Sözler

Onuncu Söz — Birinci Hakikat

11. bölüm / 51

Birinci Hakikat

BİRİNCİ HAKİKAT:

Bâb-ı Rubûbiyet ve Saltanat’tır ki, ism-i Rabb’in cilvesidir.

Hiç mümkün müdür ki; şe'n-i Rubûbiyet ve saltanat-ı Ulûhiyet, bâhusus böyle bir kâinâtı, kemâlâtını göstermek için gayet àlî gayeler ve yüksek maksadlar ile icâd etsin! O’nun gâyât ve makàsıdına karşı, îmân ve ubûdiyetle mukàbele eden mü'minlere mükâfâtı bulunmasın!.. Ve o makàsıdı red ve tahkîr ile mukàbele eden ehl-i dalâlete mücâzât etmesin!..

İkinci Hakikat

İKİNCİ HAKİKAT:

Bâb-ı Kerem ve Rahmet’tir ki, Kerîm ve Rahîm isminin cilvesidir.

Hiç mümkün müdür ki; gösterdiği âsâr ile nihâyetsiz bir kerem ve nihâyetsiz bir rahmet ve nihâyetsiz bir izzet ve nihâyetsiz bir gayret sâhibi olan şu âlemin Rabbi; kerem ve rahmetine lâyık mükâfât, izzet ve gayretine şâyeste mücâzâtta bulunmasın!

Evet, şu dünya gidişatına bakılsa görülüyor ki; en âciz en zaîften tut (Hâşiye)<ft3>[^6]</ft3> tâ, en kavîye kadar her canlıya lâyık bir rızık veriliyor. En zaîf, en âcize en iyi rızık veriliyor. Her dertliye ummadığı yerden derman

[^6]:(Hâşiye) Rızk-ı helâl, iktidar ile alınmadığına, belki iftikàra binâen verildiğine delil-i kat'î; iktidarsız yavruların hüsn-ü maîşeti ve muktedir canavarların dıyk-ı maîşeti; hem, zekâvetsiz balıkların semizliği ve zekâvetli, hileli tilki ve maymunun derd-i maîşetle vücûdca zaîfliğidir. Demek rızık, iktidar ve ihtiyar ile ma'kûsen mütenâsibdir. Ne derece iktidar ve ihtiyarına güvense, o derece derd-i maîşete mübtelâ olur.

yetiştiriliyor. Öyle ulvî bir keremle ziyâfetler, ikramlar olunuyor ki, nihâyetsiz bir kerem eli içinde işlediğini bedâheten gösteriyor.

Meselâ: Bahar mevsiminde Cennet hûrileri tarzında bütün ağaçları sündüs-misâl libâslar ile giydirip, çiçek ve meyvelerin murassaâtıyla süslendirip, hizmetkâr ederek, onların latîf elleri olan dallarıyla çeşit çeşit, en tatlı, en musanna' meyveleri bize takdim etmek; hem, zehirli bir sineğin eliyle şifâlı, en tatlı balı bize yedirmek; hem, en güzel ve yumuşak bir libâsı elsiz bir böceğin eliyle bize giydirmek; hem, rahmetin büyük bir hazinesini küçük bir çekirdek içinde bizim için saklamak ne kadar cemîl bir kerem, ne kadar latîf bir rahmet eseri olduğu bedâheten anlaşılır.

Hem, insan ve bazı canavarlardan başka, Güneş ve Ay ve Arz’dan tut, tâ en küçük mahlûka kadar herşey kemâl-i dikkatle vazifesine çalışması, zerrece haddinden tecâvüz etmemesi, bir azîm heybet tahtında umumî bir itâat bulunması; büyük bir celâl ve izzet sâhibinin emriyle hareket ettiklerini gösteriyor.

Hem, gerek nebâtî ve gerek hayvanî ve gerek insanî bütün vâlidelerin o rahîm şefkatleriyle (Hâşiye) <ft3>[^7]</ft3> ve süt gibi o latîf gıdâ ile, o âciz ve zaîf yavruların terbiyesi, ne kadar geniş bir rahmetin cilvesi işlediği bedâheten anlaşılır.

[^7]:(Hâşiye) Evet, aç bir arslan, zaîf bir yavrusunu kendi nefsine tercih ederek, elde ettiği bir eti yemeyip yavrusuna vermesi; hem, korkak tavuk, yavrusunu himâye için ite, arslana saldırması; hem, incir ağacı, kendi çamur yiyerek yavrusu olan meyvelerine hàlis süt vermesi, bilbedâhe, nihâyetsiz Rahîm, Kerîm, Şefîk bir Zât'ın hesabıyla hareket ettiklerini kör olmayana gösteriyorlar. Evet nebâtât ve behîmiyât gibi şuûrsuzların gayet derecede şuûrkârâne ve hakîmâne işler görmesi bizzarûre gösterir ki; gayet derecede Alîm ve Hakîm birisi vardır ki, onları işlettiriyor. Onlar, O'nun nâmıyla işliyorlar...

Bu âlemin Mutasarrıf’ının, mâdem nihâyetsiz böyle bir keremi, nihâyetsiz böyle bir rahmeti, nihâyetsiz öyle bir celâl ve izzeti vardır... Nihâyetsiz celâl ve izzet, edebsizlerin te'dibini ister. Nihâyetsiz kerem, nihâyetsiz ikram ister. Nihâyetsiz rahmet, kendine lâyık ihsân ister.

Hâlbuki bu fânî dünyada ve kısa ömürde, denizden bir damla gibi milyonlar cüz'den ancak bir cüz'ü yerleşir ve tecellî eder. Demek o kereme lâyık ve o rahmete şâyeste bir dâr-ı saâdet olacaktır. Yoksa, gündüzü ışığıyla dolduran güneşin vücûdunu inkâr etmek gibi, bu görünen rahmetin vücûdunu inkâr etmek lâzım gelir.

Çünkü; bir daha dönmemek üzere zevâl ise; şefkati, musîbete; muhabbeti, hirkate; ve ni'meti, nıkmete; ve aklı, meş'ûm bir âlete; ve lezzeti, eleme kalbettirmekle hakikat-i rahmetin intifâsı lâzım gelir.

Hem o celâl ve izzete uygun bir dâr-ı mücâzât olacaktır. Çünkü, ekseriyâ zâlim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp, buradan göçüp gidiyorlar. Demek, bir Mahkeme-i Kübrâ’ya bırakılıyor, te'hir ediliyor. Yoksa, bakılmıyor değil.

Bazen dünyada dahi ceza verir. Kurûn-u sâlifede cereyan eden âsî ve mütemerrid kavimlere gelen azâblar gösteriyor ki; insan başıboş değil. Bir celâl ve gayret sillesine her vakit ma'rûzdur.

