Birinci Söz
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
وَبِهِ نَسْتَعِينُ
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعٰالَمِينَ
وَالصَّلٰوةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى آلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ
Ey kardeş! Benden birkaç nasihat istedin. Sen bir asker olduğun için, askerlik temsîlâtıyla, sekiz hikâyecikler ile birkaç hakikati nefsimle beraber dinle. Çünkü; ben nefsimi herkesten ziyâde nasihate muhtaç görüyorum. Vaktiyle sekiz âyetten istifade ettiğim “Sekiz Söz”ü, biraz uzunca nefsime demiştim. Şimdi kısaca ve avâm lisânıyla nefsime diyeceğim. Kim isterse beraber dinlesin. ∗∗∗
Birinci Söz
“Bismillâh” her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim! Şu mübârek kelime, İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcûdâtın lisân-ı hâl ile vird-i zebânıdır.
“Bismillâh” ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle... Şöyle ki:
Bedevî Arab çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki, bir kabile reisinin ismini alsın ve himâyesine girsin. Tâ, şakìlerin şerrinden kurtulup hâcâtını tedârik edebilsin. Yoksa tek başıyla hadsiz düşman ve ihtiyacâtına karşı perîşan olacaktır.
İşte böyle bir seyahat için iki adam sahrâya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevâzi idi, diğeri mağrûr. Mütevâzii, bir reisin ismini aldı. Mağrûr almadı... Alanı her yerde selâmetle gezdi. Bir kàtiü't-tarîka rast gelse, der: “Ben, filân reisin ismiyle gezerim.” Şakì def'olur gider, ilişemez. Bir çadıra girse, o nâm ile hürmet görür. Öteki mağrûr, bütün seyahatinde öyle belâlar çeker ki, ta'rif edilmez. Dâima titrer, dâima dilencilik ederdi. Hem zelîl, hem rezîl oldu.
İşte ey mağrûr nefsim! Sen o seyyahsın. Şu dünya ise, bir çöldür. Aczin, fakrın hadsizdir. Düşmanın, hâcâtın nihâyetsizdir. Mâdem öyledir; şu sahrânın Mâlik-i Ebedî ve Hâkim-i Ezelîsi’nin ismini al.. tâ, bütün kâinâtın dilenciliğinden ve her hâdisâtın karşısında titremeden kurtulasın.
Evet, bu kelime öyle mübârek bir definedir ki; senin nihâyetsiz aczin ve fakrın, seni nihâyetsiz kudrete, rahmete rabtedip Kadîr-i Rahîm’in dergâhında aczi, fakrı en makbûl bir şefâatçi yapar.
Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki; askere kaydolur, devlet nâmına hareket eder. Hiçbir kimseden pervâsı kalmaz. “Kanun nâmına, devlet nâmına” der, her işi yapar, herşeye karşı dayanır.
Başta demiştik: “Bütün mevcûdât, lisân-ı hâl ile ‘Bismillâh’ der.” Öyle mi?
Evet, nasıl ki görsen; bir tek adam geldi. Bütün şehir ahâlisini cebren bir yere sevketti ve cebren işlerde çalıştırdı. Yakìnen bilirsin; o adam kendi nâmıyla, kendi kuvvetiyle hareket etmiyor. Belki, o bir askerdir. Devlet nâmına hareket eder, bir pâdişah kuvvetine istinâd eder.
Öyle de: Herşey Cenâb-ı Hakk’ın nâmına hareket eder ki; zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar. Demek herbir ağaç “Bismillâh” der; hazine-i Rahmet meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık ediyor. Herbir bostan “Bismillâh” der; matbaha-i kudretten bir kazan olur ki, çeşit çeşit pek çok muhtelif lezîz taamlar, içinde beraber pişiriliyor. Herbir inek, deve, koyun, keçi gibi mübârek hayvanlar, “Bismillâh” der; Rahmet feyzinden birer süt çeşmesi olur. Bizlere, Rezzâk nâmına en latîf, en nazîf, âb-ı hayat gibi bir gıdâyı takdim ediyorlar. Herbir nebât ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları, “Bismillâh” der; sert olan taş ve toprağı deler geçer. “Allah nâmına, Rahmân nâmına” der, herşey ona musahhar olur.
