Sözler

Onyedinci Söz

21. bölüm / 51

Onyedinci Söz

﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴾

﴿ اِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلٰى الْاَرْضِ ز۪ينَةً لَهَا لِنَبْلُوَهُمْ اَيُّهُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا ❀ وَ اِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَع۪يدًا جُرُزًا ﴾ ﴿ وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَعِبٌ وَلَهْوٌ ﴾

[Bu Söz, iki àlî makam ve bir parlak zeylden ibarettir.]

Hàlık-ı Rahîm ve Rezzâk-ı Kerîm ve Sâni'-i Hakîm; şu dünyayı, âlem-i ervâh ve rûhâniyât için bir bayram, bir şehr-âyin sûretinde yapıp bütün esmâsının garâib-i nukùşuyla süslendirip küçük-büyük, ulvî-süflî herbir rûha, ona münâsib ve o bayramdaki ayrı ayrı hesabsız mehâsin ve in'âmâttan istifade etmeğe muvâfık ve havâs ile mücehhez bir cesed giydirir, bir vücûd-u cismânî verir, bir defa o temâşâgâha gönderir.

Hem, zaman ve mekân cihetiyle pek geniş olan o bayramı; asırlara, senelere, mevsimlere hattâ günlere, kıt'alara taksim ederek herbir asrı, herbir seneyi, herbir mevsimi, hattâ bir cihette herbir günü, herbir kıt'ayı, birer tâife rûhlu mahlûkatına ve nebâtî masnûâtına birer resm-i geçit tarzında bir ulvî bayram yapmıştır. Ve bilhassa rû-yi zemin, hususan bahar ve yaz zamanında masnûât-ı sağîrenin tâifelerine öyle şa'şaalı ve birbiri arkasında bayramlardır ki; tabakàt-ı àliyede olan rûhâniyâtı ve melâikeleri ve sekene-i semâvâtı seyre celbedecek bir câzibedârlık görünüyor ve ehl-i tefekkür için öyle şirin bir mütâlaagâh oluyor ki; akıl ta'rifinden âcizdir.

Fakat bu ziyâfet-i İlâhiye ve bayram-ı Rabbâniye’deki ism-i Rahmân ve Muhyî’nin tecellîlerine mukâbil ism-i Kahhâr ve Mümît, firâk ve mevt ile karşılarına çıkıyorlar. Şu ise: وَسِعَتْ رَحْمَتِي كُلَّ شَىْءٍ rahmetinin vüs'at-i şümûlüne zâhiren muvâfık düşmüyor. Fakat hakikatte birkaç cihet-i muvâfakati vardır. Bir ciheti şudur ki:

Sâni'-i Kerîm, Fâtır-ı Rahîm, herbir tâifenin resm-i geçit nöbeti bittikten ve o resm-i geçitten maksûd olan neticeler alındıktan sonra, ekseriyet itibariyle dünyadan, merhametkârâne bir tarz ile tenfîr edip usandırıyor, istirahate bir meyil ve başka bir âleme göçmeğe bir şevk ihsân ediyor ve vazife-i hayattan terhis edildikleri zaman, vatan-ı aslîlerine bir meyelân-ı şevk-engîz, rûhlarında uyandırıyor.

Hem o Rahmân’ın nihâyetsiz rahmetinden uzak değil ki; nasıl vazife uğrunda, mücâhede işinde telef olan bir nefere şehâdet rütbesini veriyor ve kurban olarak kesilen bir koyuna, âhirette cismânî bir vücûd-u bâkî vererek, Sırat üstünde, sâhibine Burâk gibi bir bineklik mertebesini vermekle mükâfâtlandırıyor... Öyle de, sâir zîrûh ve hayvanatın dahi, kendilerine mahsûs vazife-i fıtriye-i Rabbâniye’lerinde ve evâmir-i Sübhâniye’nin itâatlerinde telef olan ve şiddetli meşakkat çeken zîrûhların, onlara göre bir çeşit mükâfât-ı rûhâniye ve onların isti'datlarına göre bir nev'i ücret-i maneviye, o tükenmez hazine-i rahmetinden baîd değil ki, bulunmasın. Dünyadan gitmelerinden pek çok incinmesinler, belki memnun olsunlar.

لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ

Lâkin, zîrûhların en eşrefi ve şu bayramlarda kemiyet ve keyfiyet cihetiyle en ziyâde istifade eden insan, dünyaya pek çok meftûn ve mübtelâ olduğu hâlde, dünyadan nefret ve âlem-i bekàya geçmek için eser-i rahmet olarak iştiyak-engîz bir hâlet verir. Kendi insaniyeti dalâlette boğulmayan insan, o hâletten istifade eder. Rahat-ı kalb ile gider. Şimdi, o hâleti intac eden vecihlerden, nümûne olarak beşini beyân edeceğiz.

Birincisi: İhtiyarlık mevsimiyle; dünyevî, güzel ve câzibedâr şeyler üstünde fenâ ve zevâlin damgasını ve acı mânâsını göstererek, o insanı dünyadan ürkütüp, o fânîye bedel, bir bâkî matlûbu arattırıyor.

İkincisi: İnsanın alâka peydâ ettiği bütün ahbablardan yüzde doksandokuzu, dünyadan gidip diğer bir âleme yerleştikleri için, o ciddi muhabbet sâikasıyla, o ahbabın gittiği yere bir iştiyak ihsân edip, mevt ve eceli mesrûrâne karşılattırıyor.

Üçüncüsü: İnsandaki nihâyetsiz zaîflik ve âcizliği, bazı şeylerle ihsâs ettirip, hayat yükü ve yaşamak tekâlifi ne kadar ağır olduğunu anlattırıp, istirahate ciddi bir arzu ve bir diyar-ı âhere gitmeye samîmî bir şevk veriyor.

Dördüncüsü: İnsan-ı mü'mine nur-u îmân ile gösterir ki:

Mevt, i'dâm değil, tebdil-i mekândır. Kabir ise, zulümâtlı bir kuyu ağzı değil, nurâniyetli âlemlerin kapısıdır. Dünya ise, bütün şa'şaasıyla

Âhiret’e nisbeten bir zindân hükmündedir. Elbette, zindân-ı dünyadan bostan-ı cinâna çıkmak ve müz'ic dağdağa-i hayat-ı cismâniyeden âlem-i rahata ve meydân-ı tayerân-ı ervâha geçmek ve mahlûkatın sıkıntılı gürültüsünden sıyrılıp huzur-u Rahmân’a gitmek; bin can ile arzu edilir bir seyahattir, belki bir saâdettir.

Beşincisi: Kur'ân’ı dinleyen insana, Kur'ân’daki ilm-i hakikati ve nur-u hakikatle dünyanın mâhiyetini bildirmekliği ile dünyaya aşk ve alâka pek mânâsız olduğunu anlatmaktır. Yani, insana der ve isbât eder ki:

“Dünya; bir kitab-ı samedânîdir. Hurûf ve kelimâtı, nefislerine değil; belki, başkasının zât ve sıfât ve esmâsına delâlet ediyorlar. Öyle ise, mânâsını bil, al; nukùşunu bırak git!..

Hem bir mezraadır. Ek ve mahsulünü al, muhâfaza et; müzahrefâtını at, ehemmiyet verme!..

Hem birbiri arkasında dâim gelen geçen âyineler mecmuasıdır. Öyle ise, onlarda tecellî edeni bil, envârını gör ve onlarda tezâhür eden esmânın tecelliyâtını anla ve müsemmâlarını sev ve zevâle ve kırılmaya mahkûm olan o cam parçalarından alâkanı kes!..

Hem seyyâr bir ticâretgâhtır. Öyle ise, alış verişini yap, gel. Ve senden kaçan ve sana iltifat etmeyen kafilelerin arkalarından beyhûde koşma, yorulma!..

Hem muvakkat bir seyrangâhtır. Öyle ise, nazar-ı ibretle bak ve zâhirî çirkin yüzüne değil; belki, Cemîl-i Bâkî’ye bakan gizli, güzel yüzüne dikkat et, hoş ve fâideli bir tenezzüh yap, dön. Ve o güzel manzaraları irâe eden ve güzelleri gösteren perdelerin kapanmasıyla akılsız çocuk gibi ağlama, merak etme!..

Hem bir misâfirhânedir. Öyle ise, onu yapan Mihmandâr-ı Kerîm’in izni dâiresinde ye, iç, şükret. Kanunu dâiresinde işle, hareket et. Sonra arkana bakma, çık, git. Herzekârâne, fuzûlî bir sûrette karışma. Senden ayrılan ve sana ait olmayan şeylerle mânâsız uğraşma ve geçici işlerine bağlanıp boğulma!..” gibi zâhir hakikatlerle dünyanın iç yüzündeki esrârı gösterip, dünyadan müfârakatı gayet hafifleştirir, belki hüşyâr olanlara sevdirir ve rahmetinin herşeyde ve her şe'ninde bir izi bulunduğunu gösterir. İşte Kur'ân şu Beş Veche işâret ettiği gibi, başka hususî vecihlere dahi Âyât-ı Kur'âniye işâret ediyor.