Evet hiç mümkün müdür ki, insan; umum mevcûdât içinde ehemmiyetli bir vazifesi, ehemmiyetli bir isti'dâdı olsun da; insanın Rabbi de insana bu kadar muntazam masnûâtıyla kendini tanıttırsa; mukâbilinde insan îmân ile O’nu tanımazsa... Hem bu kadar rahmetin süslü meyveleriyle kendini sevdirse; mukâbilinde insan ibâdetle kendini O’na sevdirmese... Hem bu kadar bu türlü ni'metleriyle muhabbet ve rahmetini ona gösterse; mukâbilinde insan şükür ve hamdle O’na hürmet etmese; cezasız kalsın! Başıboş bırakılsın! O izzet, gayret sâhibi Zât-ı Zülcelâl bir dâr-ı mücâzât hazırlamasın!..

Hem hiç mümkün müdür ki; o Rahmân-ı Rahîm’in kendini tanıttırmasına mukâbil, îmân ile tanımakla ve sevdirmesine mukâbil, ibâdetle sevmek ve sevdirmekle ve rahmetine mukâbil, şükür ile hürmet etmekle mukàbele eden mü'minlere bir dâr-ı mükâfâtı, bir saâdet-i ebediyeyi vermesin!

Üçüncü Hakikat

ÜÇÜNCÜ HAKİKAT:

Bâb-ı Hikmet ve Adâlet olup, ism-i Hakîm ve Âdil’in cilvesidir.

Hiç mümkün müdür ki; (Hâşiye)<ft3>[^8]</ft3> zerrelerden güneşlere kadar cereyan eden hikmet ve intizam, adâlet ve mîzanla Rubûbiyet’in saltanatını gösteren Zât-ı Zülcelâl, Rubûbiyet’in cenâh-ı himâyesine ilticâ eden ve o hikmet ve adâlete, îmân ve ubûdiyetle tevfik-i hareket eden mü'minleri taltif etmesin! Ve o hikmet ve adâlete küfür ve tuğyan ile isyan eden edebsizleri te'dib etmesin!..

[^8]:(Hâşiye) Evet, "Hiç mümkün müdür ki": Şu cümle çok tekrar ediliyor. Çünkü, mühim bir sırrı ifâde eder. Şöyle ki: Ekser küfür ve dalâlet, istib'âddan ileri gelir. Yani akıldan uzak ve muhâl görür, inkâr eder. İşte Haşir Sözü'nde kat'iyyen gösterilmiştir ki, hakîki istib'âd, hakîki muhâliyet ve akıldan uzaklık ve hakîki suûbet, hattâ imtina' derecesinde müşkülât, küfür yolundadır ve dalâletin mesleğindedir. Ve hakîki imkân ve hakîki ma'kuliyet, hattâ vücûb derecesinde sühûlet; îmân yolundadır ve İslâmiyet caddesindedir. Elhâsıl: Ehl-i felsefe istib'âd ile inkâra gider. Onuncu Söz, istib'âd hangi tarafta olduğunu o tâbir ile gösterir. Onların ağızlarına bir şamar vurur.

Hâlbuki, bu muvakkat dünyada o hikmet, o adâlete lâyık binden biri, insanda icra edilmiyor, te'hir ediliyor. Ehl-i dalâletin çoğu ceza almadan; ehl-i hidayetin de çoğu mükâfât görmeden buradan göçüp gidiyorlar.

Demek, bir Mahkeme-i Kübrâ’ya, bir saâdet-i uzmâya bırakılıyor.

Evet, görünüyor ki: Şu âlemde tasarruf eden Zât, nihâyetsiz bir hikmetle iş görüyor. Ona bürhân mı istersin? Herşeyde maslahat ve fâidelere riâyet etmesidir. Görmüyor musun ki; insanda bütün a'zâ, kemikler ve damarlarda, hattâ bedenin hüceyrâtında, her yerinde, her cüz'ünde faydalar ve hikmetlerin gözetilmesi; hattâ bazı a'zâsı, bir ağacın ne kadar meyveleri varsa, o derece o uzva hikmetler ve faydalar takması gösteriyor ki; nihâyetsiz bir hikmet eliyle iş görülüyor.

Hem herşeyin san'atında nihâyet derecede intizam bulunması gösterir ki; nihâyetsiz bir hikmet ile iş görülüyor. Evet, güzel bir çiçeğin dakîk programını, küçücük bir tohumunda dercetmek, büyük bir ağacın sahife-i a'mâlini, tarihçe-i hayatını, fihriste-i cihâzâtını küçücük bir çekirdekte manevî kader kalemiyle yazmak; nihâyetsiz bir hikmet kalemi işlediğini gösterir.

Hem herşeyin hilkatinde gayet derecede hüsn-ü san'at bulunması, nihâyet derecede hakîm bir Sâni'in nakşı olduğunu gösterir. Evet, şu küçücük insan bedeni içinde bütün kâinâtın fihristesini, bütün hazâin-i rahmetin anahtarlarını, bütün esmâlarının âyinelerini dercetmek; nihâyet derecede bir hüsn-ü san'at içinde bir hikmeti gösterir.

Şimdi, hiç mümkün müdür ki; şöyle icraat-ı Rubûbiyet’te hâkim bir Hikmet; o Rubûbiyet’in kanadına ilticâ eden ve îmân ile itâat edenlerin taltifini istemesin ve ebedî taltif etmesin!

Hem, adâlet ve mîzan ile iş görüldüğüne bürhân mı istersin? Herşeye, hassas mîzanlarla, mahsûs ölçülerle vücûd vermek, sûret giydirmek, yerli yerine koymak; nihâyetsiz bir adâlet ve mîzan ile iş görüldüğünü gösterir.

Hem, her hak sâhibine isti'dâdı nisbetinde hakkını vermek, yani vücûdunun bütün levâzımatını, bekàsının bütün cihâzâtını en münâsib bir tarzda vermek; nihâyetsiz bir adâlet elini gösterir.

Hem, isti'dâd lisânıyla, ihtiyac-ı fıtrî lisânıyla, ıztırar lisânıyla suâl edilen ve istenilen herşeye dâimî cevab vermek; nihâyet derecede bir adl ve hikmeti gösteriyor.

Şimdi hiç mümkün müdür ki; böyle en küçük bir mahlûkun, en küçük bir hâcetinin imdâdına koşan bir adâlet ve hikmet; insan gibi en büyük bir mahlûkun bekà gibi en büyük bir hâcetini mühmel bıraksın! En büyük istimdâdını ve en büyük suâlini cevabsız bıraksın! Rubûbiyet’in haşmetini, ibâdının hukukunu muhâfaza etmekle muhâfaza etmesin!.. Hâlbuki, şu fânî dünyada kısa bir hayat geçiren insan, öyle bir adâletin hakikatine mazhar olamaz ve olamıyor. Belki bir Mahkeme-i Kübrâ’ya bırakılıyor.