Evet, havada dalların intişarı ve meyve vermesi gibi, o sert taş ve topraktaki köklerin kemâl-i sühûletle intişar etmesi ve yer altında yemiş vermesi, hem şiddet-i harârete karşı aylarca nâzik, yeşil yaprakların yaş kalması; tabîiyyûnun ağzına şiddetle tokat vuruyor. Kör olası gözüne parmağını sokuyor ve diyor ki:
“En güvendiğin salâbet ve harâret dahi, emir tahtında hareket ediyorlar ki; o ipek gibi yumuşak damarlar, birer Asâ-yı Mûsa (A.S.) gibi ﴾ فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ ﴿ emrine imtisal ederek, taşları şakk eder. Ve o sigara kağıdı gibi ince nâzenîn yapraklar, birer a'zâ-yı İbrahim (A.S.) gibi ateş saçan harârete karşı, ﴾ يَا نَارُ كُون۪ي بَرْدًا وَسَلَامًا ﴿ âyetini okuyorlar.’’
Mâdem herşey ma'nen “Bismillâh” der. Allah nâmına, Allah’ın ni'metlerini getirip bizlere veriyorlar. Biz dahi “Bismillâh” demeliyiz. Allah nâmına vermeliyiz, Allah nâmına almalıyız. Öyle ise, Allah nâmına vermeyen gâfil insanlardan almamalıyız.
Suâl: Tablacı hükmünde olan insanlara bir fiat veriyoruz. Acaba asıl mal sâhibi olan Allah, ne fiat istiyor?
Elcevab: Evet, o Mün'im-i Hakîki, bizden o kıymetdâr ni'metlere, mallara bedel istediği fiat ise; üç şeydir.
Biri zikir, biri şükür, biri fikirdir. Başta “Bismillâh” zikirdir. Âhirde “Elhamdülillâh” şükürdür. Ortada, “Bu kıymetdâr hàrika-i san'at olan ni'metler; Ehad, Samed’ in mu'cize-i kudreti ve hediye-i rahmeti olduğunu düşünmek ve derketmek” fikirdir.
Bir pâdişahın kıymetdâr bir hediyesini sana getiren bir miskin adamın ayağını öpüp, hediye sâhibini tanımamak ne derece belâhet ise, öyle de; zâhirî mün'imleri medih ve muhabbet edip, Mün'im-i Hakîki’yi unutmak ondan bin derece daha belâhettir.
Ey nefis! Böyle ebleh olmamak istersen; Allah nâmına ver.. Allah nâmına al.. Allah nâmına başla.. Allah nâmına işle.. Vesselâm. ∗∗∗
“Ey insan!” dediğim vakit, nefsimi murad ediyorum. Bu ders kendi nefsime hàs iken, rûhen benimle münâsebetdâr ve nefsi nefsimden daha hüşyâr zâtlara, belki medâr-ı istifade olur niyetiyle, “Ondördüncü Lem'anın İkinci Makamı” olarak, müdakkik kardeşlerimin tasvîblerine havâle ediyorum. Bu ders akıldan ziyâde kalbe bakar, delilden ziyâde zevke nâzırdır.
Biri: Kâinâtın hey'et-i mecmuasındaki teâvün, tesânüd, teânuk, tecâvübden tezâhür eden sikke-i kübrâ-i Ulûhiyet’tir ki, “Bismillâh” ona bakıyor.
Birincisi
BİRİNCİ SIR: بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ in bir cilvesini şöyle gördüm ki:
Kâinât sîmâsında, arz sîmâsında ve insan sîmâsında birbiri içinde birbirinin nümûnesini gösteren üç sikke-i Rubûbiyet var.