Veyl o kimseye ki, şu beş vecihten bir hissesi olmaya... ∗∗∗

On Yedinci Söz’ün İkinci Makamı

On Yedinci Söz’ün İkinci Makamı (∗) <ft3>[^1]</ft3>

[^1]:(∗) Bu İkinci Makam'daki parçalar, şiire benzer, fakat şiir değiller. Kasdî nazmedilmemişler. Belki, hakikatlerin kemâl-i intizamı cihetinde bir derece manzûm sûretini almışlar

Bırak bîçâre feryâdı, belâdan gel tevekkül kıl.

Zîra feryâd; belâ-ender, hatâ-ender, belâdır bil. ∗∗∗

Belâ vereni buldunsa, atâ-ender, safâ-ender, belâdır bil.

Bırak feryâdı, şükür kıl, mânend-i belâbil, demâ keyfinden güler hep gül-mül. ∗∗∗

Ger bulmazsan; bütün dünya cefâ-ender, fenâ ender, hebâdır bil.

Cihan dolu belâ başında varken, ne bağırırsın küçük bir belâdan, gel tevekkül kıl. ∗∗∗

Tevekkül ile belâ yüzünde gül, tâ o da gülsün.

O güldükçe küçülür, eder tebeddül. ∗∗∗

Bil ey hodgâm, bu dünyada saâdet, terk-i dünyada..

Hudâbîn isen, o kâfîdir, bıraksan da bütün eşya lehinde. ∗∗∗

Ger hodbîn isen, helâkettir, ne yaparsan bütün eşya aleyhinde.

Demek terki gerektir, her iki hâlde bu dünyada. ∗∗∗

Terki demek: Hudâ mülkü, O’nun izni, O’nun nâmıyla bakmakta…

Ticâret istiyorsan ger, şu fânî ömrünü bâkîye tebdilde. ∗∗∗

Eğer nefsine tâlib isen, çürüktür, hem temelsiz de..

Eğer âfâkı ister isen, fenâ damgası üstünde. ∗∗∗

Demek değmez ki alınsa, çürük maldır hep bu çarşıda.

Öyle ise, geç.. İyi mallar dizilmiş arkasında... ∗∗∗

Siyah Dutun Bir Meyvesi

SİYAH DUTUN BİR MEYVESİ

[O mübârek dut başında Eski Said, Yeni Said lisânıyla söylemiştir.]

Muhâtabım Ziya Paşa değil, Avrupa meftûnlarıdır.

Mütekellim nefsim değil, tilmiz-i Kur'ân nâmına kalbimdir. ∗ ∗

Geçen sözler hakikattir, sakın şaşma, hududundan hazer aşma.

Ecânib fikrine sapma, dalâlettir kulak asma, eder elbet seni nâdim. ∗ ∗

Görürsün en ziyâdârın, zekâvette alemdârın

O hayretten der dâim: “Eyvâh! kimden kime şekvâ edeyim, ben dahi şaştım.” ∗ ∗

Kur'ân dedirtir; ben de derim, hiç de çekinmem.

O’ndan O’na şekvâ ederim, sen gibi şaşmam. ∗ ∗

Hak’tan Hakk’a feryâd ederim, sen gibi aşmam.

Yerden göğe da'vâ ederim, sen gibi kaçmam. ∗ ∗

Ki Kur'ân’da hep da'vâ nurdan nuradır, sen gibi caymam.

Kur'ân’dadır hak hikmet, isbât ederim, muhâlif felsefeyi beş para saymam. ∗ ∗

Furkàn’dadır elmas hakikat, dercân ederim, sen gibi satmam.

Halktan Hakk’a seyran ederim, sen gibi sapmam. ∗ ∗

Dikenli yolda tayrân ederim, sen gibi basmam.

Ferşten arşa şükrân ederim, sen gibi asmam. ∗ ∗

Mevte, ecele dost bakarım, sen gibi korkmam.

Kabre gülerekten girerim, sen gibi ürkmem. ∗ ∗

Ejder ağzı, vahşet yatağı, hiçlik boğazı sen gibi görmem.

Ahbaba kavuşturur beni, kabirden darılmam, sen gibi kızmam. ∗ ∗

Rahmet kapısı, nur kapısı, hak kapısı; ondan sıkılmam, geri çekilmem.

“Bismillâh” diyerek çalıyorum (Hâşiye-1) <ft3>[^2]</ft3> arkama bakmam, dehşet de almam.

[^2]:(Hâşiye-1) Eyvâh diyerek kaçmıyorum.

∗ ∗

“Elhamdülillâh” diyerek rahat bulup yatacağım, zahmeti çekmem, vahşette kalmam.

“Allâhuekber” diyerek Ezân-ı Haşr’i işitip kalkacağım (Hâşiye-2) <ft3>[^3]</ft3> Mahşer-i Ekber’den çekinmem, Mescid-i A'zam’dan çekilmem.

[^3]:(Hâşiye-2) İsrâfil'in ezânını fecr-i Haşir'de işitip "Allâhuekber" diyerek kalkacağım. Salât-ı Kübrâ'dan çekilmem, Mecma'-ı Ekber'den çekinmem...

∗ ∗

Lütf-u Yezdân, Nur-u Kur'ân, Feyz-i Îmân sâyesinde hiç üzülmem.

Durmayıp koşacağım, Arş-ı Rahmân zılline uçacağım, sen gibi şaşmam! İnşâallâh. ∗∗∗

Kalbe Farisi Olarak Tahattur Eden Bir Münacat

KALBE FÂRİSÎ OLARAK TAHATTUR EDEN

BİR MÜNÂCÂT

هٰذِهِ الْمُنَاجَاةُ تَخَطَّرَتْ فِي الْقَلْبِ هٰكَذَا بِالْبَيَانِ الْفَارِسِى

[Yani; bu münâcât, kalbe Fârisî olarak tahattur ettiğinden Fârisî yazılmıştır. Evvelce matbu' olan “Hubâb Risalesi” nde dercedilmişti.]

<fr3>يَا رَبْ بَشَشْ جِهَتْ نَظَرْ مِيكَرْدَمْ دَرْدِ خُودْ رَا دَرْمَانْ نَمِى دِيدَمْ</fr3>

Yâ Rab! Tevekkülsüz, gafletle, iktidar ve ihtiyarıma dayanıp derdime derman aramak için cihât-ı sitte denilen altı cihette nazar gezdirdim. Maatteessüf derdime derman bulamadım. Ma'nen bana denildi ki: “Yetmez mi derd derman sana.

<fr3>دَرْ رَاسْت مِى دِيدَمْ كِه دِى رُوزْ مَزَارِ پَدَرِ مَنَسْت</fr3>

Evet, gafletle sağımdaki geçmiş zamandan tesellî almak için baktım. Fakat gördüm ki: Dünkü gün, pederimin kabri ve geçmiş zaman, ecdâdımın bir mezar-ı ekberi sûretinde göründü. Tesellî yerine vahşet verdi. (Hâşiye-1)

(Hâşiye-1) Îmân, o vahşetli mezar-ı ekberi, ünsiyetli bir meclis-i münevver ve bir mecma'-ı ahbab gösterir.

<fr3>وَدَرْ چَپْ دِيدَمْ كِه فَرْدَا قَبْرِ مَنَسْت</fr3>

Sonra soldaki istikbâle baktım. Derman bulamadım. Belki yarınki gün, benim kabrim ve istikbâl ise, emsâlimin ve nesl-i âtînin bir kabr-i ekberi sûretinde görünüp, ünsiyet değil belki vahşet verdi. (Hâşiye-2)

(Hâşiye-2) Îmân ve huzur-u îmân, o dehşetli kabr-i ekberi, sevimli saâdet saraylarında bir dâvet-i Rahmâniye gösterir.

<fr3>وَاِيمْرُوزْ تَابُوتِ جِسْمِ پُرْ اِضْطِرَابِ مَنَسْت</fr3>

Soldan dahi hayır görünmediği için, hazır güne baktım. Gördüm ki: Şu gün, güyâ bir tabuttur. Hareket-i mezbûhânede olan cismimin cenazesini taşıyor. (Hâşiye-3)

(Hâşiye-3) Îmân, o tabutu, bir ticâretgâh ve şa'şaalı bir misâfirhâne gösterir.

<fr3>بَرْ سَرِ عُمْرْ جَنَازَهٴِ مَنْ اِيسْتَادَه اَسْت</fr3>

İşbu cihetten dahi devâ bulamadım. Sonra başımı kaldırıp şecere-i ömrümün başına baktım. Gördüm ki: O ağacın tek meyvesi benim cenazemdir ki, o ağacın üstünde duruyor, bana bakıyor. (Hâşiye-4)

(Hâşiye-4) Îmân, o ağacın meyvesini cenaze değil, belki ebedî hayata mazhar ve ebedî saâdete namzed olan rûhumun eskimiş yuvasından, yıldızlarda gezmek için çıktığını gösterir.