Zîra, hakîki adâlet ister ki; şu küçücük insan, şu küçüklüğü nisbetinde değil, belki cinayetinin büyüklüğü, mâhiyetinin ehemmiyeti ve vazifesinin azameti nisbetinde mükâfât ve mücâzât görsün. Mâdem, şu fânî, geçici dünya; ebed için halk olunan insan hususunda öyle bir adâlet ve hikmete mazhariyetten çok uzaktır... Elbette Âdil olan o Zât-ı Celîl-i Zülcemâl’in ve Hakîm olan o Zât-ı Cemîl-i Zülcelâl’in dâimî bir Cehennemi ve ebedî bir Cennet’i bulunacaktır.

Dördüncü Hakikat

DÖRDÜNCÜ HAKİKAT:

Bâb-ı Cûd ve Cemâl’dir. İsm-i Cevvâd ve Cemîl’in cilvesidir.

Hiç mümkün müdür ki; nihâyetsiz cûd ve sehàvet, tükenmez servet, bitmez hazineler, misilsiz sermedî cemâl, kusursuz ebedî kemâl; bir dâr-ı saâdet ve mahall-i ziyâfet içinde dâimî bulunacak olan muhtaç şâkirleri, müştâk âyinedârları, mütehayyir seyircileri istemesinler!

Evet, Dünya yüzünü bu kadar müzeyyen masnûâtıyla süslendirmek, Ay ile Güneş’i lamba yapmak, yeryüzünü bir sofra-i ni'met ederek mat'ûmâtın en güzel çeşitleriyle doldurmak, meyveli ağaçları birer kab yapmak, her mevsimde birçok defalar tecdîd etmek; hadsiz bir cûd ve sehàveti gösterir.

Böyle nihâyetsiz bir cûd ve sehàvet, öyle tükenmez hazineler ve rahmet, hem dâimî, hem arzu edilen herşey içinde bulunur bir dâr-ı ziyâfet ve mahall-i saâdet ister.

Hem kat'î ister ki; o ziyâfetten telezzüz edenler, o mahall-i saâdette devam etsinler, ebedî kalsınlar. Tâ, zevâl ve firâkla elem çekmesinler. Çünkü; zevâl-i elem lezzet olduğu gibi, zevâl-i lezzet dahi elemdir. Öyle sehàvet, elem çektirmek istemez. Demek, ebedî bir Cennet’i, hem içinde ebedî muhtaçları ister.

Çünkü; nihâyetsiz cûd ve sehà, nihâyetsiz ihsân etmek ister, ni'metlendirmek ister. Nihâyetsiz ihsân ve ni'metlendirmek ise, nihâyetsiz minnetdârlık, ni'metlenmek ister. Bu ise, ihsâna mazhar olan şahsın devam-ı vücûdunu ister. Tâ, dâimî tena'umla, o dâimî in'âma karşı şükür ve minnetdârlığını göstersin. Yoksa, zevâl ile acılaşan cüz'i bir telezzüz, kısacık bir zamanda öyle bir cûd u sehànın muktezâsıyla kàbil-i tevfik değildir.

Hem dahi, meşher-i San'at-ı İlâhiye olan aktâr-ı âlem sergilerine bak. Yeryüzündeki nebâtât ve hayvanatın ellerinde olan ilânat-ı Rabbâniye’ye dikkat et. (Hâşiye-1) <ft3>[^9]</ft3> Mehâsin-i Rubûbiyet’in dellâlları olan enbiyâ ve evliyâya kulak ver. Nasıl müttefikan Sâni'-i Zülcelâl’in kusursuz kemâlâtını hàrika san'atlarının teşhîriyle gösteriyorlar, beyân ediyorlar. Enzâr-ı dikkati celbediyorlar.

[^9]:(Hâşiye-1) Evet, kemik gibi bir kuru ağacın ucundaki tel gibi incecik bir sapta; gayet münakkaş, müzeyyen bir çiçek ve gayet musanna' ve murassa' bir meyve, elbette gayet san'at-perver mu'cizekâr ve hikmetdâr bir Sâni'in mehâsin-i san'atını zîşuûra okutturan bir ilânnâmedir. İşte, nebâtâta hayvanatı dahi kıyâs et...

Demek, bu âlemin Sâni'inin pek mühim ve hayret verici ve gizli kemâlâtı vardır. Bu hàrika san'atlarla onları göstermek ister. Çünkü, gizli kusursuz kemâlât ise, takdir edici, istihsân edici, mâşâallâh diyerek müşâhede edicilerin başlarında teşhîr ister. Dâimî kemâlât ise, dâimî tezâhür ister. O ise, takdir ve istihsân edicilerin devam-ı vücûdunu ister. Bekàsı olmayan istihsân edicinin nazarında kemâlâtın kıymeti sukùt eder. (Hâşiye-2) <ft3>[^10]</ft3>

[^10]:(Hâşiye-2) Evet, durûb-u emsâldendir ki: Bir dünya güzeli, bir zaman kendine meftûn olmuş âdi bir adamı huzurundan tardeder. O adam kendine tesellî vermek için: "Tuh, ne kadar çirkindir." der, o güzelin güzelliğini nefyeder. Hem bir vakit bir ayı, gayet tatlı bir üzüm asması altına girer. Üzümleri yemek ister. Koparmağa eli yetişmez. Asmaya da çıkamaz. Kendi kendine tesellî vermek için kendi lisânıyla: "Ekşidir." der, gümler gider.

Hem dahi, kâinâtın yüzünde serilmiş olan gayetle güzel ve san'atlı ve parlak ve süslü şu mevcûdât; ışık güneşi bildirdiği gibi, misilsiz manevî bir cemâlin mehâsinini bildirir ve nazîrsiz, hafî bir hüsnün letâifini iş'âr ediyor. (Hâşiye-3) <ft3>[^11]</ft3> O münezzeh hüsün, o mukaddes cemâlin cilvesinden, esmâlarda, belki her isimde çok gizli defineler bulunduğunu işâret eder.

[^11]:(Hâşiye-3) Âyine-misâl mevcûdâtın birbiri arkasında zevâl ve fenâlarıyla beraber, arkalarından gelenlerin üstünde ve yüzlerinde aynı hüsün ve cemâlin cilvesinin bulunması gösterir ki; cemâl onların değil... Belki o cemâller, bir hüsn-ü münezzeh ve bir cemâl-i mukaddesin âyâtı ve emârâtıdır.