Birinci Sır
Ondördüncü Lem'anın
İkinci Makamı
(Makam münâsebetiyle buraya alınmıştır.)
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ in binler esrârından “Altı Sırrı”na dairdir.
İHTAR: Besmelenin rahmet noktasında parlak bir nuru, sönük aklıma uzaktan göründü. Onu, kendi nefsim için nota sûretinde kaydetmek istedim. Ve yirmi-otuz kadar sırlar ile, o nurun etrafında bir dâire çevirmek ile avlamak ve zaptetmek arzu ettim. Fakat maatteessüf şimdilik o arzuma tam muvaffak olamadım; yirmi-otuzdan beş-altıya indi.
﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ ﴾
﴿ قَالَتْ يَٓا اَيُّهَا الْمَلَؤُ۬ا اِنّ۪ٓي اُلْقِىَ اِلَىَّ كِتَابٌ كَر۪يمٌ ❀ اِنَّـهُ مِنْ سُلَيْمٰنَ وَ اِنَّـهُ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ ﴾
Şu makamda birkaç sır zikredilecektir.
Ondördüncü Lem'anın İkinci Makamı
ÜÇÜNCÜ SIR: Şu hadsiz kâinâtı şenlendiren, bilmüşâhede Rahmet’tir. Ve bu karanlıklı mevcûdâtı ışıklandıran, bilbedâhe yine Rahmet’tir. Ve bu hadsiz ihtiyacât içinde yuvarlanan mahlûkatı terbiye eden, bilbedâhe
Üçüncü Sır
İkincisi: Küre-i arz sîmâsında nebâtât ve hayvanatın tedbir ve terbiye ve idaresindeki teşâbüh, tenâsüb, intizam, insicam, lütûf ve merhametten tezâhür eden sikke-i kübrâ-yı Rahmâniyet’tir ki, “Bismillâhirrahmân” ona bakıyor.
Sonra, insanın mâhiyet-i câmiasının sîmâsındaki letâif-i re'fet ve dekàik-ı şefkat ve şuâât-ı merhamet-i İlâhiye’den tezâhür eden sikke-i ulyâ-i Rahîmiyet’tir ki, بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ deki اَلرَّحِيمِona bakıyor. Demek بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ sahife-i âlemde bir satır-ı nurânî teşkil eden üç Sikke-i Ehadiyet’in kudsî ünvânıdır. Ve kuvvetli bir haytıdır ve parlak bir hattıdır. Yani; بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ yukarıdan nüzûl ile semere-i kâinât ve âlemin nüsha-i musağğarası olan insana ucu dayanıyor. Ferşi arşa bağlar. İnsanî arşa çıkmağa bir yol olur.
İKİNCİ SIR: Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân, hadsiz kesret-i mahlûkatta tezâhür eden Vâhidiyet içinde ukùlü boğmamak için, dâima o Vâhidiyet içinde Ehadiyet cilvesini gösteriyor. Yani, meselâ: Nasıl ki güneş ziyâsıyla hadsiz eşyayı ihâta ediyor. Mecmû-u ziyâsındaki güneşin zâtını mülâhaza etmek için, gayet geniş bir tasavvur ve ihâtalı bir nazar lâzım olduğundan, güneşin zâtını unutturmamak için, herbir parlak şeyde güneşin zâtını aksi vâsıtasıyla gösteriyor. Ve her parlak şey kendi kàbiliyetince güneşin cilve-i zâtîsiyle beraber ziyâsı, harâreti gibi hàssalarını gösteriyor. Ve her parlak şey, güneşi bütün sıfâtıyla kàbiliyetine göre gösterdiği gibi; güneşin ziyâ ve harâret ve ziyâdaki elvân-ı seb'a gibi keyfiyâtlarının herbirisi dahi, umum mukâbilindeki şeyleri ihâta ediyor. Öyle de: ﴾ وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى ﴿ –temsîlde hatâ olmasın– Ehadiyet ve Samediyet-i İlâhiye, herbir şeyde hususan zîhayatta, hususan insanın mâhiyet âyinesinde bütün esmâsıyla bir cilvesi olduğu gibi; vahdet ve vâhidiyet cihetiyle dahi mevcûdât ile alâkadar herbir ismi bütün mevcûdâtı ihâta ediyor. İşte vâhidiyet içinde ukùlü boğmamak ve kalbler Zât-ı Akdes’i unutmamak için, dâima vâhidiyetteki sikke-i ehadiyeti nazara veriyor ki, o sikkenin üç mühim ukdesini irâe eden بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ dir.