<fr3>دَرْ قَدَمْ اۤبِ خَاكِ خِلْقَتِ مَنْ وَخَاكِسْتَرِ عِظَامِ مَنَسْت</fr3>

O cihetten dahi me'yûs olup başımı aşağıya eğdim. Baktım ki: Aşağıda, ayak altında kemiklerimin toprağı ile mebde'-i hilkatimin toprağı birbirine karışmış gördüm. Derman değil, derdime dert kattı. (Hâşiye-5)

(Hâşiye-5) Îmân, o toprağı, rahmet kapısı ve Cennet salonunun perdesi olduğunu gösterir.

<fr3>چُونْ دَرْ پَسْ مِيـنِگَرَمْ بِينَمْ اِينْ دُنْيَاءِ بِى بُنْيَادْ هِيچْ دَرْ هِيچَسْت</fr3>

Ondan dahi nazarı çevirip arkama baktım. Gördüm ki: Esâssız, fânî bir dünya, hiçlik derelerinde ve adem zulümâtında yuvarlanıp gidiyor. Derdime merhem değil, belki vahşet ve dehşet zehirini ilâve etti. (Hâşiye-6)

(Hâşiye-6) Îmân, o zulümâtta yuvarlanan dünyayı, vazifesi bitmiş, mânâsını ifâde etmiş, neticelerini kendine bedel vücûdda bırakmış Mektûbat-ı Samedâniye ve sahâif-i nukùş-u Sübhâniye olduğunu gösterir.

<fr3>وَدَرْ پِيشْ اَنْدَازَهٴِ نَظَرْ مِيكُنَـمْ دَرِ قَبْر كُشَادَه اَسْت</fr3>

<fr3>وَرَاهِ اَبَدْ بَدُورِ دِرَازْ پَدِيدَارَسْت</fr3>

Onda dahi hayır görmediğim için ön tarafıma, ileriye nazarımı gönderdim. Gördüm ki: Kabir kapısı yolumun başında açık görünüp, onun arkasında ebede giden cadde, uzaktan uzağa nazara çarpıyor. (Hâşiye-7)

(Hâşiye-7) Îmân, o kabir kapısını, âlem-i nur kapısı ve o yol dahi, saâdet-i ebediye yolu olduğunu gösterdiğinden, dertlerime hem derman, hem merhem olur.

<fr3>مَرَا جُزْ جُزْءِ اِخْتـِـيَارِى چِيـزِى نِيسْت دَرْ دَسْت</fr3>

İşte şu altı cihette ünsiyet ve tesellî değil, belki dehşet ve vahşet aldığım onlara mukâbil, benim elimde bir cüz'-i ihtiyarîden başka hiçbir şey yoktur ki, ona dayanıp onunla mukàbele edeyim. (Hâşiye-8)

(Hâşiye-8) Îmân, o cüz'-i lâyetecezzâ hükmündeki cüz'-i ihtiyarî yerine, gayr-ı mütenâhî bir kudrete istinâd etmek için bir vesika verir ve belki îmân bir vesikadır.

<fr3>كِه اُو جُـزْء هَـمْ عَاجِـزْ، هَـمْ كُوتَاه وهَـمْ كَمْ عَـيَارَسْت</fr3>

Hâlbuki o cüz'-i ihtiyarî denilen silâh-ı insanî hem âciz, hem kısadır, hem ayarı noksandır. İcâd edemez, kisbden başka hiçbir şey elinden gelmez. (Hâşiye-9)

(Hâşiye-9) Îmân, o cüz'-i ihtiyarîyi, Allah nâmına istimâl ettirip herşeye karşı kâfî getirir. Bir askerin cüz'î kuvvetini, devlet hesabına istimâl ettiği vakit, binler kuvvetinden fazla işler görmesi gibi...

<fr3>نَه دَرْ مَاضِى مَجَالِ حُلُولْ نَه دَرْ مُسْتَـقْبَـلْ مَدَارِ نُفُوذَسْت</fr3>

Ne geçmiş zamana hulûl edebilir, ne de gelecek zamana nüfûz edebilir. Mâzi ve müstakbele ait emellerime ve elemlerime fâidesi yoktur. (Hâşiye-10)

(Hâşiye-10) Îmân, dizginini cism-i hayvanînin elinden alıp; kalbe, rûha teslîm ettiği için; mâziye nüfûz ve müstakbele hulûl edebilir. Çünkü: Kalb ve rûhun dâire-i hayatı geniştir.

<fr3>مَـيْدَانِ اُو اِينْ زَمَانِ حَال ويَكْ اۤنِ سَـيَّالَسْت</fr3>

O cüz'-i ihtiyarînin meydân-ı cevelânı, kısacık şu zaman-ı hazır ve bir ân-ı seyyâldir.

<fr3>بَا اِينْ هَمَه فَقْرهَا وَضَعْـفْهَا قَلَـمِ قُـدْرَتِ تُو اۤشِكَارَه</fr3>

<fr3>نُوِشْـتَه اَسْت، دَرْ فِطْرَتِ مَا مَيْـلِ اَبَدْ وَاَمَـلِ سَرْمَدْ</fr3>

İşte şu bütün ihtiyaçlarımla ve zaîfliğimle ve fakr ve aczimle beraber altı cihetten gelen dehşetler ve vahşetlerle perîşan bir hâlde iken; kalem-i kudretle sahife-i fıtratımda ebede uzanan arzular ve sermede yayılan emeller âşikâre bir sûrette yazılmıştır, mâhiyetimde dercedilmiştir.

<fr3>بَلْكِه هَـرْ چِـه هَسْت هَسْت</fr3>

Belki dünyada ne varsa nümûneleri fıtratımda vardır. Umum onlara karşı alâkadarım. Onlar için çalıştırıyorum, çalışıyorum.

<fr3>دَائِـرَهٴِ اِحْتِـيَاجْ مَانَـنْدِ دَائِـرَهٴِ مَـدِّ نَظَـرْ بُـزُرْگِى دَارَسْت</fr3>

İhtiyaç dâiresi, nazar dâiresi kadar büyüktür, geniştir.

<fr3>خَـيَالْ كُدَامْ رَسَـدْ اِحْتِــيَاجْ نِيـزْ رَسَـدْ</fr3>

<fr3>دَرْ دَسْت هَرْ چِه نِيسْت دَرْ اِحْتِــيَاجْ هَسْت</fr3>

Hattâ hayâl nereye gitse ihtiyaç dâiresi dahi oraya gider. Orada da hâcet vardır. Belki her ne ki elde yok, ihtiyaçta vardır. Elde olmayan, ihtiyaçta vardır. Elde bulunmayan ise, hadsizdir.

<fr3>دَائِرَهٴِ اِقْتِـدَارْ هَمْچُو دَائِـرَهٴِ دَسْتْ كُوتَاهْ كُوتَاهَسْت</fr3>

Hâlbuki; dâire-i iktidar kısa.. elimin dâiresi kadar kısa ve dardır.

<fr3>پَسْ فَقْرُ وحَاجَاتِ مَا بَقَدْرِ جِهَانَسْت</fr3>

Demek fakr ve ihtiyaçlarım, dünya kadardır.

<fr3>سَرْمَايَهٴِ مَا هَـمْ چُو جُـزْءِ لاَيَـتَجَـزَّا اَسْت</fr3>

Sermâyem ise, cüz'-i lâyetecezzâ gibi cüz'î bir şeydir.

<fr3>اِينْ جُزْء كُدَامْ وَاِينْ كَائِـنَاتِ حَاجَاتْ كُدَامَسْت</fr3>

İşte şu cihan kadar ve milyarlar ile ancak istihsâl edilen hâcet nerede ve bu beş paralık cüz'-i ihtiyarî nerede? Bununla onların mübâyaasına gidilmez. Bununla onlar kazanılmaz. Öyle ise, başka bir çare aramak gerektir.

<fr3>پَسْ دَرْ رَاهِ تُو اَزْ اِينْ جُـزْء نِيـزْ بَازْ مِى گُذَشْتَنْ چَارَهٴِ مَنْ اَسْت</fr3>

O çare ise, şudur ki: O cüz'-i ihtiyarîden dahi vazgeçip, irâde-i İlâhiye’ye işini bırakıp, kendi havl ve kuvvetinden teberrî edip, Cenâb-ı Hakk’ın havl ve kuvvetine ilticâ ederek, hakikat-i tevekküle yapışmaktır. “Yâ Rab! Mâdem çare-i necât budur. Senin yolunda o cüz'- i ihtiyarîden vazgeçiyorum ve enâniyetimden teberrî ediyorum...

<fr3>تَا عِنَايَتِ تُو دَسْتْگِيرِ مَنْ شَوَدْ، رَحْمَتِ بِى نِهَايَتِ تُو پَـنَاهِ مَنْ اَسْت</fr3>

Tâ senin inâyetin, acz ve zaafıma merhameten elimi tutsun. Hem, tâ senin rahmetin, fakr ve ihtiyacıma şefkat edip bana istinâdgâh olabilsin, kendi kapısını bana açsın.”