İşte şu derece àlî nazîrsiz gizli bir cemâl ise; kendi mehâsinini bir mir'âtta görmek ve hüsnünün derecâtını ve cemâlinin mikyâslarını zîşuûr ve müştâk bir âyinede müşâhede etmek istediği gibi, başkalarının nazarıyla yine sevgili cemâline bakmak için, görünmek de ister. Demek, iki vecihle kendi cemâline bakmak: Biri; herbiri başka başka renkte olan âyinelerde bizzat müşâhede etmek, diğeri; müştâk olan seyirci ve mütehayyir olan istihsâncıların müşâhedesi ile müşâhede etmek ister. Demek, hüsün ve cemâl, görmek ve görünmek ister. Görmek ve görünmek ise; müştâk seyirci, mütehayyir istihsân edicilerin vücûdunu ister. Hüsün ve cemâl;

ebedî, sermedî olduğundan, müştâkların devam-ı vücûdlarını ister. Çünkü, dâimî bir cemâl ise, zâil bir müştâka râzı olamaz.

Zîra, dönmemek üzere zevâle mahkûm olan bir seyirci, zevâlin tasavvuruyla muhabbeti adâvete döner. Hayreti istihfafa, hürmeti tahkîre meyleder. Çünkü, hodgâm insan, bilmediği şeye düşman olduğu gibi, yetişmediği şeye de zıttır. Hâlbuki, nihâyetsiz bir muhabbet, hadsiz bir şevk ve istihsân ile mukàbeleye lâyık olan bir cemâle karşı, zımnen bir adâvet ve kin ve inkâr ile mukàbele eder. İşte, kâfir, Allah’ın düşmanı olduğunun sırrı bundan anlaşılıyor.

Mâdem, o nihâyetsiz sehàvet, cûd; o misilsiz cemâl, hüsün; o kusursuz kemâlât; ebedî müteşekkirleri, müştâkları, müstahsinleri iktiza ederler... Hâlbuki, şu misâfirhâne-i dünyada görüyoruz; herkes çabuk gidip kayboluyor. O sehàvetin ihsânını ancak az bir parça tadar. İştihâsı açılır. Fakat yemez gider. O cemâl, o kemâlin dahi ancak biraz ışığına, belki bir zaîf gölgesine bir ânda bakıp, doymadan gider.

Demek, bir seyrangâh-ı dâimîye gidiliyor.

Elhâsıl: Nasıl ki şu âlem, bütün mevcûdâtıyla Sâni'-i Zülcelâl’ine kat'î delâlet eder; Sâni'-i Zülcelâl’in de sıfât ve Esmâ-i Kudsiye’si, dâr-ı Âhiret’e delâlet eder ve gösterir ve ister.

Beşinci Hakikat

BEŞİNCİ HAKİKAT:

Bâb-ı Şefkat ve Ubûdiyet-i Muhammediye’dir (A.S.M.) İsm-i Mucîb ve Rahîm’in cilvesidir.

Hiç mümkün müdür ki; en ednâ bir hâceti, en ednâ bir mahlûkundan görüp kemâl-i şefkatle ummadığı yerden is'âf eden ve en gizli bir sesi, en gizli bir mahlûkundan işitip imdâd eden; lisân-ı hâl ve kal ile istenilen herşeye icâbet eden nihâyetsiz bir şefkat ve bir merhamet sâhibi bir Rab; en büyük bir abdinden, (Hâşiye) <ft3>[^12]</ft3> en sevgili bir mahlûkundan en büyük hâcetini görüp bitirmesin, is'âf etmesin! En yüksek duâyı işitip kabûl etmesin!..

[^12]:(Hâşiye) Evet, bin üçyüzelli sene saltanat süren ve saltanatı devam eden ve ekser zamanda üçyüzelli milyondan ziyâde raiyeti bulunan ve her gün bütün raiyeti O'nunla tecdîd-i bîat eden ve O'nun kemâlâtına şehâdet eden ve kemâl-i itâatle evâmirine inkıyad eden ve arzın nısfı ve nev'-i beşerin humsu o Zât'ın sıbgı ile sıbğalansa, yani manevî rengiyle renklense ve o Zât onların mahbûb-u kulûbu ve mürebbî-i ervâhı olsa; elbette o Zât, şu kâinâtta tasarruf eden Rabb'in en büyük abdidir. Hem, ekser envâ'-ı kâinât o Zât'ın birer meyve-i mu'cizesini taşımak sûretiyle O'nun vazifesini ve memuriyetini alkışlasa, elbette o Zât; şu kâinât Hàlık'ının en sevgili mahlûkudur. Hem bütün insaniyet, bütün isti'dâdıyla istediği bekà gibi bir hâceti ki, o hâcet ise, insanı esfel-i sâfilînden a'lâ-yı illiyîne çıkarıyor. Elbette o hâcet, en büyük bir hâcettir ve en büyük bir abd, umumun nâmına onu Kàdiü'l-hâcât'tan isteyecek...

Evet, meselâ: Hayvanatın zaîflerinin ve yavrularının rızık ve terbiyeleri hususunda görünen lütûf ve sühûleti gösteriyor ki: Şu kâinâtın Mâlik’i, nihâyetsiz bir rahmetle Rubûbiyet eder. Rubûbiyet’inde bu derece rahîmâne bir şefkat, hiç kàbil midir ki; mahlûkatın en efdalinin en güzel duâsını kabûl etmesin! Bu hakikati “Ondokuzuncu Söz” de izâh ettiğim vechile, şurada dahi mükerreren şöyle beyân edelim:

Ey nefsimle beraber beni dinleyen arkadaş! Hikâye-i temsîliyede demiştik; bir adada bir ictimâ' var... Bir Yâver-i Ekrem bir nutuk okuyor. Onun işâret ettiği hakikat şöyledir ki: Gel! Bu zamandan tecerrüd edip, fikren Asr-ı Saâdet’e ve hayâlen Cezîretü'l-Arab’a gidiyoruz. Tâ ki, Resûl-i Ekrem’i vazife başında ve ubûdiyet içinde görüp, ziyaret ederiz. Bak! O Zât nasıl ki risaletiyle, hidayetiyle saâdet-i ebediyenin sebeb-i husûlü ve vesile-i vusûlüdür; onun gibi ubûdiyetiyle ve duâsıyla o saâdetin sebeb-i vücûdu ve Cennet’in vesile-i icâdıdır.

İşte bak! O Zât öyle bir salât-ı kübrâda, bir ibâdet-i ulyâda saâdet-i ebediye için duâ ediyor ki, güyâ bu cezîre, belki bütün Arz O’nun azametli namazıyla namaz kılar, niyâz eder. Çünkü ubûdiyeti ise; O’na ittibâ' eden ümmetin ubûdiyetini tazammun ettiği gibi, muvâfakat sırrıyla bütün enbiyânın sırr-ı ubûdiyetini tazammun eder.