İkincisi
İkinci Sır
yine Rahmet’tir. Ve bir ağacın bütün hey'etiyle meyvesine müteveccih olduğu gibi, bütün kâinâtı insana müteveccih eden ve her tarafta ona baktıran ve muâvenetine koşturan, bilbedâhe Rahmet’tir. Ve bu hadsiz fezâyı ve boş ve hàlî âlemi dolduran, nurlandıran ve şenlendiren, bilmüşâhede Rahmet’tir. Ve bu fânî insanı ebede namzed eden ve ezelî ve ebedî bir Zât’a muhâtab ve dost yapan, bilbedâhe Rahmet’tir.
Ey insan! Mâdem Rahmet böyle kuvvetli ve câzibedâr ve sevimli ve mededkâr bir hakikat-i mahbûbedir; “بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ” de, o hakikate yapış ve vahşet-i mutlakadan ve hadsiz ihtiyacâtın elemlerinden kurtul. Ve O Sultan-ı Ezel ve Ebed’in tahtına yanaş ve o Rahmet’in şefkatiyle, şefâatiyle ve şuââtıyla o Sultan’a muhâtab ve halîl ve dost ol!
Evet, kâinâtın envâ'ını hikmet dâiresinde insanın etrafında toplayıp bütün hâcâtına kemâl-i intizam ve inâyet ile koşturmak, bilbedâhe iki hâletten birisidir. Ya kâinâtın herbir nev'i kendi kendine insanı tanıyor. Ona itâat ediyor, muâvenetine koşuyor. Bu ise yüz derece akıldan uzak olduğu gibi, çok muhâlâtı intac ediyor. İnsan gibi bir âciz-i mutlakta, en kuvvetli bir sultan-ı mutlakın kudreti bulunmak lâzım geliyor. Veyâhut, bu kâinâtın perdesi arkasında bir Kadîr-i Mutlak’ın ilmi ile bu muâvenet oluyor. Demek kâinâtın envâ'ı, insanı tanıyor değil; belki insanı bilen ve tanıyan, merhamet eden bir Zât’ın tanımasının ve bilmesinin delilleridir.
Ey insan! Aklını başına al. Hiç mümkün müdür ki; bütün envâ'-ı mahlûkatı sana müteveccihen muâvenet ellerini uzattıran ve senin hâcetlerine “Lebbeyk!” dedirten Zât-ı Zülcelâl; seni bilmesin, tanımasın, görmesin? Mâdem seni biliyor, rahmetiyle bildiğini bildiriyor. Sen de O’nu bil, hürmetle bildiğini bildir ve kat'iyyen anla ki; senin gibi zaîf-i mutlak, âciz-i mutlak, fakir-i mutlak, fânî, küçük bir mahlûka koca kâinâtı musahhar etmek ve onun imdâdına göndermek; elbette hikmet ve inâyet ve ilim ve kudreti tazammun eden hakikat-i Rahmet’tir. Elbette böyle bir Rahmet, senden küllî ve hàlis bir şükür ve ciddi ve sâfî bir hürmet ister. İşte o hàlis şükrün ve o sâfî hürmetin tercümânı ve ünvânı olan بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ i de. O Rahmet’in vusûlüne vesile ve o Rahmân’ın dergâhında şefâatçi yap.