<fr3>اۤنْ كَسْ كِه بَحْرِ بِى نِهَايَتِ رَحْمَتْ يَافْت اَسْت</fr3>

<fr3>تَكْيَه نَه كُنَدْ بَرْ اِينْ جُزْءِ اِخْتِيَارِى كِه يَكْ قَطْرَه سَرَابَسْت</fr3>

Evet, her kim ki; rahmetin nihâyetsiz denizini bulsa elbette bir katre serâb hükmünde olan cüz'-i ihtiyarına i'timâd etmez; rahmeti bırakıp ona müracaat etmez.

<fr3>اَيْوَاهْ اِينْ زَنْدَگَانِى هَـمْ چُو خَوابَسْت</fr3>

<fr3>وِينْ عُمْرِ بِى بُنْـيَادْ هَـمْ چُو بَادَسْت</fr3>

Eyvâh aldandık!.. Şu hayat-ı dünyeviyeyi sâbit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zâyi' ettik. Evet, şu güzerân-ı hayat bir uykudur, bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi bir rüzgâr gibi uçar, gider.

<fr3>اِنْسَانْ بَـزَوَالْ دُنْـيَا بَفَـنَا اَسْت اۤمَالْ بِى بَقَا اۤلاَمْ بَــبَقَا اَسْت</fr3>

Kendine güvenen ve ebedî zanneden mağrûr insan, zevâle mahkûmdur.

Sür'atle gidiyor. Hâne-i insan olan dünya ise, zulümât-ı ademe sukùt eder. Emeller bekàsız, elemler rûhta bâkî kalır.

<fr3>بِـيَا اَىْ نَفْسِ نَافَرْجَامْ! وُجُودِ فَانِى خُودْ رَا فَدَا كُنْ</fr3>

<fr3>خَالِقِ خُودْ رَا كِه اِينْ هَسْتِى وَدِيعَه هَسْت</fr3>

Mâdem hakikat böyledir: Gel ey hayata çok müştâk ve ömre çok tâlib ve dünyaya çok âşık ve hadsiz emeller ile ve elemler ile mübtelâ bedbaht nefsim! Uyan, aklını başına al! Nasıl ki yıldız böceği, kendi ışıkçığına i'timâd eder, gecenin hadsiz zulümâtında kalır. Bal arısı kendine güvenmediği için gündüzün güneşini bulur. Bütün dostları olan çiçekleri, güneşin ziyâsıyla yaldızlanmış müşâhede eder. Öyle de: Kendine, vücûduna ve enâniyetine dayansan, yıldız böceği gibi olursun. Eğer sen fânî vücûdunu, o vücûdu sana veren Hàlık’ın yolunda fedâ etsen bal arısı gibi olursun. Hadsiz bir nur-u vücûd bulursun. Hem fedâ et, çünkü; şu vücûd sende vedîa ve emânettir.

<fr3>وَمُلْكِ اُو وَاُو دَادَه فَـنَا كُنْ تَا بَقَا يَابَدْ</fr3>

<fr3>اَزْ اۤنْ سِرِّى كِه نَفْىِ نَفْى اِثْـبَاتَسْت</fr3>

Hem O’nun mülküdür, hem O vermiştir. Öyle ise, minnet etmeyerek ve çekinmeyerek fenâ et, fedâ et; tâ bekà bulsun. Çünkü; nefy-i nefy, isbâttır. Yani yok, yok ise; o vardır. Yok, yok olsa; var olur.

<fr3>خُـدَاىِ پُـرْكَرَمْ خُودْ مُلْكِ خُودْ رَا مِى خَرَدْ اَزْ تُو</fr3>

<fr3>بَـهَاىِ بِى گِرَانْ دَادَه بَـرَاىِ تُو نِگَاهْ دَارَسْت</fr3>

Hàlık-ı Kerîm, kendi mülkünü senden satın alıyor. Cennet gibi büyük bir fiatı verir. Hem o mülkü senin için güzelce muhâfaza ediyor. Kıymetini yükselttiriyor. Yine sana, hem bâkî, hem mükemmel bir sûrette verecektir. Öyle ise, ey nefsim! Hiç durma. Birbiri içinde beş kârlı bu ticâreti yap. Tâ beş hasâretten kurtulup, beş ribhi birden kazanasın. ∗∗∗

﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴾

﴿ فَلَمَّٓا اَفَلَ قَالَ لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ ﴾

لَقَدْ اَبْكَانِي نَعْىُ ﴿ لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ ﴾ مِنْ خَلِيلِ اللّٰهِ

İbrahim Aleyhisselâm’dan sudûr ile, kâinâtın zevâl ve ölümünü ilân eden na'y-i ﴾ لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ ﴿ beni ağlattırdı.

فَصَبَّتْ عَيْنُ قَلْبِى قَطَـرَاتٍ بَاكِـيَاتٍ مِنْ شُؤُونِ اللّٰهِ

Onun için kalb gözü ağladı ve ağlayıcı katreleri döktü. Kalb gözü ağladığı gibi döktüğü herbir damlası da o kadar hazîndir, ağlattırıyor. Güyâ kendisi de ağlıyor. O damlalar, gelecek fârisî fıkralardır.

لِتَفْسِيرِ كَلاَمٍ مِنْ حَكِيـمٍ اَىْ: نَبِىٍّ فِى كَلاَمِ اللّٰهِ

İşte o damlalar ise, Nebi-yi peygamber olan bir hakîm-i İlâhî’nin, Kelâmullâh içinde bulunan bir kelâmının bir nev'i tefsiridir.

<fr3>نَمِى زِيـبَاسْت « اُفُولْدَه » گُمْ شُدَنْ مَحْبُوبْ</fr3>

Güzel değil batmakla gâib olan bir mahbûb. Çünkü; zevâle mahkûm, hakîki güzel olamaz. Aşk-ı ebedî için yaratılan ve âyine-i Samed olan kalb ile sevilmez ve sevilmemeli.

<fr3>نَمِى اَرْزَدْ « غُرُوبْدَه » غَيْب شُدَنْ مَطْـلُوبْ</fr3>

Bir matlûb ki, gurûbda gaybûbet etmeye mahkûmdur; kalbin alâkasına, fikrin merakına değmiyor. Âmâle merci' olamıyor; arkasında gam ve kederle teessüf etmeye lâyık değildir. Nerede kaldı ki; kalb, ona perestiş etsin ve ona bağlansın kalsın?

<fr3>نَمِى خَواهَـمْ فَـنَادَه مَحْو شُدَنْ مَقْصُودْ</fr3>

Bir maksûd ki, fenâda mahvoluyor; o maksûdu istemem. Çünkü; fânîyim, fânî olanı istemem; neyleyeyim?..

<fr3>نَمِى خَوانَـمْ زَوَالْدَه دَفْن شُدَنْ مَعْـبُودْ</fr3>

Bir ma'bûd ki, zevâlde defnoluyor; onu çağırmam, ona ilticâ etmem. Çünkü; nihâyetsiz muhtacım ve âcizim. Âciz olan, benim pek büyük derdlerime devâ bulamaz. Ebedî yaralarıma merhem süremez. Zevâlden kendini kurtaramayan nasıl ma'bûd olur?

<fr3>عَقْل فَرْيَادْ مِى دَارَدْ نِدَاء ﴿  لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ  ﴾ مِى زَنَدْ رُوحَـمْ</fr3>

Evet, zâhire mübtelâ olan akıl, şu keşmekeş kâinâtta perestiş ettiği şeylerin zevâlini görmek ile me'yûsâne feryâd eder ve bâkî bir mahbûbu arayan rûh dahi, ﴾ لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ ﴿ feryâdını ilân ediyor.

<fr3>نَمِى خَواهَـمْ نَمِى خَوانَـمْ نَمِى تَابَـمْ فِرَاقِى</fr3>

İstemem, arzu etmem, tâkat getirmem müfârakatı...

<fr3>نَمِى اَرْزَدْ مَـرَاقَه اِينْ زَوَالْ دَرْ پَسْ تَلاَقِى</fr3>

Der-akab zevâl ile acılanan mülâkatlar, keder ve meraka değmez. İştiyaka hiç lâyık değildir. Çünkü; zevâl-i lezzet, elem olduğu gibi, zevâl-i lezzetin tasavvuru dahi bir elemdir. Bütün mecâzî âşıkların dîvânları, yani aşknâmeleri olan manzûm kitapları, şu tasavvur-u zevâlden gelen elemden birer feryâddır. Herbirinin bütün dîvân-ı eş'ârının rûhunu eğer sıksan, elemkârâne birer feryâd damlar.

