09. Kudrete Nisbet Herşey Müsâvîdir
Kudrete Nisbet Herşey Müsâvîdir
﴿ مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ ﴾
Bir kudret-i zâtiyedir, hem ezelî; acz tahallül edemez.
Onda merâtib olmayıp, mevâni' tedâhül edemez. İsterse küll, isterse cüz' nisbet tefâvüt eylemez.
Çünkü herşey bağlıdır herşey ile. Herşeyi yapamayan bir şeyi de yapamaz. ∗∗∗
10. Kâinâtı Elinde Tutamayan, Zerreyi Halkedemez
Kâinâtı Elinde Tutamayan, Zerreyi Halkedemez
Tesbih gibi nazmeyleyip kaldıracak; arzımızı, şümûsu, nücûmu, hasra gelmez...
Şu fezânın başına hem sînesine takacak öyle kuvvetli ele bir kimse mâlik olmaz;
Dünyada hiçbir şeyde da'vâ-yı halk edip iddia-yı icâd edemez... ∗∗∗
11.İhyâ-yı Nev', İhyâ-yı Ferd Gibidir
İhyâ-yı Nev', İhyâ-yı Ferd Gibidir
Mevt-âlûd bir nevm ile kışta uyuşmuş bir sinek, nasıl onun ihyâsı kudrete ağır gelmez...
Şu dünyanın mevti de, ihyâsı da öyledir. Bütün zîrûh ihyâsı onda fazla nazlanmaz. ∗∗∗
12. Tabiat, Bir San'at-ı İlâhiye’dir
Tabiat, Bir San'at-ı İlâhiye’dir
Değil tâbi' tabiat, belki matba'... Değil nakkàş, o belki bir nakıştır... Değil fâil, o kàbildir... Değil masdar, o mistardır...
Değil nâzım, o nizâmdır... Değil kudret, o kanundur... İrâdî bir şerîattır, değil haric, hakikatdâr. ∗∗∗
13. Vicdân, Cezbesi İle Allah’ı Tanır
Vicdân, Cezbesi İle Allah’ı Tanır
Vicdânda mündemicdir, bir incizab ve cezbe. Bir câzibin cezbiyle dâim olur incizab.
Cezbe düşer zîşuûr, ger Zülcemâl görünse. Etse tecellî dâim pür-şa'şaa bîhicâb.
Bir Vâcibü'l-Vücûd’a, Sâhib-i Celâl ve Cemâl. Şu fıtrat-ı zîşuûr, kat'î şehâdet-meâb.
Bir şâhidi o cezbe, hem diğeri incizab. ∗∗∗
14. Fıtratın Şehâdeti Sâdıkadır
Fıtratın Şehâdeti Sâdıkadır
Fıtratta yalan yoktur; ne dediyse doğrudur. Çekirdeğin lisânı,
Meyl-i nümûvv der: “Ben, sünbüllenip meyvedâr..” doğru çıkar beyânı.
Yumurtanın içinde, derin derin söyler hayatın meyelânı
Ki: “Ben piliç olurum, İzn-i İlâhî ola.” Sâdık olur lisânı.
Bir avuç su, bir demir gülle içinde eğer niyet etse incimâd. Bürûdetin zamanı...
İçindeki inbisat meyli der: “Genişlen, bana lâzım fazla yer.” Bir emr-i bî-emânî.
Metîn demir çalışır, onu yalan çıkarmaz. Belki onda doğruluk, hem de sıdk-ı cenânî,
O demiri parçalar. Şu meyelânlar bütün birer emr-i tekvînî, birer hükm-ü Yezdânî.
Birer fıtrî şerîat, birer cilve-i irâde. İrâde-i İlâhî, idare-i ekvânî,
Emirleri şunlardır: Birer birer meyelân, birer birer imtisal, evâmir-i Rabbânî.
Vicdândaki tecellî aynen böyle cilvedir; ki incizab ve cezbe iki musaffâ canı.
İki mücellâ camdır, akseder içinde Cemâl-i Lâyezâlî, hem de nur-u îmânî. ∗∗∗
15. Nübüvvet Beşerde Zarûriyedir
Nübüvvet Beşerde Zarûriyedir
Karıncayı emîrsiz, arıları ya'subsuz bırakmayan Kudret-i Ezeliye; elbette
Beşeri de bırakmaz şerîatsız, nebîsiz. Sırr-ı nizâm-ı âlem, böyle ister elbette. ∗∗∗
16. Meleklerde Mi'râc, İnsanlarda Şakk-ı Kamer Gibidir
Meleklerde Mi'râc, İnsanlarda Şakk-ı Kamer Gibidir
Bir mi'râc-ı kerâmetle melekler, gördüler elhak! Ki müsellem bir nübüvvette muazzam bir velâyet var.
O parlak Zât, Burâk’a binmiş de berk olmuş. Kamervâri serâser, âlem-i nuru da görmüştür.