Evet, Rahmet’in vücûdu ve tahakkuku, güneş kadar zâhirdir. Çünkü, nasıl merkezî bir nakış, her taraftan gelen atkı ve iplerin intizamından ve vaziyetlerinden hâsıl oluyor. Öyle de: Bu kâinâtın dâire-i kübrâsında binbir ism-i İlâhî’nin cilvesinden uzanan nurânî atkılar, kâinât sîmâsında öyle bir sikke-i Rahmet içinde bir hâtem-i Rahîmiyet’i ve bir nakş-ı şefkati dokuyor ve öyle bir hâtem-i inâyeti nescediyor ki, güneşten daha parlak kendini akıllara gösteriyor.
Evet, Şems ve Kamer’i, anâsır ve maâdini, nebâtât ve hayvanatı, bir nakş-ı a'zamın atkı ipleri gibi, o binbir isimlerin şuâlarıyla tanzim eden ve hayata hàdim eden ve nebâtî ve hayvanî olan umum vâlidelerin gayet şirin ve fedâkârâne şefkatleriyle şefkatini gösteren ve zevi'l-hayatı, hayat-ı insaniyeye musahhar eden ve ondan Rubûbiyet-i İlâhiye’nin gayet güzel ve şirin bir nakş-ı a'zamını ve insanın ehemmiyetini gösteren ve en parlak rahmetini izhâr eden o Rahmân-ı Zülcemâl, elbette kendi istiğnâ-i mutlakına karşı rahmetini, ihtiyac-ı mutlak içindeki zîhayata ve insana makbûl bir şefâatçi yapmış.
Ey insan! Eğer insan isen, “ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ” de. O şefâatçiyi bul. Evet, zeminde dörtyüz bin muhtelif ayrı ayrı nebâtâtın ve hayvanatın tâifelerini; hiçbirini unutmayarak, şaşırmayarak, vakti vaktine, kemâl-i intizam ile, hikmet ve inâyet ile terbiye ve idare eden ve küre-i arzın sîmâsında hâtem-i Ehadiyet’i vaz'eden; bilbedâhe, belki bilmüşâhede Rahmet’tir. Ve o Rahmet’in vücûdu, bu küre-i arzın sîmâsındaki mevcûdâtın vücûdları kadar kat'î olduğu gibi, o mevcûdât adedince tahakkukunun delilleri var.
Evet, zeminin yüzünde öyle bir hâtem-i Rahmet ve Sikke-i Ehadiyet bulunduğu gibi, insanın mâhiyet-i maneviyesinin sîmâsında dahi öyle bir sikke-i Rahmet vardır ki; küre-i arz sîmâsındaki sikke-i Merhamet ve kâinât sîmâsındaki sikke-i uzmâ-yı Rahmet’ten daha aşağı değil. Âdeta binbir ismin cilvesinin bir nokta-i mihrâkiyesi hükmünde bir câmiiyeti var.
Ey insan! Hiç mümkün müdür ki; sana bu sîmâyı veren ve o sîmâda böyle bir sikke-i Rahmet’i ve bir hâtem-i Ehadiyet’i vaz'eden Zât, seni başı boş bıraksın, sana ehemmiyet vermesin, senin harekâtına dikkat etmesin, sana müteveccih olan bütün kâinâtı abes yapsın, hilkat şeceresini, meyvesi çürük, bozuk ehemmiyetsiz bir ağaç yapsın. Hem hiçbir cihetle şübhe kabûl etmeyen ve hiçbir vecihle noksaniyeti olmayan, güneş gibi zâhir olan rahmetini ve ziyâ gibi görünen hikmetini inkâr ettirsin. Hâşâ!..
