâtta hüşyâr nöbetdarlar, mutî' sekeneler var. Arzlı şerîrlerin ihtilâtından ve istimâ'larından hoşlanmayan cünûdullâh bulunduğuna ilân ve işârettir.
Üçüncüsü: Müzahrefât-ı arziyenin mümessilât-ı habîseleri olan câsus şeytanları, temiz ve temizlerin meskeni olan semâyı telvîs etmemek ve nüfûs-u habîse hesabına tecessüs ettirmemek için, edebsiz câsusları korkutmak için atılan mancınıklar ve işâret fişekleri misillû, o şeytanları ebvâb-ı semâdan o şahablarla red ve tarddır.
İşte, yıldız böceği hükmünde olan kafa fenerine i'timâd eden ve Kur'ân güneşinden gözünü yuman kozmoğrafyacı efendi! Şu yedi basamaklarda işâret edilen hakikatlere birden bak. Gözünü aç, kafa fenerini bırak, gündüz gibi i'câz ışığı içinde şu âyetin mânâsını gör!.. O âyetin semâsından bir hakikat yıldızı al, senin başındaki şeytana at, kendi şeytanını recmet!..
Biz dahi etmeliyiz ve ﴾ رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاط۪ينِ ﴿ beraber demeliyiz.
فَلِلّٰهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ وَالْحِكْمَةُ الْقَاطِعَةُ
﴿ سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ ﴾ ∗∗∗
Onbeşinci Söz'ün Zeyli
[YİRMİALTINCI MEKTÛB’UN BİRİNCİ MEBHASI]
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴾
﴿ وَ اِمَّا يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِ اِنَّـهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ ﴾
HÜCCETÜ'L-KUR'ÂN ALE'Ş-ŞEYTAN VE HİZBİHİ
İblisi ilzam, şeytanı ifhàm (اِفْحَامْ) , ehl-i tuğyanı iskât eden Birinci Mebhas; bîtarafâne muhâkeme içinde şeytanın müdhiş bir desîsesini, kat'î bir sûrette reddeden bir vâkıadır. O vâkıanın mücmel bir kısmını, on sene evvel Lemeât’ ta yazmıştım. Şöyle ki:
Bu risalenin te'lifinden onbir sene evvel, Ramazan-ı Şerîf’te İstanbul Bayezid Câmi-i Şerîfi’nde hâfızları dinliyordum. Birden, şahsını görmedim; fakat manevî bir ses işittim gibi bana geldi, zihnimi kendine çevirdi. Hayâlen dinledim; baktım ki, bana der:
“Sen, Kur'ân’ı pek àlî, çok parlak görüyorsun. Bîtarafâne muhâkeme et, öyle bak. Yani bir beşer kelâmı farzet, bak. Acaba o meziyetleri, o zînetleri görecek misin?..” dedi.
Hakikaten ben de ona aldandım, beşer kelâmı farzedip, öyle baktım. Gördüm ki: Nasıl Bayezid’in elektrik düğmesi çevrilip söndürülünce ortalık karanlığa düşer, öyle de; o farz ile Kur'ân’ın parlak ışıkları gizlenmeğe başladı. O vakit anladım ki, benim ile konuşan şeytandır. Beni vartaya yuvarlandırıyor. Kur'ân’dan istimdâd ettim. Birden, bir nur kalbime geldi; müdafaaya kat'î bir kuvvet verdi. O vakit, şöylece şeytana karşı münâzara başladı.
Dedim:
– Ey şeytan! Bîtarafâne muhâkeme, iki taraf ortasında bir vaziyettir.Hâlbuki, hem senin, hem insandaki senin şâkirdlerin, dediğiniz bîtarafâne muhâkeme ise; taraf-ı muhâlifi iltizamdır, bîtaraflık değildir, muvakkaten bir dinsizliktir. Çünkü: Kur'ân’a kelâm-ı beşer diye bakmak ve öyle muhâkeme etmek, şıkk-ı muhâlifi esâs tutmaktır. Bâtılı iltizamdır, bîtarafâne değildir; belki bâtıla tarafgirliktir.