<fr3>اَزْ اۤنْ دَرْدِى گِرِينِ ﴿ لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ ﴾ مِى زَنَدْ قَلْبَـمْ</fr3>

İşte o zevâl-âlûd mülâkatlar, o elemli, mecâzî muhabbetler derdinden ve belâsındandır ki; kalbim, İbrahimvâri ﴾ لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ ﴿ ağlamasıyla ağlıyor ve bağırıyor!

<fr3>دَرْ اِينْ فَانِى بَـقَا خَازِى بَقَا خِيزَدْ فَـنَادَنْ</fr3>

Eğer şu fânî dünyada bekà istiyorsan; bekà fenâdan çıkıyor. Nefs-i emmâre cihetiyle fenâ bul ki, bâkî olasın.

<fr3>فَـنَا شُدْ هَـمْ فَدَا كُنْ هَـمْ عَدَمْ بِينْ كِه اَزْ دُنْــيَا بَقَايَه رَاهْ فَـنَادَنْ</fr3>

Dünya-perestlik esâsâtı olan ahlâk-ı seyyieden tecerrüd et, fânî ol! Dâire-i mülkünde ve malındaki eşyayı, Mahbûb-u Hakîki yolunda fedâ et! Mevcûdâtın adem-nümâ âkıbetlerini gör! Çünkü; şu dünyadan bekàya giden yol, fenâdan gidiyor.

<fr3>فِكِرْ فِيزَارْ مِى دَارَدْ اَنِينِ ﴿ لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ ﴾ مِى زَنَدْ وِجْدَانْ</fr3>

Esbâb içine dalan fikr-i insanî, şu zelzele-i zevâl-i dünyadan hayrette kalıp me'yûsâne fîzar ediyor. Vücûd-u hakîki isteyen vicdân, İbrahimvâri ﴾ لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ ﴿ enîniyle mahbûbât-ı mecâziyeden ve mevcûdât-ı zâileden kat'-ı alâka edip, Mevcûd-u Hakîki’ye ve Mahbûb-u Sermedî’ye bağlanıyor.

<fr3>بِدَانْ اَى نَفْسِ نَادَانَـمْ كِه دَرْ هَرْ فَرْد اَزْ فَانِى دُو رَاهْ هَسْت</fr3>

<fr3>بَا بَاقِى دُو سِـرِّ جَــانْ جَـانَانِى</fr3>

Ey nâdân nefsim! Bil ki: Çendan dünya ve mevcûdât fânîdir; fakat, her fânî şeyde, bâkîye îsâl eden iki yol bulabilirsin ve can ve cânân olan Mahbûb-u Lâyezâl’in tecellî-i Cemâl’inden iki lem'ayı, iki sırrı görebilirsin. An şart ki; sûret-i fâniyeden ve kendinden geçebilirsen...

<fr3>كِه دَرْ نَعْمَتْهَا اِنْعَامْ هَسْتْ وَپَسْ اۤثَارْهَا اَسْمَا بِگِيرْ مَغْزِى</fr3>

<fr3>وَمِيزَنْ دَرْ فَـنَا اۤنْ قِشْرِ بِى مَعْـنَا</fr3>

Evet, ni'met içinde in'âm görünür; Rahmân’ın iltifatı hissedilir. Ni'metten in'âma geçsen Mün'im’i bulursun. Hem her eser-i Samedânî, bir mektûb gibi, bir Sâni'-i Zülcelâl’in esmâsını bildirir. Nakıştan mânâya geçsen esmâ yoluyla müsemmâyı bulursun. Mâdem şu masnûât-ı fâniyenin mağzını, içini bulabilirsin; onu elde et, mânâsız kabuğunu, kışrını, acımadan fenâ seyline atabilirsin.

<fr3>بَلِى اۤثَارْهَا گُويَنْد زِ اَسْـمَا لَفْظِ پُـرْ مَعْـنَا بِخَوانْ مَعْـنَا</fr3>

<fr3>وَمِيزَنْ دَرْ هَوَا اۤنْ لَفْظِ بِى سَوْدَا</fr3>

Evet, masnûâtta hiçbir eser yok ki, çok mânâlı bir lafz-ı mücessem olmasın, Sâni'-i Zülcelâl’in çok esmâsını okutturmasın. Mâdem şu masnûât elfâzdır, kelimât-ı kudrettir; mânâlarını oku, kalbine koy. Mânâsız kalan elfâzı, bilâ-pervâ zevâlin havasına at. Arkalarından alâkadarâne bakıp meşgul olma!

<fr3>عَقْل فَرْيَادْ مِى دَارَدْ غِـيَاثِ ﴿ لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ ﴾ مِى زَنْ اَىْ نَفْسَمْ</fr3>

İşte zâhir-perest ve sermâyesi âfâkî ma'lûmâttan ibaret olan akl-ı dünyevî, böyle silsile-i efkârı, hiçe ve ademe incirâr ettiğinden, hayretinden ve haybetinden me'yûsâne feryâd ediyor. Hakikate giden bir doğru yol arıyor. Mâdem ufûl edenlerden ve zevâl bulanlardan rûh elini çekti. Kalb dahi mecâzî mahbûblardan vazgeçti. Vicdân dahi fânîlerden yüzünü çevirdi.

Sen dahi bîçâre nefsim! İbrahimvâri ﴾ لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ ﴿ gıyâsını çek, kurtul!

<fr3>چِه خُوشْ گُويَدْ اُو شَيْدَا جَامِى عِشْقِ خُوىْ </fr3>

Fıtratı aşkla yoğrulmuş gibi sermest-i câm-ı aşk olan Mevlâna Câmî, kesretten vahdete yüzleri çevirmek için bak ne güzel söylemiş:

<fr2>6 يَكِى خَواهْ 1، يَكِى خَوانْ 2، يَكِى جُوىْ 3، يَكِى بِينْ 4، يَكِى دَانْ 5، يَكِى كُوىْ </fr2>

demiştir. (Hâşiye) <ft3>[^4]</ft3> Yani:

[^4]:(Hâşiye) Yalnız bu satır Mevlâna Câmî'nin kelâmıdır.

1- Yalnız biri iste; başkaları istenmeye değmiyor.

2- Biri çağır; başkaları imdâda gelmiyor.

3- Biri taleb et; başkaları lâyık değiller.

4- Biri gör; başkalar her vakit görünmüyorlar, zevâl perdesinde saklanıyorlar.

5- Biri bil; mârifetine yardım etmeyen başka bilmekler fâidesizdir.

6- Biri söyle; O’na ait olmayan sözler, mâlâyanî sayılabilir.

نَعَمْ صَدَقْتَ اَىْ جَامِى: هُوَ الْمَطْلُوبُ ❀ هُوَ الْمَحْبُوبُ ❀ هُوَ الْمَقْصُودُ ❀ هُوَ الْمَعْبُودُ

Evet Câmî, pek doğru söyledin. Hakîki mahbûb, hakîki matlûb, hakîki maksûd, hakîki ma'bûd yalnız O’dur...

<fr3>كِه لَٓااِلٰهَاِلَّاهُوَ بَرَابَرْ مِي زَنَدْ عَالَمْ</fr3>

Çünkü; bu âlem, bütün mevcûdâtıyla muhtelif dilleriyle, ayrı ayrı nağamâtıyla zikr-i İlâhî’nin halka-i kübrâsında beraber لَٓااِلٰهَاِلَّاهُو der, vahdâniyete şehâdet eder. ﴾ لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ ﴿ nin açtığı yaraya merhem sürüyor ve alâkayı kestiği mecâzî mahbûblara bedel, bir Mahbûb-u Lâyezâlî’yi gösteriyor. ∗∗∗

[Bundan yirmibeş sene kadar evvel, İstanbul Boğazı’ndaki Yûşâ Tepesi’nde, dünyanın terkine karar verdiğim bir zamanda, bir kısım mühim dostlarım beni dünyaya, eski vaziyetime döndürmek için yanıma geldiler. Dedim: “Yarına kadar beni bırakınız, istihare edeyim.” Sabahleyin kalbime bu iki levha hutûr etti. Şiire benzer, fakat şiir değiller. O mübârek hâtıranın hatırı için ilişmedim. Geldiği gibi muhâfaza edildi. Yirmiüçüncü Söz’ün âhirine ilhâk edilmişti. Makam münâsebetiyle buraya alındı.]

Birinci Levha

BİRİNCİ LEVHA

[Ehl-i gaflet dünyasının hakikatini tasvir eder levhadır.]

Beni dünyaya çağırma – Ona geldim fenâ gördüm.

Demâ gaflet hicâb oldu – Ve Nur-u Hak nihân gördüm.

Bütün eşya u mevcûdât – Birer fânî muzır gördüm.

Vücûd desen onu giydim – Ah! Ademdi çok belâ gördüm.

Hayat desen onu tattım – Azâb ender azâb gördüm.

Akıl, ayn-ı ikàb oldu – Bekàyı bir belâ gördüm.

Ömür, ayn-ı hevâ oldu – Kemâl ayn-ı hebâ gördüm.

Amel, ayn-ı riyâ oldu – Emel ayn-ı elem gördüm.