Hem o salât-ı kübrâyı öyle bir cemâat-i uzmâda kılar, niyâz ediyor ki; güyâ Benî Âdem’in, Hazret-i Âdem’den asrımıza belki kıyâmete kadar bütün nurânî ve kâmil insanlar, O’na tebaiyetle iktidâ edip duâsına âmîn derler. (Hâşiye) <ft3>[^13]</ft3>

[^13]:(Hâşiye) Evet, münâcât-ı Ahmediye (A.S.M.) zamanından şimdiye kadar bütün ümmetin bütün salâtları ve salavâtları O'nun duâsına bir âmîn-i dâimî ve bir iştirâk-i umumîdir. Hattâ O'na getirilen herbir salavât dahi, O'nun duâsına birer âmîndir ve ümmetinin herbir ferdi, herbir namazın içinde O'na salât ve selâm getirmek ve kametten sonra Şâfiî'lerin O'na duâ etmesi; O'nun saâdet-i ebediye hususundaki duâsına gayet kuvvetli ve umumî bir âmîndir. İşte bütün beşerin fıtrat-ı insaniyet lisân-ı hâliyle, bütün kuvvetiyle istediği bekà ve saâdet-i ebediyeyi; o nev'-i beşer nâmına, Zât-ı Ahmediye (A.S.M.) istiyor ve beşerin nurânî kısmı, O'nun arkasında âmîn diyorlar. Acaba hiç mümkün müdür ki; şu duâ, kabûle karîn olmasın!

Bak! Hem öyle bekà gibi bir hâcet-i âmme için duâ ediyor ki; değil ehl-i arz, belki ehl-i semâvât, belki bütün mevcûdât niyâzına iştirâk edip lisân-ı hâl ile: “Oh.. evet yâ Rabbenâ! Ver. Duâsını kabûl et. Biz de istiyoruz..” diyorlar.

Hem bak! Öyle hazînâne, öyle mahbûbâne, öyle müştâkàne, öyle tazarrukârâne saâdet-i bâkiye istiyor ki; bütün kâinâtı âğlattırıp, duâsına iştirâk ettiriyor.

Bak! Hem öyle bir maksad, öyle bir gaye için saâdet isteyip, duâ ediyor ki; insanı ve bütün mahlûkatı esfel-i sâfilîn olan fenâ-yı mutlaka sukùttan, kıymetsizlikten, fâidesizlikten, abesiyetten; a'lâ-yı illiyîn olan kıymete, bekàya, ulvî vazifeye, Mektûbat-ı Samedâniye olması derecesine çıkarıyor.

Bak! Hem öyle yüksek bir fizâr-ı istimdâdkârâne ile istiyor ve öyle tatlı bir niyâz-ı istirhamkârâne ile yalvarıyor ki; güyâ bütün mevcûdâta, semâvâta, arşa işittirip, vecde getirip duâsına; “Âmîn, Allahümme âmîn.” dedirtiyor. (Hâşiye) <ft3>[^14]</ft3>

[^14]:(Hâşiye) Evet, şu âlemin Mutasarrıf'ı, bütün tasarrufâtı, bilmüşâhede şuûrâne, alîmâne, hakîmâne olduğu hâlde; hiçbir cihetle mümkün değildir ki; o Mutasarrıf, kendi masnûâtı içinde en mümtâz bir ferdin harekâtına şuûru ve ıttılâ'ı bulunmasın... Hem, hiçbir cihetle mümkün değildir ki; o Mutasarrıf-ı Alîm, o Ferd-i Mümtâz'ın harekâtına ve daavâtına (duâlarına) ıttılâ'ı bulunduğu hâlde O'na karşı lâkayd kalsın, ehemmiyet vermesin. Hem, hiçbir cihetle mümkün değildir ki; o Mutasarrıf-ı Kadîr-i Rahîm; O'nun duâlarına lâkayd kalmadığı hâlde, o duâları kabûl etmesin. Evet, Zât-ı Ahmediye'nin (A.S.M.) nuruyla âlemin şekli değişti. İnsan ve bütün kâinâtın mâhiyet-i hakîkiyeleri o nur, o ziyâ ile inkişaf etti ve göründü ki; şu kâinâtın mevcûdâtı, Esmâ-i İlâhiye'yi okutan birer Mektûbat-ı Samedâniye, birer muvazzaf memur ve bekàya mazhar kıymetdâr ve mânidâr birer mevcûddurlar. Eğer o Nur olmasa idi, mevcûdât; fenâ-yı mutlaka mahkûm ve kıymetsiz, mânâsız, fâidesiz, abes, karmakarışık, tesâdüf oyuncağı bir zulmet-i evhâm içinde kalırdı. İşte, şu sırdandır ki; insanlar Zât-ı Ahmediye'nin (A.S.M.) duâsına âmîn dedikleri gibi, arş ve ferş ve serâdan süreyyâya kadar bütün mevcûdât O'nun nuruyla iftihar edip, alâkadarlık gösteriyorlar. Zâten ubûdiyet-i Ahmediye'nin (A.S.M.) rûhu, duâdır. Belki, kâinâtın harekâtı ve hidemâtı, bir nev'i duâdır. Meselâ, bir çekirdeğin hareketi; Hàlık'ından, bir ağaç olmasına bir nev'i duâdır...

Bak! Hem öyle Semi' ve Kerîm bir Kadîr’den, öyle Basîr ve Rahîm bir Alîm’den saâdet ve bekàyı istiyor ki; bilmüşâhede en gizli bir zîhayatın en gizli bir arzusunu, en hafî bir niyâzını görür, işitir, kabûl eder, merhamet eder. Lisân-ı hâl ile de olsa icâbet eder. Öyle sûret-i hakîmâne, basîrâne, rahîmânede verir ve icâbet eder ki; şübhe bırakmaz, o terbiye ve tedbir; öyle Semi' ve Basîr’e mahsûs, öyle bir Kerîm ve Rahîm’e hàstır...

Acaba, bütün Benî Âdem’i arkasına alıp şu arz üstünde durup, Arş-ı A'zam’a müteveccihen el kaldırıp, nev'-i beşerin hülâsa-i ubûdiyetini câmi'

hakikat-i ubûdiyet-i Ahmediye (A.S.M.) içinde duâ eden, şu şeref-i nev'-i insan ve ferîd-i kevn ü zaman olan Fahr-i Kâinât ne istiyor, dinleyelim:

Bak! Kendine ve ümmetine saâdet-i ebediye istiyor. Bekà istiyor. Cennet istiyor. Hem, mevcûdât âyinelerinde cemâllerini gösteren bütün esmâ-i kudsiye-i İlâhiye ile beraber istiyor. O esmâdan şefâat taleb ediyor; görüyorsun.