Şeytan dedi ki:
– Öyle ise; ne Allah’ın kelâmı, ne de beşer kelâmı deme. Ortada farzet, bak.
Ben dedim:
– O da olamaz. Çünkü: Münâzaun-fîh bir mal bulunsa, eğer iki müddeî birbirine yakın ise ve kurbiyet-i mekân varsa, o vakit, o mal, ikisinden başka birinin elinde veya ikisinin elleri yetişecek bir sûrette bir yere bırakılacak. Hangisi isbât etse, o alır. Eğer o iki müddeî birbirinden gayet uzak, biri maşrıkta, biri mağribde ise; o vakit kaideten “Sâhibü'l-yed” kim ise, onun elinde bırakılacaktır. Çünkü, ortada bırakmak kàbil değildir.
İşte Kur'ân kıymetdâr bir maldır. Beşer kelâmı Cenâb-ı Hakk’ın kelâmından ne kadar uzaksa; o iki taraf o kadar, belki hadsiz birbirinden uzaktır. İşte, serâdan süreyyâya kadar birbirinden uzak o iki taraf ortasında bırakmak mümkün değildir. Hem ortası yoktur. Çünkü, vücûd ve adem gibi ve nakızeyn gibi iki zıttırlar, ortası olamaz. Öyle ise, Kur'ân için sâhibü'l-yed, taraf-ı İlâhî’dir. Öyle ise, O’nun elinde kabûl edilip, öylece delâil-i isbâta bakılacak. Eğer öteki taraf O’nun “Kelâmullâh” olduğuna dair bütün bürhânları birer birer çürütse elini O’na uzatabilir; yoksa uzatamaz. Heyhât! Binler berâhin-i kat'iyyenin mıhlarıyla Arş-ı A'zam’a çakılan bu muazzam pırlantayı hangi el bütün o mıhları söküp, o direkleri kesip, O’nu düşürebilir?..
İşte ey şeytan! Senin rağmına, ehl-i hak ve insaf bu sûretteki hakikatli muhâkeme ile muhâkeme ederler. Hattâ en küçük bir delilde dahi, Kur'ân’a karşı îmânlarını ziyâdeleştirirler. Senin ve şâkirdlerinin gösterdiği yol ise; bir kere, beşer kelâmı farzedilse, yani Arş’a bağlanan o muazzam pırlanta yere atılsa; bütün mıhların kuvvetinde ve çok bürhânların metânetinde bir tek bürhân lâzım ki, O’nu yerden kaldırıp, Arş-ı Manevî’ye çaksın. Tâ küfrün zulümâtından kurtulup, îmânın envârına erişsin. Hâlbuki buna muvaffak olmak pek güçtür. Onun için, senin desîsen ile şu zamanda, bîtarafâne muhâkeme sûreti altında, çokları îmânlarını kaybediyorlar...
Şeytan döndü ve dedi:
– Kur'ân, beşer kelâmına benziyor. Onların muhâveresi tarzındadır. Demek beşer kelâmıdır. Eğer, Allah’ın kelâmı olsa, O’na yakışacak, her cihetçe hàrikulâde bir tarzı olacaktı. O’nun san'atı nasıl beşer san'atına benzemiyor; kelâmı da benzememeli?
Cevaben dedim:
– Nasıl ki, Peygamberimiz (A.S.M.) mu'cizâtından ve hasâisinden başka, ef'âl ve ahvâl ve etvârında beşeriyette kalıp, beşer gibi âdet-i İlâhiye’ye ve evâmir-i tekvîniyesine münkàd ve mutî' olmuş. O da soğuk çeker, elem çeker ve hâkezâ.. herbir ahvâl ve etvârında hàrikulâde bir vaziyet verilmemiş, tâ ki, ümmetine ef'âliyle imâm olsun; etvârıyla rehber olsun; umum harekâtıyla ders versin. Eğer her etvârında hàrikulâde olsa idi; bizzat her cihetçe imâm olamazdı, herkese mürşid-i mutlak olamazdı, bütün ahvâliyle “Rahmeten li'l-âlemîn” olamazdı.