Şu şehâdet âleminde münteşir insanlara, hissî, büyük bir mu'cize nasıl ki اِنْشَقَّ الْقَمَرُ dir;
Bu mi'râcdır, âlem-i ervâhtaki sâkinlere en büyük bir mu'cize ki, ﴾ سُبْحَانَ الَّذ۪ٓي اَسْرٰى ﴿ dır. ∗∗∗
17. Kelime-i Şehâdet’in Bürhânı, İçindedir
Kelime-i Şehâdet’in Bürhânı, İçindedir
Kelime-i şehâdet.. vardır iki kelâmı. Birbirine şâhiddir, hem delil ve bürhândır.
Birincisi, sâniye bir bürhân-ı limmîdir. İkincisi, evvele bir bürhân-ı innîdir. ∗∗∗
18. Hayat Bir Çeşit Tecellî-i Vahdet’tir
Hayat Bir Çeşit Tecellî-i Vahdet’tir
Hayat bir nur-u vahdettir. Şu kesrette eder tevhid tecellî. Evet, bir cilve-i vahdet eder kesretleri tevhid ve yektâ.
Hayat bir şeyi herşeye eder mâlik... Hayatsız şey, ona nisbet ademdir cümle eşya. ∗∗∗
19. Rûh, Vücûd-u Haricî Giydirilmiş Bir Kanundur
Rûh, Vücûd-u Haricî Giydirilmiş Bir Kanundur
Rûh bir nurânî kanundur, vücûd-u haricî giymiş bir nâmustur; şuûru başına takmış.
Bu mevcûd rûh, şu ma'kul kanuna olmuş iki kardeş, iki yoldaş.
Sâbit ve hem dâim fıtrî kanunlar gibi, rûh dahi hem âlem-i emir, hem irâde vasfından gelir.
Kudret vücûd-u hissî giydirir, şuûru başına takar, bir seyyâle-i latîfeyi o cevhere sadef eder.
Eğer envâ'daki kanunlara Kudret-i Hàlık vücûd-u haricî giydirirse, herbiri bir rûh olur.
Ger vücûdu rûh çıkarsa, başından şuûru indirirse, yine lâyemût kanun olur. ∗∗∗
20. Hayatsız Vücûd Adem Gibidir
Hayatsız Vücûd Adem Gibidir
Ziyâ ile hayatın herbiri, mevcûdâtın birer keşşâfıdır. Bak: Nur-u hayat olmazsa,
Vücûd adem-âlûddur, belki adem gibidir. Evet garîb, yetîmdir; hayatsız ger Kamer’se... ∗∗∗
21. Hayat Sebebiyle Karınca Küre’den Büyük Olur
Hayat Sebebiyle Karınca Küre’den Büyük Olur
Ger mîzanü'l-vücûdla karıncayı tartarsan, onda çıkan kâinât küremize sıkışmaz.
Bence Küre hayevândır, başkaların zannınca meyyit olan Küre’yi ger getirip koyarsan
Karıncanın karşısına, o zîşuûr başının nısfı bile olamaz... ∗∗∗
22. Nasrâniyet İslâmiyet’e Teslîm Olacak
Nasrâniyet İslâmiyet’e Teslîm Olacak
Nasrâniyet, intifâ ya ıstıfâ bulacak. İslâm’a karşı teslîm olup terk-i silâh edecek.
Mükerreren yırtıldı, purutluğa tâ geldi, purutlukta görmedi ona salâh verecek..
Perde yine yırtıldı, mutlak dalâle düştü. Bir kısmı lâkin, bazı yakınlaştı Tevhid’e; onda felâh görecek.
Hazırlanır şimdiden (∗) <ft3>[^6]</ft3> yırtılmaya başlıyor. Sönmezse safvet bulup İslâm’a mal olacak.
[^6]: (∗) Bu dehşetli Harb-i Umumî neticesindeki vaziyete işâret eder. Belki, İkinci Harb-i Umumî'den tam haber verir.
Bu bir sırr-ı azîmdir, ona remz u işâret: Fahr-i Rusül demiştir: “İsâ, Şer'imle amel edip ümmetimden olacak!” ∗∗∗
23. Tebeî Nazar, Muhâli Mümkün Görür
Tebeî Nazar, Muhâli Mümkün Görür
Meşhûrdur ki; îdin hilâline bakardı cemâat-i kesîre. Kimse bir şey görmedi.
Zevâlî bir ihtiyar yemîn etti ki: “Gördüm.” Hâlbuki gördüğü, kirpiğinin tekavvüs etmiş beyaz bir kılı idi.
O kıl oldu onun hilâli. O mukavves kıl nerede! Hilâl olmuş Kamer nerede! Ger anladın şu remzi:
Zerrâttaki harekât, kirpik-i aklın olmuş, birer kıl-ı zulmetdâr.. kör etmiş maddî gözü.
Teşkil-i cümle envâ' fâilini göremez, düşer başına dalâl.
O hareket nerede! Nazzâm-ı kevn nerede! Onu ona vehmetmek, muhâldir ender muhâl!.. ∗∗∗
24. Kur'ân Âyine İster, Vekil İstemez
Kur'ân Âyine İster, Vekil İstemez
Ümmetteki cumhûru, hem avâmın umumu; bürhândan ziyâde me'hazdeki kudsiyet, şevk-i itâat verir, sevkeder imtisale.