Eğer Âhiret’in hesabsız esbâb-ı mûcibesi, delâil-i vücûdu olmasa idi; yalnız şu Zât’ın tek duâsı, baharımızın icâdı kadar Hàlık-ı Rahîm’in kudretine hafif gelen şu Cennet’in binasına sebebiyet verecekti. (Hâşiye-1) <ft3>[^15]</ft3> Evet, baharımızda yeryüzünü bir mahşer eden, yüzbin haşir nümûnelerini icâd eden Kadîr-i Mutlak’a Cennet’in icâdı nasıl ağır olabilir!

[^15]:(Hâşiye-1) Evet, Âhiret'e nisbeten gayet dar bir sahife hükmünde olan rû-yi zeminde had ve hesaba gelmeyen hàrika san'at nümûnelerini ve Haşir ve Kıyâmet'in misâllerini göstermek ve üçyüz bin kitab hükmünde olan muntazam envâ'-ı masnûâtı, o tek sahifede kemâl-i intizam ile yazıp, derc etmek; elbette geniş olan âlem-i Âhiret'te, latîf ve muntazam Cennet'in binasından ve icâdından daha müşküldür. Evet, Cennet bahardan ne kadar yüksek ise, o derece bahar bahçelerinin hilkati, o Cennet'ten daha müşküldür ve hayret-fezâdır denilebilir.

Demek, nasıl ki O’nun risaleti, şu dâr-ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi, لَوْلَاكَ لَوْلَاكَ لَمَا خَلَقْتُ الْاَفْلَاكَ sırrına mazhar oldu. Onun gibi, ubûdiyeti dahi, öteki dâr-ı saâdetin açılmasına sebebiyet verdi.

Acaba hiç mümkün müdür ki; bütün akılları hayrette bırakan şu intizam-ı âlem ve geniş rahmet içinde kusursuz hüsn-ü san'at, misilsiz Cemâl-i Rubûbiyet; o duâya icâbet etmemekle böyle bir çirkinliği, böyle bir merhametsizliği, böyle bir intizamsızlığı kabûl etsin! Yani, en cüz'î, en ehemmiyetsiz arzuları, sesleri ehemmiyetle işitip îfâ etsin, yerine getirsin.. en ehemmiyetli, lüzumlu arzuları ehemmiyetsiz görüp işitmesin, anlamasın, yapmasın! Hâşâ ve kellâ.. yüzbin defa hâşâ!.. Böyle bir Cemâl, böyle bir çirkinliği kabûl edip çirkin olamaz. (Hâşiye-2) <ft3>[^16]</ft3>

[^16]:(Hâşiye-2) Evet, inkılâb-ı hakàik ittifakan muhâldir ve inkılâb-ı hakàik içinde muhâl-ender muhâl, bir zıt kendi zıddına inkılâbıdır ve bu inkılâb-ı ezdâd içinde bilbedâhe bin derece muhâl şudur ki; zıt, kendi mâhiyetinde kalmakla beraber, kendi zıddının aynı olsun. Meselâ, nihâyetsiz bir cemâl; hakîki cemâl iken, hakîki çirkinlik olsun. İşte, şu misâlimizde meşhûd ve kat'iyyü'l-vücûd olan bir Cemâl-i Rubûbiyet, Cemâl-i Rubûbiyet mâhiyetinde dâim iken, ayn-ı çirkinlik olsun. İşte, dünyada muhâl ve bâtıl misâllerin en acîbidir...

Demek, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, risaletiyle dünyanın kapısını açtığı gibi, ubûdiyetiyle de Âhiret’in kapısını açar.

عَلَيْهِ صَلَوَاتُ الرَّحْمٰنِ مِلْءَ الدُّنْيَا وَدَارِ الْجِنَانِ ❀

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى عَبْدِكَ وَرَسُولِكَ ذٰلِكَ الْحَبِيبِ الَّذِي هُوَ سَيِّدُ الْكَوْنَيْنِ وَفَخْرُ الْعَالَمَيْنِ وَحَيَاةُ الدّٰارَيْنِ

وَوَسِيلَةُ السَّعَادَتَيْنِ وَذُو الْجَنَاحَيْنِ وَرَسُولُ الثَّقَلَيْنِ وَعَلٰى آلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ

وَعَلٰى اِخْوٰانِهِ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالْمُرْسَلِينَ آمِينَ ❀

Altıncı Hakikat

ALTINCI HAKİKAT:

Bâb-ı Haşmet ve Sermediyet olup, İsm-i Celîl ve Bâkî cilvesidir.

Hiç mümkün müdür ki; bütün mevcûdâtı güneşlerden, ağaçlardan zerrelere kadar emirber nefer hükmünde teshìr ve idare eden bir haşmet-i Rubûbiyet; şu misâfirhâne-i dünyada muvakkat bir hayat geçiren perîşan fânîler üstünde dursun.. sermedî, bâkî bir dâire-i haşmet ve ebedî, àlî bir medâr-ı Rubûbiyet’i icâd etmesin!

Evet şu kâinâtta görünen mevsimlerin değişmesi gibi haşmetli icraat.. ve seyyârâtın tayyare-misâl hareketleri gibi azametli harekât.. ve arzı insana beşik, güneşi halka lamba yapmak gibi dehşetli teshìrat.. ve ölmüş, kurumuş küre-i arzı diriltmek, süslendirmek gibi geniş tahvîlât gösteriyor ki; perde arkasında böyle muazzam bir Rubûbiyet var; muhteşem bir saltanatla hükmediyor. Böyle bir Saltanat-ı Rubûbiyet, kendine lâyık bir raiyet ister ve şâyeste bir mazhar ister.

Hâlbuki görüyorsun; mâhiyetçe en câmi' ve mühim raiyeti ve bendeleri, şu misâfirhâne-i dünyada perîşan bir sûrette muvakkaten toplanmışlar. Misâfirhâne ise, her gün dolar, boşanır.

Hem bütün raiyet, tecrübe-i hizmet için şu meydân-ı imtihanda muvakkaten bulunuyorlar. Meydân ise, her saat tebeddül eder.

Hem, bütün o raiyet, Sâni'-i Zülcelâl’in kıymetdâr ihsânatının nümûnelerini ve hàrika san'at antikalarını çarşı-yı âlem sergilerinde, ticâret nazarında temâşâ etmek için, şu teşhîrgâhta birkaç dakika durup seyrediyorlar; sonra kayboluyorlar. Şu meşher ise, her dakika tahavvül ediyor. Giden gelmez.. gelen gider.