Aynen öyle de: Kur'ân-ı Hakîm, ehl-i şuûra imâmdır, cin ve inse mürşiddir, ehl-i kemâle rehberdir, ehl-i hakikate muallimdir. Öyle ise, beşerin muhâverâtı ve üslûbu tarzında olmak, zarûrî ve kat'îdir. Çünkü, cin ve ins münâcâtını O’ndan alıyor, duâsını O’ndan öğreniyor, mesâilini O’nun lisânıyla zikrediyor, edeb-i muâşeretini O’ndan taallüm ediyor ve hâkezâ.. herkes O’nu merci' yapıyor. Öyle ise, eğer Hazret-i Mûsa Aleyhisselâm’ın Tûr-i Sînâ’da işittiği Kelâmullâh tarzında olsa idi, beşer bunu dinlemekte ve işitmekte tahammül edemezdi ve merci' edemezdi. Hazret-i Mûsa Aleyhisselâm gibi bir ulü'l-azm, ancak birkaç kelâmı işitmeye tahammül etmiştir. Mûsa Aleyhisselâm demiş:
اَهٰكَذَا كَلَامُكَ؟ قَالَ اللّٰهُ: لِي قُوَّةُ جَمِيعِ الْاَلْسِنَةِ
Şeytan döndü, yine dedi ki:
– Kur'ân’ın mesâili gibi çok zâtlar o çeşit mes'eleleri din nâmına söylüyorlar. Onun için, bir beşer din nâmına böyle bir şey yapmak mümkün değil mi?
Cevaben Kur'ân’ın nuruyla dedim ki:
– Evvelâ: Dindar bir adam, din muhabbeti için; “Hak böyledir, hakikat budur. Allah’ın emri böyledir.” der. Yoksa Allah’ı, kendi keyfine konuşturmaz. Hadsiz derece haddinden tecâvüz edip, Allah’ın taklidini yapıp, O’nun yerinde konuşmaz ﴾ فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَبَ عَلٰى اللّٰهِ ﴿ düsturundan titrer.
Ve sâniyen: Bir beşer kendi başına böyle yapması ve muvaffak olması hiçbir cihetle mümkün değildir; belki yüz derece muhâldir. Çünkü, birbirine yakın zâtlar birbirini taklid edebilirler; bir cinsten olanlar birbirinin sûretine girebilirler; mertebece birbirine yakın olanlar, birbirinin makamlarını taklid edebilirler. Muvakkaten insanları iğfal ederler; fakat dâimî iğfal edemezler. Çünkü, ehl-i dikkat nazarında –alâ külli hâl– etvâr ve ahvâli içindeki tasannuâtlar ve tekellüfatlar sahtekârlığını gösterecek, hilesi devam etmeyecek. Eğer sahtekârlıkla taklide çalışan ötekinden gayet uzaksa, meselâ; âdi bir adam, İbn-i Sînâ gibi bir dâhîyi, ilimde taklid etmek istese ve bir çoban, bir pâdişahın vaziyetini takınsa, elbette hiç kimseyi aldatamayacak, belki kendi maskara olacak. Herbir hâli bağıracak ki: “Bu sahtekârdır!”
İşte –hâşâ, yüzbin defa hâşâ!– Kur'ân, beşer kelâmı farzedildiği vakit, nasıl, bir yıldız böceği bin sene tekellüfsüz hakîki bir yıldız olarak rasat ehline görünsün? Hem bir sinek, bir sene tamamen tavus sûretini tasannu'suz temâşâ ehline göstersin? Hem sahtekâr, âmî bir nefer; nâmdâr, àlî bir müşîrin tavrını takınsın, makamında otursun, çok zaman öyle kalsın, hilesini ihsâs etmesin? Hem müfteri, yalancı, i'tikàdsız bir adam; müddet-i ömründe dâima en sâdık, en emin, en mûtekid bir zâtın keyfiyetini ve vaziyetini en müdakkik nazarlara karşı telâşsız göstersin, dâhîlerin nazarında tasannu'u saklansın?.. Bu ise, yüz derece muhâldir; ona hiçbir zîakıl mümkün diyemez ve öyle de farzetmek, bedîhî bir muhâli vâki farzetmek gibi bir hezeyandır.