Ey insan! Bil ki: O Rahmet’in arşına yetişmek için bir mi'râc var. O mi'râc,بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ dir. Ve bu mi'râc ne kadar ehemmiyetli olduğunu anlamak istersen, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın yüzondört sûrelerinin başlarına ve hem bütün mübârek kitapların ibtidâlarına ve umum mübârek işlerin mebde'lerine bak. Ve Besmele’nin azamet-i kadrine en kat'î bir
﴾ اِيَّاكَ نَعْبُدُ ﴿ demekle herkese kâfî gelmiyor. Fikir dağılıyor. Mecmûundaki vahdet arkasında Zât-ı Ehadiyet’i mülâhaza edip ﴾ اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ ﴿ demeğe küre-i arz vüs'atinde bir kalb bulunmak lâzım geliyor. Ve bu sırra binâen, cüz'iyâtta zâhir bir sûrette Sikke-i Ehadiyet’i gösterdiği gibi; herbir nev'ide Sikke-i Ehadiyet’i göstermek ve Zât-ı Ehad’i mülâhaza ettirmek için, hâtem-i Rahmâniyet içinde bir Sikke-i Ehadiyet’i gösteriyor; tâ külfetsiz herkes her mertebede ﴾ اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ ﴿ deyip doğrudan doğruya Zât-ı Akdes’e hitâb ederek müteveccih olsun.
İşte Kur'ân-ı Hakîm bu sırr-ı azîmi ifâde içindir ki; kâinâtın dâire-i a'zamından.. meselâ; semâvât ve arzın hilkatinden bahsettiği vakit, birden en küçük bir dâireden ve en dakîk bir cüz'îden bahseder; tâ ki, zâhir bir sûrette hâtem-i Ehadiyet’i göstersin. Meselâ; hilkat-ı semâvât ve arzdan bahsi içinde, hilkat-ı insandan ve insanın sesinden ve sîmâsındaki dekàik-i ni'met ve hikmetten bahis açar. Tâki fikir dağılmasın, kalb boğulmasın, rûh Ma'bûd’unu doğrudan doğruya bulsun. Meselâ:
﴿ وَمِنْ آيَاتِـه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ ﴾
âyeti mezkûr hakikati mu'cizâne bir sûrette gösteriyor. Evet, hadsiz mahlûkatta ve nihâyetsiz bir kesrette Vahdet sikkeleri; mütedâhil dâireler gibi en büyüğünden, en küçük sikkeye kadar envâ'ı ve mertebeleri vardır. Fakat o Vahdet, ne kadar olsa yine kesret içinde bir Vahdet’tir. Hakîki hitâbı tam te'min edemiyor. Onun için, Vahdet arkasında Ehadiyet sikkesi bulunmak lâzımdır. Tâ ki, kesreti hâtıra getirmesin. Doğrudan doğruya Zât-ı Akdes’e karşı kalbe yol açsın. Hem Sikke-i Ehadiyet’e nazarları çevirmek ve kalbleri celbetmek için, o Sikke-i Ehadiyet üstünde gayet câzibedâr bir nakış ve gayet parlak bir nur ve gayet şirin bir halâvet ve gayet sevimli bir cemâl ve gayet kuvvetli bir hakikat olan Rahmet sikkesini ve Rahîmiyet hâtemini koymuştur. Evet, o Rahmet’in kuvvetidir ki, zîşuûrun nazarlarını celbeder, kendine çeker ve Ehadiyet sikkesine îsâl eder. Ve Zât-ı Ehadiye’yi mülâhaza ettirir ve ondan ﴾ اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ ﴿
Dördüncü Sır
hüccet şudur ki; İmâm-ı Şâfiî (R.A.) gibi çok büyük müçtehidler demişler: “Besmele tek bir âyet olduğu hâlde, Kur'ân’da yüz ondört defa nâzil olmuştur.”