Şerîat: Yüzde doksanı; müsellemât-ı şer'î, zarûriyât-ı dinî, birer elmas sütundur.
İctihâdî, hilâfî, fer'î olan mesâil; yüzde ancak on olur. Doksan elmas sütunu, on altının sâhibi
Kesesine koyamaz, ona tâbi kılamaz. Elmasların mâdeni: Kur'ân ve hem Hadîs’tir. O’nun malı.. oradan her zaman istemeli.
Kitaplar, ictihâdlar Kur'ân’ın âyinesi, yâhut dûrbîn olmalı. Gölge, vekil istemez o Şems-i Mu'ciz-beyân. ∗∗∗
25. Mübtıl, Bâtılı Hak Nazarıyla Alır
Mübtıl, Bâtılı Hak Nazarıyla Alır
İnsandaki fıtratı mükerrem olduğundan, kasden hakkı arıyor. Bazen gelir eline, bâtılı hak zanneder; koynunda saklıyor...
Hakikati kazarken, ihtiyarı olmadan dalâl düşer başına; hakikattir zanneder, kafasına geçirir. ∗∗∗
26. Kudretin Âyineleri Çoktur
Kudretin Âyineleri Çoktur
Kudret-i Zülcelâl’in pekçoktur mir'âtleri. Herbiri ötekinden daha eşeff ve eltaf pencereler açıyor bir âlem-i misâle.
Sudan havaya kadar, havadan tâ esîre, esîrden tâ misâle, misâlden tâ ervâha, ervâhtan tâ zamana, zamandan tâ hayâle,
Hayâlden fikre kadar muhtelif âyineler, dâima temsîl eder şuûnât-ı seyyâle.
Kulağınla nazar et âyine-i havaya: Kelime-i vâhide, olur milyon kelimât!
Acîb istinsah eder o kudretin kalemi, şu sırr-ı tenâsülât... ∗∗∗
27. Temessülün Aksâmı Muhtelifedir
Temessülün Aksâmı Muhtelifedir
Âyinede temessül, münkasım dört sûrete: Ya yalnız hüviyet, ya beraber hâsiyet; ya hüviyet hem şu'le-i mâhiyet, ya mâhiyet, hüviyet.
Eğer misâl istersen, işte insan ve hem şems, melek ve hem kelime. Kesifin timsâlleri, âyinede oluyor birer müteharrik meyyit.
Bir rûh-u nurânînin, kendi mir'âtlerinde timsâlleri oluyor birer hayy-ı murtabıt; aynı olmazsa eğer, gayrı dahi olmayıp,
Birer nur-u münbasit. Ger şems hayevân olaydı; olur harâreti hayatı, ziyâ onun şuûru; şu havâsa mâliktir âyinede timsâli.
İşte budur şu esrârın miftâhı: Cebrâil hem Sidre’de, hem sûret-i Dihye’de, meclis-i Nebevî’de,
Hem kim bilir kaç yerde!.. Azrâil’in bir ânda Allah bilir kaç yerde, rûhları kabzediyor. Peygamber’in bir ânda,
Hem keşf-i evliyâda, hem sâdık rüyalarda ümmetine görünür, hem Haşir’de umum ile şefâatle görüşür.
Velîlerin ebdâli, çok yerlerde bir ânda zuhûr eder, görünür. ∗∗∗
28. Müstaîd, Müçtehid Olabilir, Müşerri' Olamaz
Müstaîd, Müçtehid Olabilir, Müşerri' Olamaz
İctihâdın şartını hâiz olan her müstaîd, ediyor nefsi için, nass olmayanda ictihâd; ona lâzım, gayra ilzam edemez.
Ümmeti dâvetle teşri' edemez. Fehmi şerîattan olur, lâkin şerîat olamaz. Müçtehid olabilir, fakat müşerri' olamaz.
İcmâ ile cumhûrdur, sikke-i şer'i görür. Bir fikre dâvet etmek, zann-ı kabûl-ü cumhûr, şart-ı evvel oluyor.
Yoksa, dâvet bid'attır, reddedilir. Ağzına tıkılır, onda daha çıkamaz... ∗∗∗
29. Nur-u Akıl, Kalbden Gelir
Nur-u Akıl, Kalbden Gelir
Zulmetli münevverler bu sözü bilmeliler: Ziyâ-yı kalbsiz olmaz nur-u fikir münevver.
O nur ile bu ziyâ mezcolmazsa zulmettir; zulüm ve cehli fışkırır. Nurun libâsını giymiş bir zulmet-i müzevver.
Gözünde bir nehâr var, lâkin ebyaz ve muzlim. İçinde bir sevâd var, ki bir leyl-i münevver.
O içinde bulunmazsa, o şahm-pâre göz olmaz; sen de bir şey göremez. Basîretsiz basar da para etmez.
Ger fikret-i beyzâda süveydâ-i kalb olmazsa, halîta-i dimağî, ilim ve basîret olmaz; kalbsiz akıl olamaz. ∗∗∗