Aynen öyle de, Kur'ân’ı, kelâm-ı beşer farzetmek; lâzımgelir ki: Âlem-i İslâm’ın semâsında bilmüşâhede pek parlak ve dâima envâr-ı hakàikı neşreden bir yıldız-ı hakikat, belki bir şems-i kemâlât telâkki edilen Kitab-ı Mübîn’in mâhiyeti –hâşâ– bir yıldız böceği hükmünde tasannu'cu bir beşerin hurâfâtlı bir düzmesi olsun. Ve en yakınında olanlar ve dikkatle O’na bakanlar farkında bulunmasın. Ve O’nu dâima àlî ve menba'-ı hakàik bir yıldız bilsin. Bu ise, yüz derece muhâl olmakla beraber; sen ey şeytan! Yüz derece şeytaniyette ileri gitsen; buna imkân verdiremezsin, bozulmamış hiçbir aklı kandıramazsın! Yalnız ma'nen pek uzaktan baktırmakla aldatıyorsun; yıldızı, yıldız böceği gibi küçük gösteriyorsun.
Sâlisen: Hem Kur'ân’ı beşer kelâmı farzetmek; lâzımgelir ki: Âsârıyla, te'sirâtıyla, netâiciyle, âlem-i insaniyetin bilmüşâhede en rûhlu ve hayat-feşân, en hakikatli ve saâdet-resân, en cem'iyetli ve mu'ciz-beyân àlî meziyetleriyle yaldızlı bir Furkàn’ın gizli hakikati; –hâşâ!– muâvenetsiz, ilimsiz bir tek insanın sahtekâr, âdi fikrinin tasnîâtı olsun!.. Ve yakından O’nu temâşâ eden ve merakla dikkat eden büyük zekâlar, ulvî dehâlar;
O’nda hiçbir zaman, hiçbir cihette sahtekârlık ve tasannu' eserini görmesin!.. Dâima ciddiyeti, samîmiyeti, ihlâsı bulsun!.. Bu ise, yüz derece muhâl olmakla beraber; bütün ahvâliyle, akvâliyle, harekâtıyla bütün hayatında emâneti, îmânı, emniyeti, ihlâsı, ciddiyeti, istikameti gösteren ve ders veren ve sıddıkînleri yetiştiren en yüksek, en parlak, en àlî haslet telâkki edilen ve kabûl edilen bir Zât’ı; en emniyetsiz, en ihlâssız, en i'tikàdsız farzetmekle, muzâaf bir muhâli vâki görmek gibi, şeytanı dahi utandıracak bir hezeyan-ı küfrîdir.
Çünkü; şu mes'elenin ortası yoktur. Zîra, farz-ı muhâl olarak; Kur'ân, “Kelâmullâh” olmazsa; Arş’tan zemine düşer gibi sukùt eder, ortada kalmaz. Mecma'-ı hakàik iken, menba'-ı hurâfât olur. Ve o hàrika fermânı gösteren Zât –hâşâ, sümme hâşâ– eğer Resûlullâh olmazsa; a'lâ-yı illiyînden, esfel-i sâfilîne sukùt etmek ve menba'-ı kemâlât derecesinden, mâden-i desâis makamına düşmek lâzım gelir; ortada kalmaz. Zîra Allah nâmına iftira eden, yalan söyleyen; en ednâ bir dereceye düşer. Bir sineği, dâimî bir sûrette tavus görmek ve tavusun büyük evsâfını onda her vakit müşâhede etmek ne kadar muhâl ise, şu mes'ele de öyle muhâldir. Fıtraten akılsız, sarhoş bir divâne lâzım ki; buna ihtimal versin!..