Visâl, nefs-i zevâl oldu – Devâyı ayn-ı dâ' gördüm.

Bu envâr, zulümât oldu – Bu ahbabı yetîm gördüm.

Bu savtlar, na'y-i mevt oldu – Bu ahyâyı mevât gördüm

Ulûm, evhâma kalboldu – Hikemde bin sakam gördüm.

Lezzet, ayn-ı elem oldu – Vücûdda bin adem gördüm.

Habîb desen onu buldum – Ah! Firâkta çok elem gördüm.

İkinci Levha

İKİNCİ LEVHA

[Ehl-i hidayet ve huzurun hakikat-i dünyalarına işâret eder levhadır.]

Demâ gaflet zevâl buldu – Ve Nur-u Hak ayân gördüm.

Vücûd, bürhân-ı Zât oldu – Hayat, mir'ât-ı Hak’tır gör.

Akıl, miftâh-ı kenz oldu – Fenâ, bâb-ı bekàdır gör.

Kemâlin lem'ası söndü – Fakat, Şems-i Cemâl var gör.

Zevâl, ayn-ı visâl oldu – Elem, ayn-ı lezzettir gör.

Ömür, nefs-i amel oldu – Ebed, ayn-ı ömürdür gör.

Zalâm, zarf-ı ziyâ oldu – Bu mevtte hak hayat var gör.

Bütün eşya, enîs oldu – Bütün asvât, zikirdir gör.

Bütün zerrât-ı mevcûdât – Birer zâkir, müsebbih gör.

Fakrı, kenz-i gınâ buldum – Aczde tam kuvvet var gör.

Eğer Allah’ı buldunsa – Bütün eşya senindir gör.

Eğer Mâlik-i Mülk’e memlûk isen – O’nun mülkü senindir gör.

Eğer hodbîn ve kendi nefsine mâlik isen – Bilâ-addin belâdır gör.

Bilâ-haddin azaptır tat. – Bilâ-gayet ağırdır gör.

Eğer hakîki abd-i hudâbîn isen – Hududsuz bir safâdır gör.

Hesabsız bir sevâb var tat. – Nihâyetsiz saâdet gör...

[Yirmibeş sene evvel Ramazan’da, ikindiden sonra Şeyh Geylânî’nin (K.S.) Esmâ-i Hüsnâ manzûmesini okudum. Bana bir arzu geldi ki: Esmâ-i Hüsnâ ile bir münâcât yazayım. Fakat, o vakit bu kadar yazıldı. O kudsî üstadımın mübârek Münâcât-ı Esmâiyesine bir nazîre yapmak istedim. Heyhât! Nazma isti'dâdım yok. Yapamadım, noksan kaldı. Bu münâcât, Otuzüçüncü Söz’ün Otuzüçüncü Mektûb’u olan Pencereler Risalesi’ne ilhâk edilmişti. Makam münâsebetiyle buraya alındı.]

هُوَ الْبَاقِي

حَكِيمُ الْقَضَايَا نَحْنُ فِي قَبْضِ حُكْمِهِ ❀ هُوَ الْحَكَمُ الْعَدْلُ لَهُ الْاَرْضُ وَالسَّمَاءُ

عَلِيـمُ الْخَـفَايَا وَالْغُيُوبِ فِي مُلْـكِهِ ❀ هُوَ الْقَادِرُ الْقَيُّومُ لَهُ الْعَرْشُ وَالثَّرَاءُ

لَطِيفُ الْمَـزَايَا وَالنُّقُوشِ فِي صُنْعِهِ ❀ هُوَ الْفاَطِرُ الْوَدُودُ لَهُ الْحُسْنُ وَالْبَهَاءُ

جَلِـيلُ الْمَرَايَا وَالشُّـؤُونِ فِي خَلْقِهِ ❀ هُوَ الْمَلِكُ الْقُدُّوسُ لَهُ الْعِزُّ وَالْكِبْرِيَاءُ

بَدِيعُ الْبَـرَايَا نَحْنُ مِنْ نَقْشِ صُنْعِهِ ❀ هُوَ الدَّائِمُ الْبَاقِي لَهُ الْمُلْكُ وَالْبَقَاءُ

كَرِيمُ الْعَطَايَا نَحْنُ مِنْ رَكْبِ ضَيْفِهِ ❀ هُوَ الرَّزَّاقُ الْكَافِي لَهُ الْحَمْدُ وَالثَّنَاءُ

جَمِيلُ الْهَـدَايَا نَحْنُ مِنْ نَسْجِ عِلْمِهِ ❀ هُوَ الْخَالِقُ الْوَافِي لَهُ الْجُودُ وَالْعَطَاءُ

سَـمِيعُ الشَّكَـايَا وَالدُّعَـاءِ لِخَـلْقِهِ ❀ هُوَ الرَّاحِمُ الشَّافِي لَهُ الشُّكْر ُوَالثَّنَاءُ

غَـفُورُ الْخَـطَايَا وَالذُّنُـوبِ لِعَبْـدِهِ ❀ هُوَ الْغَفَّارُ الرَّحِيمُ لَهُ الْعَفْوُ وَالرِّضَاءُ

Ey nefsim! Kalbim gibi ağla ve bağır ve de ki:

“Fânîyim, fânî olanı istemem.

Âcizim, âciz olanı istemem.

Rûhumu Rahmâna teslîm eyledim, gayr istemem!

İsterim, fakat bir yâr-ı bâkî isterim.

Zerreyim, fakat bir Şems-i Sermed isterim.

Hiç-ender hiçim, fakat bu mevcûdâtı umumen isterim.” ∗∗∗

Bir Meyve

BARLA YAYLASI; ÇAM, KATRAN, ARDIÇ,

KARAKAVAĞIN BİR MEYVESİDİR

[Makam münâsebetiyle buraya alınmış, Onbirinci Mektûb’un bir parçasıdır.]

Bir vakit esâretimde dağ başında azametli çam ve katran ve ardıç ağaçlarının heybet-nümâ sûretlerini, hayret-fezâ vaziyetlerini temâşâ ederken pek latîf bir rüzgâr esti. O vaziyeti, pek muhteşem ve şirin velvele-âlûd bir zelzele-i raks-nümâ, bir tesbihât-ı cezbe-edâ sûretine çevirdiğinden eğlence temâşâsı, nazar-ı ibrete ve sem'-i hikmete döndü. Birden Ahmed-i Cezerî’nin Kürtçe şu fıkrası:

<fr3>هَرْكَسْ بِتَمَاشَاگَهِ حُسْنَاتَه زِهَرْجَاىْ تَشْبِيهِ نِگَارَانْ بِجَمَالاَتَه دِنَازِنْ</fr3>

hâtırıma geldi. Kalbim, ibret mânâlarını ifâde için şöyle ağladı:

<fr4>يَا رَبْ هَرْ حَىْ بِتَمَاشَاگَهِ صُنْعِ تُو زِهَرْجَاىْ بَتَازِى ❀ زِنَشيِبُ اَزْ فِرَازِى مَانَنْدِ دَلاَّلاَنْ بِنِدَاءِ بِاۤوَازِى ❀ دَمْ دَمْ زِجَمَالِ نَقْشِ تُو دَرْ رَقْص بَازِى ❀ زِكَمَالِ صُنْعِ تُو خُوشْ خُوشْ بِگَازِى ❀ زِشِيرِيـنِى اۤوَازِ خُودْ هَىْ هَىْ دِنَازِى ❀ اَزْ وَىْ رَقْص اۤمَدْ جَذْبَه خَازِى ❀ اَزِ اِينْ اۤثَارِ رَحْمَتْ يَافْت هَرْ حَىْ دَرْسِ تَسْبِيحُ ونَمَازِى ❀ اِيسْتَادَسْت هَرْ يَكِى بَرْ سَنْگِ بَالاَ سَرْفِرَازِى ❀ دِرَازْ كَرْدَسْت دَسْتْهَا رَا بَدَرْگَاهِ اِلٰهِى هَمْ چُو شَهْبَازِى ❀ بَجُنْبِيدَسْت زُلفْـهَارَا بَشَوْقْ اَنْگِيزِ شَهْنَازِى ❀ بَبَالاَ مِي زَنَـنْدْ اَزْ پَرْدَه هَاىِ هَاىِ هُوىِ عِشْقْ بَازِى ❀ مِي دِهَدْ هُوشَه گِيرِينْـهَاىِ دِيرِينْـهَاىِ زَوَالِى اَزْ حُبِّ مَجَازِى ❀ بَرْسَرِ مَحْمُودْهَا نَعْمَ هَاىِ حُزْنْ اَنْگِيز اَيَازِى ❀ مُرْدَهَارَا نَغْمَ هَاىِ اَزَلِى اَزْ حُزْنْ اَنْگِيزِ نَوَازِى ❀ رُوحَه مِى اۤيَدْ اَزُو زَمْزَمَهٴِ نَازُ ونِـيَازِى ❀ قَلْب مِي خَوانَدْ اَزْ اِينْ اۤيَاتْـهَا سِرِّ تَوْحِيدْ زِعُلُوِّ نَظْمِ اِعْجَازِى ❀ نَفْس مِي خَواهَدْ دَرْ اِينْ وَلْوَلَهَا، زَلْزَلَهَا ذَوْقِ بَاقِى </fr4>