İşte bu hâl ve şu vaziyet kat'î gösteriyor ki: Şu misâfirhâne ve şu meydân ve şu meşherlerin arkasında; o sermedî saltanata medâr ve mazhar olacak dâimî saraylar, müstemir meskenler, şu dünyada gördüğümüz nümûnelerin ve sûretlerin en hàlis ve en yüksek asıllarıyla dolu, bağ ve hazineleri vardır. Demek, burada çabalamak, onlar içindir. Şurada çalıştırır, orada ücret verir. Herkesin isti'dâdına göre –eğer kaybetmezse– orada bir saâdeti vardır. Evet, öyle sermedî bir saltanat, muhâldir ki; şu fânîler ve zâil zelîller üstünde dursun...

Şu hakikate, şu temsîl dûrbîniyle bak ki: Meselâ, sen yolda gidiyorsun. Görüyorsun ki, yol içinde bir han var. Bir büyük zât, o hanı, kendine gelen misâfirlerine yapmış. O misâfirlerin bir gece tenezzüh ve ibretleri için, o hanın tezyînâtına milyonlar altınlar sarfediyor.

Hem, o misâfirler, o tezyînâttan pek azı ve az bir zamanda bakıp, o ni'metlerden pek az bir vakitte, az bir şey tadıp, doymadan gidiyorlar. Fakat, her misâfir, kendine mahsûs fotoğrafıyla, o handaki şeylerin sûretlerini alıyorlar. Hem, o büyük zâtın hizmetkârları da, misâfirlerin sûret-i muâmelelerini gayet dikkat ile alıyorlar ve kaydediyorlar. Hem, görüyorsun ki; o zât, her günde, o kıymetdâr tezyînâtın çoğunu tahrib eder. Yeni gelecek misâfirlere, yeni tezyînâtı icâd eder.

Bunu gördükten sonra hiç şübhen kalır mı ki: Bu yolda bu hanı yapan zâtın; dâimî, pek àlî menzilleri.. hem tükenmez pek kıymetli hazineleri.. hem müstemir, pek büyük bir sehàveti vardır. Şu handa gösterdiği ikram ile, misâfirlerini, kendi yanında bulunan şeylere iştihâlarını açıyor. Ve onlara hazırladığı hediyelere, rağbetlerini uyandırıyor.

Aynen onun gibi, şu misâfirhâne-i dünyadaki vaziyeti, sarhoş olmadan dikkat etsen; şu “Dokuz Esâs” ı anlarsın:

Birinci Esas

Birinci Esâs: Anlarsın ki; o han gibi bu dünya dahi kendi için değil.. kendi kendine de bu sûreti alması muhâldir. Belki, kafile-i mahlûkatın gelip konmak ve göçmek için dolup boşanan, hikmetle yapılmış bir misâfirhânesidir.

İkinci Esas

İkinci Esâs: Hem anlarsın ki; şu hanın içinde oturanlar misâfirlerdir. Onların Rabb-i Kerîm’i onları Dârü's-Selâm’a dâvet eder.

Üçüncü Esas

Üçüncü Esâs: Hem anlarsın ki; şu dünyadaki tezyînât, yalnız telezzüz veya tenezzüh için değil. Çünkü; bir zaman lezzet verse, firâkıyla bir çok zaman elem verir. Sana tattırır, iştihânı açar, fakat doyurmaz. Çünkü; ya onun ömrü kısa, ya senin ömrün kısadır. Doymağa kâfî değil... Demek; kıymeti yüksek, müddeti kısa olan şu tezyînât, ibret içindir.

(Hâşiye-1) <ft3>[^17]</ft3> Şükür içindir. Usûl-i dâimîsine teşvik içindir. Başka, gayet ulvî gayeler içindir.

[^17]:(Hâşiye-1) Evet, mâdem herşeyin kıymeti ve dekàik-i san'atı gayet yüksek ve güzel olduğu hâlde; müddeti kısa, ömrü azdır. Demek, o şeyler nümûnelerdir. Başka şeylerin sûretleri hükmündedirler. Ve mâdem, müşterilerin nazarlarını, asıllarına çeviriyorlar gibi bir vaziyet vardır. Öyle ise, elbette şu dünyadaki o çeşit tezyînât; bir Rahmân-ı Rahîm'in rahmetiyle, sevdiği ibâdına hazırladığı niam-ı Cennet'in nümûneleridir, denilebilir ve denilir ve öyledir.

Dördüncü Esas

Dördüncü Esâs: Hem anlarsın ki; şu dünyadaki müzeyyenât ise, (Hâşiye-2) <ft3>[^18]</ft3> Cennet’te ehl-i îmân için Rahmet-i Rahmân’la iddihar olunan ni'metlerin nümûneleri, sûretleri hükmündedir.

[^18]:(Hâşiye-2) Evet, herşeyin vücûdunun müteaddid gayeleri ve hayatının müteaddid neticeleri vardır. Ehl-i dalâletin tevehhüm ettikleri gibi dünyaya, nefislerine bakan gayelere münhasır değildir. Tâ, abesiyet ve hikmetsizlik içine girebilsin. Belki herşeyin gâyât-ı vücûdu ve netâic-i hayatı üç kısımdır. Birincisi ve en ulvîsi: Sâni'ine bakar ki; o şeye taktığı hàrika-i san'at murassaâtını, Şâhid-i Ezelî'nin nazarına resm-i geçit tarzında arzetmektir ki, o nazara bir ân-ı seyyâle yaşamak kâfî gelir. Belki; vücûda gelmeden, bilkuvve niyet hükmünde olan isti'dâdı yine kâfîdir. İşte, serîü'z-zevâl latîf masnûât ve vücûda gelmeyen, yani sünbül vermeyen, birer hàrika-i san'at olan çekirdekler, tohumlar şu gayeyi bitamâmihâ verir. Fâidesizlik ve abesiyet onlara gelmez. Demek herşey; hayatıyla, vücûduyla Sâni'inin mu'cizât-ı kudretini ve âsâr-ı san'atını teşhîr edip, Sultan-ı Zülcelâl'in nazarına arzetmek birinci gayesidir. İkinci kısım gaye-i vücûd ve netice-i hayat: Zîşuûra bakar. Yani, herşey, Sâni'-i Zülcelâl'in birer mektûb-u hakàik-nümâ, birer kaside-i letâfet-nümâ, birer kelime-i hikmet-edâ hükmündedir ki; melâike ve cin ve hayvanın ve insanın enzârına arzeder.. mütâlaaya dâvet eder. Demek, ona bakan her zîşuûra, ibret-nümâ bir mütâlaagâhdır. Üçüncü kısım gaye-i vücûd ve netice-i hayat: O şeyin nefsine bakar ki; telezzüz ve tenezzüh ve bekà ve rahatla yaşamak gibi cüz'î neticelerdir. Meselâ: Azîm bir sefîne-i sultaniyede bir hizmetkârın dümencilik ettiğinin gayesi; sefîne itibariyle yüzde birisi kendisine, ücret-i cüz'iyesine ait.. doksandokuzu sultana ait olduğu gibi; herşeyin nefsine ve dünyaya ait gayesi bir ise, Sâni'ine ait doksandokuzdur. İşte bu teaddüd-ü gâyâttandır ki; birbirine zıt ve münâfî görünen hikmet ve iktisad, cûd ve sehà ve bilhassa nihâyetsiz sehà ile sırr-ı tevfiki şudur ki: Birer gaye nokta-i nazarında cûd ve sehà hükmeder. İsm-i Cevvâd tecellî eder. Meyveler, hubûblar, o tek gaye nokta-i nazarında bigayr-i hisâptır. Nihâyetsiz cûdu gösteriyor. Fakat, umum gayeler nokta-i nazarında, hikmet hükmeder. İsm-i Hakîm tecellî eder. Bir ağacın ne kadar meyveleri var, belki her meyvenin o kadar gayeleri vardır ki; beyân ettiğimiz üç kısma tefrik edilir. Şu umum gayeler, nihâyetsiz bir hikmeti ve iktisadı gösteriyor. Zıt gibi görünen nihâyetsiz hikmet, nihâyetsiz cûd ile, sehà ile ictimâ' ediyor. Meselâ: Asker ordusunun bir gayesi, te'min-i âsâyiştir. Bu gayeye göre ne kadar asker istersen var ve hem pek fazladır. Fakat, hıfz-ı hudud ve mücâhede-i a'dâ gibi sâir vazifeler için, bu mevcûd ancak kâfî gelir. Kemâl-i hikmetle muvâzenededir. İşte hükûmetin hikmeti, haşmet ile ictimâ' ediyor. O hâlde, o askerlikte fazlalık yoktur denilebilir...