Râbian: Hem Kur'ân’ı, kelâm-ı beşer farzetmek lâzımgelir ki: Nev'-i Benî Âdem’in en büyük ve muhteşem ordusu olan Ümmet-i Muhammediye’nin (A.S.M.) mukaddes kumandanı olan Kur'ân; bilmüşâhede kuvvetli kanunlarıyla, esâslı düsturlarıyla, nâfiz emirleriyle o pek büyük orduyu, iki cihanı fethedecek bir derecede bir intizam verdiği ve bir inzibat altına aldığı ve maddî-manevî techiz ettiği ve umum o efrâdın derecâtına göre akıllarını ta'lim ve kalblerini terbiye ve rûhlarını teshìr ve vicdânlarını tathîr ve a'zâ ve cevârihlerini istimâl ve istihdam ettiği hâlde –hâşâ, yüzbin defa hâşâ!– kuvvetsiz, kıymetsiz, asılsız bir düzme farzedip, yüz derece muhâli kabûl etmek lâzım gelmekle beraber; müddet-i hayatında ciddi harekâtıyla Hakk’ın kanunlarını Benî Âdem’e ders veren.. ve samîmî ef'âliyle hakikatin düsturlarını beşere ta'lim eden.. ve hàlis ve ma'kul akvâliyle, istikametin ve saâdetin usûllerini gösteren ve te'sis eden.. ve bütün tarihçe-i hayatının şehâdetiyle, Allah’ın azâbından çok havf eden.. ve herkesten ziyâde Allah’ı bilen ve bildiren.. ve nev'-i beşerin beşten birisine ve küre-i arzın yarısına, bin üçyüzelli sene kemâl-i haşmetle kumandanlık eden.. ve cihanı velveleye veren.. ve şöhret-şiâr şuûnâtıyla nev'-i beşerin, belki kâinâtın elhak medâr-ı fahri olan bir Zât’ı; –hâşâ, yüzbin defa hâşâ!– sahtekâr, Allah’tan korkmaz ve bilmez ve haysiyetini tanımaz, insaniyetin adi derecesinde farzetmekle, yüz derece muhâli birden irtikâb etmek lâzım gelir.
Çünkü, şu mes'elenin ortası yoktur. Zîra, farz-ı muhâl olarak Kur'ân Kelâmullâh olmazsa, Arş’tan düşse; ortada kalamaz. Belki, yerde yalancı birinin malı olduğunu kabûl etmek lâzım gelir. Bu ise, ey şeytan! Yüz derece sen katmerli bir şeytan olsan, bozulmamış hiçbir aklı kandıramazsın ve çürümemiş hiçbir kalbi iknâ edemezsin!
Şeytan döndü dedi:
– Nasıl kandıramam? Ekser insanlara ve insanın meşhûr âkıllerine Kur'ân’ı ve Muhammed’i inkâr ettirdim.
Elcevab:
Evvelâ: Gayet uzak mesâfeden bakılsa; en büyük şey, en küçük şey gibi görünebilir. Bir yıldız, bir mum kadar denilebilir.
Sâniyen: Hem tebeî, sathî bir nazarla bakılsa; gayet muhâl bir şey mümkün görünebilir.
Bir zaman bir ihtiyar adam, Ramazan hilâlini görmek için semâya bakmış. Gözüne bir beyaz kıl inmiş; o kılı, Ay zannetmiş. “Ay’ı gördüm.” demiş. İşte muhâldir ki, hilâl, o beyaz kıl olsun. Fakat, kasden ve bizzat Ay’a baktığı ve o saçı, tebeî ve dolayısıyla ve ikinci derecede göründüğü için, o muhâli mümkün telâkki etmiş.
Sâlisen: Hem, kabûl etmemek başkadır, inkâr etmek başkadır. Adem-i kabûl, bir lâkaydlıktır, bir göz kapamaktır ve câhilâne bir hükümsüzlüktür. Bu sûrette, çok muhâl şeyler onun içinde gizlenebilir. Onun aklı onlarla uğraşmaz. Amma inkâr ise; o adem-i kabûl değil, belki o kabûl-ü ademdir; bir hükümdür. Onun aklı, hareket etmeye mecburdur. O hâlde senin gibi bir şeytan, onun aklını elinden alır, sonra inkârı ona yutturur. Hem, ey şeytan! Bâtılı hak ve muhâli mümkün gösteren gaflet ve dalâlet ve safsata ve inâd ve muğâlata ve mükâbere ve iğfal ve görenek gibi şeytânî desîselerle, çok muhâlâtı intac eden inkâr ve küfrü, o bedbaht insan sûretindeki hayvanlara yutturmuşsun!