<fr4>دَرْ فَـنَاىِ دُنْـيَا بَازِى ❀ عَقْل مِي بِينَدْ اَزْ اِينْ زَمْزَمَهَا، دَمْدَمَهَا نَظْمِ خِلْقَتْ نَقْشِ حِكْمَتْ كَنْزِ رَازِى ❀ اۤرْزُو مِي دَارَدْ هَوَا اَزْ اِينْ هَمْهَمَهَا هَوْهَوَهَا مَرْگِ خُود دَرْ تَرْكِ اَذْوَاقِ مَجَازِى ❀ خَيَالْ بِينَدْ اَزْ اِينْ اَشْجَارْ مَلاَئِكْ رَا جَسَدْ اۤمَدْ سَمَاوِى بَاهَزَارَانْ نَىْ ❀ اَزْ اِينْ نَيْهَا شُنِيدَتْ هُوشْ سِتَايِشْ هَاىِ ذَاتِ حَىْ ❀ وَرَقْـهَا رَا زَبَانْ دَارَنْد هَمَه هُو هُو ذِكْرْ اۤرَنْد بَدَرْ مَعْـنَاىِ حَىُّ حَىْ ❀ چُو لَٓااِلٰهَاِلَّاهُوَ بَرَابَرْ مِي زَنَدْ هَرْ شَىْ ❀ دَمَادَمْ جُويَدَنْدْ يَا حَقْ سَرَاسَرْ گُويَدَنْدْ يَا حَىْ بَرَابَرْ مِي زَنَـنْدْ اَللّٰه </fr4>

<fr3>فَيَا حَىُّ يَا قَيُّومُ بِحَقِّ اِسْمِ حَىِّ قَيُّومِ</fr3>

<fr3>حَيَاتِى دِهْ بَاِينْ قَلْبِ پَرِيشَانْ رَا اِسْتِقَامَتْ دِهْ بَاِينْ عَقْلِ مُشَوَّشْ رَا اۤمِينْ</fr3>

Barla Yaylası, Tepelice’de; çam, katran, ardıç, karakavak meyvesi hakkında yazılan fârisî beyitlerin mânâsı:

<fr3>هَرْكَسْ بِتَمَاشَاگَهِ حُسْنَاتَه زِهَرْجَاىْ تَشْبِيهِ نِگَارَانْ بِجَمَالاَتَه دِنَازِنْ</fr3>

Hâtırıma geldi, kalbim dahi ibret mânâlarını ifâde için şöyle ağladı:

Yani: Senin temâşâna, hüsnüne, herkes her yerden koşup gelmiş. Senin cemâlinle nâzdârlık ediyorlar.

<fr3>يَا رَبْ هَرْ حَىْ بِتَمَاشَاگَهِ صُنْعِ تُو زِهَرْجَاىْ بَتَازِى</fr3>

Her zîhayat senin temâşâna, san'atın olan zemin yüzüne her yerden çıkıp bakıyorlar.

<fr3>زِنَشيِبُ اَزْ فِرَازِى مَانَنْدِ دَلاَّلاَنْ بِنِدَاءِ بِاۤوَازِى</fr3>

Aşağıdan, yukarıdan dellâllar gibi çıkıp bağırıyorlar.

<fr3>دَمْ دَمْ زِجَمَالِ نَقْشِ تُو (نسخة) دَرْ رَقْص بَازِى <ft3>[^5]</ft3> </fr3>

[^5]:<fr2> نُسخَة: زِ هَوَاىِ شَوْقِ تُو </fr2>

Senin cemâl-i nakşından keyiflenip, o dellâl-misâl ağaçlar oynuyorlar.

<fr3>زِكَمَالِ صُنْعِ تُو خُوشْ خُوشْ بِگَازِى</fr3>

Senin kemâl-i san'atından neş'elenip, güzel güzel sadâ veriyorlar.

<fr3>زِشِيرِيـنِى اۤوَازِ خُودْ هَىْ هَىْ دِنَازِى</fr3>

Güyâ sadâlarının tatlılığı, onları da neş'elendirip nâzenînâne bir nâz ettiriyor.

<fr3>اَزْ وَىْ رَقْص اۤمَدْ جَذْبَه خَازِى</fr3>

İşte ondandır ki; şu ağaçlar raksa gelmiş, cezbe istiyorlar.

<fr3>اَزِ اِينْ اۤثَارِ رَحْمَتْ يَافْت هَرْ حَىْ دَرْسِ تَسْبِيحُ ونَمَازِى </fr3>

Şu Rahmet-i İlâhiye’nin âsârıyladır ki; her zîhayat, kendine mahsûs tesbih ve namazın dersini alıyorlar.

<fr3>اِيسْتَادَسْت هَرْ يَكِى بَرْ سَنْگِ بَالاَ سَرْفِرَازِى</fr3>

Ders aldıktan sonra herbir ağaç, yüksek bir taş üstünde arşa başını kaldırıp durmuşlar.

<fr3>دِرَازْ كَرْدَسْت دَسْتْهَا رَا بَدَرْگَاهِ اِلٰهِى هَمْ چُو شَهْبَازِى</fr3>

Herbirisi yüzler ellerini Şehbâz-ı Kalender (Hâşiye) <ft3>[^6]</ft3> gibi Dergâh-ı İlâhî’ye uzatıp, muhteşem bir ibâdet vaziyetini almışlar.

[^6]:(Hâşiye) Şehbâz-ı Kalender, meşhûr bir kahramandır ki; Şeyh Geylânî'nin irşadıyla Dergâh-ı İlâhî'ye ilticâ edip mertebe-i velâyete çıkmıştır.

(Hâşiye) <ft3>[^7]</ft3> <fr2> بَجُنْبِيدَسْت زُلفْـهَارَا بَشَوْقْ اَنْگِيزِ شَهْنَازِى</fr2>

[^7]:(Hâşiye) Şehnâz-ı Çelkezî, kırk örme saç ile meşhûr bir dünya güzelidir.

Oynattırıyorlar zülüfvârî küçük dallarını ve onunla temâşâ edenlere de latîf şevklerini ve ulvî zevklerini ihtar ediyorlar.

<fr3>بَبَالاَ مِي زَنَـنْدْ اَزْ پَرْدَه هَاىِ هَاىِ هُوىِ عِشْقْ بَازِى (نسخة)</fr3>

Aşkın “hây hûy” perdelerinden en hassas tellere, damarlara dokunuyor gibi sadâ veriyorlar. (Nüsha)<ft3>[^8]</ft3>

[^8]:(Nüsha) : Şu nüsha mezaristandaki ardıç ağacına bakar. <fr3>نسخة: بَبَالاَ مِي زَنَـنْدْ اَزْ پَرْدَه هَاىِ هَاىِ هُوىِ چَرْخِ بَازِى </fr3> <fr3>مُرْدَهَارَا نَغْمَ هَاىِ اَزَلِى اَزْ حُزْنْ اَنْگِيزِ نَوَازِى </fr3>

<fr3>مِي دِهَدْ هُوشَه گِيرِينْـهَاىِ دِيرِينْـهَاىِ زَوَالِى اَزْ حُبِّ مَجَازِى</fr3>

Fikre şu vaziyetten şöyle bir mânâ geliyor: Mecâzî muhabbetlerin zevâl elemiyle gelen ağlayış, hem derinden derine hazîn bir enîni ihtar ediyorlar.

<fr3>بَرْسَرِ مَحْمُودْهَا نَعْمَ هَاىِ حُزْنْ اَنْگِيز اَيَازِى</fr3>

Mahmud’ların, yani Sultan Mahmud gibi mahbûbundan ayrılmış bütün âşıkların başlarında, hüzün-âlûd mahbûblarının nağmesinin tarzını işittiriyorlar.

<fr3>مُرْدَهَارَا نَغْمَ هَاىِ اَزَلِى اَزْ حُزْنْ اَنْگِيزِ نَوَازِى</fr3>

Dünyevî sadâların ve sözlerin dinlemesinden kesilmiş olan ölmüşlere; ezelî nağmeleri, hüzün-engîz sadâları işittiriyor gibi bir vazifesi var görünüyorlar.

<fr3>رُوحَه مِى اۤيَدْ اَزُو زَمْزَمَهٴِ نَازُ ونِـيَازِى</fr3>

Rûh ise, şu vaziyetten şöyle anladı ki; eşya, tesbihât ile Sâni'-i Zülcelâl’in tecelliyât-ı esmâsına mukàbele edip bir nâz-niyâz zemzemesidir, geliyor.