Beşinci Esas

Beşinci Esâs: Hem anlarsın ki; şu fânî masnûât fenâ için değil, bir parça görünüp mahvolmak için yaratılmamışlar. Belki, vücûdda kısa bir zaman toplanıp, matlûb bir vaziyet alıp; tâ sûretleri alınsın, timsâlleri tutulsun, mânâları bilinsin, neticeleri zaptedilsin... Meselâ, ehl-i ebed için dâimî manzaralar nescedilsin. Hem, âlem-i bekàda başka gayelere medâr olsun.

Eşya bekà için yaratıldığını, fenâ için olmadığını; belki, sûreten fenâ ise de, tamam-ı vazife ve terhis olduğu bununla anlaşılıyor ki; fânî bir şey bir cihetle fenâya gider, çok cihetlerle bâkî kalır.

Meselâ; kudret kelimelerinden olan şu çiçeğe bak ki; kısa bir zamanda o çiçek tebessüm edip bize bakar, der-akab, fenâ perdesinde saklanır. Fakat, senin ağzından çıkan kelime gibi o gider; fakat, binler misâllerini kulaklara tevdî' eder. Dinleyen akıllar adedince, mânâlarını akıllarda ibkà eder. Çünkü, vazifesi olan ifâde-i mânâ bittikten sonra kendisi gider. Fakat, onu gören herşeyin hâfızasında zâhirî sûretini ve herbir tohumunda manevî mâhiyetini bırakıp öyle gidiyor. Güyâ her hâfıza ile her tohum, hıfz-ı zîneti için birer fotoğraf ve devam-ı bekàsı için birer menzildirler.

En basit mertebe-i hayatta olan masnû' böyle ise, en yüksek tabaka-i hayatta ve ervâh-ı bâkiye sâhibi olan insan; ne kadar bekà ile alâkadar olduğu anlaşılır. Çiçekli ve meyveli koca nebâtâtın bir parça rûha benzeyen herbirinin kanun-u teşekkülâtı, timsâl-i sûreti zerrecikler gibi tohumlarda kemâl-i intizamla, dağdağalı inkılâblar içinde ibkà ve muhâfaza edilmesiyle; gayet cem'iyetli ve yüksek bir mâhiyete mâlik, haricî bir vücûd giydirilmiş, zîşuûr, nurânî bir kanun-u emrî olan rûh-u beşer, ne derece bekà ile merbût ve alâkadar olduğu anlaşılır.

Altıncı Esas

Altıncı Esâs: Hem anlarsın ki; insan, ipi boğazına sarılıp, istediği yerde otlamak için başıboş bırakılmamıştır; belki, bütün amellerinin sûretleri alınıp yazılır ve bütün fiillerinin neticeleri muhâsebe için zaptedilir.

Yedinci Esas

Yedinci Esâs: Hem anlarsın ki; güz mevsiminde; yaz, bahar âleminin güzel mahlûkatının tahribâtı i'dâm değil; belki, vazifelerinin tamamıyla terhisâtıdır. (Hâşiye) <ft3>[^19]</ft3> Hem, yeni baharda gelecek mahlûkata yer boşaltmak için tefrîğattır ve yeni vazifedârlar gelip konacak ve vazifedâr mevcûdâtın

[^19]:(Hâşiye) Evet, rahmetin erzâk hazinelerinden olan bir şecerenin uçlarında ve dallarının başlarındaki meyveler, çiçekler, yapraklar ihtiyar olup, vazifelerinin hitâma ermesiyle gitmelidirler; tâ, arkalarından akıp gelenlere kapı kapanmasın. Yoksa, rahmetin vüs'atine ve sâir ihvânlarının hizmetine sed çekilir. Hem kendileri, gençlik zevâliyle hem zelîl, hem perîşan olurlar. İşte bahar dahi, mahşer-nümâ bir meyvedâr ağaçtır. Her asırdaki insan âlemi, ibret-nümâ bir şeceredir. Arz dahi, mahşer-i acâib bir şecere-i kudrettir. Hattâ dünya dahi, meyveleri âhiret pazarına gönderilen bir şecere-i hayret-nümâdır.

gelmesine yer hazırlamaktır ve ihzarâttır. Hem zîşuûra vazifesini unutturan gafletten ve şükrünü unutturan sarhoşluktan îkazât-ı Sübhâniye’dir.

Sekizinci Esas

Sekizinci Esâs: Hem anlarsın ki; şu fânî âlemin sermedî Sâni'i için başka ve bâkî bir âlemi var ki, ibâdını oraya sevk ve ona teşvik eder.

Dokuzuncu Esas

Dokuzuncu Esâs: Hem anlarsın ki; öyle bir Rahmân, öyle bir âlemde, öyle hàs ibâdına, öyle ikramlar edecek.. ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne kalb-i beşere hutûr etmiştir. Âmennâ...