Râbian: Hem Kur'ân’ı, kelâm-ı beşer farzetmek; lâzım gelir ki: Âlem-i insaniyetin semâvâtında yıldızlar gibi parlayan asfiyâlara, sıddıkînlere, aktâblara bilmüşâhede rehberlik eden.. ve bilbedâhe mütemâdiyen hak ve hakkâniyeti, sıdk ve sadâkati, emn ve emâneti umum tabakàt-ı ehl-i kemâle ta'lim eden.. ve erkân-ı îmâniyenin hakàikıyla ve erkân-ı İslâmiye’nin desâtiriyle iki cihanın saâdetini te'min eden.. ve bu icraatının şehâdetiyle bizzarûre hak ve hàlis ve sâfî hakikat ve gayet doğru ve pek ciddi olmak lâzım gelen bir Kitab’ı, kendi evsâfının ve te'sirâtının ve envârının zıddıyla muttasıf tasavvur edip –hâşâ, sümme hâşâ!– bir sahtekârın tasnîât ve iftiralarının mecmuası nazarıyla bakmak, sofestâileri ve şeytanları dahi utandıracak ve titretecek şeni' bir hezeyan-ı küfrî olmakla beraber; izhâr ettiği Din ve Şerîat-ı İslâmiye’nin şehâdetiyle ve müddet-i hayatında gösterdiği bil'ittifak fevkalâde takvâsının ve hàlis ve sâfî ubûdiyetinin delâletiyle ve bil'ittifak kendinde görünen ahlâk-ı hasenesinin iktizasıyla ve yetiştirdiği bütün ehl-i hakikatin ve sâhib-i kemâlâtın tasdikiyle; en mûtekid, en metîn, en emin, en sâdık bir Zât’ı –hâşâ, sümme hâşâ, yüzbin kere hâşâ!– i'tikàdsız, en emniyetsiz, Allah’tan korkmaz bir vaziyette farzetmek, muhâlâtın en çirkin ve menfûr bir sûretini ve dalâletin en zulümlü ve zulmetli bir tarzını irtikâb etmek lâzımgelir.
Elhâsıl: –Ondokuzuncu Mektûbun Onsekizinci İşâreti’nde denildiği gibi– Nasıl kulaklı âmî tabakası, i'câz-ı Kur'ân fehminde demiş: “Kur'ân, bütün dinlediğim ve dünyada mevcûd kitaplara kıyâs edilse, hiçbirisine benzemiyor ve onların derecesinde değildir.” Öyle ise, ya Kur'ân umumun altındadır veya umumun fevkınde bir derecesi vardır. Umumun altındaki şık ise; muhâl olmakla beraber, hiçbir düşman, hattâ şeytan dahi diyemez ve kabûl etmez. Öyle ise, Kur'ân, umum kitapların fevkındedir, öyle ise, mu'cizedir. Aynen öyle de; biz de ilm-i usûl ve fenn-i mantıkça, “Sebr ve taksim” denilen en kat'î bir hüccetle deriz:
Ey şeytan ve ey şeytanın şâkirdleri! Kur'ân, ya Arş-ı A'zam’dan ve İsm-i A'zam’dan gelmiş bir Kelâmullâh’tır veyâhut –hâşâ, sümme hâşâ, yüzbin kere hâşâ!– yerde, sahtekâr ve Allah’tan korkmaz ve Allah’ı bilmez, i'tikàdsız bir beşerin düzmesidir. Bu ise, ey şeytan! Sâbık hüccetlere karşı, bunu sen diyemezdin ve diyemezsin ve diyemeyeceksin. Öyle ise, bizzarûre ve bilâ-şübhe, Kur'ân, Hàlık-ı Kâinât’ın kelâmıdır. Çünkü, ortası yoktur ve muhâldir ve olamaz. Nasıl ki kat'î bir sûrette isbât ettik; sen de gördün ve dinledin.