DÖRDÜNCÜ SIR: Hadsiz kesret içinde Vâhidiyet tecellîsi, hitâb-ı
BEŞİNCİ SIR: Bir hadîs-i şerîfte vârid olmuş ki:
اِنَّ اللّٰهَ خَلَقَ الْاِنْسَانَ عَلٰى صُورَةِ الرَّحْمٰنِ –ev kemâ kàl–
Bu hadîsi, bir kısım ehl-i tarîkat, akàid-i îmâniyeye münâsib düşmeyen acîb bir tarzda tefsir etmişler. Hattâ onlardan bir kısım ehl-i aşk, insanın sîmâ-yı manevîsine bir sûret-i Rahmân nazarıyla bakmışlar. Ehl-i tarîkatın ekserinde sekr, ehl-i aşkın çoğunda istiğrak ve iltibas olduğundan, hakikate muhâlif telâkkilerinde belki mâzûrdurlar. Fakat, aklı başında olanlar, fikren onların esâs-ı akàide münâfî olan mânâlarını kabûl edemez. Etse hatâ eder. Evet, bütün kâinâtı bir saray, bir ev gibi muntazam idare eden ve yıldızları zerreler gibi hikmetli ve kolay çeviren ve gezdiren ve zerrâtı muntazam memurlar gibi istihdam eden Zât-ı Akdes-i İlâhî’nin şerîki, nazîri, zıddı, niddi olmadığı gibi ﴾ لَيْسَ كَمِثْلِـه۪ شَىْءٌ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ ﴿ sırrıyla, sûreti, misli, misâli, şebîhi dahi olamaz. Fakat,
﴿ وَلَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ ﴾
sırrıyla mesel ve temsîl ile, şuûnâtına ve sıfât ve esmâsına bakılır. Demek mesel ve temsîl, şuûnât nokta-i nazarında vardır. Şu mezkûr hadîs-i şerîfin çok makàsıdından birisi şudur ki: İnsan, ism-i Rahmân’ı tamamıyla gösterir bir sûrettedir. Evet, sâbıkan beyân ettiğimiz gibi, kâinâtın sîmâsında binbir ismin şuâlarından tezâhür eden ism-i Rahmân göründüğü gibi; zemin yüzünün sîmâsında Rubûbiyet-i Mutlaka-i İlâhiye’nin hadsiz cilveleriyle tezâhür eden ism-i Rahmân gösterildiği gibi; insanın sûret-i câmiasında küçük bir mikyâsta zeminin sîmâsı ve kâinâtın sîmâsı gibi yine o ism-i Rahmân’ın cilve-i etemmini gösterir demektir.
Hem işârettir ki; Zât-ı Rahmânirrahîm’in delilleri ve âyineleri olan zîhayat ve insan gibi mazharlar, o kadar o Zât-ı Vâcibü'l-Vücûd’a delâletleri kat'î ve vâzıh ve zâhirdir ki, güneşin timsâlini ve aksini tutan parlak bir âyine parlaklığına ve delâletinin vuzûhuna işâreten “O âyine güneştir.” denildiği gibi, “İnsanda sûret-i Rahmân var.” vuzûh-u delâletine ve kemâl-i münâsebetine işâreten denilmiş ve denilir. Ve ehl-i Vahdetü'l-Vücûd’un
Beşinci Sır
deki hakîki hitâba mazhar eder. İşteبِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ Fâtiha’nın fihristesi ve Kur'ân’ın mücmel bir hülâsası olduğu cihetle, bu mezkûr sırr-ı azîmin ünvânı ve tercümânı olmuş. Bu ünvânı eline alan, Rahmet’in tabakàtında gezebilir. Ve bu tercümânı konuşturan, esrâr-ı Rahmet’i öğrenir ve envâr-ı Rahîmiyet’i ve şefkati görür.
ALTINCI SIR: Ey hadsiz acz ve nihâyetsiz fakr içinde yuvarlanan bîçâre insan! Rahmet ne kadar kıymetdâr bir vesile ve ne kadar makbûl bir şefâatçi olduğunu bununla anla ki: O Rahmet, öyle bir Sultan-ı Zülcelâl’e vesiledir ki, yıldızlarla zerrât beraber olarak kemâl-i intizam ve itâatle –beraber– ordusunda hizmet ediyorlar. Ve o Zât-ı Zülcelâl’in ve o Sultan-ı Ezel ve Ebed’in istiğnâ-i Zâtî’si var. Ve istiğnâ-i mutlak içindedir. Hiçbir cihetle kâinâta ve mevcûdâta ihtiyacı olmayan bir Ganiyy-i ale'l-Itlâk’tır. Ve bütün kâinât taht-ı emir ve irâdesinde ve heybet ve azameti altında nihâyet itâatte, celâline karşı tezellüldedir.