<fr3>قَلْب مِي خَوانَدْ اَزْ اِينْ اۤيَاتْـهَا سِرِّ تَوْحِيدْ زِعُلُوِّ نَظْمِ اِعْجَازِى</fr3>

Kalb ise, şu herbiri birer âyet-i mücesseme hükmünde olan şu ağaçlardan sırr-ı tevhidi, bu i'câzın ulüvv-ü nazmından okuyor. Yani, hilkatlerinde o derece hàrika bir intizam, bir san'at, bir hikmet vardır ki; bütün esbâb-ı kâinât birer fâil-i muhtar farzedilse ve toplansalar taklid edemezler.

<fr3>نَفْس مِي خَواهَدْ دَرْ اِينْ وَلْوَلَهَا، زَلْزَلَهَا ذَوْقِ بَاقِى دَرْ فَـنَاىِ دُنْـيَا بَازِى</fr3>

Nefis ise, şu vaziyeti gördükçe bütün rû-yi zemin, velvele-âlûd bir zelzele-i firâkta yuvarlanıyor gibi gördü. Bir zevk-i bâkî aradı; “Dünya-perestliğin terkinde bulacaksın.” mânâsını aldı.

<fr3>عَقْل مِي بِينَدْ اَزْ اِينْ زَمْزَمَهَا، دَمْدَمَهَا نَظْمِ خِلْقَتْ نَقْشِ حِكْمَتْ كَنْزِ رَازِى</fr3>

Akıl ise, şu zemzeme-i hayvan ve eşcârdan ve demdeme-i nebât ve havadan gayet mânidâr bir intizam-ı hilkat, bir nakş-ı hikmet, bir hazine-i esrâr buluyor. Herşey, çok cihetlerle Sâni'-i Zülcelâl’i tesbih ettiğini anlıyor.

<fr3>اۤرْزُو مِي دَارَدْ هَوَا اَزْ اِينْ هَمْهَمَهَا هَوْهَوَهَا مَرْگِ خُود دَرْ تَرْكِ اَذْوَاقِ مَجَازِى</fr3>

Hevâ-yı nefs ise, şu hemheme-i hava ve hevheve-i yapraktan, öyle bir lezzet alıyor ki, bütün ezvâk-ı mecâzîyi ona unutturup o hevâ-yı nefsin hayatı olan zevk-i mecâzîyi terketmekle, bu zevk-i hakikatte ölmek istiyor.

<fr3>خَيَالْ بِينَدْ اَزْ اِينْ اَشْجَارْ مَلاَئِكْ رَا جَسَدْ اۤمَدْ سَمَاوِى بَاهَزَارَانْ نَىْ</fr3>

Hayâl ise, görüyor; güyâ şu ağaçların müekkel melâikeleri içlerine girip herbir dalında çok neyler takılan agaçları cesed olarak giymişler. Güyâ Sultan-ı Sermedî, binler ney sadâsıyla muhteşem bir resm-i küşâdda onlara, onları giydirmiş ki; o ağaçlar câmid, şuûrsuz cisim gibi değil, belki gayet şuûrkârâne mânidâr vaziyetleri gösteriyorlar.

<fr3>اَزْ اِينْ نَيْهَا شُنِيدَتْ هُوشْ سِتَايِشْ هَاىِ ذَاتِ حَىْ</fr3>

İşte o neyler semâvî, ulvî bir mûsikîden geliyor gibi sâfî ve müessirdirler. Fikir o neylerden, başta Mevlâna Celâleddin-i Rûmî olarak bütün âşıkların işittikleri elemkârâne teşekkiyât-ı firâkı işitmiyor. Belki, Zât-ı Hayy-ı Kayyûm’a karşı takdim edilen teşekkürât-ı Rahmâniye’yi ve Tahmîdât-ı Rabbâniye’yi işitiyor.

<fr3>وَرَقْـهَا رَا زَبَانْ دَارَنْد هَمَه هُو هُو ذِكْرْ اۤرَنْد بَدَرْ مَعْـنَاىِ حَىُّ حَىْ</fr3>

Mâdem ağaçlar birer cesed oldu. Bütün yapraklar dahi diller oldu. Demek herbiri, binler dilleri ile havanın dokunmasıyla “Hû Hû” zikrini tekrar ediyorlar. Hayatlarının tahiyyâtıyla Sâni'inin Hayy-ı Kayyûm olduğunu ilân ediyorlar.

<fr3>چُو لَٓااِلٰهَاِلَّاهُوَ بَرَابَرْ مِي زَنَدْ هَرْ شَىْ</fr3>

Çünkü; bütün eşya لَٓااِلٰهَاِلَّاهُو deyip, kâinâtın azîm halka-i zikrinde beraber zikrederek çalışıyorlar.

<fr3>دَمَادَمْ جُويَدَنْدْ يَا حَقْ سَرَاسَرْ گُويَدَنْدْ يَا حَىْ بَرَابَرْ مِي زَنَـنْدْ اَللّٰه</fr3>

Vakit be-vakit lisân-ı isti'dat ile Cenâb-ı Hak’tan hukuk-u hayatını “Yâ Hak!” deyip hazine-i rahmetten istiyorlar. Baştan başa da hayata mazhariyetleri lisânıyla “Yâ Hayy!” ismini zikrediyorlar.

فَيَا حَىُّ يَا قَيُّومُ بِحَقِّ اِسْمِ حَىِّ قَيُّومِ

<fr3>حَيَاتِى دِهْ بَاِينْ قَلْبِ پَرِيشَانْ رَا اِسْتِقَامَتْ دِهْ بَاِينْ عَقْلِ مُشَوَّشْ رَا اۤمِينْ </fr3> ∗∗∗

Yıldızları Konuşturan Bir Yıldızname

[Bir vakit Barla’da, Çam Dağı’nda yüksek bir mevkide, gecede semânın yüzüne baktım. Gelecek fıkralar birden hutûr etti. Yıldızların lisân-ı hâl ile konuşmalarını hayâlen işittim gibi bu yazıldı. Nazım ve şiir bilmediğim için şiir kaidesine girmedi. Tahattur olduğu gibi yazılmış. Dördüncü Mektûb ile Otuzikinci Söz’ün Birinci Mevkıfı’nın âhirinden alınmıştır.]

YILDIZLARI KONUŞTURAN BİR YILDIZNÂME

Dinle de yıldızları şu hutbe-i şîrînine,

Nâme-i nûrîn-i hikmet, bak ne takrîr eylemiş! ∗ ∗

Hep beraber nutka gelmiş, hak lisânıyla derler:

“Bir Kadîr-i Zülcelâl’in haşmet-i Sultanına, ∗ ∗

Birer bürhân-ı nur-efşânız vücûd-u Sâni'a,

Hem vahdete, hem kudrete şâhidleriz biz! ∗ ∗

Şu zeminin yüzünü yaldızlayan

Nâzenîn mu'cizâtı çün melek seyranına, ∗ ∗

Bu semânın Arz’a bakan, Cennet’e dikkat eden

Binler müdakkik gözleriz biz! (Hâşiye) <ft3>[^9]</ft3>

[^9]:(Hâşiye) Yani; Cennet çiçeklerinin fidanlık ve mezraacığı olan zeminin yüzünde hadsiz mu'cizât-ı kudret teşhîr edildiğinden semâvât âlemindeki melâikeler o mu'cizâtı, o hàrikaları temâşâ ettikleri gibi, ecrâm-ı semâviyenin gözleri hükmünde olan yıldızlar dahi, güyâ melâikeler gibi zemin yüzündeki nâzenîn masnûâtı gördükçe Cennet âlemine bakıyorlar. O muvakkat hàrikaları bâkî bir sûrette Cennet'te dahi müşâhede ediyorlar gibi, bir zemine, bir Cennet'e bakıyorlar. Yani; o iki âleme nezâretleri var demektir.

∗ ∗

Tûbâ-i hilkatten semâvât şıkkına, hep Kehkeşân ağsânına,

Bir Cemîl-i Zülcelâl’in, dest-i hikmetle takılmış pek güzel meyveleriyiz biz! ∗ ∗

Şu semâvât ehline birer mescid-i seyyâr, birer hâne-i devvâr, birer ulvî âşiyâne;

Birer misbâh-ı nevvâr, birer gemi-i cebbâr, birer tayyareleriz biz! ∗ ∗

Bir Kadîr-i Zülkemâl’in, bir Hakîm-i Zülcelâl’in birer mu'cize-i kudret,

Birer hàrika-i san'at-ı hàlıkane, birer nâdire-i hikmet, birer dâhiye-i hilkat, birer nur âlemiyiz biz! ∗ ∗

Böyle yüzbin dil ile yüzbin bürhân gösteririz; işittiririz insan olan insana.

Kör olası dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü, hem işitmez sözümüzü, hak söyleyen âyetleriz biz! ∗ ∗

Sikkemiz bir, tuğrâmız bir, Rabbimize musahharız, müsebbihiz, zikrederiz abîdâne,

Kehkeşânın halka-i kübrâsına mensûb birer meczûblarız biz!”

dediklerini hayâlen dinledim. ∗∗∗