Hem, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm; ya Resûlullâh’dır ve bütün resûllerin ekmeli ve bütün mahlûkatın efdalidir veyâhut –hâşâ, yüzbin defa hâşâ!– Allah’a iftira ettiği ve Allah’ı bilmediği ve azâbına inanmadığı için, i'tikàdsız, esfel-i sâfilîne sukùt etmiş bir beşer farzetmek (Hâşiye) <ft3>[^2]</ft3> lâzım gelir ki: Bu ise, ey iblis! Ne sen ve ne de güvendiğin Avrupa feylesofları ve Asya münâfıkları bunu diyemezsiniz ve diyememişsiniz ve diyemeyeceksiniz ve dememişsiniz ve demeyeceksiniz. Çünkü, bu şıkkı dinleyecek ve kabûl edecek, dünyada yoktur. Onun içindir ki, güvendiğin o feylesofların
[^2]:(Hâşiye) Kur'ân-ı Hakîm, kâfirlerin küfriyâtlarını ve galiz tâbiratlarını ibtal etmek için zikrettiğine istinâden, ehl-i dalâletin fikr-i küfrîlerinin bütün bütün muhâliyetini ve bütün bütün çürüklüğünü göstermek için, şu tâbiratı farz-ı muhâl sûretinde titreyerek kullanmağa mecbur oldum.
en müfsidleri ve o Asya münâfıklarının en vicdânsızları dahi diyorlar ki: “Muhammed-i Arabî (A.S.M.) çok akıllı idi ve çok güzel ahlâklı idi.”
Mâdem şu mes'ele iki şıkka münhasırdır ve mâdem ikinci şık muhâldir ve hiçbir kimse buna sâhib çıkmıyor ve mâdem kat'î hüccetlerle isbât ettik ki, ortası yoktur; elbette ve bizzarûre, senin ve hizbü'ş-şeytanın rağmına olarak, bilbedâhe ve bihakka'l-yakìn, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm Resûlullâh’dır ve bütün resûllerin ekmelidir ve bütün mahlûkatın efdalidir.
عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ بِعَدَدِ الْمَلَكِ وَالْاِنْسِ وَالْجَانِّ ∗∗∗
Şeytanın İkinci Küçük Bir İtirazı
ŞEYTANIN İKİNCİ KÜÇÜK BİR İ'TİRÂZI
Sûre-i ﴾ قٓ وَالْقُرْآنِ الْمَج۪يدِ ﴿ i okurken..
﴿ مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ اِلَّا لَدَيْهِ رَق۪يبٌ عَت۪يدٌ ❀ وَجَٓاءَتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ ذٰلِكَ مَا كُنْتَ مِنْهُ تَح۪يدُ ❀ وَنُفِخَ فِي الصُّورِ ذٰلِكَ يَوْمُ الْوَع۪يدِ ❀ وَجَٓاءَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَعَهَا سَٓائِقٌ وَشَه۪يدٌ ❀ لَقَدْ كُنْتَ ف۪ي غَفْلَةٍ مِنْ هٰذَا فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَٓاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَد۪يدٌ ❀ وَقَالَ قَر۪ينُهُ هٰذَا مَا لَدَىَّ عَت۪يدٌ ❀ اَلْقِيَا ف۪ي جَهَنَّمَ كُلَّ كَفَّارٍ عَن۪يدٍ ﴾
Şu âyetleri okurken şeytan dedi ki:
“Kur'ân’ın en mühim fesâhatini, siz O’nun selâsetinde ve vuzûhunda buluyorsunuz. Hâlbuki şu âyette, nereden nereye atlıyor. Sekerâttan, tâ kıyâmete atlıyor. Nefh-i Sûr’dan, muhâsebenin hitâmına intikal ediyor ve ondan Cehenneme idhali zikrediyor. Bu acîb atlamaklar içinde hangi selâset kalır? Kur'ân’ın ekser yerlerinde, böyle birbirinden uzak mes'eleleri birleştiriyor. Böyle münâsebetsiz vaziyetiyle, selâset ve fesâhat nerede kalır?..”
Elcevab: Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın esâs-ı i'câzı, en mühimlerinden belâğatından sonra îcâzdır. Îcâz, i'câz-ı Kur'ân’ın en metîn ve en mühim bir esâsıdır. Kur'ân-ı Hakîm’de şu mu'cizâne îcâz, o kadar çoktur ve o kadar güzeldir ki; ehl-i tedkik, karşısında hayrettedirler.