İşte Rahmet, seni –Ey insan!– o Müstağnî-i Ale'l-ıtlâk’ın ve Sultan-ı Sermedî’nin huzuruna çıkarır ve O’na dost yapar. Ve O’na muhâtab eder. Ve sevgili bir abd vaziyetini verir. Fakat, nasıl sen güneşe yetişemiyorsun, çok uzaksın, hiçbir cihetle yanaşamıyorsun. Fakat güneşin ziyâsı, güneşin aksini, cilvesini senin âyinen vâsıtasıyla senin eline verir. Öyle de: O Zât-ı Akdes’e ve o Şems-i Ezel ve Ebed’e biz çendan nihâyetsiz uzağız, yanaşamayız; fakat O’nun ziyâ-yı Rahmet’i, O’nu bize yakın ediyor.
İşte ey insan! Bu Rahmet’i bulan, ebedî tükenmez bir hazine-i nur buluyor. O hazineyi bulmasının çaresi: Rahmet’in en parlak bir misâli ve mümessili ve o Rahmet’in en belîğ bir lisânı ve dellâlı olan ve Rahmeten li'l-âlemîn ünvânıyla Kur'ân’da tesmiye edilen Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sünnetidir ve tebaiyetidir. Ve bu Rahmeten li'l-âlemîn olan Rahmet-i mücessemeye vesile ise, Salavât’tır. Evet, Salavât’ın mânâsı Rahmet’tir. Ve o zîhayat mücessem Rahmet’e, rahmet duâsı olan Salavât ise; o Rahmeten li'l-âlemîn’in vusûlüne vesiledir. Öyle ise; sen Salavât’ı kendine, o Rahmeten li'l-âlemîn’e vesile yap ve o Zât’ı da Rahmet-i Rahmân’a vesile ittihàz et.
Umum ümmetin Rahmeten li'l-âlemîn olan Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında hadsiz bir kesretle Rahmet mânâsıyla Salavât getirmeleri,
Altıncı Sır
mu'tedil kısmı “Lâ mevcûde illâ Hû” bu sırra binâen, bu delâletin vuzûhuna ve bu münâsebetin kemâline bir ünvân olarak demişler.
اَللّٰهُمَّ يَا رَحْمٰنُ يَا رَحِيمُ بِحَقِّ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ اِرْحَمْنَا كَمَا يَلِيقُ بِرَحِيمِيَّتِكَ وَفَهِّمْنَا اَسْرَارَ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ كَمَا يَلِيقُ بِرَحْمَانِيَّتِكَ آمِينَ
Rahmet ne kadar kıymetdâr bir hediye-i İlâhiye ve ne kadar geniş bir dâiresi olduğunu parlak bir sûrette isbât eder.
Elhâsıl: Hazine-i Rahmet’in en kıymetdâr pırlantası ve kapıcısı Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm olduğu gibi, en birinci anahtarı dahi, بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ dir. Ve en kolay bir anahtarı da Salavât’tır.
اَللّٰهُمَّ بِحَقِّ اَسْرَارِ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ كَمَا يَلِيقُ بِرَحْمَتِكَ وَبِحُرْمَتِهِ وَعَلٰى آلِهِ وَاَصْحَابِهِ اَجْمَعِينَ وَارْحَمْنَا رَحْمَةً تُغْنِينَا بِهَا عَنْ رَحْمَةِ مَنْ سِوَاكَ مِنْ خَلْقِكَ آمِينَ
﴿ سُبْحَانَكَ لٰاعِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ ﴾ ∗∗∗