Meselâ:
﴿ وَق۪يلَ يَٓا اَرْضُ ابْلَع۪ي مَٓاءَكِ وَيَا سَمَٓاءُ اَقْلِع۪ي وَغ۪يضَ الْمَٓاءُ وَقُضِىَ الْاَمْرُ ﴾
﴿ وَاسْتَوَتْ عَلٰى الْجُودِىِّ وَق۪يلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ ﴾
Kısa birkaç cümle ile, “Tûfân” hâdise-i azîmesini netâiciyle öyle îcâzkârâne ve mu'cizâne beyân ediyor ki; çok ehl-i belâğatı, belâğatına secde ettirmiş...
Hem meselâ:
﴿ كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِطَغْوٰيهَا ❀ اِذِ انْبَعَثَ اَشْقٰيهَا ❀ فَقَالَ لَهُمْ رَسُولُ اللّٰهِ نَاقَةَ اللّٰهِ وَسُقْيٰيهَا ❀ فَكَذَّبُوهُ فَعَقَرُوهَا فَدَمْدَمَ عَلَيْهِمْ رَبُّهُمْ بِذَنْبِهِمْ فَسَوّٰيهَا ❀ وَلَا يَخَافُ عُقْبٰيهَا ﴾
İşte, Kavm-i Semûd’un acîb ve mühim hâdisâtını ve netâicini ve sû-i âkıbetlerini böyle kısa birkaç cümle ile, îcâz içinde bir i'câz ile, selâsetli ve vuzûhlu ve fehmi ihlâl etmez bir tarzda beyân ediyor.
Hem meselâ:
﴿ وَذَا النُّونِ اِذْ ذَهَبَ مُغَاضِبًا فَظَنَّ اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ فَنَادٰى فِي الظُّلُمَاتِ اَنْ لَٓااِلٰهَ اِلَّٓااَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ ﴾
İşte, ﴾ اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ ﴿ cümlesinden ﴾ فَنَادٰى فِي الظُّلُمَاتِ ﴿ cümlesine kadar çok cümleler matvîdir. O mezkûr olmayan cümleler ise, fehmi ihlâl etmiyor; selâsetine zarar vermiyor. Hazret-i Yûnus Aleyhisselâm’ın kıssasında mühim esâsları zikreder; mütebâkisini akla havâle eder.
Hem meselâ: Sûre-i Yûsuf’ta ﴾ فَاَرْسِلُونِ ﴿ kelimesinden ﴾ يُوسُفُ اَيُّهَا الصِّدّ۪يقُ ﴿ ortasında yedi-sekiz cümle, îcâz ile tayyedilmiş. Hiç fehmi ihlâl etmiyor. Selâsetine zarar vermiyor. Bu çeşit mu'cizâne îcâzlar Kur'ân’da pek çoktur. Hem pek güzeldir.
Amma Sûre-i Kaf’ın âyeti ise; ondaki îcâz, pek acîb ve mu'cizânedir. Çünkü; kâfirlerin pek müdhiş ve çok uzun ve bir günü elli bin sene olan istikbâline ve o istikbâlin dehşetli inkılâbâtında kâfirin başına gelecek elîm ve mühim hâdisâta birer birer parmak basıyor. Şimşek gibi, fikri onlar üstünde gezdiriyor. O pek çok uzun zamanı, hazır bir sahife gibi nazara gösteriyor. Zikredilmeyen hâdisâtı; hayâle havâle edip, àlî bir selâsetle beyân eder.
﴿ وَاِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَاَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ ﴾
İşte ey şeytan! Şimdi bir sözün daha varsa, söyle!..
Şeytan der:
– Bunlara karşı gelemem, müdafaa edemem. Fakat çok ahmaklar var, beni dinliyorlar. Ve insan sûretinde çok şeytanlar var, bana yardım ediyorlar. Ve feylesoflardan çok fir'avunlar var, enâniyetlerini okşayan mes'eleleri benden ders alıyorlar. Senin bu gibi sözlerin neşrine sed çekerler. Bunun için sana teslîm-i silâh etmem! ∗∗∗